|
| Konular: 50,300 | Mesajlar: 311,836 | Üyeler: 10,668 | Online: 235 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| AKADEMİ GRUBU MGForum Akademi Bölümümüz. |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 390
Üyelik tarihi : 05-09-2008
Konuları : 264
Mesajlar : 1,787
Teşekkürleri: 2,779
991 mesajına 1,864 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 5
![]() Son Aktivitesi : 24.08.11
Durumu : Status: Offline
|
İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır ? İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız. Bilindiği gibi evrim; "kademeli olarak gelişme ve değişme" demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)'den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de evrim teorisidir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür. Bunlar: 1— Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir. 2— Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur. 3— Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur. 4— Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder. Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. "İslam alimleri" deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler. Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür. Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir. Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız, ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı 150 yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne "var" demesiyle var olur, ne de "yok" demesiyle yok olur. Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine "evrim" kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da, kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır. Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür. EVRİM TERMİNOLOJİSİ Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır: Tekamül: Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah'ın izniyle yetişkin bir insan olur. Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara "ontogeny" denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da filojeni denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır. Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir. İstihale: Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da, onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiç bir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak tatavvur kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat "el-Müncid"in Darwin maddesinde bu teori, "Tatavvur teorisi" olarak adlandırılmıştır. Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir. Tahavvül: Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da "evrim" kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de "evrim"in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir. Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hz.leri gelir. İbrahim Hakkı Marifetnamesi'nde meseleyi şöyle nakleder: "Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur" (Hakkı, İ. Marifetname, s.29). İbrahim Hakkı Hz.leri burada tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir: "O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur" (a.g.e., s. 30). Bu ifade hiç bir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)'la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler. İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir. Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin'in, "tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği" görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır. Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O'na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki" sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir. İbrahim Hakkı Hz.leri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır: "Cinlerin yaratılışından 20 bin yıl sonra Cenab-ı Hak. Hz. Adem (as)'i yaratmak isteyince Azrail (as)'i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)'i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve 40 gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır" (a.g.e., s. 18). Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı'yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz. O'nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir: "Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir." (a.g.e., s. 164). Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur. Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir: "...Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime'nin hey'et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Adem'in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve ehl-i sünnetin mezhebi budur." (İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, No. 87, s. 2, 1947) Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de merhum Hamdi Yazır'dır. Aslında O'nun bu konuyu değerlendirişi, hiç bir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar: "Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur. ...Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir... "Kurbağalar balıktan doğmuş" demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir. Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir... Vahiy ise bize, ...Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız diyor... Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır" (Yazır, Hak Dini, 1/329-330). İslam'ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir: "Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir... Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler." Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir. El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü'l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik. Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, "balık" yazdıktan sonra, "kurbağa" yazmak için muhakkak "balık" kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da, maymunu da, insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar; "Neviler için birer evvel baba lazımdır... Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir" görüşünü kabul ederler. Yazar: Adem Tatlı (Prof.Dr.) Sorularla İslamiyet
__________________
Yaşamak isteyen ölmeli... SuÜstüneYazıYazmak Konu Isti'sam tarafından (01.07.11 Saat 03:08 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Milli Nizam
Üye No : 9189
Üyelik tarihi : 26-02-2011
Mesleği : adil düzen çalışanı
Nereden : İstanbul-küçükçekmece
Konuları : 212
Mesajlar : 436
Teşekkürleri: 48
38 mesajına 52 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 2
![]() Son Aktivitesi : 01.05.12
Durumu : Status: Offline
|
çagımızdan ilgili bir yazı; a) Harun Yahya ekolünün en büyük hatası, bizimle uğraşacaklarına, Darvincilerle uğraşmakta, Darvincileri güçlendirmektedirler. Oysa bizimle uğraşırlarsa birbirimizi güçlendiririz. Darvinciler cevap vermiyorlar. Çünkü buna güçleri yetmez. Bu anlayış ekolü de güçlendirmiyor. Çünkü sahaya çıkamıyorlar ki karşı takım ile oynasın. Gelin biz takım kuralım, kendi sahamızda biz birbirimizle oynayalım. Bir gün gelecek ki onlar bize saldıracaklar, o zaman da tarihe karışıp gideceklerdir. b) Harun Yahya ekolünün başka bir eksiği de, Batı’da yazılanlardan işine gelenleri yanlış da olsa delil olarak almakta, Batı ilimlerini selekte etmemekte; Kur’an anlayışına göre selekte etmemektedir. Mesela, Batı insanın sekiz yüz bin, bir milyon yıl kadar önce var olduğunu söylüyor. Bu Kur’an ve Tevrat’ın bildirdiklerine aykırıdır. İnsan, resim yapmaya başladığı, mezar kazmaya başladığı zamandan beri insandır. Bu da ancak elli-altmış yıl önceye gidebilir. Bizimle tartışsalar bu hatayı yapmayacaklardır. c) Harun Yahya ekolünün üçüncü hatası, Batı’nın doğrularını da reddetmektedir. Yaratılış ve evrim birbirine zıt değildir. Yaratılış birden var etmedir. Evrim ise tedrici var etme demektir. Allah Kâinat’ın kuvantumlarını, zamanı ve mekanı birden ani olarak var etmiştir. Bundan 13.7 milyar yıl önce bir anda var etmiştir. Atomlara öyle özellik vermiştir ki, bugün bu kadar milyar yıl sonra evrimleşerek bugünkü Kâinat’ı oluşturmuştur. Altı yevmde var etmesi budur. Allah insanı bir hücre ile yaratmaktadır. DNA’larda hepsi yazılıdır. Buna “kader” deniyor, ama insan evrimleşerek gelişir. Buna da “kaza” deniyor. Kader irsidir. Kaza ise kaderin çevre ile oluşmasıdır. Bunun gibi, bizim uygarlıklarımız da evrim içinde oluşmaktadır. Canlı ilk yaratıldığı zaman genlerinde tüm canlılık yazılı idi. Ama sonra evrimleşerek bugünkü canlılık âlemini oluşturdu. O halde evrime çatması hatalıdır. Allah’ı sadece Hâlik kabul edip Rabbü’l-âlemin olduğunu unutmadır. Bizim Batılılarla farklı olduğumuz husus yaratılış ve evrim konularında değildir. Batılıların kâfirleri bizim kâfirlerimizde olduğu gibi bile bile kendiliğinden var olma iddialarıdır. Bunun Kur’an’da ki adı dehrdir. Oysa Batılıların ve bizim nümünşeri Kaımnatın insanın halşik ve rab olan kişnseni biaatı ve fırtaı ile avrolmıuşdır. Yaratan ve evrimleştiren tek bir Tanrı vardır. Onlar yoktur. İşte çatışma buradadır. Harun Yahya’nın kıymetli kitapları evrimi değil, dehriliği, kendiliğinden var olmayı kati delillerle ortaya koymaktadır. Adil Düzen Çalışanları yukarıda hatırlattığım hususları göz önünde bulundursunlar ve mutlaka o kitaplardan hiç olmazsa bir kısmını okusunlar. Bu bize farzdır; farzı kifayedir. d) Harun Yahya ekolüne mensup olanların başka bir eksiği de, Batı’da geliştirilmiş ilmî teorilere bir katkıda bulunma gayretinde olmamalarıdır. Onların doğrularını öğrenip aktarmanın ilerisine gidememektedirler. Oysa “Adil Düzen Çalışanları” kendileri bu ilmî çabaya katkıda bulunmaktadırlar. Allah melekleri istihdam ederek iptida Kâinatı halk etti. Kâinat evrimleşti. Doğal kanunlar içinde evrimleşti. Sonra ikinci yevmde/dönemde Yeryüzünü yine meleklere düzenlettirdi, yani ikinci Hilkati gerçekleştirdi. Bundan sonra doğal kanunlarla Yeryüzü canlının yaşayabileceği hâle geldi. Allah meleklere ilk canlı hücreyi var etmeyi öğretti ve onlar da DNA’ları düzenleyerek ilk hücre ortaya çıktı. İlk hücre çoğalarak denizleri doldurdu. Çeşitlendi. Çok hücrelinin yaşayabileceği bir vasat ortaya çıktı. Yine meleklere emretti, denizde çok hücreli canlılar oluştu. Onların oluşturduğu atmosfer canlının karaya çıkması imkanını hazırladı. Allah meleklere emretti, kara hayvanlarının ortaya çıkması için genlerde gerekli değişmeler yapıldı. Canlılar o genlerle karada çeşitlendiler ve çoğaldılar. En son yine meleklere emrederek genlerde yapılan değişikliklerle insan var oldu. Hazreti Âdem var oldu. Artık türlerde evrim olmamaktadır. Sosyal evrim gerçekleşmektedir. Böylece yaratılış içinde evrim açıklanabilmekte, bu tüm ilmî verileri çözmektedir. Sözlerime son vermeden, yine kendiliğinden olmaya yani seleksiyonla evrimin mümkün olmadığına bir delil daha getirmek istiyorum. Bu delil bugün dünya literatüründe mevcut değildir. Harun Yahya’dan bunu dünyaya duyurmasını isterim. Lamark’ın canlılarda doğaya uyma varsayımı doğrudur. Ama canlılara bu kabiliyeti veren Allah’tır. Kendiliğinden olma değildir. Zaten Lamark da bunu iddia etmiyor. Lamark’ı istismar edenler bunları onlara söyletmektedir. Darvin’in seleksiyon teorisi de doğrudur. Seleksiyon ancak mevcut olanlar içinde gerçekleşir. Seleksiyon olmayanları var etmez. Darvin de zaten böyle iddia etmiyor. Yeni Darvincilerin mutasyonu doğrudur. Entropinin büyümesi kanunundan biliyoruz ki, kendiliğinden olan değişmeler, düzenlenmeye değil bozulmaya gider. Düzenlenme doğrultusunda eğer bir değişme oluyorsa o şuurlu bir varlığın müdahalesi ile olur ki, burada da meleklerin operasyonu gerçekleştirmesini kabul etmemiz dışında bir nazariye ileri sürülemez. Bizim asıl yeni olarak getirmek istediğimiz ispat şudur. Birbirini kesen iki daire üzerinde gelişigüzel hareket eden ayrı iki varlığın birbiriyle karşılaşması ihtimali vardır. Bu ihtimal dairelerin çaplarına ve hareket eden varlıkların hızlarına bağlı olarak hesaplanır. Daire büyüdükçe ve hızlar küçüldükçe bu karşılaşma ihtimali her zaman azalır. Sıfıra yaklaşır, sıfır olmaz. Ne kadar az olursa olsun ihtimal ihtimaldir, gerçekleşmiş olabilir. Ama birbirini kesmeyen daireler üzerinde hareket eden iki varlık arasında karşılaşma ihtimali yoktur. Kesin olarak sıfırdır. Bunun gibi, denizde yüzen gemi ile karada yürüyen arabanın çarpışması ihtimali yoktur. Ama Ankara-İstanbul arasında hareket eden bir otobüsün Konya’daki bir köye sefer yapan otobüsle çarpışması ihtimali çok çok çok az olsa da vardır. Şimdi Darvincilerin kendiliğinden olma ihtimali üzerinde duralım. Elimizdeki altı yüzlü zarı atacak olursak, on zar atımında istediğimiz altı rakamdan birilerinin istediğimiz sırayı alabilmesi ihtimali 6^10 yani altının on defa birbirine çarpımının biridir. Çok az muhtemeldir, ama muhtemeldir. Bu kadar sayıda oynasak, birinde böyle diziliş ile karşılaşabiliriz. Ama bu dizinin elde edilmesi için en az on defa oynamamız gerekir. Yedi defa oynadığımızda bile bir diziyi elde etme ihtimali yoktur. Mutlak sıfırdır. Eğer saniyede bir defa zarı atabiliyorsak, demek ki on saniyeden daha az bir zaman içinde böyle diziyi elde etme imkanına sahip değiliz. İhtimal sıfırdır. Şimdi kendiliğinden evrimleşme nazariyesine dönelim. Yeryüzü aminoasitlerin oluşabilmesi şartlarında kaç milyon sene yaşamıştır? En çok bir milyar senedir. Aminoasitlerin karşılaşma ve birleşme asgari zamanını da ele alalım. Bu saniyede bin kadar olsun. Sonunda bizim bir trilyon karşılaşma imkânına sahip bulunuyoruz. Şimdi bir canlının oluşması için eğer bir trilyon kadar dizi varsa, yani bu kadar sayıda kuantum ve atom yan yana istediğimiz sırada yer alması gerekiyorsa, o zaman bunun ihtimali bir trilyonda birdir. Ama bundan daha uzun sayıda bir dizi gerekiyorsa, o zaman böyle bir diziyi elde etme imkanına sahip değildir. Yani mutlak sıfırdır. On sayılık bir dizi için yedi defa tam nasıl yetmiyorsa, dokuz da yetmiyorsa, işte canlının oluşması için bu zaman yetmeyecektir ve ihtimal mutlak sıfır olacak, mümkün olmayacaktır. Halbuki bir DNA zincirinin oluşması için gerekli dizi 10^100 den fazladır. Oysa geçen zaman 10^12 gibi sayıdır. O halde DNA zincirinin kendiliğinden oluşması ihtimali hiç yoktur. Sıfırdır. Bu hesabı şimdiye kadar kimse yapmamıştır. Sonuç olarak, gerek cansızların gerek canlıların bu düzene göre kendiliğinden düzenlenmesi imkânsızdır. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL Adil Düzen Dergisi (0532) 246 68 92 |
|
|
![]() |
| Etiket |
| alimlerinin, evrim, görüşü, nasıldır, İslâm |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| video.. İslam alimlerinin efendi hz.'lerine hürmeti | suvari4060 | VİDEO - FLASH PAYLAŞIMLARI | 0 | 03.11.10 23:32 |
| İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır? | Alemdâr-ı İslâm | SERBEST KÜRSÜ | 0 | 11.11.09 13:52 |
| İslam Dünya Görüşü.. KADİR MISIROĞLU | erbakan | Din | 0 | 23.10.09 20:07 |
| Kudüste Aşk Nasıldır Bilirmisin.. | Adige Abzakh | SERBEST KÜRSÜ | 0 | 22.04.09 14:36 |
| Allah’ın sevdiği eş nasıldır? | İn'ikas | ÂİLE VE ÇOCUK EĞİTİMİ | 0 | 02.12.08 18:36 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|