| Konular: 50,300 | Mesajlar: 311,836 | Üyeler: 10,668 | Online: 217 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum İSLAM-İ İLİMLER » AKAİD-İ EHL-İ SÜNNET »

AKAİD-İ EHL-İ SÜNNET Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in Akidesini Anlatan Kaynaklar...

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 21.04.09, 01:18   #1
Muvahhid Seyfulİslam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Üye
Üye No : 3792
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Konuları : 13
Mesajlar : 23
Teşekkürleri: 0
4 mesajına 7 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 0 Muvahhid Seyfulİslam is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.05.09
Durumu : Status: Offline

Standart Ukde El-Kubra {en büyük düğüm ve çözümü}İMAN..!

İMAN
İnsan, kendi varlığını, hayatını ve yaşadığı kâinatı hisleriyle algılar. İnsan, olayları ve eşyayı birbirinden ayırt edebilme safhasına geldiğinde kendi kendine birtakım sorular sormaya başlar:

Kendi varlığından, annesinin, babasının, hatta en uzak dedesinin varlığından önce ne vardı? Kendisinin veya diğer insanların yaşamakta oldukları hayattan önce bir şey var mıydı, yok muydu? Kâinatta görmekte olduğu yeryüzü ve güneş, adlarını duymakta olduğu yıldızlardan önce bir şey var mıydı? Bunlar ezeli mi, yoksa bunlardan önce ezeli bir varlık var mıydı? Kâinat, insan ve hayatın sonrası var mı, yok mu? Ebediyete kadar böyle mi devam edecekler, yoksa bir gün yok olup gidecekler mi?

İnsan, kendisine bu tip soruları sık sık sorar. Yaşadıkça bu tip soruların oranı gittikçe artar. Zamanla bu durum, onda öyle "büyük bir düğüm" meydana getirir ki, insan sürekli onu çözmekle uğraşıp durur. Ancak kişinin elindeki bilgiler, söz konusu "büyük düğüm"ü çözmesine yetmez. Büyüdükçe daha çok bilgiye sahip olur ve her defasında elde ettiği bilgilerle vakıayı yorumlamaya yeltenir. Bütün bu girişimlerden sonra vakıayı "kesin" bir şekilde yorumlayabilirse, aynı sorularla bir daha karşı karşıya kalmaz. Dolayısıyla "büyük düğüm"ü çözmüş olur. "Kesin" bir şekilde söz konusu vakıayı yorumlayamadığı takdirde kendi kendine sorular sormaya devam eder. Zaman zaman geçici çözümler bulur, fakat soru işaretleri tekrar ortaya çıktığı zaman "büyük düğüm"ü çözemediğini anlar. Böylece kafasındaki sorular zinciri doğal bir biçimde devam eder.

Kimileri bu sorulardan kaçar, kimileri sorulara cevap arama girişimini sürdürür. Ergenlik çağına varmamış çocuklar ise sorularının cevaplarını ailelerinden{güven duyduklarından } alırlar. Çünkü çocuklar dünyaya sorulardan soyutlanmış bir halde gelirler. Ancak etraflarında olup biteni fark etmeye başladıklarında kafalarında çeşitli sorular belirmeye başlar. Bu dönemde aileler, onların sorularını cevaplamayı üstlenirler. Çocuklar, ailelerine veya işlerini yürüten kişilere duydukları güvenden dolayı onların verdikleri cevapları kolayca kabullenirler. Cevaplarını güven duydukları kişilerden aldıklarında huzur içinde kendilerini onlara teslim ederler. Ergenlik çağına erişenlerin ezici bir çoğunluğu, çocukken aldıkları bu cevaplarla yetinirler. Bunların az bir bölümü ise, küçükken aldıkları cevaplardan tatmin olmadıklarından kafalarında tekrar soru işaretleri belirir. Bu yüzden "büyük düğüm"ün çözülmesi yolunda küçükken aldıkları cevapları buluğ çağında tekrar gözden geçirip bu düğümü kendi başlarına çözmeye girişirler.

Böylece insanların bir kısmı "büyük düğüm"ü kendi kendine çözmeye çalışırken, bir kısmı küçükken aldığı cevaplarla çözmüş olurlar. Her iki çözüm biçiminde de eğer kişi, fıtratına uygun bir çözüm bulup ona itimat ederse, tatmin olmanın verdiği hazla rahatlar, mutlu olur. Kişinin bulduğu çözüm fıtratıyla uyum içinde değilse, bulduğu bu çözüme itimat etmez. Sorular peşini bırakmaz. Kişi bu hususta renk vermese de, sorular ona büyük bir sıkıntı verir.

İşte bu sıkıntılı yaşamdan kurtulabilmek, ancak hayata dair net bir bakış açısı kazanmakla sağlanabilir. Hayata bakış açısı aynı zamanda insanın temel fikridir. Bu temel fikir O’nun hayatını düzenleyen yegane olgudur. Bu temelin doğru ve sağlam olabilmesi hurafelerden ve farazilerden uzak doğru bir şekilde iman etmekle gerçekleşir. İşte bu şekilde iman edebilmenin tarifi şöyledir:
İman: Vakıa’ya mutabık, kesin delile dayalı, kesin tasdiktir. Yani bir fikrin kişide inanç haline dönüşmesi için ortaya konan fikre getirilen delillerin gerçeği yansıtması ve konuya uygun olması gereklidir. Ayrıca bu deliller zanni değil, kat’i/kesin olmalıdır. Bu iki unsur gerçekleştiği zaman (vakıaya mutabıklık ve kesin delil) fıtrata uygunluk gerçekleşir ve kalp onu tasdik eder/mutmain olur.

Birbiriyle bağlantılı olmasına rağmen insan bir şeye iki şekilde inanır. Bunlardan ilki kendi aklının ortaya kolmuş olduğu sonuçtur ki bunu akli delile dayalı iman diye tarif edebiliriz. İkincisi ise güven duyduğu kaynaklardan ulaşan bilgiler sonucunda elde edilen inançtır. Buna da delile dayalı iman diyebiliriz.

1. Akli delile dayalı iman; Bu iman akli düşünme metodu üzerine bina edilmiştir. Yani, duyu organları vasıtasıyla hissedilen vakıanın beyne iletilip kişide varolan öncül bilgiler yardımıyla yorumlanması sonucu elde edilen fikirdir. ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a iman, Kur’anın ALLAH (Subhanehû ve Tealâ) tarafından gönderilmiş mukaddes bir kitap olduğuna iman, Hz. Muhammed (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) ALLAH’ın Peygamberi olduğuna iman akli düşünme metoduyla elde edilir.
2. Nakli delile dayalı iman; Akli düşünme metodu ile kesinliği kanıtlanmış yazılı ve sözlü delillerin (Kur’an’ı Kerim ve mütevatir hadisler) işaret ettiği bilgilere inanmaktır. Ahirete iman, cennet-cehenneme iman meleklere iman vb. gibi.

İşte bu çıkarımlardan sonra ortaya çıkan tablo günümüzde temel bir fikir ortaya koyan sadece üç ideoloji olduğunu göstermektedir. Bunlar; Kapitalizm, Komünizm ve İslam’dır.

Kapitalizm: Her şeyin öncesinde bir yaratıcının varlığını ve ölümden sonra dirilmenin, hesap gününün, cennet ve cehennemin varlığını reddetmemiş olmakla birlikte dinin hayattan kesinlikle ayrılması esası üzerine kurulmuştur. Nizamın insan tarafından konulmasını savunur.

Komünizm: İnsan, hayat ve kainatın öncesinde maddenin varlığını, yine insan, hayat ve kainatın sonrasında da maddenin olacağını ileri sürer. Kısaca varlığın kaynağının madde olduğunu, bir yaratıcının olmadığını, ölümden sonra dirilmenin ve hesap gününün olmadığını savunur.
Kapitalizm ve Komünizm temel fikirlerinde birbirlerinden ayrılmakla birlikte, insan için yüksek ideallerin yine insanlar tarafından konulmuş yüksek değerler olduğunda ve saadetin maddi lezzet ve zevklerden en büyük payı almaktan ibaret olduğunda birleşmektedirler.

İslam ise: bunlardan ayrı olarak insanın dünyadaki yegane maksadının ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’ı razı etmek olduğunu ifade etmektedir.
İslâm: İslam’a göre her şeyin öncesinde bir yaratıcının varlığına iman gerekir ki o Allahu Teala'dır. Hayat sonrasına da iman etmek gerekir ki o da Ahiret günüdür. Hayat ile hayat öncesi arasındaki münasebet iki konuyu kapsar. Yaratıcı, yaratık ilişkisi ve ALLAH'ın emirleri. Hayat ile hayat sonrası arasındaki münasebet de iki şeyi kapsar. Ölümden sonra dirilme, haşr-u neşr ve insanın dünyada yaptığı fiillerden sorulması.

İslam’a girişi ifade eden ve iman edilmesi istenilen hususları açıklayacak olursak;

ALLAH’A İMAN
Şüphesiz ki ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), aklı ile insanı –aynı şekilde cinleri- diğer varlıklardan ayırmıştır. Elbette ki bu benzersizliği ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), gereksiz yere, boşuna yaratmamıştır. Büyük bir iş için, hak olarak yaratmıştır. O, insanları diğer mahluklardan ayrı olarak, ilahi tekliflerle karşılaşmaya hazırlamakta ve bu nedenle de aklı, tekliflerin yeri haline getirerek, bu teklifleri kavrayabilecek ve gereklerini yerine getirebilecek bir güce kavuşturmuştur. Bizzat aklın kendisi, gurur duyulacak bir niteliktir. Bu nedenledir ki diğer mahluklara sunulduğu gibi insana da birtakım teklifler sunulduğu zaman, aklı ile gururlandığından, kendine ve gücüne güvendiğinden, teklifi kabul etmede gevşeklik göstermeden teklifi kabul etmiş ve kendini gereklerini yerine getirmeye hazır hissetmiştir.

Eğer aklın bizzat kendisi gururlanma, kendine ve gücüne güven kaynağı olmasaydı kabul etmekten sakınır ve kendini bu kozmozdaki (kainattaki) diğer yaratıklar arasına dahil ederek, bu tekliften uzak bir şekilde ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a boyun eğer ve itaat ederdi. Ancak gaybı bilen ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), aklı ve aklın gücünü yaratmış ve bu teklifi kabul etmesini istemiştir. Aklı, istediği takdirde, ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a boyun eğerek ve itaat ederek bu yükü taşıyabilecek bir güce kavuşturmuştur. Bunu yaptığında hak kervanında kalacak daha doğrusu çok şerefli ve onurlu bir konuma gelecektir. Aksi takdirde ise, hak kervanından çıkarak ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’ın gazabına ve azabına maruz kalacaktır. Bu akla sahip olan kimse, ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a itaat etme ve boyun eğme kuralından hareket ederek, kendisine İslâm teklif edildiğinde, İslâm’ı kabul eder ve itaatle ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)'a teslim olur.

Aydın ve bilinçli bir akılla, karşılaşacağı görevleri taşıma sorumluluğunu hisseder. İşte bu akıl, Müslüman bir kimsenin aklıdır. Bu kabul ile insan, hak kervanındaki yerini almış, hatta bu kervanda baş köşede yerini almıştır. İnsanın, ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a itaat etme ve boyun eğme kuralına uymayıp kibirlenmesi, böbürlenmesi ve kendisine güvenerek inkarında devam etmesi de sahip olduğu akıldan kaynaklanmaktadır. İşte bu akıl da kafir bir insanın aklıdır. Bu kafir, kibirlenmesi, ileri gitmesi ile kainat kervanının dışına çıkarak, ona karşı azgınlaşmasıyla ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’ın gazabına ve cezasına çarptırılacaktır.

Evet ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’ın varlığını idrak eden ancak akıldır ve iman da akıl yoluyla gerçekleşir. İslam iman konusunda aklı kullanmayı farz kılmıştır. Bu konu hakkında yüzlerce ayet gelmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

İbrahim, babası Âzer'e: Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (ALLAH'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan ALLAH'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am 74-79)

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde akıl sahipleri için deliller vardır. (Ali imran 190)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yararlı şeyleri denizde götüren gemilerde, ALLAH’ın gökten indirip ölümden sonra kendisi ile yeri tekrar dirilttiği yağmurun yağmasında ve her çeşit hayvanı yeryüzüne yaymasında, rüzgarları estirmesinde ve gökle yer arasında emre amade kıldığı bulutlarda, düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Bakara 164)

ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)'a iman yani onun varlığına iman bizler için atalarımızdan kalma geleneksel bir iman olmaktan çıkıp, daha delilli ve tahkiki olmalıdır. Yani insan ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a iman etmesi gerektiğini araştırma ve incelemeler sonunda ikna olarak anlamalıdır, bundan emin olmalıdır. Aksi taktirde kişinin Müslüman anne ve babadan doğması bir avantaj kabul edilebilir, ancak, tahkiki iman gerçek anlamda iman olarak kabul edilirse kişi Yahudi bir anne babadan olsa da, dinsiz bir anne babadan olsa da onun için bir şey değişmeyecektir. Çünkü o araştırması sonucu Allahu Teala'yı tespit edecektir. Ancak geleneksel olarak iman eden kişi Hıristiyan bir anne babadan doğsa Hıristiyan, Yahudi anne babadan olsa Yahudi ve dinsiz anne babadan olursa da dinsiz olur. Çünkü o taklit eder. Bu anlamda Müslüman'ın inandığı ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)'ı delilleriyle, kanıtlarıyla tahkiki olarak kabul etmesi gerekir. Çünkü Allahu Teala iman hususunda taklit etmeyi yasaklayıp, taklit edenleri kınamıştır.

Ey Muhammed! Senden önce herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya o kasabanın şımarık varlıkları sadece;”Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, bizde onların izlerini izlemekteyiz” derlerdi. (Zuhruf 23)

Kuşkusuz onlar atalarını dalâlette buldular . Şimdi de kendileri onların peşlerinden koşturuyorlar. (Saffat 69-70)

Onlara (müşriklere): ALLAH'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Bakara 170)

Ayrıca Allahu Teala insanın duyu organları ile algılayabileceği maddeleri kendi varlığına delil olarak göstermiştir. Madde üzerinde yapılacak olan araştırmalar kainatta bulunan bütün maddelerin aciz, sınırlı ve muhtaç olduklarını göstermektedir. Örneğin; İnsanoğlu aciz, sınırlı ve muhtaç bir varlıktır. İnsan hiçbir alet kullanmadan uçamaz, suyun üzerinde yürüyemez, ancak belli bir hızda koşabilir, felaketlerden belalardan kendini mutlak olarak koruyamaz.

Dolayısıyla acizdir. İnsan her bakımdan sınırlıdır. Belli bir mesafeye kadar görebilir, belli bir mesafeden ses işitebilir veya belli bir mesafeye sesini ulaştırabilir, boyu, gücü, aklı, ömrü vs. hepsi sınırlıdır. Dolayısıyla insan sınırlıdır. İnsan muhtaçtır çünkü, yemeden, içmeden, uyumadan ve nefes almadan yaşayamaz. Bunlara mutlak olarak ihtiyaç duyar. Bu sebeple aciz, sınırlı ve muhtaç olmayan bir güce yönelir.

İnsanoğlunun, yaratılışın gayesini anlayabilmesi için, aklının idrak ettiği, canlı ve cansız bütün varlıkları, aydın bir bakışla enine-boyuna, tüm detaylarıyla inceleyip, bu incelemeden sonra derin derin düşünmesi gerekir. Zira bu inceleme ve araştırma; insan, hayat ve kainat mefhumları olup, insan aklının anlama sınırı dahilindedir.

İnsan, hayat ve kainat; çölün kum zerrelerinden, Everest Tepesi’nin kar tanelerine bitkilerden insanlara, cansızlardan dünyamızı neşelendiren sayısız canlı varlıklara kadar, küçük büyük her şeyde mükemmel bir ölçü, plan, program, denge ve ahenk hakimdir. Her neye bakarsak bakalım, görünmeyen bir elin, görünmez bir kalem ve pergelle, en dakik bir şekilde zerrelerine varıncaya kadar ölçüp biçtiğini anlamakta yanılmayız.

*Kainatta her şey bir intizam içerisinde cereyan ederken, bilhassa insanın yapısında bu nokta daha bariz bir şekilde görülmektedir. İnsan beyninde bir hücre, 200 elektronik beyne denktir. Yani insanın beyin kabuğu, 2.8 trilyon elektronik beyine denktir. Beynin bu kadar dar bir sahaya yerleştirilmesi, tasavvurlarının ve tasarımlarının üzerinde harika bir sanat şaheseri olduğunu ispatlar. Beyinde 14 milyar hücre ve iki hücre arasında da 3000 bağlantı vardır. Eğer bu kadar bağlantı bir telekom santralinde olmuş olsaydı telekomcular ne yapacaklarını şaşırırlardı. Halbuki beyin asla şaşırmıyor...

*Kalp bir günlük çalışması ile, iki tankeri doldurup boşaltır.

*İnsandaki sinirler, uç uca eklense 480 bin km, damarlar uç uca eklense 200 bin km eder. Acaba bu kadar dar bir sahaya böyle geniş bir yer kaplayacak organlar nasıl sığdırılabiliyor?...
*Bağırsaklarda, yiyeceğin bağırsağa temas edeceği saha ne kadar fazla olursa o kadar iyi emilir. Bundan dolayı barsak iç yüzünü büyütmek için, bağırsakta birçok kıvrım vardır. Bu kıvrımlar olmasaydı, bağırsakların uzunluğu 35-40 metre olması gerekecekti. İnsan vücudunun her tarafında olduğu gibi, bağırsak yapısında da madde ve saha bakımından en mükemmel bir şekilde yerleşim ve intizam bulunmaktadır.

*İnsan vücudundaki göz, kulak, burun ve dil gibi organların yapıları et olduğu halde, göze görmeyi, buruna koklamayı ve dile de tat alma görevini yükleyip bir ahenk içerisinde programlayan kim? Kulağın gördüğünü, gözün de işittiğini hiç duydunuz mu?...

*İnsan vücudunda organlar sağlam muhafazalarla korunmuşlardır.
Mesela; kafatası muhallebi kıvamındaki beyni, bütün darbelerden koruyacak şekilde yapılmıştır. Göğüs kafesi, içindeki kalp, akciğer ve diğer önemli damar ve organları muhafaza eder. Yalnız karnın ön duvarı, deri ve kaslardan ibaret, yumuşak ve hareket edebilecek yapıya sahiptir. Karın duvarı da göğüs duvarı gibi sert olsaydı ne olurdu? O zaman insan gövde esnekliğini kaybeder, robot gibi olurdu. Yani solunum yapılamayacak ve hayat da olmayacaktı...

*İnsanın yaratılışı öyle muhteşem ve sırlı hadiseler zinciridir ki; bebeğin anne karnındaki kalsiyum temini için, annenin kemiklerinden kalsiyum çözülüp alınması ve bebeğin imdadına gönderilmesi, annenin doğum sırasında ağır kanamadan ölmemesi için, kanın pıhtılaşma oranının % 100 artarak tam bir koruma mekanizmasının oluşması ve bebeği doğumdan sonra hastalıklara karşı koruyacak antikorların annenin ilk sütüne bolca yerleştirilmesi, sonsuz şefkat ve kudret sahibi bir Zat’ın her şeyi bir plan ve programa göre varlığa erdirdiğini gözler önüne sermektedir.

*Çöllerin vazgeçilmez vasıtası olan deve incelendiğinde, çöl hayatı için ne kadar uygun yaratıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Uzak mesafelerde binek veya ağır yükleri taşıyıcı olarak insanoğluna hizmet ettiği gibi, eti ve sütüyle de gıda ihtiyacını karşılar. Bir deve 15 dakika içerisinde 200 litre suyu içebilmektedir. Ayrıca hörgüçlerinde bolluk dönemlerinde oluşan yağları depo ederek, susadıklarında bu yağın parçalanmasıyla su açığa çıkar ve susuzluğunu giderirler. Tabak şeklinde, araları açık olan ayaklarıyla, yumuşak kumda batmadan kilometrelerce yürüyebilirler. Deveye bahşedilen bu mükemmel sistem acaba tesadüf mü?...

*Karınca ve arılar gibi toplu halde yaşayan böcekler, o derece karışık davranışlarda bulunurlar ki, bu hayvanlarda akıl olmadığını düşünmek şaşırtıcı gibi gelir. Halbuki, onların çok karışık davranışları akla ve iradeye bağlı değildir. Akıllı ve şuurlu kabul ettiğimiz günümüz insanları dahi tam huzurlu ve sakin bir toplum hayatı kuramadığı halde bu böcekler o kadar intizamlı bir hayat kurmuşlar ki, insanın hayretler içinde kalmaması imkansız. Bu böceklerde cemiyet nizamına çok dikkat edilir. İşçi arıların petek yapması, yavru ve kraliçe arıları beslemeleri, kovanı temizlemeleri ve tamir etmeleri çok büyük bir intizam ve düzen içinde olur. Eğer kovanın içi sıcaksa yumurtaları soğutmak için kanat çırpan arılar, şayet kovanın içi soğuksa, yumurtaların etrafına toplanarak onları ısıtırlar. Acaba işçi arı bu işi nereden öğrendi?.. Ona yumurtaların bu şekilde bozulmadan bakılabileceğini kim öğretti?.. İşçi arı bal yapabileceği bir çiçek bulduğunda bunu diğer arılara haber verirken, güneşe göre bir açı çizerek, bazı dönme hareketleri yapmaktadır. Bu şekilde yön belirlemeyi arı nereden öğrenebilir?.. Harika bir tadı, şifa kaynağı ve besleyici değeri tam olan, çeşitli mineral ve vitaminler içeren balı yapmayı arı hangi laboratuvarda öğrendi, formülünü kimden aldı?...

*Örümceklerin her türünün sadece kendine has olan bir ağ şekli vardır. Her örümcek hiç öğretilmeden, hangi şekilde ağ yapacağını bilir. Örümcek ağının ipeksi telcikleri iplik halinde salgılandığı anda havanın etkisiyle katılaşan proteindir. Bizim gözle gördüğümüz her iplik, aslında birçok iplikten meydana gelmiştir. Örümcek bu iplik ile ustalıkla bir ağ örer.
Bu ağlara takılan sineğin titreşimlerini hissetmek için ipliğin son ucunu tutarak pusuda bekler. Acaba ağ kurarak avlanmayı örümceklere hangi usta avcı öğretti?...

*Tavuk yumurtalarının içine konulan bir ördek yumurtasından diğer yavrularla birlikte çıkan ördek yavrusu dosdoğru suya koşarken, tavuk yavruları toprağı gagalamakla meşguldür. Acaba bu ördek yavrusuna yumurta içindeyken yüzme mi öğretildi?.. Anne ve babasından uzakta kuluçka makinesinden çıkartılan bir kuş laboratuarda büyütülüp beslendiği halde, bu şartlarda bile kendine has olan yuvayı yapıyor. Yumurtadan çıktıklarından beri yuva hakkında hiçbir bilgisi olmayan bu kuşlara diğer kuşlar gibi yuva yapmayı kim öğretmiş olabilir?.

*Afrika’nın Namibia Çölü’nde yaşayan birçok örümcek türünden olan “Altın Tekerlek Örümceği”, en büyük düşmanı olan yaban arılarından kurtulmak için kendilerini bir disk haline getirip tekerlek gibi dönerek kaçmaktadırlar. Yuvalarını kum tepeciklerine yapan bu örümcekler, yaban arıları tarafından sokulduğunda felç olarak hareketsiz kalmaktadırlar. Bu kötü sonuca uğramamak için Sevk-i İlahi ile örümceklere yuvalarını kum tepeciklerinin en yüksek noktalarına yapmaları öğretilmiştir. Böylece yaban arılarından yuvarlanarak kaçma işini de tepenin yüksekliğinden ve eğiminden yararlanmaktadırlar. Örümcekler yuvarlanmaları sırasında 1 saniyede 44 devir (tur) yaparlar. Bu da saatte 300 km. hızla giden bir otomobilin hızına eşit bir hız demektir. Enteresan olan husus, tepenin eğimi ile dönüş hızı arasındaki ilişkiyi bu akılsız ve şuursuz örümceğin nasıl bildiği ve yuva yapma yerini en iyi şekilde tespit etmesidir.

*Sema’dan (Gökyüzü) yağmur yerine nitrik asit (kezzap) yağabilirdi, hiç düşündük mü?. Yerküredeki su, karbondioksit, oksijen ve azotun devir daimindeki ahenk içinde işleyen nizam ve intizam insanı hayretten hayrete düşürür. İlmen havadaki her şimşek çakışında nitrik asit oluşumu için bütün şartlar hazırdır. Bu şartlara rağmen kezzap değil de, katre katre yağmuru indiren, yüce kudret, irade ve hikmetle hükmedip üzerimizde titreyen bir rahmet eli ibretle görünmektedir. Bunu hiç düşündük mü?... Kainatta yaşayan bu esrarengiz gelişmeleri inceleyen ve düşünen bir insan, duyu organlarının algılayabildiği şeylerin sadece varlığından bile, onları yaratmış olan bir yoktan var edicinin mevcut olduğunu anlar. Zira bütün canlılarda ve eşyada gözlenen şey onların eksik, aciz ve bir başkası tarafından yaratılmış olmasıdır. Öyle ise bunlar yüzde yüz yaratılmıştır. Bundan dolayı çekip çeviren ve düzen sahibi bir yaratıcının varlığını ispat etmek için kainatta herhangi bir şeye dikkati çekmek yeterlidir. Kainatta herhangi bir yıldıza bakmak, hayatın görüntülerinden herhangi birini düşünmek, canlıları incelemek ve insanın herhangi bir özelliğini anlamak, Yüce ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’ın varlığına kesin olarak delil olur.

Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim dikkati eşyaya yöneltir. İnsanı, eşyaya ve eşyanın etrafında olup bitenlere, eşyaya ilişkin hususlara bakmaya ve böylece Allahu Teala’nın varlığına delile dayanarak inanmaya çağırır. Böylece insan eşyanın başkasına muhtaç olduğunu görünce bundan düzen sahibi bir yaratıcının varlığını tam olarak anlar.

Bu kainatın içindeki bütün varlıklar birbirleri ile ilişkili ve birbirlerine bağımlıdırlar. Güneş, ay, yıldızlar, bitkiler ve hayvanlar belirli bir düzen içerisinde hareket etmektedirler. Yani her madde özel bir kanunla yoluna devam etmektedir. Bu maddeler kendilerine ait bu kanunu kendileri koyamayacakları gibi onu değiştirme özelliğine de sahip değildirler. Maddedeki bu acziyet, sınırlılık ve muhtaçlık kendisi gibi aciz, sınırlı ve muhtaç olmayan bir düzen koyucuya ihtiyacı doğurur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır.

Sizi topraktan yaratması O’nun varlığının âyetlerindendir. Sonra hemen birer insan olup yeryüzüne yayılırsınız. İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlarda tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır. Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının âyetlerindendir. doğrusu bunda bilenler için âyetler vardır. Geceleyin uyumanız, gündüz de lütfundan rızk aramanız O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlara kulak veren bir kavim için âyetler vardır. Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlarda akleden kavim için âyetler vardır. Göğün ve yerin, O’nun emri ile ayakta durması O’nun varlığının âyetlerindendir. Sonra sizi kabirlerinizden bir çağırmaya görsün, hemen çıkıverirsiniz. (Rum: 20-25)

Görmedin mi? ALLAH gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” (Zümer 21)

ALLAH; gökleri gördüğünüz şekilde direksiz olarak yükseltendir. Sonra, kudretiyle Arş’ı istila etti, güneşi ve ayı da kulların menfaatına tabi (bağlı) kıldı. Bunlardan (güneş ile aydan) her biri belirli bir vakte kadar dolaşıyor. Bütün işleri O idare ediyor; ayetleri açıklıyor ki siz Rabbinize kavuşacağınızı şüphesiz bilesiniz. Arzı, enine-boyuna uzatıp döşeyen onda yerli yerinde dağlar ve nehirler yaratıp meyvelerin hapsinden o arza ikişer ikişer (erkekli-dişili) yapan O’dur. Geceyi gündüze O bürüyor; muhakkak ki bunda düşünecek bir topluluk için pek çok deliller vardır. (Ra’d : 2-3)

Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların ALLAH'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. ALLAH, onların yapmakta olduklarını hakkıyle bilir. Göklerin ve yerin mülkü ALLAH'ındır; dönüş de ancak O'nadır. Görmez misin ki ALLAH bir takım bulutları (çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya getirip üstüste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki dağlardan (dağlar büyüklüğünde bulutlardan) dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alır! ALLAH, gece ile gündüzü birbirine çeviriyor. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak bir ibret vardır. ALLAH, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... ALLAH dilediğini yaratır; şüphesiz ALLAH her şeye kadirdir.” (Nur 41-45)

ALLAH O'dur ki, rüzgârları gönderir, bunlar da bulutu kaldırır. Derken, ALLAH onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder; nihayet arasından yağmurun çıktığını görürsün. ALLAH dilediği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverirler.” (Rum 48)

Ayetlerde de görüldüğü gibi ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), insanı eşyaya, eşyanın etrafındakilere ve eşya ile ilgili hususlara aydın bir düşünce ile bakmaya, bu suretle düzen sahibi bir yaratıcının mevcudiyetini delille anlamaya ve sonuçta ALLAH’a (Subhanehû ve Tealâ) imanın akıl ve delil sonucu olmasıyla, köklü bir imana sahip olmasına davet etmiştir. Bundan dolayı her Müslüman’a imanı araştırması, inceleme ve aydın düşünce ile bulması ve ALLAH’a (Subhanehû ve Tealâ) iman noktasında mutlak olarak aklı hakem kılması vacib (mecbur) olmuştur. İnsanın, nizamlarını almak ve yaratıcısına iman için kainata bakmaya davet edilişi Kur’an-ı Kerimin çeşitli surelerinde yüzlerce defa tekrar edilmektedir. Bunların hepsi insanın akli yeteneklerine yöneltilmiş olup, imanı akıldan ve delilden doğsun diye, kişiyi düşünceye çağırmakta ve babalarından gördüğü şeyleri hiç düşünmeden, incelemeden, ne derece doğru olduğuna kanaat getirmeden kabul etmekten sakındırmaktadır. İşte İslam’ın istediği iman budur. Bu iman o, “kocakarı imanı” diye adlandırılan iman değildir.
Bu, ancak derin derin, enine boyuna düşünüp sonra nihayet Allahu Tealaya, şüpheye mâhal bırakmadan imana ulaştıran araştırıcı aydının imanıdır.

Kainatta olup biten olayları, canlıları ve eşyayı inceleyip bunların aciz ve eksiksiz olduğunu, Allahu Teala tarafından yaratıldığını kavrayan insan, bir an “peki ALLAH’ı kim yarattı?” sorusuyla karşı karşıya kalabilir. ALLAH (Subhanehû ve Tealâ) ya bir başkası tarafından yaratılmıştır, ya kendi kendini yaratmıştır, ya da varlığı vacib ve ezelidir. Başkası tarafından yaratılmış olması batıldır. Çünkü o zaman sınırlı olarak yaratık konumuna düşer.

Kendi kendini yaratmış olması da batıldır. Çünkü bir anda hem kendisinin yaratıcısı ve hem de kendisinin yaratığı olmuş olur ki, bu imkansızdır. O halde yaratıcının öncesiz, sınırsız ve başlangıçsız, varlığının vacib (zaruri ve kendiliğinden) olması gerekir ki, o da Allahu Tealadır.

Bununla birlikte insanın yaratılış özelliklerinden olan içgüdülerden tapınma içgüdüsü, onu bir yaratıcıya kulluk etmeye zorlar. İnsanlık tarihi incelendiğinde bütün toplumların tapındığı bir güç-otoritenin varlığı görülmektedir. Bu insanda varolan tapınma içgüdüsünün yansımasıdır. Kimi zaman yanlış, kimi zaman doğru bir biçimde olsa da bu içgüdü mutlaka tatmin edilmiştir. Nitekim, güneşe, aya, yıldızlara, kendi elleriyle yaptıkları putlara, ineğe tapan, insanlar olduğu gibi bir olan ALLAH (Subhanehû ve Tealâ)’a kulluk eden insanlar da olmuştur.

Bütün bu araştırma, inceleme ve aydın düşünmeden sonra deriz ki: Hiçbir şey yokken ALLAH (Subhanehû ve Tealâ) vardı. O’ndan önce de hiçbir şey yoktu. O, tek gerçekti, tek haktı. Sonra O; yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve gezegenlerden oluşan bu eşsiz kainatı hak olarak yaratmayı irade etti. ALLAH (Subhanehû ve Tealâ) dilerse biz bunları biliriz, dilemezse bilemeyiz. Kainatta var olan bu varlıkların tamamı, kendileri için belirlenmiş olan sabit kanunlara, sistemlere göre hareket etmektedirler.
Bu kesin gerçekleri kabul etmeyip kafir olanlar hakkında ise yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

…Doğrusu müşrikler ancak necestir/pisliktir… (Tevbe: 28)
Necaset kelimesi, Kur'an'da tek bir defa burada kullanılmış ve burada da ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), müşrik kafirleri necis olarak isimlendirmiştir. Bu kainat, temizlik üzere yaratılmıştır. Kafirlerin necis olarak isimlendirilmeleri ise temizlik üzere yaratılmış olan bu kainata aykırı olmalarındandır. Bu çizgiden ve metoddan çıktıklarını, dolayısıyla da necasetlerin atılması gibi atılmalarını gerektiren bu durumu dile getiren en uygun bir kelimedir necaset. İnsanlardan olan kafirler ve onların benzerleri olan cinler, bu kainatta anormal bir halde bulunmaktadırlar. ALLAH Sübhanehu'nun hikmeti, bu kainattaki varlıkların birbirlerinden üstün ve farklı olmasını, insanların da diğer yaratıklardan üstün olmasını gerektirmiştir. Daha doğrusu ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), yerde ve göklerde bulunan tüm varlıkları, insanın emrine vermiştir. ALLAH (Subhanehû ve Tealâ), şöyle buyurmaktadır:

Görmez misiniz ki ALLAH, göklerde olanları da yerde olanları da size müsahhar kılmıştır. Gizli ve açık olarak, nimetlerini size bolca vermiştir…" (Lokman: 20)

Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini size musahhar/boyun büker kılmıştır. Elbette ki düşünen bir kavim için, bunda ayetler vardır." (Casiye: 13)

Kafirlerin dışında kalan bu alemdeki varlıklar, başlarında ve zirve noktasında Müslümanlar topluluğu bulunmak üzere, hakka uygun olarak hareket etmektedirler. Bu büyük alemde yer alan Müslüman bir insanın durumu, işte budur,

Sonrada nübüvvet Peygamberlik metodu üzere {RAŞİDİ} Hilafet olacak.{Ahmed bin hambel-17680}

Konu Muvahhid Seyfulİslam tarafından (21.04.09 Saat 02:10 ) değiştirilmiştir..
View Muvahhid Seyfulİslam'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
büyük, çözümüİman, düğüm, elkubra, ukde

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:53 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.