| Konular: 50,295 | Mesajlar: 311,800 | Üyeler: 10,666 | Online: 216 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » MİLLî GÖRÜŞ » Milli Görüs (Cevaplar) » ADİL DÜZEN »

ADİL DÜZEN Adil Düzen Hakkında Kaynak oluşturacak Paylaşımları Buradan Paylaşalım

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03.01.11, 12:42   #1
Alemdâr-ı İslâm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5083
Mesajlar : 16,288
Teşekkürleri: 24,243
9,014 mesajına 19,422 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Alemdâr-ı İslâm is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Standart Ilim ve eğitim düzeni adil düzende ilim ve eğitim sistemi şöyle olacaktır

İLİM VE EĞİTİM DÜZENİ ADİL DÜZENDE İLİM VE EĞİTİM SİSTEMİ ŞÖYLE OLACAKTIR

"İlmi düzen", genel düzenle uyum içinde olacak, ancak bağımsız hareket edecektir

Esas görevi, her konuda araştırıp doğruyu bulmak ve göstermek ve gerçek ilim adamları yetiştirmektir. Ülkemizin her türlü sıkıntı ve sorunlarını önce tespit ve teşhis edecek sonra da önem ve öncelik derecesine göre bunlara çözüm ve çareler üretecek bir yapılanma öngörülmektedir

Bugünkü ilim ve eğitim kurumlarında ve müfredat programlarında görülen, dağınıklık ve irtibatsızlık giderilecek. İmkan, eleman, zaman ve beyin israfı önlenecek. Ezbercilik ve taklitçilik dönemi, gereksiz ve geçersiz bilgi hammalı yetiştirme devri bitecektir.

Gençlik farazi ve fantazi şeylere uğraşmak yerine çağdaş araç ve gereçlerle ve modern tekniklerle çalışarak 1- ülkede altyapı, işsizlik, sağlık ve eğitim hizmetlerindeki geriliklere... 2- Hava ve çevre kirliliği, savunma ve mazluma sahip çıkma konularındaki yetersizliklere... 3- Sosyal ve siyasal hayattaki düzensizlik ve dengesizliklere... 4- Tarım, sanayi ve teknoloji kalkınmasında önem ve öncelik arz eden problemlerin halledilmelerine gayret ve hizmet edeceklerdir.

İlim insanlığın ortak malı olduğu için:

a - "ilmi verilerin gizlenmemesi" ve yapılan deney ve araştırma neticelerinin herkesin istifadesine arz edilmesi için bir "PATENT VAKFI" kurulması

b - Ülkede ve yeryüzünde geçerli olacak bir "Ortak ilim dilinin" geliştirilmesinin sağlanması

c - Ve uluslararası bir "BİLGİ BANKASI"nın oluşturulması hedeflenmiştir.

İlim adamlığı ve ciddi araştırmacılık dolgun ücret, yüksek itibar, gerekli yetki ve dokunulmazlıklarla desteklenecektir. Eğitim ve öğretimin sürekliliği sağlanacak, hayat boyu herkes için ve her konuda bilgi ve becerilerini geliştirme imkanları getirilecektir.

• TEMİNATLI ÖĞRETİM

Adil Düzen'de çok orijinal ve olumlu bir "TEMİNATLI ÖĞRETİM VE "EHLİYET" SİSTEMİ" öngörülmektedir. Şöyle ki, her şeyin bir değer ölçüsü vardır. Uzunluk metre ile, ağırlık kilogram ile sıcaklık santigrat ile ölçüldüğü gibi, ilmi seviyeyi ölçen araç ise "ehliyet"tir. Yani her meslek sahibinin, kendi alanında sürekli yenilenmesi ve yeterli hale getirilmesi esas prensiptir.

Bilindiği gibi tarihi süreç içerisinde;

a - Önceleri çeşitli yollarla bilgi edinenler ve bir konuya aklı erenler ortaya çıkıp konuşuyor ve onların etrafında meraklı ve merbut (bağlı) halkalar oluşuyordu.

b - Daha sonra tedris (ders verme) dönemi başladı. Bu devrede daha yararlı ve başarılı hocalar, haliyle tercih edilir oldu. Bunlar çocuklara öğretmen, büyüklere vaizlik yapıyordu.

c - İlim, giderek bir meslek halini aldı ve ilmi otoriteler arasında tartışmalar ortaya çıkınca da "ilmi ekoller" oluşmaya başlıyordu.

d - Artık bu ekollerde "Talebe - üstat" ayrımı ve ilim ehlinin seviye ve sınıf tespiti yapılır oldu.

e - Böylece "Bilmiyorsanız sorun" emri ve ilkesi gereğince sorulara, temel ve genel doğrulardan yola çıkarak, ilmi cevaplar vermek ihtiyacından "içtihat" kapısı açılıyordu.

Yani insanlar ve özellikle ilim ehli olanlar, her hangi bir konuda araştıracak, tartışacak, en doğrusunu bulmaya çalışacak ve ona göre davranacaktı.

Bilemiyor veya bulamıyorsa, o zaman bilene ve bulana soracak, ama kime uyacağını kendisi kararlaştıracak ve ona göre iş (amel) yapacaktı.

f - Daha sonra ilim adamları görüş ve içtihatlarını veya ilmi araştırmalarını içeren kitaplar yazdılar ve bunları okutmaya başladılar. Ancak bu kitapları başkasının okutması ise özel "izin-icazet" şartına bağlandı. Örneğin İmamı Buhari kendi yazdığı Hadis kitabını yine kendi talebelerinden veya imtihan edip ehil gördüklerinden birine "izin-icazet - vize" vermek suretiyle onun okutulabilmesine imkan tanıdı.

Halk ise böyle özel izin ve icazeti olanlardan okumayı tercih etti ve böylece Ehliyet sistemi gelişti.

g - Sonraları bu icazetler birleştirildi ve "diploma" şekline dönüştürüldü. Bütün ilimlerden icazet alan kimselere "Dersi am" ünvanı verildi.

h - Bugün ise artık ilk, orta, lise, yüksek okul, fakülte ve doktora diplomaları veren okullar vardır ve bu sistem uluslararası bir geçerlilik kazanmıştır.
Teminat Sistemi

Adil düzende bu tür diploma ve ehliyet sahiplerinin, mesleki faaliyetleriyle ilgili olsun veya danışmanlıkla ilgili görüş ve önerilerinden dolayı olsun... Yeni bir "teminat ve tazminat sistemi" getirilmektedir. Yani tabiplik, hekimlik, mühendislik, tamircilik, teknisyenlik vb. her hangi bir konuda yaptığı işten veya önerdiği görüşten dolayı (bilgi eksikliği ve ihmal yüzünden) mağdur olan kimselerin zararını, buna sebebiyet verenlerin bağlı bulunduğu "ilmi dayanışma ekolu" ortaklaşa tazmin edeceklerdir. (zararı ödeyecektir)

Bu durumda hangi ekolün (üniversite, fakülte veya başka bir öğretim biriminin) mensupları toplumda daha başarılı olursa onun talebesi artacak; Bu da genel bütçeden alacağı payını ve payesini (şerefini ve şöhretini) arttıracaktır.

Bu sistemde "ehliyet" lerin teminatlı olarak verilmesi yanında, ilimde ihtisaslaşmayı ve kaliteyi artırmak ve her hangi bir sahada ihtiyaç fazlası "diplomalı işsiz" sayısını azaltmak için, mesleki okullara, ülkenin ihtiyacı kadar talebe alınması sağlanacak ve belli sayıda insana ehliyet verilmesi planlanacaktır. Kendisini devamlı yetiştirme, yenileme, ahlaki disiplin ve değerlere önem verme hususunda yeterli ve yetenekli olmayanlar, "ehliyet" belgesi alamayacaktır.

Yani "diploma" alan herkes "ehliyetli" sayılmayacak, ehliyet sıfatlarını kazanması ve sürekli araştırıp belli aralıklarla yeterlilik sınavlarına katılması da şart koşulacaktır.

• EHLİYET DERECELERİ:

1- Üstün ehliyet sahipleri: Bunlar kendi sahasında şahsi görüşleriyle hareket edebilen ve o ilim dalında otorite kabul edilen, ekol kurucusu kimselerdir. (Profesör ve üst seviyeler)

2- Yüksek ehliyet sahipleri: Belli bir ekole bağlı olmakla beraber bazı konularda kendileri de içtihat yapıp görüş beyan edebilirler. Bunlar daha ziyade uygulama uzmanlarıdır. (Doçent seviyesi)

3- Orta ehliyet sahipleri: Bunlar sadece belirli ilim dallarında kurulmuş olan sistemleri anlayıp uygulayan kimselerdir. Ayrıca özel içtihat yapamaz, yeni ve farklı görüş ve teoriler ortaya koyamazlar. (Doktora seviyesi)

4- İlk ehliyet sahipleri: Duydukları, okudukları, usta - çırak metoduyla görüp kavradıkları bilgi ve becerileri sebebiyle, kendi başlarına iş yapabilir ve iş verebilirler. Ancak bunların bir orta ehliyetlinin sorumluluk ve denetiminde iş yapmaları gerekir. Yani onun danışma ortaklığına üye olması lazımdır. (Üniversite seviyesi)

5- Temel ehliyet sahipleri: Bunlar bizzat ve bağımsız olarak bir işe başlayamazlar. Ancak kendilerine gösterilen ve daha önce programize edilen işleri kendi başlarına götürebilirler. (Lise seviyesi)

6- Başlangıç ehliyetliler: Ancak bir başkasının gözetim ve kontrolünde çalışabilirler. (Ortaokul seviyesi)

Bu yeni tasnif ve tatbikat sayesinde ilim ölçülebilir hale gelmekte ve bilimin de pazarı ve piyasası kurulabilmektedir.

Bundan sonra kişilerin üretimindeki payları veya hizmetlerdeki ücretleri; bu ehliyet derecelerine ve mesleki becerilerine göre ayarlanacak, emeklilik ve kredi hakları bile bunlara dayanacaktır.

Yani Adil ilmi düzende gözü açıklık, üçkâğıtçılık, adam kayırmacılık para etmeyecek, sadece ilim, ehliyet, kabiliyet ve gayret işe yarayacaktır.

İlk ehliyetlilere kadar olanlar "Bucak" larda seçilme hakkına sahip olacak, oranın yönetimine katılacaktır. Orta ehliyet sahipleri "il" lerde seçilme hakkına sahip olarak yönetime ve hizmete katılacaktır.

Yüksek ve üstün ehliyet sahipleri ise, Devlet seviyesinde yönetime ve hizmete katılacaktır.

Yani, seçme hakkı bütün vatandaşlara verilecek ancak "seçilme hakkı" Bucaklarda ilk, illerde orta, devlette ise sadece yüksek ve üstün ehliyetlilere tanınacaktır.

Böylece kurulacak Adil Düzen'de ve Milli Görüş Medeniyetinde, ihtiyacımızın da, İslam'ın da, aklın da en çok önem verdiği "İLİM" hakim olacaktır.

Kapitalizmde "Sermaye" Sosyalizmde "siyasi otorite" ortaçağ Batı teokrasilerinde "din kılıklı icbar ve istismar" hakim olduğu gibi, Adil Düzende ise "ilim" konuşacaktır.

Yukarıda arz ettiğimiz ilmi ehliyet dereceleri İslam alimlerinin "müçtehit tasnifleri" ne de uygun bulunmaktadır.
View Alemdâr-ı İslâm'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 03.01.11, 12:46   #2
Alemdâr-ı İslâm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5083
Mesajlar : 16,288
Teşekkürleri: 24,243
9,014 mesajına 19,422 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Alemdâr-ı İslâm is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Standart

Bakınız İslam alimlerinin değerlendirmesi de şöyledir.

1- Mutlak (müstakil) müçtehit: Dini hükümleri Kitap ve sünnet gibi kaynaklardan çıkaran, nass'lara göre kıyas yapan, maslahatlara göre fetva veren, istihsan çerçevesinde hükümler beyan eden ve nass bulunmadığı yerde aklı ve şahsi reyi (görüşü) ile hareket edebilen müçtehitler (mezhep sahipleri gibi)

2- Müntesip müçtehit: Hüküm çıkarmada mutlak müçtehidin koyduğu "usul"e uyan ancak furu'da ona muhalefet edebilen müçtehitler.

3- Mezhepte müçtehit: Hem usul hem furu'da mezhep imamına tabi olup, imamların görüş beyan etmediği hususlarda hüküm verebilen müçtehitler.

4- Tercih erbabı: Kendileri içtihat yapmayıp ancak bağlı olduğu mezhepteki üçüncü tabakadan müçtehitlerin farklı görüşlerinden birini tercih edebilen alimler.

5- İstidlal sahibi alimler: Verilen hükümlere ait delilleri beyan eden ve bu delillerin karşılaştırılmasını yapabilen ve bu delillerin kuvvet derecesi hakkında görüş bildiren alimlerdir.

6- Hafızlar tabakası: Bunlar kendi mezhebine ait pek çok hüküm ve rivayetleri doğru olarak ezberlemiş ve bunları nakletmek kabiliyetini kesbetmiş alimlerdir. Bunlar yapılan içtihat ve hükümleri tercih derecelerine göre sıraya koymada söz sahibidirler.

7- Mukallitler: Bunlar sadece bazı kitapları okuyup anlamak ve anlatmaktan öte bir yetkisi ve yeteneği olmayan kimselerdir.

• GENEL DEĞERLENDİRME

Buraya kadar anlatılan konuları ana başlıklarıyla değerlendirmeye çalışalım:

Adil Düzen projeleri olarak buraya kadar anlatılan ilmi tespit ve teklifleri maddeler halinde özetleyecek olursak:

A - Siyasi Yapı:

1- Adil Düzen projeleri ve Milli Görüş medeniyeti "Gücün haklı sayıldığı" zalim bir düşünceye değil, "Hakkın güçlü kılındığı" insani ve adil bir anlayışa dayanmaktadır.

2- Toplumdaki sosyal değişme ve gelişmeler; savaş, işgal, zorbalık gibi yöntemler yerine "uzlaşma ve anlaşma" lar sonucu oluşacaktır.

3- Bu esasların ışığında toplumu oluşturan sosyal kurumlar sadece siyasi partilerle sınırlandırmayıp, iktisadi, ilmi ve ahlaki kurumları da içine alan bir "Sosyal denge" kurulacaktır.

4- Siyasi birimlerin "yerinden", ekonomik birimlerin ise "merkezden" yönetimi esas alınacaktır. Ama hepsi genel anayasanın temel esaslarına bağlı kalacaktır.

5- Toplumsal sözleşmeler (anayasalar) ortak ihtiyaç, inanç ve amaçların etrafında oluşan bir konsensüsle sağlanacaktır.

6- Ekonomik, siyasi, ahlaki ve ilmi kurumların alt birimleri olan "grup"lara ortaklık statüsünde üye olunacak, ortaklar arasında dayanışma esası konulacak ve her gurup ortağına / mensubuna hem "teminat" verecek hem de zararından dolayı "tazminat"la yükümlü tutulacaktır.

7- Kamu hizmetleri, atanan memurların yanında "serbest ehliyetli görevliler" tarafından da yürütülecek ve böylece "memurlar devleti" anlayışı ve "bürokrasi diktatörlüğü" ortadan kaldırılacaktır.

8- Soruşturmada devlet memurları tarafından yapılan ve artık çağdışı sayılan "tahkikat" sistemi yerine, daha insani olan "itham" sistemi uygulanacaktır. Kişinin dolduracağı yeminli ve sorumlu bilgi formu yeterli sayılacaktır.

9- Yönetimde çift başlılık ve kargaşalık terk edilerek yerine "Başkanlık" sistemi uygulanacaktır. Bucak ve illerde ayrıca belediye başkanı da bulunmayacaktır.

Bucak, il ve devlet başkanları kendi birim ve bölgelerindeki ilmi, ahlaki, siyasi ve iktisadi sosyal kuruluşların temsilcilerinden oluşan şura'nın (danışma meclislerin) "hakem ve organizatör" makamındaki liderleri sayılacaktır.

10- Vatandaşların, sosyal birimlerden her birine katılım mecburiyeti olacak, ancak istediği an bunları değiştirme hakkı bulunacaktır.

11- Bu yeni uygarlık ve uygulamada genel yurttaşlık (devlet vatandaşlığı) yanında, her vilayet ve bucaklar için ayrıca "yerleşim hakkı" statüsü ve mensubiyeti bulunacaktır. İsteyen herkes yerleşim birimini seçme hak ve hürriyetine sahip olacaktır.

Çünkü yerleşim birimlerine, oradaki nüfus yoğunluğunun arzusu ve konsensüsü ile özel ve yöresel kanun ve kurallar koyma yetkisi tanınacaktır. Bu kuralları benimsemeyenlere ve fesatçılıkta direnenlere ise istediği yere göç etme kolaylığı sağlanacaktır.

Bucak, il ve devlet başkanlarına uyumsuz ve huzursuz kimseleri mağdur etmeden sürgün edilmelerini isteme yetkisi tanınacaktır. Buna rağmen yerinden ayrılmayan ve ıslah olmayan kimseleri ise, içinde bulunduğu topluluk hukuki himayesinden çıkaracak ve sahipsiz kalacaktır.

B - Ekonomik Yapı:

1. Adil düzen "çıkar çatışması yerine, menfaat ortaklığı" na dayanmaktadır.

2- Herkese ve her kesime tam bir "fırsat ve imkan eşitliği" sağlanmıştır.

3- "Nimet-külfet dengesi" "Hizmet ücret eşitliği" esas alınmıştır.

4- "Mikro (fert ve şirket) sahasında tam bir serbestlik, Makro (ülke) çapında ise planlama yolu rehberlik" üzerine hazırlanmıştır.

5- Kamu sektörü ile özel sektör arasında, "birinde yer alanın diğerinde bulunmaması" şeklinde kesin bir ayrım yapılacaktır. Yani, farklı ve faydalı sahalarda yatırım ve üretim amaçlanacaktır.

Çünkü, özel sektörde yatırımcı ve yönetici olan kimselerin, kamu sektöründe ve devlet yönetiminde de bulunmaları, yetki istismarına yol açacağından yanlıştır ve sakıncalıdır.

6- Karşılıksız para basılmasını önlemek için "üretilen malı temsil eden senet" sistemi uygulanacaktır.

7- İktisadi bölüşümde hasılanın (üretim ve gelir toplamının) önceden yapılan anlaşmalara göre paylaşılmasına dayanan "ortaklık" sistemi yürürlüğe konacaktır.

8- Devlet vergiyi genel hizmet karşılığı ve alt yapı hizmetleri nedeniyle katılım payı olarak alacak, bunun dışında sadece üretim ve servetten alınan ve miktarları kanunla belirlenmiş olan tek tip vergi düzeni kurulacaktır.

9- Kredi devlet tekeline alınacak "emek faktörüne" ve "hayırlı ve yararlı üretime" öncelik tanınacaktır.

10- Veresiye yerine "sipariş". Borçlanma yerine "peşin ödeme". Faiz yerine, "Ön ödemeden dolayı indirim" uygulaması başlatılacak, bu sayede faiz ve sömürü düzeni kaldırılarak yerine "selem-sipariş senedi" uygulaması konulacaktır.

11- Böylece Adil Düzenin "ortaklık ekonomisinde" yatırım sahipleri tekeller değil, halk olacaktır. Piyasaya sadece büyük sermayeli değil, bütün pay sahipleri gireceğinden gerçek serbest piyasa ekonomisi ortaya çıkacaktır. Kredi bizzat çalışanlara verildiğinden "tekelleşme" de olmayacaktır.

12- Ortaklık ekonomisinde maliyeti yükselten ve sonunda fiyatlara eklenen faiz, peşin vergi, reklam gideri gibi "sabit giderler" olmadığından, marjinal maliyetle ortalama maliyet aynı olacaktır. Bu nedenle işletmeler düşük kapasitelerle dahi çalışma ve üretim yapma imkanı bulacaktır.

13- Bu sistem, devleti; "Altyapı ve genel hizmetleri" karşılığı yapılacak yatırımlara ortak kabul ettiği için müdahalecilik ve bürokratik engellemecilik artık söz konusu olmayacağından "rüşvet" olayını da ortadan kaldıracak ve "mafyacılık" yıkılacaktır.

14- Adil Düzende kredi mal karşılığı verileceğinden enflasyona sebep olmayacak ve yine kredilerin çalışanlara verilmesi nedeni ile aracı kârı (faiz farkı) bulunmayacağından gelir dağıtımındaki dengesizlikler ortadan kalkacaktır.

15- Bu sistemde borçlanma yerine "iştirak" asıl olacağından iç ve dış borçlar sorunu da olmayacak ve az gelişmiş ülkelere gelişmiş ülkelerle arasındaki uçurumlar da böylece kapanacaktır.

C - Dini - Ahlaki Yapı:

1- Dinler "Hıristiyanlık" ve "Müslümanlık" gibi genel sıfatlar yerine, tabii veya tarihi bir süreç içinde oluşan çeşitli meşrepler ve ahlaki meslekler statüsünde teşkilatlanacaktır. Çünkü bu, insanları tanımak ve hizmet bütünlüğü sağlamak açısından daha kolaydır.

2- Dini kurum ve gruplara teftiş ve denetleme, mensuplarına tezkiye (iyi hal) belgesi verme gibi önemli fonksiyonlar yüklenecek, böylece toplum düzeninde etkili ve yetkili konuma yükselecek ama o nispette de sorumluluk ve mükellefiyetleri bulunacaktır.

3- Din, siyaset ve ekonomik birimlerin baskısından kesinlikle kurtarılacak, ilim ile din arasında zıtlaşma ve çatışma yerine tam bir köprü ve işbirliği kurulacaktır.

D - İlmi Yapı (Eğitim Düzeni):

1- İlim ve eğitim ferdi çalışmalardan çıkarılarak sistemleşecektir. Bunun ilk şartı da "dil" ve "matematik" başta olmak üzere önde gelen ve temel ilimlerin öğrenilmesi programlanacak, daha sonra "uzmanlaşma" ise mesleki alan ve kuruluşlara bırakılacaktır.

2- Bütün ilimlerin "ortak dili" oluşturulacak, farklı sahalarda çalışan ilim adamlarının birbirini anlaması ve yardımlaşması sağlanacaktır.

3- Faydasız ve fantazi ilim ve eğitim yerine, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak ve sorunlarını çözüme kavuşturmak amaçlanacaktır.

4- İlmi kuruluşlar "guruplaşma" ve "ekolleşme" sistemine göre teşkilatlanacak ve bu ilmi guruplara her kademede halkın katılımı ve yararlanması sağlanacaktır.

5- İlmi kariyer ve kabiliyetin ölçülmesinde diploma değil, "ehliyet" esas alınacak ve "ehliyetlerin" dereceleri olacaktır.

6- Bu ehliyetler ilim ve eğitim kuruluşları tarafından "teminat-güvence" ye bağlanacak, mensupların bilgi eksikliği ve ihmal neticesi verdikleri zararlar ortaklaşa tazmin edilecek. (Ortak bütçe paylarından karşılanacaktır.)

7- İlim adamının özerkliği ve düşüncelerinin serbestliği sağlanacak ve yasama (kanun yapma) yetkisi bu kurumun olacaktır. Çünkü sağlıkla ilgili en uygun kanunları tıp otoriterleri, bayındırlıkla ilgili kanunları inşaat ve çevre profesörleri, İnsan haklarıyla ilgili kanunları hukuk yetkilileri, ahlakla ilgili kanunları ancak din ve ilahiyat bilginleri ortaya koyacaktır.

8- Tek tip eğitim sistemi kaldırılarak bunun yerine; farklı okul ve ekollerden diploma alanların "merkezi sınav sistemlerinden" geçirilmek suretiyle eğitimde rekabet ve ehliyet öne çıkacaktır.

• SONUÇ:

Özet olarak ve özellikle belirtmek gerekirse:

Adil Düzende toplumu oluşturan kurumlar arasında, "yasama, yürütme ve yargı"ya bir dördüncü kuvvet olarak "denetleme" de eklenecektir. "kuvvetler ayrılığı" "güç dayanışması ve güven ortaklığı"na çevrilecek ve adalet prensibine uygun olarak bunlara yeni fonksiyonlar yüklenecektir.

Şöyle ki;

1- İlim meclisine yasama (kanun yapma),

2- İktisat meclisine ekonomik faaliyetleri ayarlama,

3- Siyaset meclisine hükümet etme ve yürütme,

4- Dini meclise ise denetleme görevi verilecektir.

Yargı ise, mutlaka bağımsız mahkemelerce yerine getirilecektir.


Bu dört kurumun tabii yetkilerinden ve kendi içlerinden seçimle gelen temsilcilerden oluşan 4 (dört) meclisli bir parlâmento kurulacak, bucak ve illerdeki yerel parlamentolarla beraber ülke çapında "genel parlamento" bulunacak, devlet başkanı ise bu meclisle arasında dengeyi ve düzeni sağlayan bir hakem rolü oynayacaktır.

İlmi, ahlaki, siyasi ve iktisadi kurum ve meclisler, kendi faaliyet ve fonksiyonları ile ilgili görevleri; ülke çapında yürütecek olan genel müdürlük seviyesindeki üst yetkilileri, kendi kriterleri ve iç yönetmelikleri çerçevesinde belirleyecek, bunlar devlet başkanının onayı ile resmileşecek, Devlet başkanına bizzat bağlı birimlerle beraber, hizmet bütünlüğü sağlanacaktır. Hükümeti kurmak ise siyasi meclisin görevi ve sorumluluğu altındadır.

Çeşitli siyasi, ekonomik, ilmi ve ahlaki guruplara mensup vatandaşların, kendi irade ve istekleriyle verecekleri değişiklik dilekçeleri, belirli aralıklarla bilgisayarlardan öğrenilerek hangi siyasi partinin, hangi ahlaki kurum ve dini cemaatin, hangi ilmi ekol ve üniversitenin ve hangi sendika ve ekonomik birliğin, ne kadar ortak-üyesi olduğu ne nispette meclislerde temsil hakkı doğduğu? yeniden tayin ve tespit edilecek ve böylece artık çağdışı kalan ve toplumu kavga ve kaos ortamına yol açan bugünkü seçim ve sandık sistemi de zamanla ortadan kalkmış olacaktır.

Bu sistemde:

a - Bucaklar iç güvenliği,

b - İller, kendi sınırlarında ve ülke çapında genel güvenliği,

c - Devlet ise dış güvenliği sağlamakla yükümlü tutulacaktır.

Her yönden güçlü, güvenilir ve sürekli kendini geliştirip yenileyebilir saygın ve caydırıcı bir ordu esastır.

Bir üst kuruluş, alt kuruluşlara rehberlik dışında, karışmayacaktır.

Devletler ise paktların (bağımsız devletler topluluğunun) üyeleri konumundadır.

Adil Düzenin siyasi - idari yapılanmasında en küçük birimler olan siteler ve bucaklarda halkın bizzat katılımıyla "doğrudan demokrasi" uygulanacaktır. Üst kuruluşlar olan birimlerde devlet yönetimine katılım ise "temsili demokrasi" yolu ile olacaktır. Böylece insanlar küçük birimlerde doğrudan kendileri, büyük birimlerde ise seçtiği temsilcileri vasıtasıyla yönetime aktif olarak katılmış olacaktır.

Bucak, il ve devlet çapındaki parlamento ve meclisler, hem genel ve müşterek anayasaları, hem de kendi birim ve bölgeleri ile ilgili özel ve yöresel nizamları ve kararları kendileri yapacak ve uygulayacaktır.

Adil Düzende kuvvetler dengesinin işleyiş ilkeleri:

1- Demokratiklik ilkesi: Her kuvvetin oluşması halkın katılımını sağlayacak şekilde olacaktır.

2- Guruplaşma ilkesi: Her kuvvet kendi içinde "çoklu gruplaşma" esasına göre teşkilatlanacaktır.

Siyasi partiler, bilimsel ekoller, dini cemaatler ve mesleki oda ve dernekler içerisinde en az 5, en çok 20 kişiden oluşacak bir çok guruplar bulunacaktır.

3- Gurubunu değiştirebilme ilkesi: Her vatandaş işine gelmediği taktirde partisini, ahlaki hizmet birlikteliğini, sendikasını ve ilmi ekolünü ve bunlarla ilgili gurubunu değiştirme hakkına ve kolaylığına sahip olacaktır.
4- Nispi temsil ilkesi: Yönetime katılma nispi temsil esaslarına göre olacak, "toplumsal uzlaşma = milli koalisyon" biçiminde planlanacaktır. Ulusal kararlar çoğunluk sistemine göre değil ma'şeri karar = referandum yoluyla sağlanacaktır.
5- Tahkim sistemi ilkesi: İcrada başkanların, yargıda ise hakemlerin kararı asıl olacaktır.

Adil Düzen'de Örgütlenme:

Ekonomik birimler atama ile, siyasi birimler seçim ile belirlenir ve biçimlenir.

Örgütlenme merkezden çevreye ve çevreden merkeze doğru karşılıklı etkileşimle yapılır. Halkın tanıyabildiği çevre içinde seçimler yapılır. Temsilciler yukarıya doğru seçimle yapılırken, atama ve görevlendirmeler ise yukarıdan aşağıya doğru yapılır.

Hükümet:


Devlet Başkanı, seçimi kazanan partilerden başbakanı seçip atayacaktır. Partilerin seçim beyannamesi esas alınarak ve vaatler takvime bağlanarak hükümet programı yapılır. Güvenoyu alan hükümet göreve başlar. Program aksarsa ve hükümet söz verdiklerini yapmazsa, bu durumu denetim mekanizması tespit ederek, Başkan güvenoyu ister. Meclis sorumluluğu üstlenir de devamını uygun görürse seçim tarihine kadar hükümet süresini doldurulabilir. Ancak bu durum kamuoyuna deklare edilir. Her seçim öncesi iktidar partilerinin başarısı tespit edilip kamuoyuna sunulur. Böylece vaatlerini gerçekleştiremeyen partilerin halkı aldatması önlenir. Meclis başarısız bir hükümet için güvenoyu vermezse, Devlet Başkanı yeni bir hükümet kurdurabilir, ya da yeni seçim kararı alabilir. Bunun için dört meclisin de üst düzeyleri ile istişare eder. Hiçbir meclis kendi görevleri dışına çıkamaz ve diğerine müdahale edemez. Ancak koordineli çalışır. Her türlü ihtilafta son karar mercii Devlet Başkanıdır. Başkan ülkeyi temsil eder, düzeni temsil eder. Dört meclisin başkanları Devlet Başkanının yardımcılarıdır.

Seçimler:

Halk siyasi meclisi ve yerel yönetimleri seçer. Diğer meclisler ise; her camia içindeki özerk seçimlerle tespit edilir. Her meclisin örgütlenmesi kendi yapısına ve işlevine göredir. Seçimleri de kendi yapılarına göredir. "Seçme"de esas, insanın tanıyamayacağı şahıslar ve makamlar için oy kullanma hakkı verilmemesidir. Yakından tanıyamayacağı bir birim yöneticisinin veya genel yöneticinin direkt değil, temsil yoluyla ve dolaylı seçilmesi daha münasiptir. Seçimler insanların birbirlerini yakından tanıyabileceği dar çevre içinde gerçekleştirilir. Ekonomik birim yöneticileri ise, atama ile işbaşına getirilir.
View Alemdâr-ı İslâm'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 27.02.11, 21:07   #3
bülent58 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Milli Nizam
Üye No : 9189
Üyelik tarihi : 26-02-2011
Mesleği : adil düzen çalışanı
Nereden : İstanbul-küçükçekmece
Konuları : 212
Mesajlar : 436
Teşekkürleri: 48
38 mesajına 52 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 2 bülent58 is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

ÖNCE
BİRKAÇ SÖZ

REŞAD NURİ EROL

ZAMAN Gazetesi, 30 Eylül 1988 tarihinde İstanbul'da bir Kur'ân Sempozyumu düzenledi. Sempozyumda dokuz tebliğ sunuldu. 1989 yılı Ekim ayında, sempozyumda sunulan bu tebliğler kitap hâline getirildi ve gazete tarafından yayımlandı.
Sempozyumda bir tebliğ sunan Süleyman Karagülle hariç, diğer bütün konuşmacılar akademik kariyer sahibi oldukları gibi, aynı zamanda Türkiye'nin değişik üniversitelerinde öğretim üyesi bulunuyorlardı. Klâsik ve standart programların uygulanmakta olduğu üniversitelerde görev yaptıkları veya gerçekten öyle düşündükleri için olsa gerek, sundukları tebliğler hep asırlardır değişmeyen klâsik ve gelenekçi bakış açısını ihtiva ediyordu. Sadece Süleyman Karagülle'nin tebliği, farklı bir bakış açısı ihtiva ettiği gibi, aynı zamanda tebliğinin sonunda bu konudaki araştırmaların derinleştirilip geliştirilmesi için Kur'ân Vakfı kurulması önerisini de getiriyordu.
Bu satırları şunun için yazma gereği duydum.
Bizim kitabımızın adı Kur'ânı Anlama Metodu.
Kur'ân Sempozyumu'nda, Kur'ân'ın Anlaşılmasına Doğru konulu tebliğini takdim eden bir doçent, tebliğini aşağıda aynen iktibas ederek sunacağım düşüncelerle sona erdiriyor. İlginç olan, tebliğlerin basıldığı kitapta siz aşağıda arzedeceğimiz bu ifadeleri ihtiva eden satırları bitirdikten sonra, hemen karşı sayfada Süleyman Karagülle'nin Kur'ân Kâinatın Yaratılış Planıdır / İmam-ı Mübindir tebliğini okumaya başlıyorsunuz.

Önce, bir önceki paragraf:
"Şurası da unutulmamalıdır ki bu Kur'ân, anlaşılmaz bir kitap değildir. Hatta, "Andolsun ki biz, Kur'ân'ı düşünülüp öğüt alınabilsin diye kolaylaştırdık." (Kamer, 17) ayetinde ifade edildiği gibi, manasını en kolay ve en açık bir şekilde anlatan bir kitaptır. Ancak onun manaları ihata olunup bitirilemez. O, hâssı, âmmı, müştereki, hakikatı, mecazı, sarîhi, kinayesi, zâhiri, nassı, müfesseri, muhkemi, hafîsi, müşkili, iktizâsı, mutâbakâtı, tazammunu ve iltizamı gibi, birçok şekildeki ayrı manaları bir yerde toplayıp, anlatıverir. Sonra Allah Teâlâ, bunları anlayanların, anlamayanlara beyân etmesini de vazife kılmıştır. Bu vazifeyi önce Hz. Peygamber (S.A.V.) yerine getirmiş ve onun neşrini ve herkese ulaştırılmasını ümmetine emreylemiştir."
Ve tebliğdeki son paragraf:
"Tabiî ki bunu usûlü dairesinde yapmak gerekir. Aksi takdirde, sadece tercümelerde ve usûlüne uymadan Kur'ân'ı anlamaya çalışmak, nitekim Süleyman Karagülle Bey'in yaptığı gibi, "Elhamdülillah"dan demokrasi manası çıkarmak şeklinde büyük ve vahim hatalara düşmeye sebebiyet verir. Çünkü hamdden bu manayı çıkarmak imkânsızdır. Çünkü Kur'ân bir teslimiyet çağrısıdır."

Biz, 'büyük ve vahim hatalara düşmek'ten söz eden bu paragraflar hakkında fazla bir yorum yapmak istemiyoruz. Yorumu size bırakıyoruz. Çünkü şahsen bizim yapacağımız her yorum maksadını aşan şekilde anlaşılabilir. Bu kitabımız ve diğer bütün kitaplarımız, zaten bu tür ithamlara en güzel cevap teşkil etmektedir. Ancak, izin verirseniz sizlere küçük bir tavsiyemiz var; iki paragrafı birlikte okuduktan sonra iyice düşünün ve yorumunuzu öyle yapın.
Müslümanlar olarak, yaklaşık bin yıldır sürdürülen klâsik ve gelenekçi bakış açısı ile bugün geldiğimiz yer apaçık ortada. Bugün içinde yaşadığımız çağdaş dünyanın sorunları da ortada. Bu sorunları kim çözecek? Elbette insanı, Kur'ân'ı ve kâinatı yani bu üç kitabı okuyup analayabilen insanoğlu çözecek.
Böyle kritik dönemlerde hep peygamberler gelip dünyanın ve insanlığın sorunlarını çözmüşler. Olması gereken hakka dayalı yeni dünya düzenlerini kurmuşlar. Ancak artık peygamberler gelmeyeceğine göre, onların görevlerini kim yerine getirecek?
Elbette, peygamberlerin vârisleri olan ilim adamları.
Evet, 'Kur'ân'ın anlaşılmasına doğru' yol almak gerek.
Ama hangi usûl, hangi metod, hangi anlayış ile?
İşte, bütün mesele bu!
Üstad Süleyman Karagülle'nin de, tebliğinin bir yerinde dediği gibi; "Kur'ân dili medeniyetlerin dili olmalı ve Kur'ân medeniyetlerin kalbi hâline gelmelidir." Çünkü İslâmiyet'in dinî yönü sadece Müslümanları ilgilendirmektedir. Ama İslâmiyet'in düzen, sistem ve medeniyet yönü bütün insanlığı ilgilendirmektedir. Bütün beşeriyet Yeni İslâm Medeniyeti'ni bekliyor. Bu medeniyete giden yol da, Kur'ân'dan geçiyor. Ancak bütün mesele, Kur'ân--ı Kerîm'i çağın gerektirdiği seviyede anlamak ve anlatmak, yaşamak ve yaşatmak.
Kur'ân ile ilgili olarak üç merhale yaşamamız gerekiyor:
1. Okumak,
2. Anlamak,
3. Uygulamak.
Kur'ân'ı asırlardır okuyoruz. Ezberliyoruz. Binlerce hâfız yetiştiriyoruz. Ama özellikle son asırlarda gerektiği gibi anladığımız söylenemez. Anlayan insanlar yetiştiremiyoruz. Allah'ın kitabını anlasaydık, gerçekten anlayabilseydik, elbette bugüne kadar uygulama merhalesine de geçerdik. Hâlâ Kur'ân'ı anlama ve uygulama merhalelerine geçemediğimize göre, demek ki bir eksiklik veya yanlışlık var.
Acaba bu eksiklik ve yanlışlık nedir?
İşte bütün mesele, bu sorunun cevabını verebilmekte.
Son tavsiyemiz şudur; siz siz olun, her türlü söze kulak verin, ama her zaman en iyisine uymayı sakın unutmayın.(Zümer[39];118)
Bu hatırlatmalardan sonra sizleri, Kur'ân Sempozyumu'nda sunulan Üstad Süleyman Karagülle'nin tebliği ile başbaşa bırakıyoruz.













KUR'ÂN KÂİNATIN
YARATILIŞ PLANIDIR
- İMAM-I MÜBÎNDİR -


RAHMAN SURESİ
Bismillahirrahmanirrahim.
Rahman ve Rahim Allahın ismi ile.

1. Rahman.
2. Kur'ân'ı öğretti.
3. İnsanı yarattı.
4. Ona beyanı öğretti.
5. Güneş ve Ay hesap iledir.
6. Yıldızlar ve ağaçlar secde etmektedir.
7. Gök' e gelince, onu yükseltmiş ve dengeyi koymuştur.
8. Dengede taşkınlık yapmayasınız diye.
9. Tartıyı kıst (doğruluk) ile yapın ve dengeyi bozmayın.

Rahman Suresinin başındaki bu ayetlerin dizilişi ile ilgili olarak sorulacak pek çok soru vardır:
- Neden, Kur'ân'ın öğretilmesi önce, insanın yaratılması ise sonra zikredilmektedir?
- İnsana beyanın öğretilmesi ile Güneş ve Ay'ın hesaplanması arasında ne gibi bir ilişki vardır?
- Yıldızlar ile ağaçlar neden birarada secde etmektedirler?
- Göklere ait genel çekim ve merkezkaç dengesi ile bakkalda ve pazarda tartı için kullanılan terazi arasında ne gibi bir ilişki vardır?
- Tartıyı yanlış yaptığımızda genel denge neden bozulmaktadır?

Görülmektedir ki; ilk bakışta birbirleriyle ilgili gibi olmayan şeyler, birarada zikredilmektedir. Ancak, bunlar üzerinde biraz düşünüldüğünde, zikredilen şeyler arasında derin birtakım bağların bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bu sorularımızın cevapları, araştırmamızın ve konuşmamızın konusunu teşkil etmektedir. Tebliğimizde bu sorular ve cevapları üzerinde durmuş olacağız. Böylece Kur'ân tanınmış ve Kur'ân'ın ilim, fen ve gelecek ile ilgili ilişkileri de ortaya çıkmış olacaktır.


KÂİNAT VE İNSAN

Kâinat, ikili olarak çift çift var edilmiştir.
Âlem, bilen insan ile bilinen kâinattan oluşmuştur.
İnsan kendisini de bildiği için aynı zamanda kâinat içinde yer alır.
Bilinen kâinatın da iki tarafı vardır: Cansız âlem ve canlı âlem.
Cansız âlemin de iki tarafı vardır: Varlık ve tesir.
Varlığın iki tarafı vardır: Mekân ve zaman.
Tesirin iki tarafı vardır: Madde ve enerji.
Canlının iki tarafı vardır: Gaye ve irade.
Gayenin iki tarafı vardır: Nebat ve hayat.
İradenin iki tarafı vardır: Şuur (fert) ve ma'şer (topluluk).

İnsan için de aynı ikili bölünme sözkonusudur: Ruh ve beden.
Ruh, fikir ve histen; fikir, dil ve ilimden; his, sanat ve dinden oluşur.
Bedenin amel ve ünsiyeti vardır; yani başka insanlarla birleşmesi vardır. Cüz olma kabiliyeti vardır.
Amel, teknik ve iktisattan; ünsiyet, hukuk ve idareden oluşmaktadır.
Burada görülmektedir ki, Allah kâinatı ikili sistem ile çoğaltarak var etmiştir. Bu bölünmeler ikili yerine üçlü de olabilirdi. Bazıları ikili, bazıları üçlü veya beşli ya da yedili olabilirdi. Ama sadece ikili olarak oluşturulmuştur.
Kâinat böyle bölünüp çoğaltılırken ikili oluştuğu gibi, insanın yapısı da böyledir.
Hücre önce ikiye ayrılır: Hareketli ve hareketsiz kısımları oluşur.
Hareketli kısımları oluşturan hücre ikiye ayrılır: Taşıma ve çoğalma kısımlarını oluşturur. Çoğalma kısımlarını oluşturan hücre ikiye ayrılır: Hormonları ve cinsi hücreleri oluşturur. Taşımaları oluşturan hücre ikiye ayrılır: Taşıyıcı kırmızı kan (alyuvar) ve vücudu hastalıklara karşı koruyan beyaz kan (akyuvar) hücrelerini oluşturur.
Hareketsiz kısmını oluşturan hücre ikiye ayrılır: Biri iç organları, diğeri dış organları oluşturur. İç organları oluşturan ikiye ayrılır: Biri kemik sistemini, diğeri et (kas) sistemini oluşturur. Dış organları oluşturan ikiye ayrılır: Biri sinir sistemini, diğeri de deri sistemini oluşturur.
Görülüyor ki, bölünüp çoğalma olduktan sonra, birleşme meydana gelmektedir. Kur'ân bu bölünüp çoğalmayı çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: "Biz her şeyi ikili olarak yarattık."(Zariyat[51];49) İstediğimiz kadar teferruata inelim, hep bu ikili bölünme ile karşı karşıya kalırız.


KÂİNAT VE SİSTEMLER

Bölünmelerle meydana gelen çoğalmalar birleşerek sistemleri oluşturur. Bu birleşme şu şekilde olmaktadır: Her sistemin bir maddesi, bir de manası vardır. Bunlar birleşirler ve sistemi oluştururlar. Madde kutuplaşıp sağ ve sol kutupları meydana getirir. Bu kutuplaşma ile manaya yaklaşır. Mana da kutuplaşıp müsbet ve menfi yükü oluşturur. Böylece o da maddeye yaklaşır.
Görülmektedir ki, her müessesenin böylece altı rüknü bulunmaktadır. Bunun en çok görüneni ve inceleneni elektrikdir.Elektrik ve mağnetik çifti vardır. Sağ kutup ve sol kutup mıknatısa aittir. Müsbet yük ile menfi yük de elektriğe aittir. Burada önemli olan husus, elektriğin hareketi mıknatısı doğurmakta ve mıknatısın hareketi de elektriği doğurmaktadır. Bu şekilde ikili birleşmeler ve altı merkezli sistemler her yerde vardır.
Devlet, halk ve topraktan oluşur.
Halk, ilim ve din müesseselerine sahiptir.
Toprak (ülke) de, iktisat ve idare müesseselerine sahiptir.
Halkın çalışması ile memleket imar edilir. Memleketin imarı ile halkın sayısı ve refahı artar. Bu durum, elektro mağnetik devrelerin tamamen benzeridir.
İktisat müessesesi de böyledir: İnsan var, eşya var. İnsanın emeği var, mülkü var. Eşyanın malı var, parası var. İnsanın çalışması ile eşya üretilir, eşyanın kullanılması ve tüketilmesi ile insan yaşar.
Hukuk müessesesinin de böyle ikili birleşmeleri vardır: Mevzuat vardır, mükellef vardır. Mevzuat, yetkileri ve sorumlulukları tesbit eder. Kişilerin hak ve vazifeleri doğar. İnsanlar mevzuatı meydana getirirler ve mevzuat da insanları yönetir.
Böylece bütün kâinat hem sentez hem de analiz olarak birbirinin analoğudur. Bu hususta elektriğin birleşme kanunlarını Maxwel tesbit etmiştir. Burada bu kanunların sadece formüllerini verip, karşılığında Kur'ân'daki ayetleri vererek konuya temas edeceğim:

Tesir çiftinin tanımı:
D = e E
B = h H


Çiftlerin birbirlerini doğurması:
C rot H = Dt
C rot E + Bt


Çiftlere ait yüklerin oluşması:
Q = Div D
M = Div B


Çiftlere ait akışların oluşması:
İ = x E
J = x H


Çiftlere ait enerjilerin nakli:
En = E.İ
En = H.J




Yukarıda anlattığımız şeyleri birarada düşündüğümüz zaman şu sonucu çıkarabiliriz: Kâinatta mevcut ve olacak olan tüm müesseseler birbirinin benzeridir. Birinde mevcut olan bir şey başkasında da vardır. Her şey birbirinin analoğudur.
Bu sonuç bize ne gibi bir kolaylık ve avantajlar sağlamaktadır?
Müesseselerden herhangi birini öğrendikten sonra, diğer bir müesseseyi onun bir benzeri olarak öğrenmek elbette daha kolay olacaktır. Çünkü bütün müesseseler birbirine benzemektedir. Kur'ân'da bundan dolayı Allah; "Biz her şeyi sizin kolayca anlamanız için ikili yarattık."(Zariyat[51];49) demektedir.
İslâmiyet'te kıyas delili bu analoğa dayanmaktadır. Benzer şeylerde madem benzer hükümler olacak, öyleyse birinde bildiğimiz bir şeyi diğerinde de bulabiliriz, demektir. Bu benzerlik sebebiyledir ki, aynı düşünme tekniği ve mantığı ile her şeyi öğrenebiliyoruz. Biz hukukta başka türlü, astronomide başka türlü, tıpta başka türlü, iktisatta başka türlü mantık kullanamayız. Aynı tüme varım veya tümden gelim ilkeleri, aynı çelişki ve kıyas yolları bütün müesseselerde geçerlidir.
Bu geçerlilik sadece mantıkta değil; matematikte de aynen caridir. Bir bakkalda ödenecek parayı hesaplayan kimse ile, bir direğin taşıyacağı veya taşıdığı yükü hesaplayan mühendis, bir bilgisayarı dizayn eden mühendis, hep aynı formülleri kullanır. Para; fiyat ile miktarın çarpımına eşittir. Mühendisin elinde para yerine kuvvet, fiyat yerine gerilme, miktar yerine kesit alanı yer alır.


KUR'ÂN VE KÂİNAT

Bundan dolayı Kur'ân'da, insana beyan yani açıklama öğretildikten sonra; Güneş ve Ay'ın hesap ile yaratıldığı, ifade edilmektedir. Bu ayetlerdeki bakkal terazisi ile galaksiler bir yerde iç içe getirilmiştir.
Şimdi burada bir soru ile karşılaşılabilir.
Değişik alanlarda aynı matematiği ve aynı mantığı kullandığımız hâlde, isimler farklı farklıdır. Acaba değişik alanlardaki isimleri (birimleri) birleştirerek aynı kelimelerle konuşsak daha iyi olmaz mı? Acaba bu durum mümkün olabilir mi? Böyle olduğu takdirde tek bir ders kitabı olacak, ancak herkes o kitaptan aynı şeyleri okuyacak ve fakat başka başka şeyleri anlayacaktır. Elektrikçi başka, iktisatçı başka, tabip başka şeyler anlayacaktır. Bununla beraber hep birlikte, değişik müesseselerdeki benzer şeyleri anlamış olacaklardır.
Bu durum ve uygulama bize birtakım kolaylıklar sağlayacaktır:
1. Her şeyden önce, aynı kitabı okuduğumuz için müesseseler arasında bir merkez oluşacak ve bir birlik meydana gelecektir.
2. Sonra, birinin keşfinden diğer müesseseler de yararlanmış olacaktır.
3. Ayrıca, başka bir müesseseyi bilen diğer müesseseleri de çok kolay öğrenecektir.
4. Bunların yanında, kelime ezberleme yükünden de kurtulmuş olacağız.
5. Bu uygulamaya dayanarak, fakülteler hep aynı kitapları okumuş ve okutmuş olacaklardır.
Kur'ân işte böyle bir Kitap'tır.
Bunun böyle olduğunu bizzat Kur'ân'ın kendisi bize bildirmektedir. Er-Rahman Suresi'ndeki, 'önce Kur'ân'ın öğretilmiş olması' ifadesi bunu belirtmektedir. Önce kâinat yaratılıp sonra Kur'ân indirilmiş değildir. Kâinat insan için yaratıldığından; Kur'ân da, 'Kur'ân'ın öğretilmesi'nden sonra 'insanı yarattı' denilmektedir.
Kur'ân kâinatın projesidir.
Yaratılmadan önce irade buyurulmuştur. Nitekim bir bina yapılırkan, önce proje sonra inşaat yapılmıyor mu?
"Bu kadar küçük Kitap'ta bu kadar çok şey nasıl sığdı?" diye sorulabilir.
Kur'ân bu soruya şöyle cevap vermektedir: Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir Kitab'ın içindedir."(En'âm[6];59) Hepsi ve her şey o kitabın içindedir, çünkü bir müessese anlatılmış, diğerlerinin isimleri verilmiş, kalanlar hep kıyas yolu ile çıkarılsın istenmiştir. Beyanı öğretme budur.
Ayrıca Kur'ân, sadece bir müesseseyi anlatmamış, içiçe her müessesenin benzer olmayan taraflarını ifade etmiştir. Böylece halk okuduğu zaman her müessesenin bir parçasını görebilmekte, ilim adamları ise her müesseseyi kıyas yolu ile öğrenerek anlayabilmekte ve bir bütün olarak uygulama imkânını bulabilmektedir.
Burada konu ile ilgili olarak Kur'ân'dan örnekler vermeye çalışalım ve her şeyden önce Kur'ân'ın da tıpkı kâinat gibi ikili olarak meydana getirildiğini görelim:
Başlangıçta hiçbir şey yoktu. Sadece Allah vardı. O zaman kelâm da yoktu. Allah o hâli 'He' harfi ile ifade etmektedir. 'He' harfi boğazdan yani derinden çıkmaktadır. Gözler Allah'ı idrak edemediğinden Allah tarafından bu harf seçilmiştir. 'He' harfi yumuşaktır ve süreksizdir. Bu durum Allah'ın tek olduğunu ve Allah'ın maddî varlığı olmadığını, ayrıca zaman ve mekândan münezzeh olduğunu ifade etmektedir.
Sonra Allah mülk edinmek istemiştir ve melekût âlemini yaratmıştır. Melekût âleminin nûru ve nârı vardır, ruhu ve bilinci vardır. Ancak yine maddesi yoktur. Burada sebep ve sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.
Bu hiç olmazsa rütbeden sonra varedildiği için ve kendisi madde olmadığı için ortadan çıkan 'Lam' harfi ile ifade edilmiştir. 'Lam' titrek bir harftir. Melekût âleminin dalga âlemi olduğu ifade edilmiştir. 'LeHu' olmuştur. Bunun anlamı şudur: 'Her şey O'nundur. Her şeyin mâliki O'dur.'
Allah tekrar irade buyurmuş ve sebepler âlemini yaratmıştır. Yani zaman ve mekânın içine madde ve enerjiyi koymuştur. Bunların tedviri için melekleri görevlendirmiştir. Melekler melekût âlemindedirler. Onun için bu görevli melekleri de ikinci Lam harfi ile ifade etmiştir. Sebepler âlemini ise 'Be' harfi ile ifade etmiştir. 'Be' harfi dudaktan çıkar ve görünür âlemi ifade eder. Sert harftir. Çünkü aynı yerde iki şey birleşmez, süreksizdir.
Madde âlemi de 'cüz'ün lâ yetecezzâ (quantum)'lardan oluşmuştur. Böylece 'BİLLAH' olmuştur. 'Her şey Allah ile' denmektedir. Yani "müsebbibü'l-esbâb" O'dur.
Demek ki; birden iki, ikiden dört meydana gelmiştir.
Bundan sonra Allah, hayat âlemini ortaya koymuştur. Canlıyı yaratmıştır. Hayatı 'Ha' harfi ile belirlemiştir. Çünkü Allah'ın bir vasfı burada tezahür etmiştir. Yine 'He'nin mahrecine dönülmüştür. Ne var ki, 'He' süreksiz olduğu hâlde, bu 'Ha' sürekli olmuştur.
'Lam'lardan 'Ra'lar meydana geldi. 'Lam' harfi 'Ra' ile idgam edilmiştir. 'Ra'nın biri hayatın nebat tarafını belirlemiştir. Çünkü artık moleküller numaralanmış atomlardan oluşuyordu. Diğer 'Ra' da enerji ve hayvanatı belirtmekte idi. Çünkü onun ruhu vardı. Böylece 'BİLLAHİR-RAHMİ' olmuştur. Yani, 'Rahmet Allah iledir'. Hayat rahmettir. Çünkü hayat doğmak ve üremek demektir. 'Rahm' da bu üremeyi belirler.
Böylece canlı âlem de tanımlanmış olmaktadır.
Bundan sonra, Allah insanı yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi. Hayattan daha öteye kendisinden olan bir varlığı var etti. Bunu 'harf-i med' ('Ya' harf-i medi) ile belirledi . 'Ya' harfi, mahreçte 'He' ve 'Ha' harflerinden daha öndedir. Arka kameriyedendir. Ancak boğaz harflerinden değildir.
Allah insanı kendisine, yeryüzüne, hatta kâinata halife kıldı. 'Ben' manasına gelen 'Ya' harfi ile bunu belirledi.
'Ra'lar çoğalıp tekrar 'Ra'lar oldu. Bunlar insanın biyolojik tarafı yanında sosyal tarafını tarif etti.
'Lam' çoğaldı 'Sin' oldu; 'Lam' çoğaldı 'Nun' oldu. Bunlar da insanın ilim ve lisan tarafını belirledi.
Böylece, 'BESMELE' ile kâinatın oluşumu tarif edildi. İkili yaratılma sistemi belirlendi.
'BİSMİ eLLAHİ elRaXMaNi elRaXyMi' oldu.
Fatiha da böyle yedi 'BESMELE' (ikili olarak oluşmuş)'den meydana gelir. Fatiha'nın harf sayısı 'BESMELE' harf sayısının yedi katıdır. Her çeşit harfler çoğaltılıp yerleri değiştirilerek oluşmuştur. Buna benzer bir oluşumu, canlıların hücrelerinde bulunan kromozomların oluşumunda görüyoruz.
Kur'ân, bu hususa işaret ederek: "Biz sana yedi BESMELE'yi ve BÜYÜK KUR'ÂN'ı verdik."(Hicr[15];87) demektedir. 'BESMELE'nin Kur'ân'daki adı 'MESANİ'dir. Çünkü bu Kur'ân'da 112 defa tekrar edilmektedir. Harfleri de mükerrerdir.
Kur'ân'da Fatihe suresindeki harf sayısı kadar sure vardır ve bunlar ikili sisteme göre düzenlenmiştir. Kur'ân bunu da; "Allah sözün en güzelini indirdi: MESANİ ve MÜTEŞABİH KİTABI"(Zümer[39];23]'ı demek suretiyle belirtmektedir.
Görülüyor ki; Kur'ân'ın yapısı ile kâinatın yapısı aynıdır. Her ikisi de ikili sisteme göre oluşturulmuş ve ikili sisteme göre telif edilmiştir.
Kur'ân'dan olmadığı söylenen Tevbe Suresi'nin son iki ayetinin Kur'ân ayetlerinden olduğu, bu yoldan çok basit bir şekilde ispatlanabilir. Asıl "Kur'ân yakıldı!" diyenler, bu usûlle bir harfin bile ilâve veya eksiltilmesinin mümkün olmadığını görebilirler. Ancak burada bu konulara girilmeyecektir. Biz sadece bu konuda da bir hatırlatmada bulunmayı zaruri gördük.
Şimdi, Kur'ân'ın oluşlar ve olaylardan önce yazıldığını bir başka örnek ile açıklayalım. Allah'ın her şeyi iki kutuplu yarattığını, daha önce ifade etmiştik: Sağ kutup ve sol kutup.
Kur'ân'da bu konu ile ilgili toplulukların sağcılar ve solcular şeklinde ifade edildiği görülmektedir.
Kur'ân'ın inzalinden bin yıl sonra toplanan bir mecliste, kendilerene 'solcu' olarak isimlendiren bir grup bu meclisin solunda oturmuşlardır. Bunlar, mevcut düzeni ve tanrının varlığını inkâr eden gruptu. Arapçada 'sol' aynı zamanda 'kuzey' anlamına da gelmektedir. Daha sonra bu solculuk anlayışı yeryüzünün kuzeyine sıçramış ve Sovyet Rusya'da geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Allah'ı inkâr eden ve mülkiyet düzenini, aile düzenini, din ve milliyetçiliği ortadan kaldırmaya çalışan bu uygulama, müstebit bir yönetim tarzını ortaya çıkardı.
Demek ki; Kur'ân olaylardan sonra değil, olaylardan önce yazılmıştır. Önce irade edilmiş, sonra olaylar bu projeye ve plana göre yürümüş olmaktadır.
Ayrıca, Kur'ân'da mıknatısın sağ ve sol kutbundan bahsedilmemiştir ama; cemiyetteki benzeri olan sağ ve soldan bahsedilmiştir. Bundan dolayı, Kur'ân'ı bir elektrikçi okuyor ve onun anlayışına göre manalandırıyorsa, bu demektir ki, o yerde mıknatıstaki sağ ve sol kutuplar anlaşılacaktır.

Bütün bu anlatılanları aşağıdaki şekilde takip edebilirsiniz:














EL-HAMDÜ LİLLAH

Şimdi Kur'ân'ın bir cümlesini tahlil ederek, Kur'ân'ın nasıl her ilmi içine alan bir kitap olduğunu göstermeye çalışalım.
Kur'ân, 'BESMELE'den sonra "EL-HAMDÜ LİLLAHİ" diye başlamaktadır. Manası, "Allah'a hamd olsun" demektir.
Karnı doyan aç bir insan, şifa bulan bir hasta, bunun Allah tarafından geldiğini bilerek "EL-HAMDÜ LİLLAH" der. Bu dediği doğrudur. Bu cümle, halk bunu böyle anlasın diye inzal edilmiştir.
Şimdi bu cümleyi bir ilim adamının nasıl anladığını analiz edelim:
'HAMD', ilim adamının anlayışına göre 'değer' demektir; 'övülmeye lâyık değer' demektir. Değerlerin bir kısmı sade olup güzellik taşır. Meselâ, bir tablo böyle bir değerdir. Bir şiir böyle bir değerdir. Buna 'estetik değer' adı verilmektedir.
Bir de, bir şeyin bir işe yaraması sebebiyle değeri vardır. Eski de olsa, bir araba böyledir. Çok çirkin ve hatta tehlikeli olsa da, bizi taşıdığı ve istediğimiz yere götürdüğü için bir değeri vardır. Böylece, bunlardan birincisine 'estetik değer', ikincisine ise 'fonksiyonel değer' denilmektedir.
İnsanlar genel olarak hem estetik değeri hem de fonksiyonel değeri ortaya koymakta güçlük çekerler. Edebî değeri olan eserlerin ilmî kıymetleri ya azdır veya hiç yoktur. İlmî değeri olan eserin de edebî değeri ya azdır veya hiç yoktur. Halbuki Kur'ân'ın hem ilmî değeri hem de edebî değeri vardır. Allah'ın yarattığı âlemin hem estetik değeri hem de fonksiyonel değeri vardır. Bir çiçek ne kadar güzeldir ve aynı zamanda ne kadar fonksiyonel ve faydalıdır. Sözünü ettiğimiz bu özellik de, Kur'ân'ın 'Allah Sözü' olduğunu ispatlayan en büyük bir mucizedir.
Diğer taraftan Allah (Kur'ân ile) kâinatı varedici olan tek varlığı bildirir. BizlerAllah'ı göremeyiz ve idrak edemeyiz. Ancak Allah'ı bu Âlem içindeki (kâinattaki) birlikten dolayı kolayca idrak edebiliriz. Kâinat, eğer bir olan Allah'ın eseri olmasaydı, bu birlik ve âhenk meydana gelmezdi. Bundan dolayıdır ki, insan, Allah'ın halifesi olarak varedilmiş ve halifelik fertlerden ziyade topluluğa izafe edilmiştir. 'Allah'ın hakları' demenin 'âmmenin (topluluğun) hakları' demek olduğu, fıkıh ilmi ile biraz olsun ilgilenenler tarafından bile bilinmektedir. Çünkü, topluluk Allah'ın halifesidir.
Şimdi, "EL-HAMDÜ LİLLAH" deyince, değişik ilim adamlarına göre şunlar anlaşılacaktır; "Estetik ve fonksiyonel değerler birlik içindedir". Yani, parçalar ayrı ayrı ne güzeldir ve ne de bir işe yaramamaktadırlar. Eğer parçalar çevre ile bir bütünlük kurabiliyorlarsa, o zaman bir estetik ve fonksiyonel değeri vardır, demektir.
Karnını doyuran aç bir insan, bu nimetin bütün içinde bir değer olduğunu hatırlıyor ve o bütünün sahibi olan Allah'a hamd ediyor. Bir hasta şifa bulunca, sağlığının yine bütün içinde bir değerinin olduğunu hatırlıyor ve o bütünün sahibine hamd ediyor. Teker teker meseleleri halletmenin bir işe yaramadığını, ancak birlikte ve bir bütün olarak meselelerin halledilebileceğini, onun için topluluğun varlığını korumak zorunda olduğunu hatırlıyor. Hamd etmek demek, aynı zamanda doğru bir insan olmaya karar vermek demektir.
Şimdi bu anlayış çerçevesinde her meslek sahibi ayrı ayrı şeyler düşünecektir:
Bir astronom; Günaş'i düşünürken diğer gök cisimleri ile beraber ele alacak, onların içinde estetik ve fonksiyonel değerini belirleyecektir.
Bir coğrafyacı; Kızılırmak nehrini düşünürken, aynı zamanda Karadeniz'i, Dünya'yı, kutupları ele alıp bunlara göre nehrin yerini tayin edecektir.
Bir ressam; resim yaparken hep hamdi hatırlayacak ve çizeceği bir çizginin veya tablosuna koyacağı bir rengin mahiyetini ona göre takdir edecektir.
Bir tabib; gözü tedavi ederken, bütünlüğü bozmamak amacıyla kulağı veya başka bir organı malûl hâle getirmemeye özen gösterecektir.
Bir başkan; başkanlığının topluluk sayesinde olduğunu bilecek ve bundan dolayı kendisi diktatörlük vehimleri içine girmeyecektir.
Herkes, eğer bir değere sahip ise topluluk içinde o değere sahiptir, demektir. Dolayısıyla kendisinde gurur veya üstünlük duygusu meydana gelmeyecektir. İnsanın kendi şahsi düşünceleri iyi olabilir. Ancak topluluk o düşünceleri alacak durumda değilse, o zaman çevreye zorla kabul ettirme cihetine gitmeyecektir. Önce çevreyi doğruya inandırmalı, o topluluğu ikna etmeli, ondan sonra çevrenin o doğruyu yapmasını istemelidir. Çünkü doğrunun, doğruların yanında bir değeri vardır. Bundan dolayı dinde zorlama yoktur.
Topluluklar benimsememiş oldukları hukukla yönetilemezler. Topluluklara iyi yönetim şeklini benimsetmek ayrı şeydir; benimsemedikleri şeyi uygulamaları için zorlamak ayrı şeydir. Bundan dolayıdır ki, kanun kötü ise önce değiştirilir, daha sonra yeni kanunu uygulama merhalesine geçilir. İşte bu anlayıştan dolayı, İslâmiyet'te her mezhep mensupları kendi hukuklarını yaşarlar; değişik din mensupları da kendi dinlerine inanırlar. Yeni mezhepler oluşturmak her zaman mümkündür. Her belde veya bucak kendi nizamını ve hukuk düzenini uygular. Her topluluğun kendi ana sözleşmeleri vardır. Devlet, insanların benimsemiş olduğu hukuk sistemini yaşatmak için; halkın istediği gibi yaşamasını sağlamak için; onların hukuk hürriyetlerini korumak için vardır.
Bu sistem önce İslâmiyet tarafından getirilmiştir. Çağımızda bütün demokratik ülkeler tarafından da benimsenmiştir. Akit serbestliği vardır. Çağımızda bu düzene, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamında 'demokrasi' denilmektedir.
Bütün bunlar, parçanın bütün içinde bir değeri olduğunu ifade eder. Kişilerin diğer kişileri zorlamaya hakları yoktur. Çünkü herkes Allah'a karşı sorumludur ve bütün yaptıklarının hesabını verecektir. Devlet, kişilerin bu hürriyetlerini gerçekleştirmek için yardımcı olur.
Anlattıklarımızda da açıkça görülmektedir ki; Kur'ân'daki 'EL-HAMDÜ LİLLAH' mühendise, avukata, sosyoloğa, tabibe farklı şeyler anlatmaktadır. Ancak, her birinin o müessese içindeki benzer şeyi anladığı gözden uzak tutulmamalıdır. Artık, ressam da, hukukçu da, tabip de, mühendis de aynı kitabı okuduğu hâlde; kendi konularındaki benzer şeyleri anlıyorlar ve fakat farklı yerlerde uyguluyorlar.


KUR'ÂN ARAPÇASI

Anlattıklarımızdan da görüleceği gibi; bütün ilimler Kur'ân'ın bir tefsirinden ibarettir. Kur'ân, sadece değişik kavimler arasında değil, değişik çağlar arasında da birliği sağlamaktadır.
Bunun bir sonucu olarak, bize göre, şunlar yapılmalıdır:
1. Bütün ilimler 'Kur'ân Arapçası' ile tedris edilebilir; edilmelidir.
2.Istılahlar (kavramlar) 'Kur'ân Arapçası' ile geliştirilebilir; geliştirilmelidir.
3. Her dilden 'Kur'ân Arapçası'na tercüme edilmeli ve her dille 'Kur'ân Arapçası'ndan tercüme yapılmalıdır.
4. 'Kur'ân Arapçası' yayın merkezleri kurulmalı ve neşriyat yapılmalıdır.
5. Dergi ve gazeteler 'Kur'ân Arapçası' ile çıktıktan sonra mahalli katkılarla mahalli dillere çevrilmelidir.
6. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Kur'ân dili medeniyetlerin dili olmalı ve Kur'ân medeniyetlerin kalbi hâline gelmelidir.
Artık insanlık bu dağınıklıktan ve parça parça olmaktan kurtarılmalıdır. Bu uygulama ve gelişme, siyasî baskılarla değil, bu alanda tatbik edilecek üstün hizmetlerle yapılmalıdır.
Eğer bizim 'Kur'ân Arapçası' ile yazılmış olan tıp kitaplarımız kanser hastalarını kurtarıyorsa, herkes 'Kur'ân Arapçası'nı öğrenecektir. Çünkü ona muhtaçtır. Böylece Kur'ân'ı öğrenecektir. Bizim uçağımız daha verimli ise, herkes bizim getirdiğimiz medeniyeti benimseyecektir.
Şunu burada açık bir şekilde ifade etmeliyiz ki; biz bunu bugün yapmasak dahi, ileride Kur'ân üzerinde bu çalışmalar yapılacak ve Kur'ân'ın Allah sözü olduğunu herkes çok açık bir şekilde anlayacaktır.


MEDENİYETLER

İnsanlar önce meyve yediler, sonra avcılık yaptılar, sonra çoban oldular ve daha sonra ziraate başlayıp tarlalarını ektiler. Daha sonra pazarda mallarını değiştirmeye başladılar. Bilâhare tüccar sınıfı ortaya çıktı ve malları toptan alıp sattılar. Böylece bütün dünya tek pazar hâline geldi. İnsanlık, ilk yaradılıştan bugüne kadar bu merhaleleri geçirmiş oldu.
İslâmiyet, bütün dünya işte böyle bir ekonomik ünite hâline geldiği safhada bütün insanlığa hitap etti. Böylece İslâm Medeniyeti kuruldu ve dünyaya yayıldı. Daha sonra Batı Medeniyeti doğdu. Batı Medeniyeti döneminde mal mübadelesi yerine emek mübadelesi devri başladı. Faizli işçilik sistemi tesis edildi. Şimdi bu sistem de çökmekte ve yerine yeni bir sistem gelmektedir; Faizsiz Ortaklık Sistemi. Bu yeni sistemin hükümlerinin tamamı Kur'ân'da vardır ve bütün insanlık bu sisteme muhtaçtır. Çağdaş problemlerden kurtulmak için dört elle bu sisteme sarılmak ve olanca gücü ile onu uygulamak zorundadır.
Meseleye başka bir açıdan bakacak olursak, tarihte iki çeşit medeniyet olagelmiştir:
Biri, 'Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayanan medeniyettir ki; zora değil, anlaşma ve barışa dayanmaktadır. Bu şekliyle bakıldığında İslâm esasen 'barışa girmek' demektir.
Diğeri, 'Merkezî Kuvvet Sistemi'dir ki; baskıya, zora ve kuvvete dayanmaktadır.
Birincisinde, haklı kim ise kuvvetil odur. Diğerinde ise, kuvvetli olan haklıdır. Bu medeniyetler ikizdir. Gece ile gündüzün ard arda gelmesi gibi, yaz ile kışın peşpeşe gelmesi gibi, bunlar da birbirini takip etmektedir.
Mezopotamya Medeniyeti gündüz medeniyetidir. Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayanır ve Hz. İbrahim'in getirdiği medeniyettir. Bundan sonra, Merkezî Kuvvet Sistemi'ne dayanan gece yani kış medeniyeti olan Mısır Medeniyeti gelmiştir.
Daha sonra gelen İbrani Medeniyeti gündüz medeniyetidir, Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayanmaktadır ve Hz. Musa tarafından getirilmiştir. Bunun arkasından, Merkezî Kuvvet Sistemi'ne dayalı olarak karanlık Yunan Medeniyeti gelmiştir.
Bu medeniyetin arkasından, bir barış medeniyeti olarak Hıristiyanlık Medeniyeti gelmiştir. Hakka dayalı olan bu medeniyeti de Hz. İsa getirmiştir. Bu medeniyetin ardından da, Merkezî Kuvvet Sistemi'ne dayalı olan Roma Medeniyeti gelmiştir.
Sonra İslâm Medeniyeti Ma'şerî Hak Sistemi'nin bütün esaslarını getirmiş, bu arada İCMA ve İÇTİHAT müesseselerini oluşturmuştur. Devleti, din devleti yani bir tek dinin hükümran olduğu devlet olmaktan çıkararak, değişik dinlerin bir devlet içinde yaşamalarına imkân vermiştir.
İslâm Medeniyeti'nin ardından, Merkezî Kuvvet Sistemi'ne dayalı olarak Batı Medeniyeti doğmuştur. Bu medeniyet, değişik dinlerin bir devlet içinde yaşaması yerine, dinsizliği yani ateizmi getirmeye çalışmıştır.Bu medeniyet, 'ekseriyet' uygulamasının hüküm sürdüğü 'demokrasi düzeni' ve ekonomik hayata yön veren 'faiz sistemi' ile kendisine özgü bir medeniyettir. İki kanadı vardır: Ekonomiye hâkim kılan kapitalizm ve yönetime hâkim olan sosyalizm.


SONUÇ

Görülüyor ki, bilinen medeniyetler tarihi boyunca bir gündüz ve bir gece medeniyeti peşpeşe gelmiştir. Böylece bugünkü çağda biz, dört çift medeniyetin sonuncusunun son zamanlarını yaşamaktayız. Asıl anlatmak istediğimiz budur. Elbette bunun arkasından gelecek olan, yine 'Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayalı yeni bir gündüz medeniyeti olacaktır.
Bu yeni medeniyet, ekseriyet sistemine değil; nisbî sisteme dayalı olacaktır. Faizli İşçilik Sistemi'ne değil; Faizsiz Ortaklık Sistemi'ne dayalı olacaktır. Bu medeniyet, yeni peygamberlere değil, 'yeni içtihatlara ve icmalara' dayanacaktır. Bu medeniyete, 'Beşinci İslâm Medeniyeti' adını verebiliriz.
Açıkça görülüyor ki, makrodaki olaylara bizim bir etkimiz bulunmamaktadır. Kur'ân'ın tesbit ettiği esaslar içinde kendiliğinden cereyan etmektedir. Biz istesek de istemesek de, gelecek dünya, geleceğin dünyası, Kur'ân'ın merkez olduğu, 'Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayalı, 'Faizsiz Ortaklık Sistemi' esasları içinde bir medeniyet olacaktır.
Bütün bunlar, Kur'ân'ın bir mucizesidir.
Şimdi yapılacak olan nedir?
Bizim yapmamız gereken nedir?
Bize göre, bu hususta bütün bu anlatılanları bütün ilimler çerçevesinde değerlendiren ve Kur'ân'ı bu açıdan ele alan bir 'KUR'ÂN VAKFI' kurulmalıdır.
Bizim, bugün için en büyük gaye ve hedefimiz, bu vakfın kurulması ve faaliyetlerine başlamasıdır. Biz, bu konuda ve bu amaç çerçevesinde bizimle çalışacak arkadaşlar arıyoruz.
Aşağıda, öneri olarak bu konu ile ilgili bir sözleşme örneğini takdim ediyoruz.



KUR'ÂN VAKFI SÖZLEŞMESİ

Madda 1- Geleceğin 'Ma'şerî Hak Sistemi' ve 'Faizsiz Ortaklık Sistemi' esasları çerçevesinde kurulacak olan '5. İslâm Medeniyeti'ne doğru hazırlıkları yapmak üzere bir VAKIF kurulmuştur. Geleceğin bu Barış Medeniyeti KUR'ÂN'a dayalı olacağı için bu vakfın adına 'KUR'ÂN VAKFI' adı verilmiştir.
Madde 2- Bu Vakıf, hangi ülke izin verirse o ülkede kurulacaktır. Sonra bu ülke merkez olmak üzere bütün ülkelerde şubeler kurulacaktır.
Madde 3- Bu Vakfa geleceğin '5. İslâm Medeniyeti'ni benimseyen herkes; din, dil, ırk, ülke farkı gözetilmeksizin katılma hakkına ve imkânına sahiptir.
Madde 4- Bu Vakfa katılanlar Bir Altın (Türkiye'de Bir Cumhuriyet Altını) ile iştirak etmiş olacaklardır. Bu Vakfı desteklemeye devam ettikleri takdirde, bu altınlarını almayacak ve kazanç da beklemeyeceklerdir. Vakıf'tan desteklerini çekmek isteyenler, bu altınlarını geri isteyebileceklerdir.
Madde 5- Vakıf bu altınları altın olarak muhafaza edecek, bunun yerine de 'Altın Senedi' çıkaracaktır. Bu senedin miktarı, bu şekilde toplanan veya mevduat olarak verilen altın adedinin 5 mislinden fazla olamaz. Bu suretle iştirak eden kimselerin talep etmeleri hâlinde altınlar bir yıl sonra iade edilecektir. İade edilmemesi hâlinde, o ülkede bu Vakıf tasfiye edilecektir.
Madda 6- Vakıf için her 5.000 nüfuslu toplulukta bir temsilci bulunacak; her 500.000 nüfuslu toplulukta bir şube ve 50.000.000 nüfuslu ülkede bir merkez tesis edilecektir. Vakfın bu kuruluşlar dışında bir de Merkezler Birliği olacaktır.
Madde 7- Temsilcilerin orta ehliyetli, şube temsilcilerinin yüksek ehliyetli, merkez temsilcilerinin üstün ehliyetli olmaları şarttır. Vakıflar temsilciler aracılığı ile yönetilir. Temsilci olabilmek için o Vakfa bağlı olan üyelerin en az 1/20'sini temsil etmek gerekir. Bir temsilci, üyelerin ancak 1/5'ini temsil edebilir.
Madde 8- Üyeler temsilcilerini değiştirebilirler. Tamamen ayrılmak isteyen üyenin temsilcisi, yeni üye bulmak suretiyle görevine devam eder. Bulamadığı takdirde, temsilciliği tasfiye olunur. Üyelik, yeni üyeye intikal eder veya üyeler diğer temsilcilere bağlanırlar. Bu ayrılma işlemi şubede halledilir. Şubede halledilemediği takdirde, merkezde halledilmeye çalışılır. Merkezin de halledememesi durumunda, o ülkede Bu Vakfın şubesi dağılır ve doğan zararları karşılayacak olan meblağlar bulunmadıkça yenisi kurulamaz.
Madda 9- Mevduat sahiplerinin yönetime katılma yetkileri yoktur. Üyelerin yönetime katılma yetkileri vardır. Her türlü kararlar Ma'şerî Hak Sistemi'ne göre yani KUR'ÂN'a göre alınır. Mevcut mevzuatın âmir hükümlerine aykırı kararlar alınamaz.
Madde 10- Altınlar millî bankalarda muhafaza edilir. Vakıf, bir Altın Senedi çıkarır. Altın Senedi'ni millî paralarla alıp satar. Millî paralar millî bankalarda muhafaza edilir. Altın Senedi, her zaman altınla değiştirilebilir.
Madde 11- Vakıf, desteklediği Faizsiz Ortaklık Sistemi'nde çalışan teşebbüslerin hisse senetlerini alıp satar. Bunu işletme adına yapar. Alış ve satış fiyatları arasında fark yapmaz. Fiyatlar arz ve talebe göre yükselir veya düşer. Ancak, burada kâr veya zarar, katılan ortaklara ait olup Vakfa ait değildir. Vakıf burada sadece müesseseler arasında kredileşmeyi sağlar. Böylece değerlere likidite kazandırarak işletmelerin çalışmasını temin eder.
Madde 12- Vakıf desteklediği teşebbüslerin hâsılalarından bir pay alır. Bu pay en çok 1/5 olabilir. Vakıf ayrıca Genel Hizmetlerini de kendisi yapar. Tescil, ehliyet, anbar, hakemlik, yayın ve muhasebe gibi hizmetleri ifa eder. Denetimi elinde bulundurur.
Madde 13- Bu suretle temin ettiği gelirler ile teşebbüslerin kefili olmuş olur. Bunun dışında, 'Ma'şerî Hak Sistemi'ne dayalı 'Faizsiz Ortaklık Sistemi'nin oluşması için harcamalar yapar.
Madde 14- Vakıf bir taraftan Eğitim Merkezleri kurarak burada Kur'ân Arapçası ile tedrisat yapar; diğer taraftan Faizsiz Ortaklık Sistemi'ne göre işletmeler kurar ve buralarda sadece öğrencileri ve öğretmenleri çalıştırır. Buradaki öğretmen ve öğrencilere verilecek ücretler, bir taraftan üretime göre belirlenir; diğer taraftan bunların ilimdeki rütbeleri nazarı itibara alınır. Böylece, ilmi ile amel eden geleceğin insanları yetiştirilir.
Madde 15- Buralarda çalışıp okuyanlara artırdıkları meblağlar da kendilerine sermaye olarak verilerek ülkelerine gönderilir ve oralarda da bu hizmetlerin yapılması sağlanmaya çalışılır.
Madde 16- Dünyanın her dilinde mevcut olan tüm eserlerin 'Kur'ân Arapçası'na çevrilip arşivlenmesi sağlanır. İsteyen ülkeler, istedikleri kitapları Arapçadan kendi dillerine çevirirler. Böylece milletlerin 'Kur'ân Arapçası'ndan başka bir dil öğrenmelerine gerek bırakılmaz.
Madde 17- Her ulus kendi dilini konuşacak ve yazacaktır. Ancak yazı dili birleştirilecektir. Ayrı ayrı faydaları olan LÂTİN ve ARAP ALFABESİ ıslah edilerek kabul edilmelidir. Bu iki alfabe dışında bir alfabe kullanılmamalıdır. Çin ve Japon Alfabelerindeki şekiller muhafaza edilmeli, ancak bu şekiller Arap Alfabesinin çizgileri ile doldurulmalıdır. Böylece, Japonlar kendi dillerinde kendi şekillerini okuyabildikleri gibi, herkes Arap harfleri ile o dilin seslerini okuma imkânını bulmalıdır.
Madde 18- Bu Vakıf böylece bütün beşeriyetin ve çağların merkezi olarak faaliyet göstermelidir. Vakıf millî devletlere karışmamalı; millî devletler vakfa izin vermelidirler. Radyo ve Televizyon neşriyatı Kur'ân Arapçası ile yapılmalıdır.
Madde 19- Bu Vakfın üyeleri veya kuruluşları arasında çıkacak ihtilâflar, mahallî mevzuatların usûl hükümlerine göre, hakemler aracılığı ile hallolunur. Özel anlaşmaların hükümleri geçerlidir.
View bülent58'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
adil, düzende, düzeni, eğitim, ilim, olacaktır, sistemi, şöyle

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Adil düzende dini-ahlaki yapılanma Alemdâr-ı İslâm ADİL DÜZEN 1 03.01.11 12:35
Sakıncalı ilim Adige Abzakh Mevlüt Özcan 7 03.03.10 13:34
Yedi köprü ( ilim köprüsü) Seida İSLAMİ HAYAT SORU-CEVAP 0 09.12.09 22:16
Türk Eğitim Sistemi / Sistemsizliği ERCANLI EĞİTİM VE ÖĞRETİM 1 25.11.09 20:09
Ehl-i ilim ve aydınlar el Büğdüzi Ali Bulaç 1 12.08.09 15:16

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:45 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.