|
| Konular: 50,303 | Mesajlar: 311,863 | Üyeler: 10,668 | Online: 203 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| ASRIN MÜCAHİDLERİ Davaları ve Dinleri Uğruna Ömürlerini Harcayan,Ahirete Göçmüş veya Küfre Karşı Hala Savaşan Mücahid(e)ler...! |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3
![]() Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline
|
İskilipli Mehmed Âtıf Hoca Hazretleri İskilip'in Tophane (Toyhane) köyünde doğdu. Babası, Akkoyunlu aşireti beylerinden ve İmamoğulları'ndan Mehmed Ali Ağa, annesi Mekke-i Mükerreme'den göç etmiş Benî Hattâb aşireti şeyhlerinden, Kartaldağ yaylasında medfun Arap Dede adıyla şöhret bulmuş şeyhin torunu Nazlı Hanım'dır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Atıf dedesi Hasan Kethüda tarafından büyütüldü. İlk dinî bilgileri köyündeki hocalardan aldı. İskilip'te müderrislik yapan Hoca Abdullah Efendi'den bir süre ders okuduktan sonra ailesinin muhalefetine rağmen ilim tahsili amacıyla İstanbul'a gitti. Burada öğrenimine devam ederken bir yandan da geçimini sağlamaya çalıştı. 1902'de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek "İstanbul müderrisliği"ni kazandı; ertesi yıl Fâtih Camii'nde ders vermeye başladı. Bu arada İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi'nden 1905"te mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça öğretmenliğine tayin edilen Atıf Efendi, Meşîhat-ı İslâmiyye Dairesi'nde bulunan dersiamların mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine şeyhülislâm tarafından Bodrum'a sürüldü; oradan da Kırımlı İbrahim Tâli Efendi'nin pasaportu ile Kırım'a geçti. Kırım'dan Varşova'ya kadar giden Atıf Efendi. II. Meşrutiyetin ilânından bir hafta Önce İstanbul'a döndü. 1911'da medâris müfettişliğine getirildi. Bu arada Sebüürreşad ve Beyânül-hak'ta yazılar yazdı. Donanma Cemiyeti yararına kaleme aldığı Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye'nin Ehemmiyet ve Vücûbu adlı eseri dolayısıyla takdirname aldı. 31 Mart Vak'asi'nda bir hafta tutuklu kalan Mehmed Atıf Efendi, Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesi (1913) olayında dahil olduğu gerekçesiyle Sinop'a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu'da yaklaşık bir buçuk yıl kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'a döndü. Her iki olaydan sonra da resmî makamlar bir yanlışlığa kurban gittiğini, suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir. Dört yıl görev alamadı. 1918'den sonra Dârü'l-hilâfeti'l-aliyye Medresesi kısm-ı âlî tefsîr-i şerîf ve Medresetü'l-kudât'ta hikmet-i teşriiyye müderrisliğine tayin edildi. 1 Ocak 1919'da da İbtidâ-i Dâhil Medresesi umum müdürlüğü idarî görevine getirildi. 19 Şubat 1919'da Mustafa Sabri Efendi'nin başkanlığında kurulan Müderrisin Cemiyeti'nin ikinci başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919'da genel kurul toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Mustafa Sabri Efendi'nin şeyhülislâmlık makamına tayini üzerine başkanlığa Atıf Efendi getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bir beyanname yayımladı. İskilipli, işgal kuvvetlerine ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm'e karşı olan beyannamelere de imza attı. Anadolu'nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıttı ve köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etti, ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı ha*ırlattı. 1922 yılı Ramazanında huzur derslerine muhatap olarak katılan Atıf Efendi, Alemdar ve Mahfil gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza (Doğrul) ve Süleyman Nazif ile itikadî ve fıkhî konularda kalem münakaşalarına girişti. Bu arada İstiklâl Savaşı'nda işgal güçlerine karşı mücadele verdi. 1924'te yazıp Maarif Vekâleti'nin ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı risalesi yüzünden şapka kanununa muhalefetten dolayı 7 Aralık 1925'te tutuklandı ve Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından Giresun'a sevkedildi. Ankara İstiklâl Mahkemesi Of, Erzurum, Rize vb. yörelerdeki şapka kanununa aykırı hareketlerle ilgisi olup olmadığını araştırdı. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul'a getirildi, oradan da tekrar Ankara'ya gönderildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mah*kemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. Savcı Necip Ali'nin iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926'da Ankara'da Eski Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı'nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi. Eserleri : Mir'at-ül-lslâm (İslâmın Aynası) İslâm Yolu İslâm Çığın Din-i Islâmda Müskirat Nazar-ı Şeriatte Kuvay-ı Berrüye ve Bahriye ; Tesettür-ü Şer'î (Şer'î Örtünme) Muayyene-tüt-Talebe (Öğrenci Ölçüleri) Medeniyet-i Şer'iye (Şeriat Terakkileri) Ve bu 8 eserden sonra, kendisini darağacına göndermekte âmil olan veya kendisi gibi bir adamın yaşatılmaması fikrini ilham eden meşhur eseri: « FRENK MUKALLİTLİĞİ» Rabbim razı olsun, rahmet eylesin inşaAllah
__________________
_________________________________________________ Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?.. bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile iç içe bir lisândır. Rabia Hilal..
|
|
|
| Bu mesaj için Ruh-efzâ kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz: | fatımatüzzehra (04.12.09), muallim (04.12.09) |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3
![]() Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline
|
TEVKİFİ Ve nihayet beklenen oldu. 7 Aralık 1925’te tutuklandı. Ankara İstiklal mahkemesi tarafından Giresun’a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatine karar verilmesine rağmen, İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Çünkü asıl mesele Atıf hocanın suçlu olup olmaması meselesi değildi. Suç olmasa bile icad edilecekti. Hani kurdun kuzuya “Suyu bulandırıyorsun” demesi hikayesi vardır ya... Necip Fazıl’ın da dediği gibi artık onu mahkum edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu. İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.” Maznunlar (sanıklar) tekrar yargılanmak üzere trenle Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da hapishaneye sevk edilirken yanında bulunan Tahir-ül Mevlevi ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: “Atıf efendi ile aynı otomobile tesadüf etmiştik. “Geçmiş olsun” dedim. “Evet, kefeni yırttık. Bereket versin ki, Muharrem(Giresun’da Şapka olaylarının elebaşı olduğu iddiası ile asılan şahıs) ile tanışmıyordum” cevabını verdi. İSTİKLAL MAHKEMELERİ İstiklal mahkemeleri yargılamaları bana Karakuşi mahkeme fıkrasını hatırlatır: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı” der. Ev sahibi, “pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz, “pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş boyacının idamına karar verir. Ne var ki, boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.” Sadece şu husus bile İstiklal mahkemelerinin yargılamasının ne kadar gülünç olduğuna yeter; Ankara İstiklal mahkemesi azalarından sadece Rize mebusu Ali bey ile, savcı Necip Ali bey hukuk öğrenimi görmüştü. Reis Kel Ali(Çetinkaya) ve diğer azalar Kılıç Ali ile Reşid Galip beyler asker kökenli idiler. Zaten bunun çok da önemi yoktu. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Milli Mücadele Anıları” adlı eserindeki İstiklal mahkemeleri hakkındaki şu ifadesi çok şeyi açıklıyor: "Mübalağasız denilebilir ki, bunlardan her biri kendi başına bir Büyük Millet Meclisi, kendi başına birer diktatördü.” Uğur Mumcu bu durumu sanki meşru gösterme gayreti içindedir: “Devrim bir şiddet olayıdır! Devrim, şiddet ile gelir…her devrim idam sehpalarıyla, giyotinlerle ile başlar; sonra evrim sürecine dönüşüp barışçı yöntemlerle gelişir. Hangi devrim kansız yapılmıştır? Hangi devrim toplumsal gerilimler yaşatmamıştır? Ve hangi devrim Cavit beyin haksız yere asılması gibi adaletsizliklere ve haksızlıklara yol açmamıştır?” İstiklal mahkemeleri zabıtlarını incelediğimizde mahkemelerin hiç de Prof. Ergün Aybars’ın İstiklal Mahkemeleri adlı kitabında anlattığı gibi pembe bir çizgide olmadığı görünecektir. Misal olarak, mahkeme heyetinin maznunlara hitap tarzına birkaç numune verelim: “...İnkar filan edeyim deme! Temyizsiz (Yargıtaysız) , istinafsız (üst mahkemesiz) bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin.” “Hocam ruhun karanlık.” “Anlaşılıyor ki, İstiklal mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet lazım. Senin gibi muzır (zararlı) adamlara bir iki sual sorduktan sonra hemen hükmü vermeli.” Mehmed Akif’in damadı aslen Mısır’lı Ömer Rıza Doğrul’a: “Ne olursan ol! Türk vatanında, Türk vatandaşları arasında yaşamaya hakkın yok. Sana daha açık söyleyeyim mi? Kendimizden başkasının bu toprakta oturmasını istemiyoruz.” “Bu Gürcülüğü, Araplığı, Çerkezliği ruhunuzdan ne vakit çıkaracaksınız bilmiyorum ki? Türkiye’de doğar, Türkiye’de büyür, burada yer, içersiniz. Niye yok Gürcüyüm, Çerkezim bilmem neyim dersiniz?” İşte mahkemeyi yürüten heyetin fikir seviyesi... Bize şairin dediği gibi şöyle dua etmekten başka bir şey kalmıyor: “Kalmasın Allahım dünyada bir hakikat nihan (gizli - sır).”
__________________
_________________________________________________ Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?.. bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile iç içe bir lisândır. Rabia Hilal..
|
|
|
| Bu mesaj için Ruh-efzâ kullanıcısına teşekkür edenler: | muallim (04.12.09) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3
![]() Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline
|
MAHKEME SAFAHATI (safhaları) Atıf efendi mahkemenin beraat vereceğinden ümitlidir. Zira bir suç bulunamamaktadır. Mahkemeye getirildikleri bir gün kendisiyle görüşebilen dostu Tahir ül Mevlevi bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Burada Atıf efendi ile bir parça konuşabildim. Teali-i İslam Cemiyetinin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazete ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını (makbuzunu) mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden (suçundan) cemiyetin beri (uzak) olduğuna dair olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş (yayınlattırmış) olduğunu, ikinci defa basılmak şöyle dursun, ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi. -Sonunu nasıl görüyorsun? diye sordum. -“Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum” dedi. Birkaç gün münferit (hücre) koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatine delil saydığını söyledi. -Benim için ne düşünüyorsun? dedim. -Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin (kurtarıcı) bilmelisin” cevabını verdi. -İnşallah öyle olur mukabelesinde bulundum. Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümid veriyor, bizim mahkemeye verilişimizin vehimden ileri geldiğine, biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.” .............. Hocaefendi’nin bu ümidi maalesef doğru değildi. Mahkeme bir suç bulabilmek için adeta yırtınıyordu. İşte mahkemeden bir sahne: Atıf Hoca: “Belgeyi arz ediyorum.Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzibnamem (tekzip - yalanlama) duruyor. Şimdi bu durup dururken, bendenize vesika (evrak) sormak bilmem nasıl olur? -Sen bu tekzipnameyi (ancak bir gizli maksat için yaparsın. Atıf Hoca: -Ne maksadı beyefendi? -Çünkü gördünüz ki, bunlar Yunan tayyareleriyle (uçak) atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Siz de bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız. Atıf Hoca: -Eğer öyle olsa idi, onlarla beraber olurdum, cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir. Eğer bu düşünceniz akla gelebilirdi. -Sus! Bizi çileden çıkarma! Hürriyet ve İtilaftan ve Mustafa Sabri’den destek alarak bu cemiyeti kurduğun buradan belli oluyor. Sen hala onlardan ayrıyım diyorsun. Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın.” ................ Mahkeme Hocaefendi karşısında aciz kalmış bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte bir başka numune: Atıf Hoca: Beyefendi bendeniz zat-ı âlinize (size) resmi belge sundum ve Ferid Paşa hükümetini karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim. -Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz? Atıf Hoca: -Vakit gazetesinin 1134. nüshasında ki tekzibi kim yazdı? -Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız. Atıf Hoca: -Beyefendi ben deli olmalıyım ki, kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım. -Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına, mücadeleye dair ufak bir madde, bir fıkra göster. Atıf Hoca: -Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir. -Sus, sus bir parça utan. Saçın, sakalın ağarmış utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun” Mahkemeye dair bazı hatıralar da şöyle; O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal mahkemesine verilen bir zat bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor: “Atıf hocayı getirdiler. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali ayağa kalktılar. Ellerinde şapkaları da var. Atıf Hocaya: “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” dediler. Fakat Atıf hoca: “Hayır” dedi. ................... Bolu’lu Nizamettin Saraç bey anlatıyor: “Zannedersem 1926 veya 27 seneleriydi. O sıralarda vazifem icabı Ankara’da bulunuyordum. Genç olmama rağmen İstiklal mahkemelerini takip için verilen vesikalardan birini elde etmiştim. ununla imkan buldukça celseleri (duruşmaları) takip ediyordum. Bir tesadüf eseri olarak Atıf Hocanın muhakemesinde de bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” dedi. Hoca sakin ve vakur (ağırbaşlı) bir tavırla: “Evet efendim. Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi (giysisi) olmadığına dair bir risale yazmıştım.”dedi. Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca: “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir” deyince hoca sükunetle: “Evet biliyorum, ancak hey’et-i hakimin (hakim heyetinin) arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun ?”diye bağırdı. Hoca: “Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonrasına ertelendi.” Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali bey iddianamesini ve ceza taleplerini okudu. Tek idam isteği Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi 10 senelik sürgün(kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Normalde mahkemelerdeki bir anane olarak, hakimler savcının isteğinden fazla ceza vermezler, ya aynını yada daha azını verirlerdi. Burada da durum öyle olacağını gösteriyordu. Ama bu hüküm ertesi gün ne hikmetse, Atıf efendi hakkında değiştirilecekti. Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi) .
__________________
_________________________________________________ Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?.. bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile iç içe bir lisândır. Rabia Hilal..
|
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3
![]() Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline
|
MAHKEMENİN SON GÜNÜ Tahir-ül Mevlevi Atıf Hocanın mahkemede son gününü şöyle anlatıyordu: “Atıf efendi metin görünüyordu. Suud beyin söylediğine göre gece sabaha kadar oturmuş, 8-10 tane eser-i cedid ( Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı) kağıdını doldurmak suretiyle bir müdafaanâme (savunma) yazmıştı. Yazılmışını görmediğim ve mealini (anlamını) öğrenemediğim o müdafaanâmenin kıraati (okunması) epeyce uzun sürmüştü ki, o mahkemede okunurken biz merdiven altında bekliyor, mahpesimizin (hapsedilen yer) kapısı kapalı olduğu için de okunan şeyi işitemiyorduk. Ali Rıza efendi müdafaanâme yazmamış, verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf efendi müdafaanâmesini bizzat okumuş ve hitamında (bitişinde) Reis beye tevdi etmiş (vermişti) .” Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin Başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.” ŞEHADETİ 4 Şubat 1926 Perşembe ... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan çarşısı...Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi kelime-i şehadetle bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve “yevme tüble’s serair”( bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur’an’da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. Allah Rahmet eylesin. (Amin) .. Ali Tahmilci bey, Hocaefendi ile aynı cezaevinde yatan amcası Hasan Tahmilci beyin anlattıklarını şöyle naklediyor: “Mahkemeler bitmiş, kararlar verilmiş, her şey belli olmuştur. Hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. Sırası gelenlerin kimisi kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Derken, sıra merhuma gelmiş. “İskilipli Mehmed Atıf” diye bağırmış bir görevli. Hoca metin ve mütevekkil... Ağır adımlarla, vakar içinde, dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.” O gece hanımının gördüğü rüya şöyledir: “Bahçemizde kızı ile birlikte dikmiş olduğu çam ağacının dibinde hoca abdest almakla meşguldü. Kızı Melahat ona su döküyordu. Abdestini aldıktan sonra doğrulan hoca bize; “Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun” diyordu… Nuri Saraç bey Atıf efendinin mübarek nâşını idamının ertesi günü görenlerden: “Garip bir tesadüf ki, Hocanın muhakemesinin bittiği günün ertesi günü onu asılmış vaziyette eski Meclis’in avlusunda, iri yarı gövdeleriyle ve normal ebattan daha uzun bir darağacında sallandığına şahit oldum. Tesadüfen oradan geçiyordum. Hoca pırıl pırıl parlayan sakallı ve nurani yüzüyle, sanki hiçbir şey yokmuş gibi sallanıyordu.” Onu İdam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi’dir. Mahkemeden beraat alan Tahir bey o gün Ankara’da kaldığı otelde geceyi üzüntü ile geçirir ve sabah namazı sonrası dışarı çıktığında eski Meclis binasının önüne gelince ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim: “Birdenbire gözüme ilişen bir manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan (yönelmiş) bu cesetlerden birinin Atıf efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hala görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o refi (yüksek) vaziyetiyle merhum hayatındaki halinden yüksek görünüyordu. Bilâ ihtiyar (elinde olmadan) gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan: “Uluvvün fi’l hayati ve fi’l memat Le-hakkun ente ikdü’l mucizat”(Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.” Cevdet Soydanses bey de şunları ifade etmekte; “Atıf hocaya İttihatçılar da düşmandı. Sanırım idamında İttihatçıların bu eski kininin rolü de olmuştur. İdam edileceği sırada başında sarığı varmış. Kılıç Ali de orada...Kılıç Ali ağır bir söz sarf etmiş ve “Alın şu herifin başından sarığı” demiş. “Son sözün ne?” diye sorduklarında, sadece “kelime-i şehadet” getirmiş... Atıf hocayı astıklarında kimsenin sesi çıkmadı. Diyanet işlerinde çok yakın arkadaşları vardı. Onlar da sustu. Kimse konuşamadı.” Nasıl konuşacaklardı ki?...Bu ölümü göze alabilmek demekti. Ama o günden beri müminlerin vicdanında bir sızı olarak kaldı Atıf efendi. Onu her anışımızda içimiz burkuldu, gözlerimiz doldu...Ona bu muameleyi reva görenleri Rabbimize havale ettik... A.Hamdi Ertekin bey anlatıyor: “Ömer Yüce’nin merhum babası, Atıf hocanın yanında okumuştu. Bir gün Ömer efendiye babasının Atıf hocanın idamıyla ilgili kendisine anlattığı bir şeylerin olup olmadığını sorduğumda şu cevabı vermişti: “O konu açıldığı zaman babamı bir ağlama tutar ve konuşamazdı.” Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur da 1.06.2003 ’te kendisini ziyaretimizde şu hatırayı anlatmıştı: “Büyük Doğu’ da neşredilen, İskilipli Atıf hoca’ nın başına gelenleri anlatan yazıyı Üstad’a okuyordum. Bir ara baktım, Üstad gözlerini siliyordu.” Son olarak Atıf efendinin ders arkadaşı Şeyh Ali Haydar efendinin bir sözünü nakledelim. Emin Saraç Hoca şöyle diyor: "Ali Haydar efendi Atıf efendi ile birlikte 6 ay Ankara'da hapiste kalmış. Ne sıkıntılar çekildiğini anlatır, bir taraftan da elini dizine vurarak; "Atıf efendi kardeşimiz kazandı" derdi.
__________________
_________________________________________________ Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?.. bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile iç içe bir lisândır. Rabia Hilal..
|
|
|
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3
![]() Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline
|
Japonya Büyük elçisi Uşida, İstanbul’a ayak basar basmaz Atıf Hoca’yı ziyaret eder: “Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslamiyet bütün doğuyu, bu arada da Japonya’yı fethederdi..” Ve Atıf Hoca tam da Cumhuriyet’in yeniliklerinden şapka kanunu çıktığı vakit dini yayan bir hocaydı. İlminin başarısı tüm dünyaya ünlenmiş, yabancı ülkelerden gelen devlet adamları ilk Atıf Hocayı ziyaret ediyor ve giderken ona övgülerle veda ediyorlardı.. Lakin Devrimci vekiller bundan rahatsızdı. Yeniliklerin önünde bu hocayı engel görüyorlardı ve hemen bir şeyler yapıp hocayı ipe götürmeliydiler.Ama ne yapabilirlerdi? Hoca dini için çalışıyor, siyasetle ilgilenmiyordu. Ve onu bir gün evden aldılar ,alış o alış, hergün hapishane gezdirdiler. Sebebi eseri “Frenk Mukallitliği”nde insanları yeniliklere isyan yaptıracak terimler var.Ama bu yalandı.Bu eser şapka kanunundan önce basılmış ve kanundan sonra satılmıştı.Ve tam son mahkeme günü beraatı kesinleşti ki: Gece savunmasını hazırladığı zaman, uykuya dalmış ve Peygamber efendimiz(s.a.v) rüyasında görmüştü: “Yanıma gelmek varken, ne diye müdafaa karalamakla uğraşırsın..”ve Atıf hova uyanınca , müdafaasını yırtar. Ve mahkemede: “Vicdanınızın vereceği hükme intizar ediyorum..” der. Kel Ali denilen hakim gülerek: “Bize güvenin...” der.Ellerinde artık koz vardır.Ve karar: BABAESKİ MÜFTÜSÜ ALİ RIZA İLE MÜDERRİSLERİNDEN İSKİLİPLİ ATIF HOCANIN İDAMINA... ve Atıf Hoca kararı duyunca sessizce: “Zalim ve katillerle elbet mahşer gününde hesaplaşacağız...” ve ailesine sanki eceliyle ölmüş gibi: “ HOCA ATIF VEFAT ETMİŞTİR. Cevaben bildirilir..” ............................ -KAYNAKLAR- 1- Son Devrin Osmanlı uleması- Cilt:3- Sadık Albayrak- Milli Gazete yayınları- İst-1980 2- İslam Ansiklopedisi- Cilt-22- İfav yayınları 3- İnkılap Kurbanları- Hüseyin Yılmaz- Timaş yayınları- İst-1991 4-Türk Basınında Mustafa Kemal Atatürk- Gazeteciler Cemiyeti yayınları-İst:1981 5-Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-Cilt:2- İsmail Kara- Risale yayınları- İst:1986 6-Sahabeden Günümüze Allah Dostları-10. cilt- Şule yayınları- 7-Son Devrin Din Mazlumları- Necip Fazıl Kısakürek 8- Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları (1926)- Hazırlayan: Ahmed Nedim- İşaret yayınları- İst:1993 9- Altınoluk Dergisi- Nisan 1988-Sayı:26 (Emin Saraç’la Röportaj)
__________________
_________________________________________________ Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?.. bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile iç içe bir lisândır. Rabia Hilal..
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| atıf, hoca, mehmed, İskilipli |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Prof. Dr.Cevat Akşit Hoca, Mehmed Zahid Kotku'yu anlatıyor | Alemdâr-ı İslâm | ASRIN MÜCAHİDLERİ | 2 | 13.12.09 22:25 |
| İskilipli Âtıf Efendi’nin Mezarı Nerededir? | Muhammed | M.Şevket Eygi | 0 | 28.11.09 15:14 |
| Haftamızın Osmanlı Padişahı: II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) | Sükut-u Leyl | Osmanlı Hânedânı | 29 | 17.09.09 18:25 |
| Kelebekler Sonsuza Uçar - İskilipli Atıf Hoca.. | Hizbul İslam | İslami Flimler | 8 | 10.10.08 09:13 |
| Mehmed Akif'ten Nasreddin Hoca Fıkraları | el-Kevserî | LATİFE | 0 | 04.10.08 15:07 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|