| Konular: 50,295 | Mesajlar: 311,800 | Üyeler: 10,666 | Online: 220 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » MİLLî GÖRÜŞ » Milli Görüs (Cevaplar) » ADİL DÜZEN »

ADİL DÜZEN Adil Düzen Hakkında Kaynak oluşturacak Paylaşımları Buradan Paylaşalım

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03.01.11, 12:18   #1
Alemdâr-ı İslâm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5083
Mesajlar : 16,288
Teşekkürleri: 24,243
9,014 mesajına 19,422 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Alemdâr-ı İslâm is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Standart D-8 yeni bir dünya

D-8 YENİ BİR DÜNYA
Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN' ın Önsözü:

A)
I- 20. ASIR BÜYÜK OLAYLARA SAHNE OLMUŞTUR.
II- 20. ASIRDA CEREYAN EDEN ÖNEMLİ OLAYLARDAN ALACAĞIMIZ DERSLER
I- 20. ASIR BÜYÜK OLAYLARA SAHNE OLMUŞTUR.
20. Asır 3 mühim hadiseye sahne olmuştur:
1. 1914-1918 yıllarında Birinci Cihan Harbi
2. 1939-1945 yıllarında İkinci Cihan Harbi
3.1990-2000 yıllarında bölgesel savaşlar:
Körfezde, Balkanlarda ve Kafkaslarda yaşanan savaşlar

Bu savaşlar bir yandan Dünyadaki önemli değişimlerin sonucu olarak meydana geldiği gibi, diğer yandan da bu savaşlar bizzat dünyamızda büyük değişimlere sebep olmuştur.
Öyle ki ; Bir asır boyunca insanlık adeta yanlışları ısrarla yerleştirmeye kalkışmış, diğer yandan ise bu yanlışların huzur, barış ve saadet getirmediğini acı bir şekilde görmüş, netice itibariyle bütün bir asır boyunca, yaşanan acılardan sonra ders alınacak çok mühim sonuçlar ortaya çıkmış ve fakat yanlışlar denendiğinden 20. Yüzyılda insanlık bir türlü beklediği, özlediği, huzur, barış ve saadete kavuşamamıştır.
Nitekim,
20. Asra girildiği zaman bu asrın başlangıcında "imparatorluklar"ın hakim olduğunu görüyoruz.
Yeryüzünde 4 büyük imparatorluk hakim durumda idi. Bunlar Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı, İngiltere Krallığı ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu idi.
Birinci Cihan harbi bu imparatorluklara son verdi. Bu otoritelerin yerine bazı ülkelerde faşist diktatörlükler geldi.
İkinci Cihan harbine kadar süren çeyrek asırlık bir dönem bu ülkelerde bir "diktatörler dönemi" oldu. Böylece bir Stalin, Hitler, Mussolini ,Franko dönemi yaşandı. Bunların "faşizm" ve "baskıları" insanlara büyük zulümler yaptı. Bu zulümlerin sonucunda ikinci Cihan harbi çıktı.
İkinci Cihan harbinde insanlar çok büyük acılar çektiler. İkinci Cihan harbi bu diktatörlere karşı yapılmış topyekün bir savaştır, ikinci Cihan harbi bu diktatörlüklere son verdi. Çünkü bu savaş faşizmi ve baskıyı ortadan kaldırmak, hürriyet, insan hakları ve demokrasiyi yeryüzüne hakim kılmak için yapıldı.
6 sene süren ve insanlığın unutulmayacak büyük acı ve kayıplarına sebep olan İkinci Cihan harbinden sonra insanlık topyekün Hürriyet, insan Haklan ve Demokrasinin tesisi için uzun yıllar mücadele verdi.
Bu mücadele 50 yıldan beri sürmektedir ve halen de devam etmektedir.
Bu mücadelede kısa sürede arzu edilen sonuca ulaşılamamasının sebepleri şunlar olmuştur:
Önce bir defa ikinci Cihan Harbinde diktatörlerin hepsi temizlenemedi. Çünkü Stalin kaldı. O diktatörlüğünü ikinci Cihan harbinden sonra da devam ettirdi.
Bu yüzden yeryüzünde 1945 ten 1990 yılına kadar bir soğuk harp dönemi yaşandı. Bu döneme rağmen bütün insanlık takriben 50 yıl boyunca hürriyet, insan haklan ve demokrasi hususunda büyük gayretler sarfetti. Önemli adımlar atıldı.
Bu adımların nirengi noktaları olarak şu hususları saymakta haklılık
vardır:

1-1945 yılında İnsan Hakları Beyannamesinin neşrolunması ve bunu takiben 1947 yılında (BM) Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın kurulması.
2-1949 Nato'nun kurulması. Nato'nun bir savunma teşkilatı olarak hürriyeti, insan hakları ve demokrasiyi korumak üzere kurulmuş olması önemlidir.
3- Soğuk harp döneminde insan haklan konusunda Ruslarla anlaşmak mümkün olmuyordu. Çünkü Ruslar insan haklarını kendilerine göre değişik şekillerde tarif etmek, faşizm ve baskıyı devam ettirmek istiyorlardı.
Bunun üzerine Avrupa ülkeleri "biz kendimiz ayrıca insan haklan beyannamesi neşredeceğiz" dediler ve "Avrupa İnsan Hakları Beyannamesini" neşrettiler. Buna dayanarak ta (AİHS) Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi yürürlüğe kondu ve (AİHM) Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi kuruldu.
4- (AİHS) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini takiben, 1957 senesinde Avrupa Ortak Pazarı, Avrupa Birliği olarak çalışmaya başladı.
Bu birlik (AİHS) Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesini temel olarak almıştır.
5- Ve bütün bu gelişmeler karşısında daha fazla kapalı kalamayan Sovyetler Birliğinde Perestroika/Glasnost hareketlerinin başlaması ve bunun sonucu olarak Sovyetler Birliğinin dağılması,
Bu gelişmeler üzerine temenni olunuyordu ki. yeryüzünde artık barış, huzur, demokrasi ve insan haklan hakim olsun, ama ne yazık ki, bu gerçekleşemedi.
Çünkü Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı liderleri barışa dayalı bir dünya kurulması yerine, yine düşmanlığa dayanan bir dünya kurulması yoluna saptılar.
Bunun en açık delili, 19901ı yılların başında, İngiltere Başbakanı Margaret Teacher'in İskoçya'daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadır.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra "Şimdi ne yapacağız, Nato’yu fesih mi edeceğiz ?" sorusuna Teacher: "Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yasayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler Birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İSLAM olacaktır." Cevabını vermiştir.
İşte, ne yazık ki yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması yeryüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları, bütün bu savaşların hep Müslüman topluluklara karşı yapılması ve birçok Müslüman ülkelere uygulanan çeşitli ambargolar, Somali'de Ruanda'da açlıktan ve sefaletten hayatlarını kaybeden insanlara karşı Batının duyarsızlığı, bütün bu olanların hedefinin nedense hep Müslümanlar olması dikkate alınacak ve Teacher'in yukarıda bahsi geçen sözleriyle birlikte değerlendirilecek olursa Batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolayca anlaşılır. Bu tablo karşısında şimdi yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için, artık bu yanlışların yapılmayacağı yeni bir yola girilmesi, doğrulara dönülmesi zorunluluğu ortadadır, işte 21. Asrın başında bu konuda yeni hedefler belirlenirken geçmişte yapılan bu yanlışların tekrar edilmemesi ve bunlardan bir takım dersler almak zarureti vardır.
II. 20. ASIRDA CEREYAN EDEN ÖNEMLİ OLAYLARDAN ALACAĞIMIZ DERSLER
1. SAADET İÇİN "MATERYALİZM DEĞİL MANEVİYATÇILIK" ESAS ALINMALIDIR.

Zira totaliter rejimlerdeki tüm baskılar, materyalizmin ve Darvinizm felsefesinin bir sonucudur. Darvinizme göre, Kuvvetli ırkların zayıf ırkları yok etmesi doğanın bir gereğidir. Tekamül için ortada bir düşmanın olması ve bu düşmanla devamlı savaşılması hayatın kanunudur. Bu yüzdendir ki bütün totaliter rejimlerde diktatörler hep bu yanlış zihniyetin etkisi altında kalmış bu zihniyetin egemen olması için gayret göstermiş, materyalizme saparak maneviyatı yok etmeye çalışmıştır. Ama bu asrın sonunda bir yandan meydana gelen ilmi gelişmeler, Darvinizm ve materyalizmin artık geçerli olamayacağını ortaya koyarken , diğer yandan insanlığın yaşadığı zulümler esasen temeli düşmanlık ve savaş olan materyalizmin itibarını ortadan kaldırmış, temeli şefkat, sevgi kardeşlik, huzur ve kısaca barış olan maneviyatçılığı ön plana çıkarmıştır. Bugün Rusya'da bile insanlar akın akın kiliselere gidiyor. Bundan dolayı 20. asırdan alınacak en önemli ders materyalizm değil maneviyatçılık, bir diğer ifade ile savaş değil barış dersidir.
2. SAADET İÇİN "ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG" ESAS ALINMALIDIR.
Yukarıda savaşlardan söz ederken bunların temelinde ne yazık ki Batının İslam'ı yok etme hareketlerinin yattığını ifade etmiştik.
Gerçekten 1.Dünya harbinin hedeflerinden birisi Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak, parçalamak ve Müslümanları yok etmekti. Batılılar harpten sonra Müslüman ülkelerin topraklarını işgal ettiler ama halkını yok edemediler. Dünya harbinden sonra Müslüman ülkeler tekrar bağımsızlıklarına kavuştular. Bu defa Müslüman ülkelerin başka yöntemlerle sömürülmeleri yoluna gidildi. Gene başarılı olunamadı.
Asrın geride kalan son on yılında , bu defa İslam , düşman olarak gösterilmek istendi ve son on yılda bu gaye ile savaşlar yapıldı, katliamlar sergilendi ama görüldü ki bu dahi bu savaşları ve katliamları yapanlara huzur ve saadet getirmiyor.
Bu bakımdan ders alınması gereken bir husus da düşmanlığın hiçbir zaman çıkış yolu olmadığı, huzur, saadet ve barış için düşmanlığın değil ancak diyalogun, samimi işbirliğinin ve dayanışmanın, barış içinde bir arada yaşayan çok kültürlü bir dünyanın esas alınması gerektiğidir.
3. TOPLULUKLARIN SAADETİ İÇİN "ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET” ESAS ALINMALIDIR.
İkinci Dünya Harbinden sonra ,dünya insanlarının huzur barış ve saadet içinde yaşamaları için faşizmin herkese kabul ettirmek istediği "Mukaddes Devlet" zihniyeti özgürlükler, insan hakları ve demokrasinin temel alınması elbette hayırlı teşebbüslerdir. Ama son on yıl içinde görüldü ki bazı ülkeler "İnsan haklan ve özgürlükler olsun ama sadece bizim için olsun" demeye başladılar.
Özellikle Müslüman ülkelere karşı, halkı Müslüman olduğundan dolayı tavırlar alındı. Müslümanlığın temeli barış ve şefkat olduğu halde bir çok ülke, onu terörizm ile eş tutmaya başladılar. Öyle ki organize suç mefhumunu bu yüzden ortaya atarak Müslümanları organize suç işlemeye hazır bir potansiyel tehlike gibi görüp onlara insan haklan verilmesin diyecek kadar ileri gittiler.
Bu tutum ve davranış sadece toplumlar arasında ayrıcalık ve düşmanlık meydana getirmekle kalmadı , aynı zamanda bir takım batılı ülkeler bir takım Müslüman ülkelere çifte standart uygulamaya başladılar.
Çifte standart uygulaması olarak bir takım ülkelere konulan ambargolar neticede o ülkelerin masum halkının zulüm görmesine ve insanlıkla bağdaşmayacak sonuçların ortaya çıkmasına sebep oldu.
Bu çifte standarda, ne yazık ki Birleşmiş Milletler de alet olarak kullanılmak istendi. Bu tutum, toplumlar arasında mutluluk yerine gerginlik, çatışma ve düşmanlık duygularının doğmasına sebep oldu, faydalı değil, zararlı olduğu anlaşıldı. İşte bu gerçekten alacağımız ders;
İnsan haklan ve özgürlükler yalnızca bize değil, herkese tüm insanlara lazımdır, yani çifte standart değil, adalet dersidir.
4.İNSANLARIN MUTLULUĞU İÇİN ÜSTÜNLÜK “TEKEBBÜR DEĞİL, EŞİTLİK” ESAS ALINMALIDIR.
20 Asır boyunca bazı gelişmiş ülkelerin sahip oldukları maddi güce güvenerek diğer ülkelere hep yukarıdan baktıkları görülmüştür. Halbuki yine aynı 20. Asır maddi çok kısa süreler içinde dahi yer değiştirebileceğini ortaya koymuştur. Misal olarak son 20 yılda bilhassa Uzakdoğu ülkelerindeki büyük ekonomik kalkınma hatta bu ülkelerin bazı balıkçı köylerinde 10 yıl gibi kısa süre içersinde büyük teknoloji üretim merkezlerinin kurulabilmesi, maddi gücün ne kadar kolaylıkla yer değiştirebileceğinin açık kanıtıdır. Yapılan incelemeler 21. Asırda, dünyanın ekonomik faaliyetlerinin ağırlık merkezinin artık Avrupa ve Amerika'dan Uzakdoğu'ya ve Asya'ya doğru kayacağını göstermektedir. Bütün bu gelişmeler, saadet için, ülkeler arasındaki münasebetlerde artık üstünlük iddialarının değil eşitliğin esas alınması gerektiğini göstermektedir. Yani herkese ve her topluma, insan hakkı tanımak, saygı göstermek, köle muamelesi yapmamak. İşte 20. Asır denemelerinden alacağımız bir diğer ders de budur.
5. İNSANLARIN SAADETİ İÇİN “SÖMÜRÜ DEĞİL İŞBİRLİĞİ” ESAS ALINMALIDIR.

20. Asır boyunca bazı batılı zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere ağır faizlerle borç vermeyi, onların zenginliklerini "elimde fırsat varken niçin ezmeyeyim." düşüncesiyle tek yanlı olarak sömürmeyi esas almışlardır.
2. Dünya Harbinin sebeplerinden birinin Hitlerin "Almanya'ya da sömürgelerin verilmesi gerekir" iddiası değil midir?
Bu davranışların hepsi de yanlıştır. Çünkü;
Saadet hep beraber olur. Komşusu açken kendisi tok yatan mutlu olamaz.
Bir toplumun öbür toplumu sömürmesi, fakir bırakması, gelişmesini engellemesi, sonunda o toplum için de zararlıdır. Nitekim Batılı ülkelerin 20 asırdaki bu uygulamaları sonunda , zenginler daha zengin, fakirler daha fakir hale gelmiş, toplumlar arası gelir dağılımı bozulmuş, fakir ülkeler borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyecek hale gelince şimdi borç veren ülkeler verdikleri borçların faizlerin değil hatta ana Paralarından bile vazgeçme durumunda kalmışlardır.
Yapılan araştırmalar bu yanlış politikalar değiştirilmediği takdirde 21. Asırda nüfus patlamasının yaşanacağı , fakir Afrika halklarından meydana gelecek milyonlarca insanın eski tarihi dönemlerde olduğu gibi, yığınlar halinde gelerek Avrupa'yı işgal ve yağma edecekleri şartlarının doğabileceğini göstermektedir.
İşte 20. Asır uygulamalarından alınacak bir diğer ders de, toplumlar arasında artık "sömürünün değil", bütün taraflar için yararlı “samimi bir işbirliği”nin esas alınması gerektiğini göstermektedir.
6. TOPLUMLARIN SAADETİ İÇİN "BASKI VE FAŞİZMİN DEĞİL, İNSAN HAKLARI, ÖZGÜRLÜKVE DEMOKRASİNİN ESAS ALINMASI GEREKMEKTEDİR.
Yukarıda ikinci Dünya Harbinden sonra Batı ülkelerinde, insan hakları, özgürlükler ve demokrasi konusunda bazı adımların atılmış olduğunu anlattık.
Bizce, uygulamadaki eksiklikler giderilmek suretiyle atılan bu adımların mana ve mahiyetine yakışır tarzda bir yönetim biçimine geçilmesi gerekirdi ama geçilemedi.
Yani geçmiş asırdaki uygulamalardan alınacak bir diğer ders de saadet için "baskı ve faşizm değil, insan haklan ve demokrasinin esas alınması gerektiğinin idrak edilmesidir.
B) TÜRKİYE'NİN ÖNEMİ:
Türkiye Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi Dünyanın en hassas bölgelerinin ortasında, Asya, Afrika ve Avrupa'nın birleştiği yerde, enerji kaynaklarıyla enerji tüketen ülkeler arasında en önemli bir köprü konumundadır.
Türkiye'nin bütün dünya için barış, huzur ve istikrar bakımından kuvvetli, müreffeh, hürriyetçi, insan haklarına saygılı demokratik bir ülke olması çok büyük önem taşımaktadır.
20. Asrın yukarıda değinilen önemli olayları cereyan ederken, Türkiye'nin batı dünyası ile münasebetleri bütün insanlık için hususi bir önem taşımaktadır.
Türkiye'nin 1950 yılında Nato'ya girmesi önemli bir olaydır. Hemen arkasından 1957'de (AB) Avrupa Biriliği kurulunca Türkiye'nin bu birliğe girme çalışmaları da ayrıca önemli bir olaydır.
1999'da Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığa kabul edilmiş olması yeni bir Dünya'nın kurulması bakımından büyük bir ehemmiyet taşımaktadır.
III. D-8LERİN KURULMASI.
Şimdi bu kitapta inceleme imkanına sahip olacağınız ve resrnen Refahyol Hükümeti zamanında, 15 Ağustos 1997 «cininde kurulmuş olan D-8’ler, 20. yüzyılın en önemli olaylarından birisi ve 20. yüzyılın 21. yüzyıla en kıymetli bir hediyesidir. Yine D-8’lerin kurulması baştan sona harplerle ve çatılmalarla geçen 20. Asrın sonunda, aydınlığa açılan bir kapı gibidir.
Dünyada artık huzur, barış ve saadetin tesisi için, bir an evvel yanlışlardan vazgeçilmesi doğrulara dönülmesi ve Yeni bir Dünyanın kurulması gerekmektedir ve D-8 hareketi bu manada bir çalışma olarak değerlendirilmelidir.
İşte 20. Asrın gerçekleri, yaşanan olaylar, alınması lazım gelen dersler sonundaki zorunluluk D-8'in doğuşunun gerekçesi olmuştur.
15 Haziran 1997'de 8 ülkenin Devlet Başkanlarının İstanbul'da Çırağan Sarayında bir araya gelerek imzaladıkları anlaşma ve temel statü ile D-8'lerin resmen kurulması, 20. yüzyılın 21. yüzyıla en kıymetli hediyesi mahiyetindedir ve ayrıca D-8'lerin kurulması bir bakıma baştan sona kadar harplerle ve çatışmalarla geçen 20. asrın sonunda aydınlığa açılan bir kapıdır.
D-8'lerin bayrağında yer alan 6 tane yıldız D-8’lerin temel ilkelerini sembolize etmektedir. Bu ilkelerden her biri 20. Asır boyunca hep yanlışlarda ısrar edilmesi ve bu ısrarın bir fayda vermemesi yüzünden, artık dönülmesi gereken doğruları göstermektedir.
D-8’lerin bayrağında 6 temel ilkeyi sembolize eden altı yıldızın anlamlan şunlardır:
1. Savaş değil, barış!
2. Çatışma değil, diyalog!
3. Çifte standart değil, adalet!
4. Üstünlük değil, eşitlik!
5. Sömürü değil, işbirliği!
6. Baskı ve tahakküm değil, insan haklan hürriyet ve demokrasi!

Bu prensipler sadece D-8’lerin kendi prensipleri değil, Yeni Bir Dünya'nın kurulmasının da temel esaslarıdır.
IV. D-8 LERİN ÖZELLİKLERİ:
Yukarıda belirtilen ilkelerin gerçekleşebilmesi için D-8 aşağıdaki özellikleri büyük önemi haizdir.
1- D-8'LER EN YÜKSEK SEVİYEDE KÜRESEL KURULUŞTUR.
Bugün yeryüzünde 190 ülke bulunuyor. Bunların toplam nüfusu 6 milyar civarındadır. Bu 180 ülkenin içinde takriben; kadarı kalkınmış ülke olup nüfusları takriben 1 milyar civarındadır. Bunlar kendi işbirliklerini geliştirmek yeryüzündeki etkinliklerini arttırmak için G-7'leri yani (gelişmiş ülkeler organizasyonunu) kurmuşlardır. Bu G-7'ler (şimdi onlar da G-8 oldular) zaman zaman bakanlar, her yıl da devlet başkanları toplantılarıyla faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Bunların dışında kalan 160 kadar gelişmekte olan ve nüfusları 5 milyarı aşan ülke ise böyle bir teşkilata sahip değildirler.
İşte D-8’ler G-7'lere paralel olarak ve fakat gelişmekte olan ülkelerin kurdukları en yüksek seviyede küresel bir dünya kuruluşudur.
2- D-8'LER G-7'LERLE ÇATIŞMAK İÇİN DEĞİL, TAM TERSİNE YENİ DÜNYAYI BİRLİKTE KURMAK İÇİN TEŞEKKÜL ETMİŞTİR.
G-7'ler kendi aralarında işbirliği ile dünya üzerinde etkinliklerini arttırmayı hedeflemektedirler. Halbuki D-8 yukarıda belirtilen temel ilkeleri sadece kendileri için de bütün insanlık için benimsemişler, bunun için kuruluşlarından bir yıl sonra G-7’lerle birlikte bir masa etrafında Yeni Bir Dünya'nın kurulması için toplanılmasın programlarına almışlar ve bu çalışma hedefine 2. Yalta Konferansı tanımlamasını yapmışlardır. Bilindiği gibi 2.Dünya Harbinden sonra 1. Yalta Konferansı ile dünya şekillendirildi. Ancak bu şekillendirme doğrular üzerine dayanmadığı için soğuk harplerden başka bir sonuç vermedi Şimdi D-8 projesinde öngörülen bir hedef de 2. Yalta Konferansı ile ve 20 Asırdaki yanlışlardan alınacak dersler^ Yeni bir Dünyanın G-7'lerle beraber doğrulara dayandırılarak kurulmasını sağlamak , D-8’lerin 6 ilkesini dünyadaki herkes ve her toplum için uygulamak ve beklenen saadet dünyasının kurulmasını temin etmektir.
3- D-8'LER BÜTÜN GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİ KUCAKLAMAK VE AYNI ZAMANDA SÜRATLE KARAR ALABİLEN DİNAMİK BİR YAPIYA SAHİP OLMAK ÜZERE KURULMUŞTUR.
Gelişmekte olan ve nüfuslarının toplamı 5 milyarı bulan 150 ülkenin hepsi ile bir araya gelerek adeta yeni bir Birleşmiş Milletler gibi bir düzenleme ile dinamik bir çalışma yapmak pratikte mümkün değildir.
Nitekim yine gelişmekte olan ülkelerden oluşan Afrika Birliği, Arap Birliği, Uzakdoğu Asya Birliği, Güney ve Orta Amerika Birliği gibi bazı kuruluşlar bazı faydalı hizmetlerde bulunmalarına mukabil, istenen dinamizm ile çalışamamakta ve G-7’lere paralel hiçbir gelişme gösterememektedirler. İşte D-8'ler bir yandan bütün gelişmekte olan ülkeleri kucaklamak, diğer yandan da dinamik bir çalışma imkanına sahip olabilmek için önce 8 ülkenin katılımıyla yola çıkmışlardır.
D-8’ler 8 ülke tarafından kurulmuştur. Bunlar Endonezya (216 milyon), Malezya (21 milyon), Bengaldeş (130 milyon) Pakistan (138 milyon), İran (65 milyon), Mısır (67 milyon), Türkiye (72 milyon) Nijerya (113 milyon), yani nüfuslarının toplamı 820 milyon olan ülkelerdir. Ancak gelişmekte olan bütün ülkeler ve tabii ki en başta Türk Cumhuriyetleri ve diğer Müslüman ülkeler nüfusları ne olursa olsun D-8'lerin doğal üyeleridir.
4- D-8'LER, ÜYE ÜLKELERİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMAMAK VE HER BİRİNİN BÖLGESEL ANLAŞMALARINDAKİ TAAHHÜT VE HAKLARINA HALEL GETİRMEMEK TEMEL PRENSİBİ İLE KURULMUŞTUR
Evrensel bir kuruluş olan D-8'lerin gelişip güçlenebilmesi için birbirlerinin iç işlerine karışmaması ilke edinildiği gibi, her birisinin katıldığı bölgesel kuruluşlarla ilişkilerine de saygı göstermek, lüzumsuz problemlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermemek gerekli görülmüştür.
5- D-8’LER GELİŞMEKTE OLAN BÜTÜN ÜLKELERİN BİRLİKTE VE HIZLI KALKINMALARINI, ULUSLAR ARASI MÜNASEBETLERİ TANZİM EDEN MEKANİZMAL KATILIM GÜÇLERİNİN ARTIRILMASI VE DÜNYA EKONOMİSİNDEKİ ETKİNLİKLERİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ VE HALKLARININ DAHA İYİ BİR YAŞAM STANDARDINA SAHİP OLMASINI SAĞLAMAK AMACIYLA KURULMUŞTUR.
D-8'ler işbirliği ve elbirliği yaptıkları takdirde çok büyük atılım; potansiyeline sahiptirler. Bu büyük potansiyeli kendi üyeleri ve bütün insanlık için geliştirmek D-8'lerin bir diğer kuruluş amacıdır.
6. D-8'LER KURULUR KURULMAZ BÜTÜN ÜYE ÜLKELERİN DİNAMİKLERİNİ HAREKETE GEÇİREREK FAYDALI PROJELERİ SÜRATLE GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE KURULMUŞTUR.
Hedefleri açısından laf değil iş üretmeyi benimseyen D-8'ler daha kuruluşları sırasında hangi sahalarda hangi konulara, öncelik vereceklerini uzmanlarıyla araştırmalar yaparak olgunlaştırmışlar, her bir ülkenin hangi konuda yürütücü olacağı, hangi projelerin gerçekleşmesine öncülük yapacağı plan ve programa bağlanmıştır.
Bu planlama sırasında Türkiye'ye sanayi sahasında atılım yapacak projelerin öncülüğü görevi verilmiştir.
Bütün ülkeler gibi Türkiye de D-8 projelerine heyecanla sarılmış ve 54. T.C. Hükümeti döneminde bu sahada büyük adımlar atılmıştır.
Bütün D-8’ler için büyük önem taşıyan zirai ilaçlama uçaklarının üretimi projesi, 54 Hükümet döneminde başarıyla sonuçlandırılan projelerden birisi olmuştur.
D-8 ülkelerinin hedef olarak belirlediği bütün projeler üye ülkelerin kalkınmasına öncülük edecek niteliktedir. Bunların biran evvel gerçekleştirilmesi D-8 hedefleri bakımından gerek o ülke halkı ve gerekse insanlık için çok büyük önem taşımaktadır.
SONUÇ:
20 Asrın tecrübelerine dayanılarak 21. Asra girerken bütün insanlığa huzur, barış ve saadet getirecek, "Yeni Bir Dünya" nın kurulması ve 5 milyar kalkınmakta olan ülkeler insanlarının ve 820 milyonluk 8 kurucu üye ülkenin bütün insanlarına barış, huzur ve saadet getirmek için D-8'ler üye ülkelerin özverili çalışmalarıyla kurulmuştur.
Bütün bu ülkelerin halkları arasında dostluk ve kardeşlik vesilesi olarak da önemli bir yeri bulunmaktadır.
Bu atılımın geliştirilmesi, hedeflerine ulaştırılması bütün insanlık için büyük bir önem taşımaktadır.
Bu eser, böyle önemli bir atılımın mahiyetini, manasını ortaya koymak ve temel dokümanlarını bir kitap içinde derli toplu bilgilere sunmak üzere,
Sayın Bülent ALAN Başkanlığında
Doç.Dr. Sedat ÇELİKDOĞAN. Doç.Dr. Mete GÜNDOĞAN ve Dr. Murtaza ATA'dan oluşan bir ilmi heyet tarafından hazırlanmıştır.
Bu kıymetli çalışmalardan dolayı her birine ayrı ayrı teşekkürlerimi ve takdirlerimi sunuyorum.
Bu kitapta D-8'e üye ülkelerin, ekonomik potansiyelleri, hazırlık çalışmaları ve kuruluşu, teşkilat yapısı ve işleyiş kuralları, Türkiye'nin D-8 ile ilgili iç çalışmaları, Dakka Zirvesi öncesi ve sonrası yapılan çalışmalar, D-8 kuruluşunun iç ve dış basında yansımaları özet halinde bir araya toplanmıştır. Bu eserin D-8 ülkeleri dillerine çevrilerek geniş ve yaygın bir aydınlar ve uzmanlar kitlesine yayılması, ayrıca sevinilecek bir olaydır.
Kitabın herkese fayda getirmesini D-8'lerin en kısa zamanda hedeflerine ulaşmalarını temenni ediyor, Cenab-ı Hakk'tan bütün insanlığa saadetler diliyorum.
View Alemdâr-ı İslâm'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Alemdâr-ı İslâm kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
leyya (06.02.12), Minhac (03.01.11)
Alt 27.02.11, 21:14   #2
bülent58 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Milli Nizam
Üye No : 9189
Üyelik tarihi : 26-02-2011
Mesleği : adil düzen çalışanı
Nereden : İstanbul-küçükçekmece
Konuları : 212
Mesajlar : 436
Teşekkürleri: 48
38 mesajına 52 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 2 bülent58 is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

KUR’AN MATEMATİĞİ ÜSKÜDAR/ İSTANBUL, 19 OCAK 2001
94. SEMİNER NOTLARI
www.akevler.org
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العلمين الرحمن الرحيم مالك يوم الدين اياك نعبد و اياك نستعين
اهدنا الصراط المستقيم صراط الذين انعمت عليهم غير المعضوب عليهم و لا الضالين
FATİHA SÛRESİNİN
DEMOKRATİK YORUMU
Besmele بسم الله
(Yaşamam ve Çalışmam) Yaşatan ve Çalıştıran Allah’ın Adınadır.
“Besmele”nin ilk (çalışmam ve yaşamam) sözleri söylenmiyor. Onu yaparak gösteriyorsun. Burada “Allah’ındır” denmemiş de “Allah’ın adına” denmiştir. Çünkü insan Allah’ın halifesidir. O’nun adına hareket eder. Ben birine iş yaparken ona değil, onu görevlendiren Allah’a yapmış oluyorum. Ben bir ücret alırken o kişiden değil de, onu görevlendiren Allah’tan alıyorum. Bu insanları eşit hâle getirir. Kişilik bakımından kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur, demektir. Herkes yaptığının karşılığını Allah’tan almaktadır, demektir. İnsanın insana hükmetmesi yoktur.
Allah’ın yeryüzündeki halifesi “devlet”tir. Allah kendi hak ve görevlerini ona devretmiştir. Herkes devletin işçisidir ve ücretini ondan almaktadır. Bununla beraber “devlet” deyince “hükümet” anlaşılmamalıdır. Devlet, kurulmuş olan düzendir. Herkes o düzende kurallara göre hareket eder ve kurallara göre karşılığını alır veya bulur. Kurallara uymadığı zaman kendi seçtiği hakemin seçtiği başhakeme hesabını verir. Başka kimseye hesap vermez. Hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız yargı önünde başkanla vatandaş birdir. O da kurallara uymak zorundadır. Bu “hukuk düzeni”dir. Halkın sadece hukuka karşı sorumlu olmasıdır. Ve “demokrasi”dir.
Devlet düzeni öyle oluşacaktır ki orada herkesin aşı olacak, kimse aç kalmayacaktır. Bütün insanların yeryüzünde ortaklığı vardır. Kira payından geçineceklerdir. Devlet bunu zekât (vergi) ile yapmaktadır. Öyle devlet olacaktır ki, herkese iş verecektir. Bunu “karz-ı hasen müessesesi” ile yapar. Bu hususta yöneticilerin takdir yetkisi yoktur. Payını vermezlerse hakemlere gider ve alır; krediyi vermezlerse hakemlere gider ve alır.
“Besmele” işte bunu ifade etmektedir. “Besmele” söyleyen kimse Allah ile iş anlaşmasını yapmaktadır. Devlet ile de vatandaşlık anlaşmasını yapmaktadır. Böylece herkes kimsenin emrine girmeden, kimseye muhtaç olmadan yaşama imkanını bulmaktadır. Kendi seçtiği hakemlerin de katıldığı tarafsız ve bağımsız yargının kararları dışında kişiyi bağlayan bir şey yoktur.
الحمد لله رب العلمين الرحمن الرحيم مالك يوم الدين “Bütün değerler, hereksin varedicisi, çalıştıran, yaşatan ve hesap günü kendisine ait olan Allah’ındır.”
Bu âyette her türlü değerlerin Allah’a ait olduğu ifade edilmiştir. Allah’tan başka hiç kimsenin onun mülkünde payı yoktur. Hiçbir insan diğer bir insana; “Ben sana iyilikler yaptım, bana borçlusun!” diyemez. Eğer muameleden dolayı bir borçlanma varsa; “Borç Allah’a aittir. O’nun adına ben istiyorum.” diyebilir.
Devlet olarak da devlette kişilerin herhangi bir üstünlükleri yoktur. Gördükleri hizmet karşılığı ortak üretimden pay alırlar ve aldıkları paylara karşı devlette görevli olurlar. Değerler topluluğa aittir. İstiklâl Savaşı’nı şu veya bu kişi değil, bu topluluk kazandı. O yöneticiler olmasaydı yine bu topluluk o savaşı kazanırdı. Çünkü o kişileri de yetiştiren millettir. Onlar bu milletin çocuklarıdır.
الرحمن الرحيم “Çalıştıran ve Yaşatandır.”
O herkesi var etti, onlara rızıklarını O verdi ve onlara iş veren de O’dur. Herkes O’nun işçisidir ve O’nun ıyâlidir. Kimse kimsenin patronu değildir.
Devlet içinde de durum aynıdır. Devlet tek işverendir. Devlet tek maaş verendir. Çünkü üretim kollektiftir. Mülkiyetin, ailenin, hükümetlerin ve dini müesseselerin varlığı şeriatın gereğidir. Allah çocuğa bakmayı emrettiği için çocuğa bakılmaktadır. Allah, “Anne-babaya “uf” bile demeyin” dediği için anne-babaya iyilik edilmektedir. Devletin düzeni bu olduğu için böyledir. Bu düzeni de başkaları değil bizzat insanların kendileri koymaktadır. İçtihat ve sözleşmeler bu düzeni oluşturmaktadır, dayanışma ve hakemlik bu düzeni yaşatmaktadır. Burada kişiler kendi yaptıkları mevzuata kendileri uyuyor, kendi seçtikleri kimselerin talimatlarına uyuyorlar. Bu yıldan yıla, beş yıldan beş yıla göre değil; her vakit seçebilmekte ve değiştirilebilmektedir. İçtihatlar yenilenebilir. Sözleşmeler sona erdirilebilir. Sitelerin değiştirilmesi ile de başkanlar değiştirilebilir. Hakemler değiştirilemez. Yeni olayda yeni hakem seçebilir. Hakemler aleyhine hakemlere gidebilir.
مالك يوم الدين “Hesap günü O’nundur.”
Yaptığımız fiilde tamamen serbestiz. Ancak şeriata karşı sorumluyuz. Allah bizi âhirette hesaba çekecek ve yaptıklarımızın hesabını O’na vereceğiz. Allah’tan başka hesap vereceğimiz kimse yoktur.
Devlet olarak da toplulukta işbölümü vardır. Herkes yetkisini kullanarak kendisi kendisine verilen işi yapar. Kapıcı kapıcılık görevini yapar. Kapıcılık talimatı ne emrediyorsa onu yapar: Müdür de müdürlük yapar. Kapıcı müdürü sorguya çekemez; müdür de kapıcıyı sorguya çekemez. Kurallara aykırı hareket etmişse, mağdur olan hakemlere gider. Kapıcı müdürü mahkemeye verir, müdür kapıcıyı mahkemeye verir. Çünkü herkes hesabını yalnız Allah’a vermekle yükümlüdür.
اياك نعبد و اياك نستعين “Yalnız Sen’den yardım alırız ve yalnız Sana işçilik yaparız.”
Burada çalıştıran ve yaşatan ifadesi açıkça anlaşılmaktadır.
Herkes devletin işçisidir. Tekrar ediyorum, hükümetin işçisidir. Bakkal işleten bir kimse devletin işçisidir. Çünkü devletin koyduğu kurallar içinde bakkalını işletmekle yükümlüdür. Kârı, devletin ona verdiği kazancıdır. O halde kişiler görevlerini ve ücretlerini kişilerden değil, doğrudan düzenden almaktadırlar, kurallardan almaktadırlar.
اهدنا الصراط المستقيم “Bize doğru yolu göster.”
Allah Kur’an’ı göndermiştir. Orada insanlara doğru yolu göstermiştir. Ne var ki, Allah Kur’an’ın resmi yorumlayıcısını göndermemiştir. Hz. Peygamber’e bile bu yasaklanmıştır. Hz. Peygamber Kur’an’ı uygular ve örneğini verir. Yorum ise herkesin kendisine aittir.
Devlette de durum budur. Devletin yaşama ve çalışma kuralları içtihat ve sözleşmelerden oluşur. Ne var ki, bu sözleşmeleri uygulamada yorumlayan bizzat uygulayandır. Kimse başkasının fetvası ile hareket edemez. Sorumluluğu ona atamaz. Herkes doğrudan doğruya hakemler nezdinde kendisi sorumludur. Dayanışmada diyetin bölüşülmesi sorumluluk değil infaz dayanışmasıdır.
صراط الذين انعمت عليهم “Kendilerine iyilik ettiğin kimselerin yoluna.”
Bu yol peygamberlerin yoludur; Hz. Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed peygamberlerin getirdikleri yoldur. Bu icmaları belirler. İnsan ya tüm insanlığın ortak aklı olan “müsbet ilmin verilerine uyacak” veya “kendi içtihadına göre hareket edecek”tir. Kimse bir başkasının veya başkalarının akıl veya akılları ile gezmek durumunda değildir. Daha açık ifade edelim. Bunu yapanlar şirk içindedir ve Kur’an’a göre en büyük günah şirktir.
غير المعضوب عليهم و لا الضالين “Ne sapıtanların, ne de şaşıranların yoluna değil.”
Allah’tan başka kendilerini tanrı yerine koyup kendilerine taptırmak isteyenlerin yolu değil.
Devlette askeri gücü olanlar kendilerini tanrı yerine koyarak halka hükmetmek istemektedirler. Mü’min olanlar katılamaz, o demokrasinin yolunda olur. Serveti olanlar halkı uyutarak yönetmek istiyorlar. Mü’min olan onların yoluna gidemez. Mü’minin yolu demokrasi yoludur. Kapitalizm ve sosyalizmden uzak olan yoldur.
İSLÂM ŞERİATI = İSLÂM DEMOKRASİSİ
Tarih boyunca hep din savaşları olmuştur. Bu savaşlar tanrı anlayışında değil de tanrının isimleri üzerinde olmuştur. Türkler “tanrı”, Araplar “ilâh” dedikleri gibi; her kabile kendi diliyle yaratıcıyı isimlendirmiş, her kabile tanrıyı kendi kabilesinin tanrısı yapmış ve karşı tarafla savaşmıştır. Çok tanrılar da bu çok adlardan doğmuştur. Bu sebepledir ki mü’minlerin günde en az 20 defa okudukları Fatiha Sûresi’nde Allah’ın herkesin rabbi olduğu belirtilmektedir ve ilk sıfat olarak zikredilmektedir.
Türkiye’de “şeriatçılar” ile “demokratlar” arasında çatışma vardır. Bu çatışma kavramda değil kelimededir. “Demokrat” kelimesi batı kaynaklıdır. “Demos” halk demektir. “Krasi” var etmek, üretmek, yönetmek demektir. Türkçede bu, halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. İlk dönemlerde Yunanistan’da da “ekseriyet sistemi” yoktur. Yunanistan’da “Demos” deyince yalnız Atina asilzadeleri anlaşılıyordu. Onlar anlaşarak ve uzlaşarak kararlar alıyordu. Sonraları aralarında çatışma başladı. Atina’da yaşayan diğer halklar asilzadeleri saymaz oldular. Asilzadeler kendilerini halka saydırmak için Sofokles’ten kanun yapmasını istediler. O da “ekseriyet sistemi”ni önerdi. Böylece “halk yönetimi”ni “çoğunluk sistemi”ne çevirdi ve dejenere etti. Avrupalılar bunu “temsili sistem”e çevirdiler. Yani aristokratların yerine halkın temsilcilerini koydular. Halka ya zenginleri seçtirdiler, ya da askerleri seçtirdiler. Bunlardan birinin adı “kapitalizm” diğerini adı “sosyalizm” oldu.
20. yüzyıl, bu iki ekseriyete dayalı aristokrat sınıflarının çatışması ile geçti.
Türkiye’yi de başlangıçta “askeri demokrasi” yönetiyordu. 20. y.y.’ın ikinci yarısı ise “sermaye aristokrasi” ile “askeri aristokrasi” arasındaki savaşla geçmektedir. Bu iki aristokrasi İslâm düşmanlığında ittifak hâlindedirler. Bununla beraber halk Müslüman olduğu için açıkça cephe alma yerine “Vur abalıya!” deyip; birbirlerine kızdıkları zaman Müslümanlara vuruyorlar. 1960, 71, 80 ve 28 Şubat 1997 saldırıları hep böyle olmuştur. Ne var ki askerler bunu isteyerek değil, sermayeden korktukları için böyle yapmaktadırlar. Dış kökenli olan sermaye ise İslâmiyet’e karşı derin husumet beslemektedir. Bu yolla asker ile halkın arasını açıp Türkiye’yi Endülüs’e çevirmek istemektedirler...
Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve ondan sonra Yunan’a, Ermeni’ye ve İsrail’e peşkeş çekmek isteyenler Türkiye’yi Lâik-Antilâik, Kürt-Türk, Sünni-Alevi ve Kemalist-Antikemalist kamplara bölüp çatıştırmak ve bu çatışmaya Türk ordusunu da bölerek sokmak istiyorlar...
“Şeriat” ve “demokrasi” aynı anlamda, biri Arapça biri Grek kaynaklı iki kelime olduğu halde; sanki birbirine zıt kavramlarmış gibi gösteriyorlar. Halkı silâhlandırıp birbirine girdirme ve kırdırma çabaları içindedirler. Tarihi devlet tecrübesine sahip Türk Halkı bu oyunlara gelmemektedir. Ancak Batı tipi üniversitelerden mezun ilâhiyatçılar ile diğerleri ateşe körükle gitmektedirler... Türk Halkının düşmanları ile işbirliği yaparak bizi söyletmemektedirler...
Biz şimdi sadece size söylüyoruz... Dinleyenler kurtulacak, diğerleri gark olacaktır...
Kur’an baştan başlayarak sonuna kadar demokrasiyi savunur. Biat sistemi, içinizden atanan ve sizin kabul ettiğiniz ulu’l-emr sistemi, emaneti ehline verme sistemi ve sizin düzeniniz size benim düzenim bana sistemi, malları rıza dışında almama sistemi, kimsenin evine yurduna girememe sistemi gibi... Kur’an hep demokrasiyi anlatmaktadır ve bunların mekanizmasını getirmektedir.
Fatiha Sûresi, demokrasinin değişmez maddeleri gibidir.
Bütün değerler Allah’a aittir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. O herkesin Rabbi’dir. Yönetimde kişiler arasında ayrılık yapılamaz. O rahmândır, herkesi yaşatır. O rahîmdir, gücü olanları çalıştırır. Din gününün sahibidir. Herkes O’na karşı sorumludur. Herkes şeriata uymakla yükümlüdür. Hukuk düzeni vardır. Yalnız Sana ibadet ederiz. Herkes kamunun işçisidir. Yalnız Senden istiâne ederiz. Herkes kamudaki payını alır. Bize mustakîm sıratı hidâyet et. Nasıl davranacaklarımızı Sen bize öğret. İçtihadımızla hareket edecek ve Senden başka kimseyi dinlemeyeceğiz. Dalâlette olmayanların, kapitalistlerin. Mağdubun aleyhim olmayanların, sosyalistlerin dışında olan şeriatçıların= demokratların yoluna götür. Kendi içtihadımızla hareket edelim, ama uzlaşma ile oluşturduğumuz ortak sözleşmelere de uyalım.
Kur’an bundan sonra hep “şeriatı= demokrasiyi” anlatır. Kur’an bir yasa değildir. Çünkü bir kitabın yasa olabilmesi için onu teyit eden askeri güç olmalıdır. Allah hiçbir askeri güce Kur’an’ı zorla uygulatma yetkisini vermemiştir. Tam tersine; “Dinde zorlama yoktur.../ Sana yalnız tebliğ düşer.../ Sen onlara zor uygulayamazsın...” diyerek Kur’an’ın askeri güç uygulamasını yasaklamıştır.
Peki, Kur’an’daki Yönetim ve Cezalar ile İlgili Hükümler Nedir?
Mü’minler, birlikte yaşadıkları kimselerle oturur ve kendilerine bir düzen oluştururlar. Bu düzen kabile yani bucak seviyesinde bir düzendir. Herkesin birbirini tanıdığı büyüklükte 3000 ile 10000 arası nüfuslu yerdir. Bu düzeni hazırlayanların Kur’an’a inanmış olmaları gerekmez. Ateist de olabilirler. Onlar da oturur, aynı masada uzlaşmaya çalışırız. İşte bu uzlaşma esnasında masaya getireceğimiz öneriler, Kur’an’ın bize öğrettikleridir. Ancak biz onları savunurken “Kur’an böyle diyor” diye savunmayacağız, “müsbet ilim” ile savunacağız. “Kur’an düzeni” “müsbet ilim düzeni”dir.
Mustafa Kemal, “Elimizde tuttuğumuz meş’ale müsbet ilimdir” derken, aynı zamanda; “Elimizde tuttuğumuz meş’ale Kur’an’dır” demektedir.
Bunu bilerek veya bilmeyerek söylemektedir. Ama bunu söylemektedir.
Kur’an’da iki çeşit hükümler vardır. Biri, Kur’an’da mevcut hükümlerden bir kısmına düzende muhalefet etmemiz mümkündür. Yani karşı tarafla uzlaşmak için tavizler verebiliriz. Bu Kâfirûn Sûresi’nde ilk iki âyette belirtilmiştir. Burada başkan için fiil cümlesi kullanılmıştır. Oysa sonra gelen iki âyette iki isim cümlesi kullanılmıştır. Bu iki grup cümlenin arasına “Va” harfi konmuştur. Aynı ikincisi birincisinin tekrarı değildir. İşte bu ikinci çift âyet taviz veremeyeceğimiz hükümleri içerir. O zaman bize emrolunan hicrettir. Onlar gider veya biz gideriz. Kimin gideceğine hakemler karar verir. Hakem kararı varsa, gücümüz yetiyorsa kalırız. Hakemler aleyhimize karar verdilerse veya gücümüz yetmiyorsa biz başka yere göç ederiz. Kur’an’daki hükümler kazai değil dinidir. Uzlaştıktan sonra sözleşme ile oluşan mevzuat kanundur ve kazaidir. Kur’an hükümleri değil.
Mü’minlere Kur’an’a uygun düzenlerini kurmak farzdır.
Demokrasi Nedir? İslâm Demokrasisi Nasıldır?
1- Batıda “demokrasi”, “yerinden yönetim” demektir. İnsanlık bir anayasaya sahip olacak ve uluslararası ilişkilerde o anayasa uygulanacaktır. Ama insanlık parlamentosunun aldığı kararlar ülke içinde geçersiz olacaktır. İnsanlık teşkilatı ülke içine ne mevzuatı ile ne de ordusu ile giremeyecektir. Yaptırımı boykot ve ablukalarla yapacaktır. Bir devlet parlamentosunun aldığı kararlar da illerin içinde geçerli olmayacaktır. İlde il parlamentosunun aldığı kararlar geçerli olacaktır. Merkez hâdimdir, hâkim değildir. Devlet illerin içine ne mevzuatıyla ne de askeri güçle giremeyecektir. İl parlamentosunun kararları da il içinde geçerli olup, bucakların içine giremeyecektir. Bucakların kendi meclisleri olacak ve iç işlerinde kendileri bağımsız olacaklardır. Kişilerin uymak zorunda oldukları mevzuat bu bucaklarda hazırlanır. İl, devlet, insanlık topluluklararası ilişkilerde geçerli olur.
İslâmiyet’te “şeriat”, “içtihat” demektir. Yerinden yönetimin ismidir. Şöyle ki, kişi önce kendi mülkünde kendi içtihatları ile amel eder. Aşireti (ocağı) içindeki ilişkilerde aşiret icmalarına uyar. Kabile (bucak) içindeki ilişkilerde kabile icmalarına uyar. Şa’b (il) içindeki ilişkilerde şa’b icmalarına uyar. Kavm (devlet) içindeki ilişkilerde kavm icmalarına uyar. İnsanlık içindeki ilişkilerde de insanlık icmalarına uyar. İçtihatlar yalnız içtihat edenleri bağlar. İcmalar da icma edenleri bağlar. Başkanların istişare ile aldığı kararlar yalnız merkezleri ilzam eder, temsilci ulemanın icmaları ise taşralarını da ilzam eder. Demek ki içtihat yerinden yönetimin en ileri bir versiyonudur.
2- Batıda “temsil” de “demokrasinin ana rüknü”dür. Yunanistan’da doğrudan demokrasi vardı. Halk kendi sorunlarını kendi içlerinde tartışır ve uzlaşarak kararlar alırlardı. Roma’da da sistem aynı idi. Roma Senatosu tüm imparatorluğu yönetirdi. Sonarları yönetim kilisenin ve kralların eline geçmiş, “teokratik düzen” oluşmuştur. İslâmiyet ile karşılaşan Avrupa “temsili demokrasi”yi getirdi. Merkezlerde halkın temsilcilerinin oluşturduğu parlamentolar oluştu, onların aldığı kararlarla tüm ülke yönetilmeye başlandı. Kiminde “yerinden yönetim sistemi” geliştirildi., kiminde “merkezi siste geliştirildi. Bu “temsili sistem” bugün hemen hemen her ülkede uygulanmaktadır. Ne var ki, temsilcilerin seçilmesi sermayenin ve askerin baskıları ile olmakta, sonra da “ekseriyet sistemi” uygulanmaktadır.
İslâmiyet’te “tevliye” şeriatın temelidir ve “temsil”in diğer bir adıdır. Halk kendisine bir müçtehit seçer. O müçtehidin içtihatları kendi içtihatlarıdır. Sözleşmelerle oluşan özel hukukta açık olan kısımlar bu müçtehitlerin içtihatları ile doldurulur. Araplar buna “akile” diyor. Kur’an “tevliye” demektedir. Türkçe olarak “dayanışma ortaklıkları” şeklinde ifade ediyoruz. Hazreti Peygamber Medine’de ilk devleti bu “dayanışma ortaklıkları” üzerine kurdu. Dört halife zamanında uygulandı. Sonra saltanat başlayınca yavaş yavaş ortadan kalktı. Merkez sitesini bu akile başkanları oluşturur. Halkı temsil eden bu şûra üyeleri ittifakla kendilerine bir başkan seçerler. O başkan merkez bucağın (kabilenin) başkanıdır. Kişiler her zaman akilelerini değiştirebilirler. Böylece ileri seviyede bir temsili demokrasi oluşturulmaktadır.
3- Batıda “sözleşme serbestliği” de demokrasinin temelidir. Kişiler kendi aralarında istedikleri sözleşmeyi yaparlar. Devlet bunların sözleşme içeriğine karışmaz. Devlet tarafların bu sözleşmelere uymalarını ister. Bu sözleşmelerle topluluk işleri yürütülür. Yunanistan’da ve Roma’da serbest sözleşme sistemi yoktu. Devlet ancak kendisinin oluşturduğu sözleşme tipi ile sözleşme yapanları, hem de resmi yerde yapanları koruyordu. Hakimler onu dinliyordu. İslâmiyet’in Batıya etkin olmasından sonra serbest sözleşme sistemi gelmiştir. Ancak hâlâ tapuda ve nikahta bu kurallar uygulanıyor. Hâlâ noterden geçmeyen birçok sözleşmeler geçersiz sayılıyor.
İslâmiyet’te şeriat serbest sözleşmelerden oluşur. Özel hukukta tip sözleşmeler vardır. Sözleşmelerdeki açıklar onunla kapatılır. İspat külfeti kime ait değilse onun içtihatları uygulanır. Bucakların oluşturduğu kamu mevzuatı ise bucak ulemasının ittifakı ile oluşur. Merkezi yönetim olmadığı için il, devlet ve insanlığın ortak tek mevzuatı yoktur. Kamu niteliğinde hizmet verenler (doktorlar, hakemler) halkın kendilerini seçmesi ile hizmet verirler. Ücretlerini kamu bütçesinden alırlar. İslâmiyet’te tüm mevzuat serbest sözleşme üzerinde oturur. Zaten Batıya bunu öğreten İslâmiyet’tir.
4- Batıda “yargı üstünlüğü” de demokrasinin temelidir. Gerçek demokrasi, ancak tarafsız ve bağımsız yargı varsa vardır. Devletin tanımı budur. Devlet haklıyı kuvvetli kılan ve koruyan güçtür. Kimin haklı kimin haksız olduğuna ise tarafsız ve bağımsız yargı karar verecektir. Devlet yargının kararlarını uygulayacaktır. Silahlı güç yargı kararlarına uyarsa devlet olur. Yargı kararlarına uymazsa eşkıya olur. Burada yanlış anlaşılmasın, askeri güç gücü kullanırken yargıya uyacaktır anlamı verilmemelidir. Bir yerde askeri gücün kullanılıp kullanılmamsında tarafsız ve bağımsız yargı karar verir. Ondan sonra asker onu kendi metotları ile halleder. Ondan sonra askeri güç ile eşkıya arasında metot itibariyle fark yoktur.
İslâmiyet’te hakemlik sistemi vardır. Hâkimlik sistemi yoktur. Yani merkezden atanmış hâkimler yoktur. Taraflar birer hakem seçer, hakemler de bir başhakem seçerler. Bunlar tarafları dinleyerek, bilirkişilerinden yardım alarak sonunda karar verirler. Yargı gelecekle ilgili kararlar veremez. Yargı başkaları ile ilgili karar veremez. Yargı davacısı olmayan hususlarda karar veremez. Sadece olaya ait ve davacı ile davalıyı ilgilendiren hususlarda karar verir. Verdiği kararların uygulanmasına da katılmaz. Kararları dayanışma ortaklıkları infaz ederler. Yani siyasi güç infaz eder. Batı yargıçların tarafsız ve bağımsız olmasını savunuyor ama mekanizması yoktur. Atanmış savcılar davacı ve atanmış hâkimler de karar vermektedir. Demek ki Batı demokrasisi göstermelikten ibarettir. Oysa İslâmiyet hakemleri taraflara seçtirmekle “tarafsız ve bağımsız yargı”yı oluşturmuştur. Kur’an’da hâkimlik değil, “hakemlik” vardır. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir “hakemlik sistemi”ni uyguladılar. Hz. Ömer ise “kadılık sistemi”ni getirdi. Bugünkü idare ve yargı ayırımının kurucusu Hazreti Ömer’dir ve merkezden atama İslâmi değildir. 1400 yıl önce o tür uygulama gerekli olabilirdi. Ama bugün artık o sistem ihtiyaca cevap vermiyor. Yolsuzluğun ve rüşvetin kaynağı oluyor. Hz. Ömer’in uygulaması o kadardır. Oysa Kur’an sanki şimdi inmiş gibi günümüzün sorunlarını çözüyor. Onun için “ilâhi kitaptır”, diyoruz.
5- Batıda seyahat hürriyeti de demokrasinin temelidir. Batı bunu lâfta söylüyor da pasaport, vize gibi kayıtlayıcılarla işlemez hâle getirmiştir.
İslâmiyet’te Hicret dinin direğidir. İslâmiyet’te pasaport ve vize yoktur. İslâmyet’te gümrük yoktur. Hatta buna göre ülkeler tasnif edilmiştir.
a) Vatandaşlara uygulanan vergiler ve tanıtma belgeleri dışında pasaport, vize, gümrük gibi engelleri koymayarak herkesin serbestçe istediği mallarla girip çıktığı ülkelere “İslâm yurdu” denmektedir. Yeryüzü insanlığındır. Başkasının yerini kapmamak şartı ile istediği yere istediği şekilde girip çıkma hakkına sahiptir. Kendi mallarını da istediği yere götürme hakkına sahiptir. İslâm devletine gelen kimseye, “sen gelme” deme hakkımız yoktur. Giden kimselere de “kal” demeye hakkımız yoktur.
b) Çıkışlar gümrüksüz ve vizesiz olup sadece girişler gümrük veya vizeye tâbi ise bu ülkelere “dâr-ı terk” adını verir. Bunlarla savaş yapılmaz. Kendi hallerine bırakılır. Bunlarla ekonomik ve siyasi ittifaklara girişilmez. Hz. Peygamber bunlar için; “Sizi terk ettikleri gibi siz de onları terk edin” diyor. Bu hadisi “Türkler” diye yorumlamışlardır. Oysa buradaki “terk” tamamen siyasi mânâ taşır.
c) Ülkesine giriş ve çıkışları veya sadece çıkışları yasaklayan devletlerin meşruluğu yoktur. Orada yaşayan insanların hakları vardır. Dışarıdakilerin güçleri yetiyorsa onları kurtarmakla yükümlüdürler. Bu ülkelerin bulunduğu yerler “dâr-ı harb”dir, onlara karşı askeri hükümler uygulanır.
Bir ülke “dâr-ı harb” ise, diğer devletlerin o ülkeyi işgal etmeye hakları vardır. “Dâr-ı İslâm” veya “dâr-ı terk” ise o ülkeye askeri müdahale yapılamaz. Peki ama buna kim karar verecek? Amerika Birleşik Devletleri mi?!. Veto hakkı olan siyasiler mi?!. İşte bu “Batı mantığı”dır.
İslâmiyet ise; “Buna tarafsız ve bağımsız yargı karar verecektir, yani hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız yargı karar verecektir” diyor.
Bu anlattıklarımızla çok açık ve kolay olarak anlaşılmış oluyor ki; Batıdaki teorik anlayış da şeriat anlayışının tamamen aynıdır. Ancak uygulamada Batı teorisini uygulayacak mekanizma geliştirememiştir. İslâmiyet ise eksiksiz çözmüştür. İslâm demokrasisi açıktır. Dengeye dayanır.
1- Nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşamak için gerekli kararları al, ama aldığın kararlarına uy ki çevren seninle işbirliği yapsın. Nasıl yaşadığını bilsin, ona göre sana davransın. Böylece düzen içinde hür olasın.
2- İstediğin sözleşmeleri istediklerinle yap ama yaptığın sözleşmelere uy. Böylece düzen içinde hür olarak yaşa.
3- İstediğin topluluğa katıl veya istediğin yere gir. Ama katıldığın yerin mevzuatına ve yöneticilerine saygılı ol. Beğenmiyorsan ayrıl, içerde iken muhalefet etme. Böylece istediğin düzende hür olarak yaşarsın.
4- Aranızda çıkacak nizaları çözmek için bir hakem seç. Karşı taraf da hakem seçsin. Hakemler başhakemi seçsin . Hakemlerin verdikleri kararlara uy. Böylece düzen içinde hür olursun
5- Hakemlerin verdiği kararlara karşı çıkanlara, yani hukuku tanımayanlara karşı istediğin birliğe katılarak savaş. Komutanını kendin seç, ama sonra ona kayıtsız şartsız itaat et. Savaşmak istemiyorsan bedel ver, fiilen katılma. Böylece hem düzen korunacak hem de kimse istemediği bir savaşa katılmayacak.
Şimdi “İslâmiyet’te demokrasi yoktur!” diyenler delil getirsinler...
“Ekseriyet demokrasisi yoktur.” Burası tamam. “Ama gerçek demokrasi vardır.”
Ekseriyet kararı olmadığına göre kararlar nasıl alınacaktır?
Kısaca onun özetini vermemizde yarar vardır.

1.) KOLLEKTİF KARARLAR:
Herkesin aynı şeyi birbirine bakarak yapmasıdır. Davranışlarda muhalif yoksa karar alınmış demektir. Bu husus hakemlere davaya bakarken delil olur. Ancak buna hükmedilmesi için bu davranışlar icma ile sabit ve ilmî verilere aykırı olmamalıdır.
Bunların uygulamada özel dört türü vardır:
1- Dil kollektif kararlarla oluşur. Herkes cümleleri bir meramı anlatmak için kullanır. Topluluk içinde böyle kollektif anlamı oluşur. Bu anlam kabilelere göre değişebilir. Zamana göre değişebilir. Hakemler ifadelerin yorumunu yaparlar.
2- Sanat da kollektif olarak oluşur. Biri bir şarkı söyler, unutulur gider. Diğeri başka bir şarkı söyler, ağızdan ağıza mırıldanılır. Benzerleri oluşmaya başlar. Hukuktaki yeri, yarışmalar yapılır ve halk jürisi ile yarışı kazananlara kamu bütçesinden paylar verilir.
3- Teknik Normlar: Topluğa değişik mallar sürülür. Bir mal türü piyasa bulur, halk onu kullanmaya başlar. Böylece piyasa kendi ölçülerini oluşturur. Bu da kollektif karardır. Bunun hükmü, sözleşmelerde oluşmuş normlara uygun mallar sözkonusu olur.
4- Davranışlar: İnsanların giyinmeleri, gidip gelmeleri, merasimler hep örfe uygun yapılmış olur. Hakemler hükümlerini örfün anlayışına göre verirler. Kız o toplulukta hangi kurallarla isteniyorsa, öyle istenirse meşru olur. Onun dışındaki usuller tecavüz olabilir.

2.) KİŞİSEL KARARLAR:
Kişi kendi davranışları için kararlar alır ve bunu yayınlarsa, bu kararları ile ilzam olunur. Hakemler buna göre haklarında karar verirler. Bunun içtihattan farkı; içtihat delillere dayandığı dolayısıyla ilmî olduğu halde, bu delilsiz sadece kişinin isteğine bağlı olarak kişinin aldığı karardır. Bunun hukuki değeri, böyle bir kararın sonra ilgili kişileri ilzam etmesidir. “Ben her gün saat 9’da dükkanımı açacağım” der de bir gün açmazsa, zarar görenler aleyhine tazminat davasını açabilirler.
Kişinin kendi aldığı kararlar arasında dört adet özel yer alır:
1- İcap: Teklif, topluluğa veya bir kişiye bir teklifte bulunmadır. Karşı taraf kabul ederse kişiyi bu teklif bağlar.
2- Kabul: İcaplardan birine kabul cevabı verildikten sonra kişi artık ondan tek taraflı olarak dönemez. İcap ve kabul ile akit tamamlanır. Söz artık sözleşmenindir. Yorumunu hakemler yapar.
3- Girme: Bir yere girdiğiniz zaman o yerin güvenlik sorumlusunun güvenlikle ilgili kararlarına uymak zorundasınız. Giriş ve çıkış serbesttir.
4- Katılma: Bir sözleşme ile kurulmuş herhangi bir topluluğa sonradan üye olmadır. O sözleşmenin bütün hükümleri kabul edilmiş olur. Katılma ve ayrılma serbesttir.

C) İSTİŞARİ KARARLAR:
Bir topluluğun başkanı bir konuda şûra üyeleri ile istişare eder. Yahut tarafları dinler ve ayrılmadan orada içinden doğan kararı verir. Bu karara ilgililer ve taraflar uyarlar. Başkanın bu istişari kararlarına ilgililer hakemler nezdinde itiraz edebilirler. Hakemlerin kararları kesindir. İstişari kararlar da dört kademede olur:
1- İttiba: Bir kimse kendisine bir müçtehit seçer ve ona tâbi olursa o müçtehidin içtihatlarını kabul etmiş olur. Hakemler kişiyi o müçtehidin içtihatlarına göre ilzam ederler.
2- İçtihat: Bir meclis üyesinin kendisi ve kendisini seçenlerin tâbi olacağı hükümleri mevzuat haline getirir. Bu onun ve ona tâbi olanların mezhebi olur. Ona göre ilzam olunurlar. Bu içtihatların geçersiz olduğuna hakemler karar verebilirler. Şöyle ki;
a) İçtihatlar arasında çelişki varsa,
b) İçtihatta gerçekleşmesi imkânsız veya çok zor hükümler varsa,
c) İçtihatlar icmaa aykırı ise,
d) İçtihatlarla oluşan sistem çalışmıyor veya çok verimsiz ise; sistem hakemlerce iptal edilir ve mahkemeler bu mezhepte olanların davalarına bakmaz.
3- İttifak: Şûrânın ittifakla aldığı kararlara ilgililer itiraz etmez ve kesinleşirse ittifak kararları olur. İttifak kararları yeni ittifakla kaldırılabilir.
4- İcma: Müçtehitlerin ayrı ayrı yaptıkları içtihatlarda meclis üyesi bütünü aynı sonuçlara delilleri ile varırsa bu “icma” olur. Başkan bunu sadece duyurur. İcmalar yeni icmalarla değişebilir.

D) YETKİLİ KARARLARI:
İhtisas sahibi olan kimselerin aldığı kararlardır. Bunların ehliyetleri toplulukça verilir. Kişiler kendi hizmetlilerini kendileri seçerler. Hizmetli mesleğini icra ederken kendi içtihatlarına göre hareket eder. Kişi onlara uymak zorundadır. Genel olarak hizmetli her zaman değiştirilebilir. Hakemlik gibi bazı hizmetler icraat bitmeden değiştirilemez. Seferberlik zamanında da komutan değiştirilemez.
Bu tür kararlar da dört çeşittir:
1- Orta Değer Bulma: Ölçmeler veya tahminler sonunda değerler büyüklüklerine göre sıralanır. Orta değer karar sayısı olur.
2- Sıralama: Herkes kendine göre sıralar verir. Sıralananlardan her birinin aldığı değerlerin tersleri toplanır, derecesi bulunmuş olur. Buna göre sıralama yapılmış olur.
3- Ölçme: Cihazları ele alarak gerekli ölçmeleri yapmadır. Müşahedelerle tesbit edilen değerlerin orta değeri alınır.
4- Hesaplama: Verileri belli olan değerlerden istenen değerleri bulmadır. Mantıkta muhakeme, matematikte hesaplama yapmaktır. Son söz daima hakemlerindir.

E) İDARİ KARAR:
Bir yeri veya kurumu yöneten kimse ne karar verirse o hemen uygulanır. O anda itiraz edilip karşı gelinmez. Karara uymak istemeyenler terk edip giderler. Uygulamadan mağdur olanlar sonra dava açıp tazminat isterler. Terk edip giderler. Yönetenin çıkarma isteğine de uyarlar.
Bu mekanizmada dört işlem vardır:
1- Veli Kararları: Küçüklerin veya mahcurların almış oldukları kararlar vardır. Bu kararlar kişinin kendi aldığı kararlar gibidir. Bâzı sahalarda velinin karar alma yetkisi yoktur.
2- Vekil Kararları: Vekil tayin edilen kimsenin kararları kendisinin aldığı kararlar gibidir. Temsil sistemi buna dayanır. Vekil ancak kendisine yetki verilen yerlerde karar alma yetkisine sahiptir.
3- Hakem Kararları: Seçilen hakemlerin aldığı kararlar kendileri tarafından alınmış kabul edilir. Bir konuda seçilen hakem değiştirilemez.
4- Başkanın Kararları: Başkanın iki çeşit karar alma yetkisi vardır. İlk hakem olması hasebiyle aldığı kararlardır. Başkanın dört çeşit yetkisi vardır:
a) Kararlar başkanın imzası ile yürürlüğe girer.
b) Başkan mevzuattaki boşlukları geçici olarak doldurur. Diğer karar şekilleri ile bu kararın hükmü sona erer.
c) Başkan ilk nizaları çözer, icraatın aksamasını önler. Son söz hakemlerindir.
d) Kurumlar arası dengeyi başkan sağlar. Bilhassa sivil - asker dengesini bizzat korur. Savaş, barış, sıkıyönetim gibi hususlarda resmen sorumludur.
İslâmiyet’te “ekseriyet demokrasisi” yoktur, “temsili demokrasi” de yoktur. Temsilciler var, meclis var; ancak hâkim olmak için değil, hâdim olmak için var.
Siyasi teşkilat kademelenmiştir:
1- Ocak, ortak yaşama topluluğudur.
2- Bucak, ortak çalışma topluluğudur.
3- İl, ortak güvenlik kurumudur.
4- Devlet, ortak savunma topluluğudur.
5- İnsanlık, evrim ortaklığı topluluğudur. Cehaletle savaş onun tek görevidir.
Görülüyor ki, İslâm demokrasisinde ekseriyet kararı yoktur. Halkın uzlaşarak karar alması ve yerinden yönetim ilkelerine dayanan demokrasi vardır.
Bazı kimseler; “Hakimiyet Allah’ındır, Allah’ın kanunları uygulanır. Kişilerin yaptığı kanunlar uygulanabilir mi? Bunun İslâmiyet’te yeri nasıl olabilir?” diyorlar.
Oysa Kur’an bunun cevabını çok açık olarak vermiştir.
Allah insanı yaratmış ve hilafet görevini vermiştir. O kendi iradesine göre dünyaya hâkim olacaktır. Allah sonunda ona görevi yapıp yapmadığını, hile karıştırıp karıştırmadığını soracak, onu cezalandıracak veya mükafatlandıracaktır. Bu dünyada ise herkes doğrudan doğruya Allah’a bağlıdır. Allah ne diyorsa onu yapacak. Cezasını, mükâfatını O verecektir. Demek ki; hâkimiyet Allah’ındır, ama Allah bu hâkimiyetini insana vermiş, onu kullanmaya görevli yapmıştır.


Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlayan: REŞAT NU
View bülent58'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
bir, dünya, yeni

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Adil düzen bişnev ADİL DÜZEN 5 27.02.11 20:46
Ekonomik Adil Düzen alisamli ADİL DÜZEN 1 24.12.10 22:23
Adil Düzen mehmet.emin MGFORUM SÖZLÜK 1 31.08.10 14:04
Erbakan ve Adil Düzen Muhammed YAZARLAR VE KÖŞE YAZILARI 2 29.11.09 19:06
Adil ekonomik düzen Cihad Yıldızı MİLLî GÖRÜŞ 0 30.08.09 23:16

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:41 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.