| Konular: 50,299 | Mesajlar: 311,813 | Üyeler: 10,668 | Online: 319 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MGForum AKADEMİ » AKADEMİ GRUBU »

AKADEMİ GRUBU MGForum Akademi Bölümümüz.

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 19.02.10, 18:14   #1
Vukuf-i Kalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Vukuf-i Kalbi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart Klasikleri Neden Okumalı?


Klasikleri Neden Okumalı?

'Ağaca Tüneyen Baron', 'İkiye Bölünen Vikont', 'Varolmayan Şövalye', 'Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu', 'Palomar' gibi çağdaş klasiklerin yazarı Italo Calvino tam yirmi yıl önce aldığı yazıda 'klasik nedir?' sorusuna on dört ayrı tanım getiriyor


ITALO CALVINO
Çeviren: Celâl Üster

İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım.
1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman
"Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır.
Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar.
"Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz.

Zengin Bir Deneyim

Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?1 On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı.

Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:

2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar için alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok tadını çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı tutanlar için de aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler.

Gençliğimizdeki okumalar, sabırsız olduğumuz,
kafamızı toparlayamadığımız, nasıl okunacağını iyi bilmediğimiz ya da hayat deneyiminden yoksun bulunduğumuz için pek bir değer taşımasa da, örnekler, üstesinden gelme yolları, karşılaştırma olanakları, sınıflandırma tasarları, değer basamakları ve güzellik ölçütleri sağlayarak ilerideki deneyimlerimize biçim vermesi açısından (belki aynı zamanda) geliştirici de olabilir; gençken okuduğumuz kitapla ilgili pek az şey anımsasak ya da hiçbir şey anımsamasak bile, içimizde işleyeduran şeylerdir bütün bunlar. Aynı kitabı, olgunluk çağımızda yeniden okuduğumuz zaman, işte o zaman, nereden geldiklerini unutmuş olmamıza karşın artık iç düzeneklerimizin bir bölümünü oluşturan bu değişmez değerleri yeniden keşfederiz. Kendisi unutulabilse de, içimizde tohumunu bırakan yapıtın kendine özgü bir gücü vardır. Şimdi verebileceğimiz tanım şudur:

Yeniden Okumak

3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek, hem de belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa bilinçdışı kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan kitaplardır.
Bu nedenle, olgunluk dönemimizde, gençliğimizin en önemli kitaplarını yeniden keşfetmeye ayrılmış bir zaman olmalıdır. Kitaplar aynı kalmış olsalar da (ki, değişmiş bir tarihsel bakış açısının ışığında onlar da değişir), biz hiç kuşkusuz değişmişizdir; dolayısıyla da, bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır. Sonuçta, "okumak" fiilini mi, yoksa "yeniden okumak" fiilini mi kullandığımız, gerçekten de o kadar önemli değildir. Aslında, şöyle diyebilirdik:

4. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır.

5. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır.

Yukarıdaki 4. Tanım, şu tanımın doğal bir sonucu olarak düşünülebilir:

6. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmemiş olan kitaptır.

Buna karşılık, 5. Tanım, aşağıdaki gibi daha incelikli bir tanımı akla düşürür:

7. Klasikler, bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller ve alışkılarda) bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplardır.

Klasik, Şaşırtmalıdır

Bütün bunlar, hem eski, hem de modern klasikler için geçerlidir. Odysseia'yı okuyorsam, Homeros'un metnini okuyor olmama karşın, Odysseus'un serüvenlerinin yüzyıllar içinde edindiği anlamları düşünmeden ve bütün bu anlamların gerçekten özgün metnin bağrından mı geldiğini, yoksa sonradan yapılmış eklemeler, çarpıtmalar ya da genişletmeler mi olduğunu merak etmeden edemem. Kafka okuyorsam, bir de bakarım, sürekli olarak nerdeyse her şeye yakıştırılıp durduğunu duyduğumuz "Kafka'vari" sıfatının yerindeliğini onaylıyorum ya da yadsıyorum. Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'ını ya da Dostoyevski'nin Cinler'ini okuyorsam, bu kitaplardaki kişilerin ruhlarının, günümüze gelinceye değin nasıl bir bedenden bir başka bedene geçip durduğunu düşünmeden edemem.

Bir klasiği okumak, onu daha önce kafamızda yer etmiş imgesiyle karşılaştırdığımızda, bizi şaşırtmalıdır da. İkincil kaynakçalar, açıklamalar ve yorumlardan elden geldiğince kaçınarak, metnin kendisinin ilk elden okunmasını hiçbir zaman yeterince salık veremememizin nedeni budur. Başka bir kitabı tartışan hiçbir kitabın, hiçbir zaman, tartışma konusu olan özgün kitabın kendisinden daha çok şey söyleyemeyeceğinin, okullarda ve üniversitelerde önemle vurgulanması gerekirken, öğrencilerin tam tersini düşünmeleri için her şey yapılmaktadır. Burada, değerlerin, alabildiğine yaygın bir biçimde tersyüz edilmesi söz konusudur; kitaba konulan giriş, dipnotlar ve açıklamalar ile kaynakça, metnin söyleyeceklerini ve metnin kendisinden daha çok şey bildiklerini öne süren aracılar olmadan konuşmasına izin verildiğinde ancak o metnin söyleyebileceklerini gizleyecek bir duman perdesi gibi kullanılmaktadır. Demek, şöyle bir sonuca varabiliriz:

8. Klasik, çevresinde durmadan eleştirel söylemden oluşan bir toz bulutuna yol açan, ama her seferinde bu toz taneciklerini silkip atan yapıttır.

Bir klasiğin, bize ille de o güne değin bilmediğimiz bir şey öğretmesi gerekmez; bazen, bir klasikte, hep bildiğimiz (ya da hep bildiğimizi sandığımız), ama onun ilk kez o klasik metinde söylenmiş olduğunu (ya da o düşüncenin belirli bir biçimde o metinle bağıntılı olduğunu) fark etmediğimiz bir şeyi keşfederiz. Ve bu keşif aynı zamanda çok hoş bir şaşırtı olur bizim için; tıpkı hep, bir düşüncenin kaynağını, bir metinle bağıntısını ya da o düşünceyi ilk kez kimin söylediğini öğrendiğimizde olduğu gibi. Bütün bunlardan şöyle bir tanım çıkarabiliriz:

9. Klasikler, ne denli kulaktan dolma bilgilerle bildiğimizi sanırsak, gerçekten okuduğumuzda o denli özgün, umulmadık ve yeniliklerle dolu bulduğumuz kitaplardır.

Hiç kuşkusuz, bunun böyle olması için, klasik bir metnin bir klasik gibi "işlemesi", başka bir deyişle okurla kişisel bir ilişki kurması gerekir. Eğer hiçbir kıvılcım yoksa, okumak da boşunadır: Klasikleri bir görev gibi ya da saygıdan ötürü okumanın bir yararı yoktur, yalnızca aşkla okumamız gerekir klasikleri. Okulu saymazsak elbette: Okulda size, beğenseniz de beğenmeseniz de, birtakım klasikler tanıtılmak zorundadır; siz de, sonradan, bunlar arasından bir seçip yapıh (ya da bunları bir başvuru kaynağı olarak alıp) "kendi" klasiklerinizde karar kılabilirsiniz. Okul, size, kendi seçiminizi yapabilmenizi olanaklı kılacak araçları sağlamakla yükümlüdür; ama geçerli olan tek seçim, okuldan sonra ya da okul dışında sizin yapacağınız seçimdir.

Okumaya Ayrılan Zaman

Sizin kitabınız durumuna gelecek kitapla, ancak zoraki olmayan okumalar sırasında karşılaşabilirsiniz. Yetkin bir sanat tarihçisi tanıyorum, okuduğu kitapların sayısını kendi de bilmez; devirdiği onca kitap arasında en çok The Pickwick Papers'ı sever; her fırsatta Dickens'ın bu kitabından alıntılar yapar, hayatındaki her olayı, hiç şaşmaz, Pickwick'te geçen bir öyküye bağlar. Bu tümden özdeşleşme süreci içersinde, kendisi, gerçek felsefe ve evren giderek The Pickwick Papers olup çıkmıştır. Bu yolu izlersek, klasiğin, çok yüce ve zorlu bir tanımına varırız:

10. Klasik, giderek tüm evrenle eşdeğer bir niteliğe, eski çağların tılsımlarıyla aynı düzeye erişen bir kitaba verilen addır.

Böyle bir tanım, bizi, Mallarmé'nin düşlediği türden, tüm kitapların toplamı olan kitaba yaklaştırır. Ama bir klasik, yalnızca özdeşleşilerek değil, karşı çıkılarak ya da karşısav getirilerek de aynı ölçüde güçlü bir ilişkiye yol açabilir. Benim gözümde, Jean Jacques Rousseau'nun tüm düşünce ve eylemleri değerlidir, ama Rousseau'nun düşünce ve eylemlerinin hepsi de bende karşı konulmaz bir karşı çıkma, eleştirme ve kapışma isteği uyandırır. Hiç kuşku yok ki, Rousseau'nun kişiliğini kendi mizacımla hiç bağdaştıramamamla bağıntılıdır bu, ama bu kadarla kalsaydı onu okumayıverirdim ve hiçbir sorun kalmazdı; oysa Rousseau'nun benim yazarlarımdan biri olmasını engelleyebildiğimi söyleyemem. O zaman, şöyle diyeceğim:

11. "Sizin" klasik yazarınız, kayıtsız kalamadığınız ve onunla ilişkiniz, dahası ona karşı çıkışınız içersinde kendinizi tanımlamanıza yardımcı olan yazardır.

"Klasik" sözcüğünü çağ, üslûp ya da yetkinlik açısından hiçbir ayrım yapmaksızın kullanışıma açıklık getirmem gerektiğini sanmıyorum. (Enciclopedia Einaudi'nin III. cildinde, bu terimin bütün bu anlamlarının tarihi konusunda, Franco Fortini'nin kaleme aldığı ayrıntılı ve kapsamlı bir "Classico" maddesi vardır.) Benim buradaki savım açısından bakıldığında, bir klasiği ayırt eden, belki de yalnızca, kültürel süreklilik içinde kendi yerini edinmiş olan eski ya da çağdaş bir yapıttan yayıldığını algıladığımız bir tür yankılanmadır. Diyebilirdik ki:

12. Klasik, öteki klasiklerden önce gelen yapıttır; ama daha önce başka klasikleri okumuş olanlar, onun klasik yapıtların soyağacındaki yerini hemen anlarlar.

Bu noktada, canalıcı bir sorunu artık erteleyemem: Klasiklerin okunmasını, klasik olmayan öteki bütün kitapların okunmasıyla nasıl ilintilendirmeli? Bu, şu tür sorularla bağıntılı bir sorundur: "Çağımızı daha derinden anlamamızı sağlayacak yapıtları okumak varken, neden klasikleri okuyalım?" ve "Günümüzün çığ gibi büyüyen olayları karşısında onca bunalmışken, klasikleri okuyacak zamanı ve kafa dinçliğini nereden bulabiliriz?"

Hiç kuşkusuz, "okumaya ayırdığı zaman"ını, tümüyle Lucretius, Lukianos, Montaigne, Erasmus, Quevedo, Marlowe, Yöntem Üstüne Söylev, Goethe'nin Wilhelm Meister'i, Coleridge, Ruskin, Proust ve Valéry'ye adayabilen, arada sırada da Murasaki'ye ya da İzlanda sagalarına uzanan gezintilere çıkabilen kutlu bir okur canlandırabiliriz kafamızda. Ve Tanrı'nın bu sevgili kulu, bütün bunları okurken, büyük bir olasılıkla, yeni çıkan kitaplar üstüne eleştiri yazmak, üniversitede bir kürsü kapabilmek için makaleler sunmak ya da dergilere çok kısa sürelerde yazı teslim etmek zorunda kalmamaktadır. Mübareğin, bu perhizi hiç bozmadan sürdürebilmesi için, gazeteleri okumaktan kaçınması, en son çıkan romanın ya da en yeni toplumbilim araştırmasının çekiciliğine kapılmaması gerekmektedir. Ama böylesine bir katılığın nereye kadar haklı görülebileceği, dahası yararlı sayılabileceği su götürür doğrusu. Günümüz dünyası sıradan ve sıkıcı olabilir, ama geriye ya da ileriye bakacağımız zaman kendimizi içine yerleştirmek zorunda olduğumuz bağlam her zaman günümüz dünyasıdır. Klasikleri okuyabilmeniz için, onları "nerede durarak" okuduğunuzu bilmeniz gerekir; yoksa hem okur, hem de kitap zamandışı bir bulutun içinde yitip gider. Dolayısıyla, klasikleri okumaktan en büyük "hasadı kaldıracak" kişinin, klasikleri okumak ile uygun ölçülerde çağdaşları okumayı ustaca birlikte sürdürebilen kişi olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu, ille de, soğukkanlı bir iç dinginliğini gerektirmez; tedirgin bir sabırsızlığın, öfkeli bir hoşnutsuzluğun ürünü de olabilir.

Günümüze Kulak Kabartmak

Belki de, en güzeli, odamızın içinde olanca açık seçikliğiyle yankılanan klasiklerin sesini dinlerken, tıpkı bizi dışarıdaki trafik kargaşasından ve ani hava değişikliklerinden haberli kılan gürültüye kulak verir gibi günümüze kulak kabartmaktır. Ne var ki, daha şimdiden birçok insan, bir yığın gündelik süprüntünün, sözgelimi televizyonun sonuna kadar açılmış sesinin kuşattığı odasında, klasiklere çok uzaklardan gelen yankısına kulak vermeyi yeğ tutmaktadır. Demek, şu tanımları eklemeliyiz:

13. Klasik, günümüzün sorunlarını, klasiklerin de onsuz edemediği bir artalan gürültüsüne indirgeyen yapıttır.

14. Klasik, kendisiyle hiç uyuşmayan bir şimdi hüküm sürerken bile, bir artalan gürültüsü olarak sürüp giden bir yapıttır.

Öyle görünüyor ki, klasikleri okumak, bize uzun zaman dilimleri bırakmayan ya da insanca boş vakit bulma olanağı tanımayan yaşama hızımızla da, çağımıza uygun düşecek bir klasik yapıtlar kataloğunu hiçbir zaman derleyemeyecek olan kültürümüzün eklektikliğiyle de hiç bağdaşmamaktadır.

Bu koşullar, eksiksiz bir biçimde, Giacomo Leopardi'nin hayatında gerçekleşmiştir. Babasının şatosunda (kendi deyişiyle, "paterno ostello"7) birbaşına yaşayan Leopardi, babası Monaldo'nun olağanüstü kütüphanesinde, Eski Yunan ve Latin yapıtlarına tutkunluğunu fazlasıyla giderebilmiştir. Üstelik baba kitaplığına, o güne kadarki İtalyan edebiyatının tüm yapıtlarını ve kız kardeşi Paolina'ya hoşça vakit geçirtecek romanlar ve günün moda kitapları dışında (Leopardi, kız kardeşine, "senin Stendhal'in" diye yazmıştır bir keresinde) tüm Fransız edebiyatını da katmıştır. Giacomo, en olmadık bilimsel ve tarihsel meraklarını bile, hiçbir zaman tam anlamıyla "çağdaş" olmayan metinlerle gidermiş, kuşların doğasını Buffon'dan, Fredrik Ruysch'un mumyalarını Fontenelle'den, Kristof Kolomb'un yolculuklarını da Robertson'dan okumuştur.

Kendi Kütüphanenizi Yaratın

Genç Leopardi'nin edindiği böylesine bir klasik eğitimi bugün düşünmek bile olanaksız; bir kere, babası Kont Monaldo'nun kütüphanesi çoktan dağıldı. Eski kitaplar yok olup gireken, tüm modern edebiyat ve kültürlerde yeni kitaplar büyük bir hızla çoğaldı. Yapılabilecek tek şey, her birimizin kendi klasiklerinden oluşan kendi ideal kütüphanesini yaratmasıdır. Bana sorarsanız, böyle bir kütüphanenin yarısı daha önce okumuş olduğumuz ve gerçekten değerli saydığımız kitaplardan, yarısı da okumayı düşündüğümüz ve bizim için bir değer taşıyacağını sandığımız kitaplardan oluşmalıdır. Kuşkusuz, umulmadık kitaplara ve rastlantısal keşiflere de yer ayırmalıyız.

Bakıyorum da, İtalyan edebiyatından andığım tek yazar Leopardi. Bu, kütüphanenin dağılmasının sonucu. Şimdi, bu yazının tümünü yeni baştan yazıp, klasiklerin kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu anlamamıza yardımcı olduğunu, bunun için de İtalyanlarla yabancıları ve yabancılarla İtalyanları karşılaştırmanın vazgeçilmez olduğunu iyice açıklığa kavuşturmalıyım.

Sonra da, bu yazıyı bir kez daha yeniden yazmalıyım ki, insanlar klasiklerin "bir amaca hizmet ettikleri" için okunmaları gerektiğini sanmasınlar. Klasiklerden yana gösterilebilecek biricik neden, klasikleri okumanın klasikleri okumamaktan daha iyi olduğudur.

Ve eğer biri karşı çıkıp da, klasikleri okumanın onca çabaya değmeyeceğini söyleyecek olursa, Cioran'dan (henüz bir klasik değil, ama olacak) bir aktarma yapmak isterim: "Ağuotunu hazırlarlarken, Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyordu. 'Bunun sana ne yararı var?' diye soracak oldular.

'Ölmeden, hiç değilse bu ezgiyi öğreneceğim,'

dedi Sokrates."
__________________




View Vukuf-i Kalbi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür eden 4 üyemiz:
Isti'sam (28.02.10), mavi (21.02.10), Muhammed (19.02.10), Ruh-efzâ (05.02.11)
Alt 19.02.10, 18:24   #2
Vukuf-i Kalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Vukuf-i Kalbi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

Klasikler Niçin Vazgeçilmez?
Özge Yalın


Klasik nedir?sorusu, edebiyat tarihinin ve kuramının göreceli konularından birini simgeliyor. Klasiğin ne olduğunu tam olarak tanımlayamadığımızda bile klasikler deyişinden anladığımız, hemen hemen aynı şeydir. Klasikler dendiğinde nitelikli ya da vasat, her okurun zihninde saygınlıkla birlikte bir şema belirir.

Sık sık klasikleri yeniden okuyacağını söyleyenlerle karşılaşırız. Nedense, onları ilk kez okuyacak yok gibidir. Italo Calvinonun, o ünlü klasikleri Niçin Okumalıyız? başlıklı yazısında söylediği gibi, klasikleri belki de şöyle tanımlamak açıklayıcı olacaktır: İnsanların daima tekrar okuyorum dediği fakat asla okuyorum demediği yapıtlar! Kimi okur, klasikler deyişinden yalnızca göz önünde olan, okullarda öğretilen romanları kimileri Rus klasik romanlarını, kimileri de Doğu klasiklerini anlar. Bu muğlaklık, elbette klasik nitelemesine uygun düşen yapıtların etrafında görünmez bir ulaşılmazlık halesi de oluşturuyor. Örneğin, klasikler denince aklına bir Türk yazar gelen okuyuculara rastlamak pek kolay değil. Edebiyat dünyasında, son dönemde görülen klasiklerin yayını konusundaki hem nicelik hem nitelik açısından hareketlilik, klasik kavramı çevresindeki belirsizliği bir kerteye kadar ortadan kaldıracak gibi görünüyor. Saygın yayınevleri yeni klasik dizileri başlatıyor. Yalnızca klasik roman basarak yayın hayatını sürdüren yayınevleri kuruluyor. Yayın dünyasındaki bu hareketlilikten yola çıkarak klasiklere mercek tuttuk.



Klasikler üzerine düşünmenin, onlara yeni bir tanım getirmeye çalışmanın klasikleşmiş bir tarafı olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor. Zira, klasik sözcüğü çeşitli yerlerde çeşitli anlamlara geliyor. Buna rağmen, kültür piyasasının okura sunduğu klasik kavramının ve esnekleşen klasik tanımının (neo-klasik vs.) ötesinde, ortak bir klasik tanımında uzlaşılabilir. Örnekse, bu konuda yetkin bir makale de kaleme almış olan T.S. Eliotın klasiklerin özellikleri olarak sıraladığı, olgun bir dimağ, davranış olgunluğu, dilde olgunluk ve ortak üslupta kusursuzluk sayılabilir. Kuramsal bir klasik çözümlemesi yapmanın yeri elbette burası değil. Fakat dosyamızda, klasiklerin farklı görünümlerinde yetkin isimlerin yorumlarına yer vermeyi uygun gördük. Rus klasiklerinden pek çok seçkin eseri, ustalıkla Türkçeye kazandıran Mehmet Özgül Rus klasiklerini, Alman edebiyatı konusundaki yetkinliğiyle bilinen Prof. Dr. Gürsel Aytaç da Batı klasiklerini değerlendirdi. Doç. Dr. Fatih Andı ise Türk klasiklerini ele aldı. Klasikleri yayımlama konusundaki tutumları hakkında da yayınevlerinin kapısını çaldık. Klasikler üzerine yazılanlar da, dosyamız da yepyeni bir konuyu ele almıyor. Yalnızca yayın dünyasındaki klasikler hareketliliğinin sebeplerini anlamaya çalıştık. Calvinoun dediği gibi, zaten her klasik, okur için bir yeniden okumaır.

Rus klasikleri, insan erdeminin peşinde


Rus klasikleri, bütün klasik sanatların insanlara söylediğini söyler. Klasik edebiyatı geçmeden modern sanatı, edebiyatı anlamak imkansızdır. Her şeyin temelinde klasisizm yatıyor. Klasisizm hümanizmayı işler. Hümanizm, insanın yüceliğidir, üstün oluşudur, erdemleridir. Bu bakımdan Rus edebiyatının bize vereceği bunlardan başka bir şey değildir.
Roman, heykel, resim gibi çeşitli sanat dalları da klasik olarak adlandırılıyor. klasik deyimi oralarda da kullanılıyor ve aşağı yukarı hepsi aynı. Klasik, bence insan erdemini vurgulayan kavramdır. Klasik sanatta insanlık erdemi öne çıkarılmıştır. İnsanın yaşama hakkı, özgür düşünme hakkı, tüm insanların kardeş olduğu klasiklerde öne çıkarılan kavramlar... Hepsinde insanın yüceliği vurgulanıyor; yani tanrının zavallı kulları değil, ülkelerin özgür yurttaşları, bu yüzden demokrasi klasisizmin içerisindedir. İnsanlar ister doğaüstü bir güce inanır, ister toteme inanır, tek tanrıya inanır daha nice şeylere inanır; bu, o kişinin kendi özel konumudur. Klasisizmde insanların özgür olarak düşünmesi gerektiği, özgür düşüncenin hiçbir şekilde baskı altına alınmaması gerektiği vurgulanır. Hıristiyanlıkta bir ortaçağ dönemi başlıyor. Ortaçağda büyük bir karanlık, bunların hepsi örtülüyor, Yunandan sonra Romaya gelişme var, bunlar örtülüyor. 8-9-10. yy. İslam devletlerinde Arapların, İranlıların bir bölüm Türklerin katkıları var; çeşitli bilim alanlarında gelişmeler kat ediyorlar, tıpta, matematikte ve daha birçok alanda. Bu arada eski Yunanlılardan kalan eserler fark ediliyor ve bunlar o dönemin bilim dili olan Arapçaya çevriliyor. Ve böylece bu eserler Arapça olarak İranlı ve Türk bilim adamlarının önünde duruyor. Daha sonra bu ne zaman oluyor tam olarak bilmiyorum; ama Haçlı seferlerinin etkisi olduğu kanısındayım, Haçlı seferlerinin etkisi ile Bizansa, oradan batıya geçiyorlar. Ve Bizanstan sonra batıda İtalyaya 13-14-15 yydan itibaren yeniden uyanma dediğimiz Rönesans döneminde batı insanlarını etkilemeye başlıyor. Bu uluslararası bir kültürdür. Ama batıya geçtikten sonra batıda işlenmeye başlar. Ve büyük Rönesans sanatçıları arasında heykelde, edebiyatta, müzikte, mimaride alabildiğine klasisizm başlar. Bunun temelinde akıl, ölçü düşünce ve bilim vardır.
Batı toplumu önce Katoliktir sonra Protestandır. Rus toplumu ise Ortodoks olarak Bizansa bağlıdır. Ruslar, Bizans yoluyla Ortodoks olmuştur, belki Katolikliğin mistik bir yorumudur. Bu mistik Hıristiyanlık, Rusyayı etkilemiştir. Ben Rusların hâlâ Rönesans yapmamış olduklarına inanıyorum. Gerçi Sovyetler Birliği zamanında bilim öne çıkarılmıştır; ama bunun tam bir Rönesans olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki onların bizim Deli Petro dediğimiz bir çarları vardır; o dönemde Batı düşüncesi ülkeye alınmaya çalışılmıştır, bu bir Rönesans girişimidir, geç kalınmış bir düşünce gelişimidir. Batı düşüncesi Rusyayı etkilemeye 18. yydan sonra başlıyor. Özellikle 19. yüzyılda Rus edebiyatı bayağı gelişiyor. Puşkin şiir alanında, Gogol roman ve öykü alanında Batının gelişmişliğini kabul ediyorlar ve kendi ülkelerinden aynı şekilde eserler vermeye başlıyorlar. Onların etkilediği daha nice Rus yazar, Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gorki, Turgenyev gibi 19. yüzyılın en önemli yazarları klasiktir. Gecikmiş bir klasisizm var burada. Fransada 15-16. yüzyıl, İtalyaya 14. yüzyıl, Almanyada, İngilterede 17. ve 18. yüzyıllarda olmuştur. 16. yüzyılda Goethe, Schiller, Shakespeare gibi Alman yazarları klasisizmi en güzel şekilde yaşamışlardır. Rus klasisizmi onlardan sonra gelir. Ancak 19. yüzyılda Batıdaki en güçlü klasik edebiyat Rusyadadır.
Ruslar büyük bir toplumdu, okuma yazma bugünkü kadar çok değildi; fakat örneğin Türk insanına göre daha fazla okunuyordu. En büyük gerçeklerin son anda farkına varıyorlardı; ama çok büyük bir heyecan içinde tartışıyorlardı. Rusya o dönemde büyük bir devletti, gücünü artırmak için her alandan faydalanıyordu; sanat, ekonomi, askerî güç. Böyle bir coşku vardı. Çok yetenekli yazarlar vardı, Tolstoy mesela. Yeryüzünde başka Dostoyevski yoktur; o, bence Tolstoydan da ileridedir. Dostoyevski bir şeytan kadar akıllı, her şeyin derinine inen, insan psikolojisini irdeleyen biri. Meselâ Balzac ondan daha fazla eser vermiş; ama Dostoyevski gibi olamaz.
Katolik Roma ikiye bölündükten sonra doğuda kalan kısım bir bakıma daha uhrevi, daha mistik. Batıdaki mantık, aklı kullanma düşkünlüğü orada yok daha. Rus halkı bugün bile duygusal ve heyecanlıdır, Türk toplumuna yakın bir toplumdur. Onların ürettiği edebiyat bize çok yakındır. Rus edebiyatının bize bir Alman, Fransız, İngiliz edebiyatından daha yakın olduğu kanısındayım. Onlar Rus halkını anlatırken bizi anlatıyor gibi izlenimlere kapıldığım oldu. Rus insanların doğulu oldukları, bize benzediği bir gerçektir. Ekonomik olarak çok gelişmemişler, sanayi devrimini çok geç yapıyorlar.
Ben, Rus klasiklerinin Türkçeye çok güzel şekilde çevrildiğini düşünüyorum. Hasan Ali Ediz, Nihal Yalaza Taluy gibi isimler vardı, ikisi de Rusçayı çok iyi biliyorlardı. Taluy, Rus; Hasan Ali, Boşnaktır. Rusçayı anadilleri gibi biliyorlardı. Bayılırım onların çevirilerine. Ondan sonra gelen kuşak, yani ben ve arkadaşlarım bu alanda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz; ama onları yakalamak zor. Onlar temel eserleri çevirmişlerdir. Bugün Rus klasik edebiyatından çevrilmeyen eser yok gibidir. Belki Tolstoyun bazı felsefi metinleri ve Gorkinin bazı yazdıkları... Onlar da tamamlanmaya çalışılıyor. Ama kalanlar önemsiz. Niteliksiz çeviriler de var, o da şundan: Diyelim ki, belli başlı çevirmenlerin yaptığı çeviriler satılıyor. Yayınevleri de sürekli klasik sattıklarına inandıklarından Dostoyevskinin bir eseri beş altı yayınevinde bulunabiliyor. Bazıları, bir kültür adamına, Türkçesi iyi olan birilerine sen bu kitabı al, kelimelerini değiştirip yaz, deniyor. Belki yeterince anlamadığı için... Yalan yanlış bir şeyler oluyor. Para kazanmak için nasıl korsan kitap basılıyorsa, korsan çeviri de oluyor. - MEHMET ÖZGÜL

Batı klasikleri bize ne söyler?
Batı klasiklerini Doğu klasiklerinden ayıran nedir? sorusunu cevaplamayı denemeden önce klasik kavramına açıklık getirmek gerekiyor. Klasik eser, birinci sınıf eser demek. Edebî eserler arasında birinci sınıf, en kaliteli olanları seçip belirlemek, tabiî ki seçkinci edebiyat görüşüne dayanıyor. Bir toplumun, bir dilin en iyi edebiyat ürünleri, o toplumun o dilin edebiyat tarihine alınıyor. Kuşkucu yaklaşımla şu da sorulabiliyor: Acaba edebiyat tarihi kitaplarına geçmeyenler arasında gözden kaçmış olanlar yok mu? Ya da kendine edebiyat tarihlerinde yer edinmiş yazarlar alıcı mı, ne kadar kalıcı? Dünya klasikleri olarak bildiklerimiz, bu edebiyat tarihleri arasından da seçilip kalburüstü sayılanlar. Dünya klasikleri terimi zaten Goethenin eltliteratur(dünya edebiyatı) kavramına dayanıyor. Goetheye bu anlamda bir edebiyat görüşünün ilk tohumları ise, hocası Herderden (1744-1803) gelmedir. Hattâ Herder bir olksliederden söz eder ki bununla kastettiği, halk edebiyatı değil, halkların edebiyatıdır ve çok çeşitli ulusların edebiyatlarından örnekler içerir, mesela Shakespeare yer verir.
Edebiyatta sınırları aşmak demek, ufku genişletmek demektir ve Batı edebiyatlarının Doğuya açılma girişimi, 18. ve 19. yüzyıllarda edebî çeviri hareketiyle hızlanmıştır. Doğu edebiyatlarından çeviriler yoluyla okuyup tanıdıkları Doğu klasiklerinde Batılıları çeken şey, başka dünya ve başka sanat anlayışını dile getiriyor olmalarıydı. Duygululuk, tevekkül İslam ülkelerinin edebiyatında en çok ilgi uyandırıyordu. 20. Yüzyıl Yeni Romantizm akımında daha da Doğuya gidildi ve Hint, Çin edebiyatında egzotik bir dünya ve bilgelik keşfetmek, Batılı yazar için bir ufuk genişlemesiydi.
Bizde Doğu zaten divan edebiyatında Arap, Fars dünyalarına aşinalık anlamında mevcuttur. Daha Doğuya açılmanın gereğinden söz eden yazarlarımız, düşünürlerimiz olmuştur. Cemil Meriçin (1916-1987) Hint edebiyatına ilişkin yazılarını hatırlayalım.
Ufuk genişletmeyi bir eğitim ideali olarak alırsak, genişlemenin iki doğrultuda birden olması, bizimkinden biraz başka ya da bizimkinden çok başka edebiyatları, tabii ki klasiklerinden tanıtmayı gerektirecektir. Doğu klasikleriyle Batı klasikleri arasındaki farkları somut bir şekilde tespit edip sınırlamak bence güç olduğu kadar gereksiz bir sınıflandırma gayreti olur. Gerçi sınıflamak, bilimselliğin bir dayatması sayılabilir; ama edebiyat bilimi, tabii bilimler kadar kesinlik peşinde değil. İnceleme alanımız edebiyatta karşılıklı etkileşimin kaçınılmazlığı göz önüne alınınca kesin ayrıştırmada bizim turnusol kâğıdımız yok.
Batı düşünce ve sanat dünyasının temeli olarak bilinen Antik Yunan ve Roma edebiyatının belli başlı eserlerini tanımak, daha sonraki yüzyıllardaki Batı klasiklerini anlamada önemli bir basamak. Akılcı, eleştirici dünya görüşünün ilk temsilcileri sayılır antik klasikler. Hattâ Avrupa, Hıristiyanlığa rağmen Avrupadır tezi bir bakıma bu akılcı çizginin eski Yunan Latin kaynaklı olduğu görüşünün göstergesidir.
Sorgulayıcı, eleştirel görüş, Batı klasiklerinde belirgindir; ama bu belirginlik bazı edebiyat akımlarında duygucu çizgiye geçer. Edebiyat tarihi boyunca bu çeşitlemeleri tanımak imkânı verdiği için, sırf bunun için bile, Batı klasiklerinin eğitim sisteminde yeri kaçınılmazdır. Edebiyat, dünya görüşlerini, hayat felsefelerini soyut bilgiler olarak değil, ete kemiğe bürünmüş anlandırılmış şekliyle sunar. Bu bakımdan edebiyat, Doğusuyla Batısıyla ve klasikleri esas alarak eğitim öğretim sisteminde yer almalıdır. Bu, bir bakıma duyguların eğitimine hizmet eden estetik eğitimin önemli bir parçası olduğundan, günümüzde teknolojinin baskın varlığını bir parça olsun dengeleme gayretidir. Doğu klasiklerinin hayat bilgeliği, Batı klasiklerinin sorgulayıcı, eleştirel tavrı, tüm yönlü Kâmil insan idealine götüreceğine inanılan klasiklerin bütününde kristalleşir. Ne var ki günümüzde bu, gerçekleştirilmesi gittikçe zorlaşan bir ideal. Multi medya çağında kolaycılığa imkân bulduğunu sanan ve eser özetlerini internetten indirmekle yetinen gençlerimizin ne yazık ki pek azı, ağır metinler olan klasikleri okumak zahmetine katlanıyor. Eğitim müfredatında yer alan adımlık klasik metin örnekleri, kendini insan olarak geliştirmek isteyen gençlerin umarım hayatlarının sınav stresinden kurtuldukları ileri dönemlerinde klasiklere sık sık dönmek isteğini uyandıracaktır. - GÜRSEL AYTAÇ

Türk edebiyatında bir tartışma odağı: Klasikler
Toplumların sanat ve edebiyat hayatı içinde birtakım eserler vardır ki, bunlar oluşturuldukları dönemin ilgilerini, beklentilerini, tepkilerini, duygu ve düşüncelerini karar, yoğurur, kıvama getirir, yapar ve sonra da onu yüklenerek tarih içinde daha ötelere taşırlar.
Bu özellikleri yüzünden biz bu tür eserlere klasik diyoruz. Klasikler, gerek estetik formları, gerek çağlarına tanıklıkları ve gerekse yüklendikleri iletiler açısından içine doğdukları çağların olduğu kadar bu çağın da eserleridir. Gelecek çağların da... Nesiller, bu eserlerin üzerinden gelecek zamanlara bir yol çizerler. Onlarla sırtlarını sağlama alırlar, onlarla bugünlerini daha iyi kavrarlar ve onlarla geleceklerini tahmin ederler. Klasikler, nesillerin, yılların, hatta çağların imbiğinden geçe geçe dönemlerinin bir özüt halinde bize ulaşırlar. Bu eserler, fikir ve ruh doyurucu oldukları kadar, estetik eğiticidirler de.
Klasiklerin ne olup olmadığı, bizim edebiyatımızın klasik eserlerinin neler olduğu, başka edebiyatların klasik eserlerinin Türkçeye kazandırılması meseleleri bizde bir problem olarak, Ahmed Midhat Efendinin 1897de yazdığı İkrâm-ı Aklâm başlıklı yazısı ile kendisini gösterir. Bu yazı, C. Şehabeddin, Ahmed Rasim, Necip Asım, K. Said gibi başka kalemlerin de katılımı ile hemen bir tartışma zemini açar. Bu tartışma, Batılılaşmak isteyen bir toplum için beslenilecek kaynağın, Batıyı da beslemiş kaynak olan Antik Yunan ve Latin klasikleri olup olmadığı, bizim edebiyatımızın klasiklerinin bulunup bulunmadığı, Doğu-İslâm klasiklerinin bizim edebiyatımız için gerekliliği veya gereksizliği, klasiklerin kültür taşıyıcı yahut içine geldikleri kültürü baskılayıcı birer etken niteliği taşıyıp taşımadığı gibi af ayrıştırıcı kimi problemlerin de gündeme gelmesini doğurur. Bunu izleyen dönemlerde, doğrusu klasik kavramı bizde hep bu sorunlar çevresinde görülecek ve tartışılacaktır.
Fuat Köprülü, klasikler problemini başka bir boyuta çeker ve edebiyat tarihi çalışmalarında şaheserlerin (klasiklerin) yerinin ne olması gerektiği üzerinde dururken, bu tür eserlerin, yazıldıkları dönemin orta kıymetteki birtakım eserlerinin bir birikimi, bir duhassalası olduğunu ve çoğu kez yazıldıkları dönemden çok sonraları daha iyi anlaşıldıklarını söyler. Klasiklerin edebiyat hayatımızda ikinci kez ağırlıklı olarak gündeme gelmeleri 1940lar civarındadır. H. Ali Yücelin Millî Eğitim bakanlığı sırasında bakanlığın yaptığı Batı ve Doğu klasiklerinden çeviriler hamlesi, dönemin aydınlarının, öncesinde ve sonrasında bu konu üzerinde epey durmalarını doğurmuştur. Ahmed Midhatların dönemindeki çatallaşma, benzer çıkış noktaları ve söylemlerle bu yıllarda da karşımızdadır. H. Ziya Ülken, Baha Dürder gibi kimi kalemler, bizim klasikleri okumaya Antik Yunan ve Latinden başlamamız ve bu geleneğe bağlanmamız gerektiği, bu eserlerin çevirisinin elzem olduğu, bizim klasik dönemimizin bulunmadığı düşüncesini savunurlarken, İ. H. Baltacıoğlu gibileri ise, klasiklerin tek kaynak olarak görülmemesini, klasiklerin aynı zamanda birer kültür taşıyıcısı olduğu gözden ırak tutulmadığı takdirde Yunan ve Latin kaynaklarına saplanıp kalınmaması gerektiğini dile getirirler. Şurası bir gerçektir ki, bu klasikler tartışmaları başlangıcından itibaren bize hep Batılılaşma-Doğulu kalma, yerlilik-kozmopolitlik, zenginleşme-kültürel deformasyon kutuplaşmalarını da birlikte taşımıştır.
Klasikler meselesi, eski kaynaklara inme ve sağlıklı çeviri/sadeleştirme gibi iki sorunu da beraberinde getirmektedir ki, günümüzde bu iki sorununun da ilgili çevrelerce tartışma zemini bulduğunu görmekteyiz. Gerçekten de son dönem yayın piyasasında, gerek Doğu ve Batı, gerekse Türk edebiyatının klasiklerinin çeşitli amaç ve biçimlerde okuyucu karşısına artan bir yoğunlukla çıktığını ve bunun da kitlelerden yaygın bir kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Bizce birçok sebeplerin yanı sıra, baskın olarak, bunu bir yandan artan okuyucu kalitesine yorarken, öte yandan geleneksel olanın yahut farklı ve yabancı olanın egzotikliği imajına da bağlayabiliriz. Klasik eser toplam yayımı içinde Türk edebiyatı klasiklerinin önemli bir yekûnu oluşturmasında Milli Eğitim Bakanlığının 100 Temel Eser projesinin de şöyle veya böyle etkisini gözden kaçırmamak gerekir. Ki bu neşir ivmesi bir yandan da, geçtiğimiz aylarda tartışılan sadeleştirme, özetleme gibi sorunları da gündeme taşımıştı.

İletişim Yayınları: Klasik yayıncılığındaki özensizliğe karşı duruyoruz
Yayımladığı nitelikli klasik basımlarıyla öne çıkan İletişim Yayınları editörlerinden Emre Ayvaz, yayınevinin klasikler konusundaki tutumunu şöyle açıklıyor: İletişim Yayınlarının şimdiye kadar yayımladığı ve bundan sonra yayımlayacağı klasik kitapların hepsi yazıldıkları dillerden yapılan eksiksiz tercümeler. Çevirmenlerin hepsi işinin ehli, titiz çevirmenler. Kapak tasarımından kullanılan arka kapak malzemesine, iç sayfa düzenlemesine kadar bütün kitaplar dikkatli bir çabanın ürünü. Bu aslında temel ve basit niteliklerden yalnızca birer övünme payı çıkarmaya değil, son zamanlarda bir humma halini alan klasik yayıncılığındaki özensizliğe, hatta sefalete de işaret etmeye çalışıyoruz. Bir başka nokta, yayımlanan bir kitapla potansiyel okuyucuları arasında kurulmasına yardım edilecek ilişkinin nasıl olacağı. Bir kitabı eksiksiz gediksiz, doğru düzgün bir çeviriyle ve özenli bir tasarımla sunmak halihazırda Türkiyeye önemli bir şey. Bunun bir adım ötesiyse, kitabı eleştirel ve tarihsel bir bağlam içinde, biraz daha iyinik bir şekilde okuyucuya sunmak. Ünlü ve önemli yazarların kaleminden çıkan önsözler, sonsözler, inceleme yazıları ve biyografik eklerle donanmış bir klasiği okumak, aynı zamanda o kitabı klasik yapan şeyin ne olduğunu, anlatılan hikayeye ya da dile getirilen fikirlere başkalarının nasıl bakmış olduğunu, başka nasıl bakılabileceğini görebilmek anlamına da geliyor. Kitap okumanın -roman, hikaye ya da deneme- zevk verici olduğu kadar kafa kurcalayıcı bir entelektüel faaliyet de olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Klasik kitaplar hakkında yapılmış klasikleşmiş yorumların karşısına, klişelere yüz vermeyen, nitelikli, başka yorumlar da çıkarmak istiyoruz. Bir kitabın büyük güzel ya da önemli olduğunu söyledikten sonra, bu söylediğimizi gerekçelendirmek, havada bırakmamak istiyoruz.
Yakın zamanda İletişimden çıkacak klasik kitaplara gelince: Dostoyevski ve Tolstoyun toplu eserlerini yayımlamayı sürdürüyoruz. Sırada Tolstoyun hikayelerinin ikinci cildi Üç Ölüm, yine Tolstoydan Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik ve Dostoyevskiden Netoçka Nezvanova var. Ruslara Turgenyev, Gogol, Lermontov ve başka yazarlar eklenecek. Ama önümüzdeki dönemde dizi hızla genişleyerek Rus klasiklerinin dışına da çıkacak: Flaubertden Madame Bovary ve Duygusal Eğitim, Joseph Conradan Nostromo, Batılı Gözler Altında ve Zafer, Thomas de Quinceyden Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet, Robert Louis Stevensondan Dr. Jekyll ve Bay Hyde, Oscar Wildedan Bay W.H.in Portresi önümüzdeki gün ve aylarda art arda yayımlanacak.

Kadim kültürden beslenme kaynağı: Doğu klasikleri
Doğu ve Batı kültürleri arasında yer alan Türk edebiyatı ve düşüncesi, yüzyıllarca Doğu klasiklerinden beslendi. Gazâli ve İbn Rüşd gibi düşünce hayatını belirleyenlerin yanı sıra, Mevlâna, Şeyh Galip gibi edebiyatı şekillendiren isimlerin de, Türk düşünce hayatında Batı klasiklerinden daha fazla etkisini görmek mümkün. Batı klasiklerinin çoğunda görülen kasvetli, gerilimli ruh hali, Doğu klasiklerinde yerini İlâhi aşka ve dingin bir ruh haline bırakıyor. Özellikle İslam kültürünün etkisiyle şekillenen Doğu klasiklerinde tür olarak şiir ve hikmetli söyleyişler öne çıkıyor. Tasavvuf, Doğu klasiklerinde içeriği belirleyici en önemli düşünce akımı olarak göze çarpıyor. Yayın dünyasında, yayımladığı Doğu klasikleriyle öne çıkan yayınevleri arasında; Timaş Yayınları, Kaknüs Yayınları, Kaynak Yayın Grubu, Kabalcı Yayınları, İnsan Yayınları, Akçağ Yayınları, Ötüken Neşriyat, Şule Yayınları, Klasik Yayınları, Nesil Yayınları ve İz Yayıncılık yer alıyor. Kaknüs Yayınlarıddan Seda Darcan Çiftçi, yayınevinin klasikler konusundaki yayın politikasıyla ilgili, tıpkı Batı klasikleri gibi yaygın bir şekilde okunmayı; temel eser, olmazsa olmaz olarak görülmeyi hak ettiğine inanıyoruz Doğu klasiklerinin. İsmi bu yüzden bu şekilde tespit ettik. Bu başlık altında şu ana kadar yayınladıklarımız sadece bir başlangıç. Birçok değerli kitap var. Hazırlanmaları emek ve özen istiyor. Projelendirebildiğimiz ölçüde yayınlamaya devam edeceğiz.diyor.

Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi yeniden
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, yeni başlattığı Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi ile dikkatleri çekti. Dizinin ilk dört kitabı olarak Ömer Hayyamdan Rubailer Oscar Wildein hikaye ve masalları, Novalisin Geceye Övgüyü ve Andersenden Seçme Masalları yayımlandı. Yayınevinin edebiyat editörü İshak Reyna, başlattıkları diziyle ilgili olarak, 2006, 50. yılımız. Bu nedenle kurucusu Hasan Âli Yücelin adını gelecek kuşaklara taşıyacak bir klasikler dizisi yayınlamaya karar verdik. Türkiyenin en önemli Milli Eğitim Bakanıdır. Doğu-Batı ayrımı yapmadan klasikler hamlesi yaptı. Onun koyduğu çıtayı hedef alan bu klasik dizide, insanlığın ortak kültürünü yansıtan her alanla ilgili olacak. Ancak bunu yaparken 21. yüzyılın şartlarını da dikkate alacağız. Çevirilerin bazılarını ilk yayınlandığı gibi yayınlayacağız. Ancak aradan 50-60 yıl geçtiği için çoğu eseri yeniden günümüzün önemli çevirmenlerine çevirttireceğiz. Önümüzdeki yılın haziran ayına kadar 50. yılda 50 kitap hedefiyle elli kitap bitmiş olacak.diyor.

Yalnızca Klasik Yayımlıyorlar
Bordo Siyah Yayınları, sadece klasik eser yayımlamasıyla öne çıkıyor. Yayınevi, Türk klasiklerinden Batı klasiklerine kadar geniş bir yelpazede kitap yayımlıyor. Türkiyede klasikleri yayımlamanın ciddi editoryal denetim ve çalışma isteyen bir iş olduğunu düşünen yayınevi editörleri, Türkiyede görsel sunum kalitesi düşük, editoryal çalışması eksik pek çok kitabın okura sunulduğu görüşünde. Klasiklerin telif gerektirmeyen bir tür oluşunu, kitapların bu şekilde kalite denetiminden geçmemesi için bir gerekçe kabul etmeyen Bordo Siyah Yayınları editörleri yayın anlayışlarını şu şekilde açıklıyor: Okura kültürün evrenselliğini aşılayacak seçimler yapmak bizim için öncelikli. Yayınevi olarak dünya klasiklerinde, üzerinden zaman geçtiği halde değerini koruyan, türünde örnek sayılan ve elbette okurun genel kabulünü görmüş kitaplardan hareket etmek durumundasınız. Yayınevleri ayakta kalmak için satış grafiklerini takip etmek zorunda ama bunu yaparken kaliteyi de unutmamak şart.
__________________




View Vukuf-i Kalbi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
mavi (21.02.10), Ruh-efzâ (05.02.11)
Alt 19.02.10, 18:33   #3
el-Kevserî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Saadet
Üye No : 622
Üyelik tarihi : 27-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Bileyim:)
Konuları : 1173
Mesajlar : 7,948
Teşekkürleri: 1,802
2,630 mesajına 4,405 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 11 el-Kevserî is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 18.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

Bakalım bugün Daniel Defoe'nin "Moll Flanders" isimli eserini aldık. İkinci dönem İngiliz Romanı dersinde okuyacağız. İnsanlar genelde "Best-seller" kitapları tercih ettikleri için klasikler gereken ilgiyi bir türlü görmüyor...
__________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
View el-Kevserî'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 19.02.10, 18:37   #4
Vukuf-i Kalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Vukuf-i Kalbi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

Alıntı:
Nefy-ü İsbat´isimli Arkadaşımızdan Alıntı Mesajı göster
Bakalım bugün Daniel Defoe'nin "Moll Flanders" isimli eserini aldık. İkinci dönem İngiliz Romanı dersinde okuyacağız. İnsanlar genelde "Best-seller" kitapları tercih ettikleri için klasikler gereken ilgiyi bir türlü görmüyor...

Bana üniversitedeki,gayet ünlü bir hoca(adını vermeyeyim rezil olmasın),
"Mesela kitap listelerine bak.En çok satan veya ödül alan kitapları takip et-oku.Boşuna o ödülleri almamıştır" dedi

Bilim çağında,bilimin mabedi olan üniversitelerin papazları bu halde..
Demokrasi o kadar iliklerimize kadar işledi ki,bir şeyin güzelliğini bile çok kullanılmasıyla ölçüyoruz.
__________________




View Vukuf-i Kalbi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
el-Kevserî (19.02.10), mavi (21.02.10)
Alt 19.02.10, 19:50   #5
Alemdâr-ı İslâm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5083
Mesajlar : 16,288
Teşekkürleri: 24,245
9,018 mesajına 19,427 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Alemdâr-ı İslâm is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Online

Standart

Her kültür kendi değerlerine sahip çıkarak ayakta duruyor.
Biz ise biraz ondan biraz bundan kitaplar ,kültürler arasında savrulup duruyoruz.
Sentez yapmamız isteniyor.Light bir islam için.
İskender Pala, Romeo ve juliet sadeleştirilerek çocukların her yaş grubunda okutulduğundan bahsetmişti,bir programda.
Biz bunu yapabiliyor muyuz?
Çocuklarımıza kendi kültürümüzü ne kadar tanıtabiliyoruz?
Bize dayatılanlar gerçekten bizim mi?Düşünülesi bir mevzuu.
__________________





AllaH'ıN SıRRı SeNsİN. KaLbİNe sEfEr eT!
View Alemdâr-ı İslâm'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Alemdâr-ı İslâm kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Cihan_ŞümuL (18.06.10), Isti'sam (19.02.10), Vukuf-i Kalbi (19.02.10)
Alt 19.02.10, 20:05   #6
Vukuf-i Kalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Vukuf-i Kalbi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

Bizim kültürümüzü dil ile bitirdiler efendi abla.Ne zaman kendi dilimizi tekrar fiiliyata geçiririz,o zaman kendi kültürümüzü okur/anlarız.Başka türlüsü mümkün değil.Bugün müslümanlar arasında önemli birer değer olan Sezai Karakoç,Yusuf Kaplan ve diğerleri gibi münevverler bile uydurma kelimeleri kullanıyor ve müslümanlarda bunu bir entellektüellik vesilesi sayıyor,kendimizi,İslam Dünya Görüşünü,"ideolocyamız" diye tanıtırlarken,biz hangi kültürden bahsedeceğiz?
İskilipli Atıf Efendi'yi günlük konuşmalarımızda sürekli ağzımıza doluyoruz ama idam sebebi olan risalesini elimize alabiliyor muyuz?

Tabi ki öncelik biz olmalıyız.Kendimizi tanımak olmalı.

Kendimizi tanır,başkasını tanımazsak 17.-20. yüzyıl Osmanlısına döneriz.Tersini yaparsak Türkiye oluyoruz...

Hem Shakespear,Cervantes,Tolstoy,Goethe ve diğerleri ya müslüman yada İslama açıkca övgüler dizen kimselerdir."İngiliz,İspanyol,Rus,Alman bizde ne bulmuş olâ !" niyetiyle bile okunabilir ki bu adamlar,bu işlerin babalarıdır.
__________________




View Vukuf-i Kalbi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (19.02.10), Isti'sam (19.02.10), Ruh-efzâ (07.07.10)
Cevapla

Etiket
klasikleri, neden, okumalı

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Cuma günü ve gecesi ne okumalı Seida İSLAMİ HAYAT SORU-CEVAP 0 11.12.09 10:34
Neden geceleri korkar insan? Neden ürperir? Gece, neden sadece karanlık demekti sevgiliye sevdalı SERBEST KÜRSÜ 1 23.11.09 22:04
Meal okumalı mıyız? Muhammed YAZARLAR VE KÖŞE YAZILARI 1 21.11.09 10:06
Bu kıssayı herkes okumalı..20 Kuruş şehzade KISSADAN HİSSELER 3 15.04.09 16:15
Kur'an'ı Nasıl Okumalı erva SİZDEN GELENLER 6 18.09.08 15:40

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:17 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.