| Konular: 50,303 | Mesajlar: 311,863 | Üyeler: 10,668 | Online: 201 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » ASRIN MÜCAHİDLERİ »

ASRIN MÜCAHİDLERİ Davaları ve Dinleri Uğruna Ömürlerini Harcayan,Ahirete Göçmüş veya Küfre Karşı Hala Savaşan Mücahid(e)ler...!

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 24.09.08, 21:06   #1
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart Ankara-Keçiören'deki MUHAMMED EMİN ER (K.s)




...::: HAYATI :::...



Muhammed Emin Er hocaefendi halen Ankara'da ders vermekte ve eser telif etmektedir. Pakistan'da yapılan bir toplantıda dünyada yaşayan 10 büyük islam âlimi arasında sayılmıştır. Kendisi fetva vermeye yetkili bir insandır.


Muhammed Emin Er, Zülfügül lakabını taşıyan Hacı Zülfikârın oğlu olup, milâdî 1914, hicrî 1332 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Diyarbakır’ın اermik kazasının Külüyan (yeni ismi Kalaş)kِöyünde doğdu. Soyadı kanunundan öِnce ailesi “Miryânî” olarak bilinirdi. “Er” soyadı “miryân”ın tekili olan “mîr”in tercümesidir. Henüz dِört-beş yaşlarındayken annesi Havva hanım vefât etti. Babası zengindi, âlimleri çok severdi. Bu sebeple çocuklarının da okuyup âlim olmalarını çok arzu ederdi. Bu amaçla çocuklarına ders vermesi için bir hoca getirdi. Hocanın bütün masraflarını karşıladı. Daha sonra hocayı evlendirdi ve bir bağ satın alıp kendisine hibe etti. Ayrıca ona bütün ihtiyaçlarını karşılamayı taahhüt etti. Kendisi ve büyük kardeşi Ali, bu hocadan Elifbâ okumaya başladılar. Ancak Elifbâ bitmeden babası vefât etti.Üvey annesinin sonra da ağabeyinin yanında yetim olarak kaldı. Bu esnada kendi ailesinin keçilerine çobanlık yaptı. çobanlık yaparken yazı yazacak kağıt ve kalem olmadığından düz satıhlı taşlar üzerine yine taşlarla yazı yazmaya çalışırdı. Böِylelikle Osmanlıca alfabeyi söِkerek okumayı ِöğrendi. Kendi kendine okumayı ِöğrendiği için insanlar onun için “Hızır ona uykuda ders veriyor” derlerdi.


İlme olan hırsından ve merakından dolayı, kendisine Kur’ân okumayı ve ilim ِöğrenmeyi nasîb etmesi için ağlayarak Allah’u Teâlâ’ya yalvarırdı. Her fırsatta kendisinden faydalanabilecek bir ilim sahibi olduğunu duyduğu insanların peşinden koşardı. Hatta bu maksatla seferî hükmüne girip namazı kısaltmanın câiz olacağı mesâfelere bile giderdi. Bu gayretleri sonunda mektup yazabilecek ve Osmanlıca kitapları okuyabilecek hale geldi. Arap dili ve ilimlerine gelince bu ilimlerde bilgi sahibi olan kimseler o memlekette zaten yoktu.

Bununla birlikte o sıralar bir de İslamî harfler yürürlükten kaldırıldı. Kur’ân ve İslamî ilimleri ِögrenmek yasakladı. öyleki hiç kimse kendi evinde bile olsa çocuklarına Kur’ân öِğretemiyordu. Bu nedenle Suriye’ye gidip İslamî ilimleri öِğrenmek için memleketini terkederek yola çıktı. Gaziantep’e gitti. Ancak oradan Suriye’ye geçme imkânı bulamayınca Adana’ya gitti. Oradan İstanbul’a ve Bursa’ya gitti. Daha sonra tekrar Adana’ya döِndü. Yedi sene devam eden seferleri boyunca çeşitli hizmetlere girdi. Rüyâda Hızır (a.s.)’ın işâreti üzerine sıla-ı rahim niyetiyle memleketine döِndü. Kısa bir müddet sonra tahsil için Suriye’ye sefer etti. Suriye’de bir müddet ilim tahsilinde bulunduktan sonra geri dِönüp tahsiline Türkiye’de devam etti.



İlim tahsiline başladığında 25 yaşında idi. Memleketinde İslamî eğitimde takip edilen usûl gereği Sarf ilmini ِöğrenerek tahsile başladı. Sonra Nahv, Mantık, Vadc, İsti’âre, Edebü’l-bahs ve’l-münâzara, Beyân, Meâ’nî, Bedi’, Usûlu’d-din, Usulu’l-fıkıh ve Kelâm ilimlerini tahsil etti.

Bir yandan medresede okutulan bu on iki ilmi öِğrenirken, diğer yandan Fıkıh, Tefsir, Ferâiz, Tecvid gibi diğer ilimleri de ِöğrendi. eş-Şeyh Muhammed Ma’şûk b. Şeyh Muhammed Ma’sûm’dan (ki kendisi Abdurrahman et-Tâğî’nin torunudur) bu ilimlerin hepsinde 1950 yılında icâzet aldı. Kendisinden bu ilimleri bir çok talebe okudu ve icâzet aldılar.

Ayrıca, tasavvufta muhtelif mürşidlerin terbiyesinden geçti. Amelî icâzetini (halkı irşad izni) merhum Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî’den aldı.

Kendisi Saîd Nursi Hazretleri ile de 1951 yılında Isparta’da gِörüşmüştür.üـstad Saîd Nursi onu has talebelerinden kabul ettiğini ve on beş gün misafir etmeyi arzu ettiğini ancak tarassut altında olduğu için bunun mümkün olmadığını, bundan dolayı memleketine hemen geri döِnmesine izin verdiğini ancak eğer yolda ondan sorulursa ziyarete değil ticarete geldiğini sِöylemesini kendisine ifâde etmiştir.

İlim tahsilinden sonra hayatı boyunca ders verme, imamlık, vâizlik, tebliğ ve İslam’a davet gibi hizmetlerle meşgul oldu.

Ders Aldığı Bazı Hocalar

1. el-ـüstâz el-âlim el-âmil el-müftî Molla Hasan el-Tahvîkî: Mardine bağlı Derik müftüsü idi. Sarf iliminde hocası olmuştur.


2. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Rasul: Siirt’in Garza kazasındandı. Nahv ilminin bazı konularında ondan ders almıştır.

3. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdussamed: Siirt’in Garza kazasındandı. Nahv ve Sarf ilimlerinde ondan ders almıştır.

4. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdullah: Aslen Van iline bağlı Serhad’dandı. Sonra Diyarbakır’a taşınmıştır. Mantık, Vadc, İstiâre, آdâb, Meâni, Beyân, Bedîc, Usûlu’d-din ve Usûl-u Fıkıh ilimlerinde hocası olmuştur. En çok bu hocanın yanında ders okumuştur. Molla Abdullah, Bedîüzzaman’ın medrese arkadaşıydı, ondan çok bahsederdi.

5. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdulhâlim: Halebe bağlı Amud kazasından idi. Fıkıh ve bazı Nahiv meselelerinde hocası olmuştur.

6. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Abdurrezzak: Mardin’in Halili kِyündendi. Şeyh Ahmed Haznevî’nin halifesiydi. Bazı Nahiv meselelerinde hocası olmuştur.

7. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Hâfız Hacı Haydar Efendi: Ondan Kur’ân-ı Kerim dersleri almıştır.

8. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Zeynelâbidin: Siirt’in Fursa kِyündendi. Şeyh Hazin’in torunuydu. Tecvid ve Mahâric-i hurûf (Arapça harflerin telaffuzu) ilimlerinde hocası olmuştur.

9. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Şerefuddin Fursâvi: Siirt’in Tillo’ya yakın Fürsa kِyündendi. Siirt’te mukimdi. Kelam ilminde hocasıydı.

10. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Muhammed Macşuk: Şeyh Macsum El-Nurşînî’nin oğluydu. Bitlis’in Nurşin kِyündendi. Kelam ilminde hocasıydı. Şeyh Ahmed Haznevî’nin halifesiydi. Mekke’de vefat etti. Cennet-i Muallâ’ya defin edildi.

11- Şeyh Ahmed-i Şorşubî. Diyarbakır’ın Şorşub kِöyündendi. Medresesi müsâit olmadığı için yanında az bir müddet ders aldı. Şeyh Ahmed 80 yaşlarında olduğu halde ders verirken hep diz üzerinde otururdu. Molla Abdüssamed’in kayınbiraderiydi.

Tasavvufta ـüstadları

1. Şeyh Ahmed Haznevî: Şu anda Suriye’de bulunan Hazne’dendi.

2. Şeyh Muhammed Saîd Seydâ: Cizre’liydi. Kendisinden icâzet almıştır.

3. Şeyh Mahmud Sami: İstanbul’dandı.

Allah hepsine rahmet eylesin ve hayırla mükafatlandırsın.



Talebeyken Bu Hocalardan Okuduğu Muhtelif İlimlere Dair Kitaplar

1. Emsile (Sarf)

2. Binâ (Sarf)

3. Maksûd (Sarf)

4. ‘خzzî (Sarf)

5. Birgivî’nin ‘Avâmili (Nahv)

6. İzhâr (Nahv)

7. Kâfiye (Nahv)

8. Curcâni’nin ‘Avâmili (Nahv)

9. Zurûf (Nahv)

10. Terkîb (Nahv)

11. Sa’dullâh (Nahv)

12. Şerh’ul-Muğnî (Nahv)

13. Merâh (Sarf)

14. Dinkûs Şerhu’l-Merâh (Sarf)

15. Hallu’l-Ma’âqıd (Nahv)

16. Sa’dullah şerh’ul-Enmûzec (Nahv)

17. Netâic Şerhu’l-Izhâr (Nahv)

18. Câmi Şerhu’l-Kâfiye (Nahv)

19. İsâgûci (Mantık)

20. Husâm Kâti (Mantık)

21. Muhyiddin (Mantık)

22. Fenârî (Mantık)

23. Kavl-i Ahmed (Mantık)

24. Risâlât-i ‘Isâm (İstiâre)

25. Risâle-i Ebî Bekir-i Sûri (İsti’âre)

26. Risâle-i Semerkandî (Vadc)

27. Risâle-i Ebî Bekir (Vadc)

28. Velediyye (آdâb)

29. Uluğ (آdâb)

30. Mes’ûdî (آdâb)

31. Abdulğafûr (Nahv)

32. Abdulhakîm (Nahv)

33. Şerh-u Şemsiye (Mantık)

34. Muhtasaru’l-Ma’âni (Me’âni, Beyân, Bedic)

35. Mahallî Şerh-u Cem’ il-Cevâmic (Usûlu’d-Din ve Usûlu’l-Fıkıh)

36. Şerhu’l-Akâid (Kelam)

37. Multekâ (Fıkıh)

38. Minhâc (Fıkıh)

39. Celâleyn (Tefsir)

40. Ferâiz (Miras Hukuku)

41. Karabaş (Tecvid)

42. Cezerî (Tecvid)



Bu Kitaplardan Talebeyken Ezberledikleri

1. Emsile

2. Binâ

3. Maksûd

4. ‘İzzî

5. Merâh

6. ‘Avâmil

7. İzhâr

8. Kâfiye

9. Avâmilu’l-Curcâni

10. Zurûf

11. Terkîb

12. İsâgûcî

13. Risâlât-i Ebi Bekir (Vadc)

14. Risâlât-i Ebî Bekr (İstiâre)

15. Karabaş

16. Ferâiz

17. Velediyye

İcâzet Verdiği Talebelerden Bazıları

1. Musa el-Mardinî el-Fârûkî,

2. Muhammed Kudsî Hâlidî,

3. Muhammed Silvânî,

4. Receb Derviş Hasenî,

5. Mahmud Sünicî

6. Muhammed Câvidî,

7. Muhammed Şerif Bozovalı

8. Reşid Besni,

9. Seyyid Abdurrahman Berzencî (Iraklı).




__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 06:58 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için واويلا kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Saltuk Şamil (01.03.09), yusufsunetci (25.09.08)
Alt 24.09.08, 21:12   #2
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart



...::: İLİM YOLUNDA ÇEKİLEN ÇİLE :::...








Babam, Ali oğlu Zülfikâr memleketimizin en zenginlerinden idi. Alimleri çok severdi. Bizim okumamızıda çok arzu ederdi. Bu sebeple, bizi okutması için Molla Ali adındaki bir hocayı özel olarak getirdi. Hoca bekardı, önce onu evlendirdi. Sonra evinin geçimini temin etmesi için kendisine bir de bağ aldı. Hoca bana ve ağabeyime ders vermeye başladı. Eski usule göre Elifbayı okuyorduk. Daha Elifbayı bitirmeden 1925 tarihinde babam şehit olarak vefat etti. Bundan sonra başımıza çok musibetler geldi.
Nihayet beni keçilerimize çoban ettiler. Bir yandan çobanlık yaparken bir yandan da Elifba’da okuduğum harfleri bir araya getirerek varlıkların isimlerini yazmaya çalışırdım. Bu yazdıklarımı okuma yazma bilenlere gösterir yanlışları düzeltir doğrusunu öğrenirdim. Bazen köye gelen misafirlerin yanına gider onlardan da öğrenmeye çalışırdım. Böylece kendi kendime çalışarak mektup yazmayı, Osmanlıca kitapları okumayı öğrendim. Akşamları köy odasında cenk kitabından okurdum, halk da dinlerdi. Bu arada Osmanlıca yazılmış olan 40 sual Delâilu’l-Hayrat’ın şerhi olan Davud-u Antakî, Tasavvuf konusunu işleyen Müzekki’n-Nüfus adlı kitapları mütâlaa ettim. Buna benzer diğer bazı kitaplar daha okudum. Okuduğum kitaplardan etkilenerek Tarikata girmeye merakım oldu. İşittiğim şeyhlerin ziyaretine giderdim. Gittiğim şeyhlerde Müzekki’n-Nüfus adlı kitapta belirtilen alametleri görmediğimden bunları beğenmiyordum.
Dayım Reşit’in yanında Ebcet’i okurken peltek (S)’yi Sin harfi ile okudu. Kendisine niçin bu iki harfi aynı sesle okuduğunu; eğer aynı sesle okunursa neden iki ayrı harfle yazıldığını sordum. “O farkı biz bilmiyoruz. Tecvidi bilenler bilir” diye cevap verdi. Tecvidi kimin bildiğini sordum “Çüngüş’e bağlı yeni köyde Molla Mustafa bilir” dedi. Onun yanına gittim. Fakat bana ders veremeyeceğini yerimin uzak olduğunu beyan etti. “Çüngüş’te molla Ali var ona git” dedi. Çüngüş, o zaman nahiye idi. Oraya gittim. Ali hocaya bir gece misafir oldum. Oda “evin burada olsaydı sana ders verirdim, fakat evin burada değil ne yapayım” dedi. O zamanlar öğrenci barındırıp, okutmak yoktu.
Bizden çok uzak bir köyde çok alim bir zat vardı onun ziyaretine gittim. Bu zat, İzmir’li İsmail Hakkı’nın medrese arkadaşıydı. Çok ihtiyardı. Öyle ki kazayı hacetini yatağında bir kaba yapardı. Sohbet esnasında fetvalardan bahsedilirken “Fetva vermek çok güçtür. Bir kaç kitabı incelemeden fetva vermemeli” dedi. Buna şu misali verdi: “Alimin birine merkebin ayakları kaç tanedir diye sorulduğunda, gidip bakacağım demiş. Şimdiye kadar merkebin kaç ayağının olduğunu bilmiyor musun denildiğinde ise gördüğüm zaman dörttü, ama şimdi değişmiş olabilir”, diye cevap vermiş. Bununla insan ne kadar bilse bile yine de tekrar inceleyip tahkik ettikten sonra fetva verilmelidir. Demek istedi. Bu alim zatın Niyazi adındaki torunu dedesini tasdik etmek için söze karışarak Dede dedi bir kişi kendisine bir katip ararken katiplerin bulunduğu çayhaneye gidiyor. Bana bir katip lazım deyince, birisi ben geleyim diyor. Ona iki çarpı iki kaç eder diye soruyor. Katip hiç düşünmeden dört deyince ondan vazgeçiyor. Başkası ben geleyim diyor. Ona da aynı soruyu soruyor oda aynı cevabı verince ondan da vazgeçiyor. Üçüncü şahıs ben geleyim diyor. Ona da aynı soruyu soruyor, o şahıs defter kalem alıp hesaplıyor ve dört eder diye cevap veriyor. O zaman onu katipliğe kabul ediyor.” Namaz vakti geldiğinde orada bulunan cemaat beni imam etmek istediler. Ben de onların en küçükleri idim. Nüfusa göre 13 asıl itibarı ile 18 yaşında idim. İçlerinde okumuşlar da vardı. Namazı ben kıldırdım. Birinci rekatta “Tebbet”, ikinci rekatta “Kulhuvallahü”’yu okudum. Bana Dat’ın kalkalesini yapmadın dediler. Bu tecvit bilmekle olur. Fakat bana bu ilmi öğretecek kimse bulamıyorum dedim. Bunun üzerine bu ilmi Kilan köyünde oturan Şeyh Siraceddin biliyor dediler. Ben de oraya gittim. Şeyhin Hanımı, Siverek çerçili köyünde ikamet eden kayın biraderi Şeyh Şefik’in çok güzel Tecvid bildiğini, hocasının Hızır Aleyhisselam olduğunu söyleyince oraya gitmeye karar verdim. Eve döndükten sonra yanıma bazı Osmanlıca kitaplar alıp, yola revan oldum. yirmi saat yaya yol yürüyerek bu köye ulaştım. Şeyh Şefik efendi, “Ben babamdan ders alarak okudum. Her gün Kur’ân’dan iki satır okurdum. Okuduğum dersi birinci gün yüzelli defa ikinci gün yüz defa tekrar etmek suretiyle Kur’ânı hatmederek tecvidi öğrendim. Babamın hocası ise Hızır Aleyhisselam’dır” dedi. (Bu zatlar yani şeyh Siraceddin ve şeyh Şefik meşhur Şeyh Al’nin oğulları olup seyyid ve şeyh idiler).
Ben kendisine, senin yanında Kurân okuyarak tecvid öğrenmek istiyorum. İstersen senin için çobanlık, istersen çiftçilik yaparım dedim. Müspet bir cevap alamayınca geri köyümüze döndüm. O sırada Latince harfler çıktı. Yani harf devrimi oldu. Arapça okumak şiddetle yasaklandı. Bazı arkadaşlarla sadece iki gün okula gittim. Yeni harfleri öğrendim.
Gece gündüz Osmanlıca ve yeni harflerle okuma yazmayı ilerletmeye çalışıyordum. Hiç kimseden ders almadığım halde okur yazar olmama herkes şaşıyordu. Hatta çok yerlerde “bir çocuk hiç kimseden ders almadan, okuma yazmayı öğrenmiş. Gece Hızır dersini veriyor” diyerek benden bahs ediyorlardı. Hülasa okuma aşkı bende ziyade idi. Belki okumak imkânı bulurum diye Suriye’ye gitmeye karar verdim. Harçlık yapmak için bağlarımı satmak istedim. Almak isteyenler mahkemeye başvurdular. Hakim onlara bu çocuktur onun malını alamazsınız diye cevap verdi. Harçlıksız olarak yola çıktım. Yaya olarak Antep’e 6 günde vardım. Ne yaptımsa fırsat bulup hududu geçemedim. Bunun üzerine Adana’da bulunan Akrabalarımın yanına gitmeye karar verdim ve Adana’ya gittim. Oradaki akrabalarımdan Hasan efendiye misafir oldum. Bana banyo yaptırdı. Üstümü başımı yıkattı. Bana “sen neden geldin, buralarda çalışman ailemize yakışmaz seni geri göndereceğim” dedi.
Kendisiyle birlikte yürüdüğümüz sırada bir sokakta kendimi ondan gizleyip ayrıldım. Beni tanımadıkları bir semte gittim. Yusuf adında Palo’lu bir kişi ile görüştüm. Bana koyunlarına çoban olmamı teklif etti, bende kabul ederek yanında kaldım. İki sene koyunlarına çobanlık yaptım. Sonra Mersin’den vapurla İstanbul’a gittim. 6 günlük yolculuktan sonra, İstanbul’a vardım. Yaşım küçük olduğundan dolayı İstanbul’da ne okuyacak bir yer bulabildim ne de çalışacağım bir iş bulabildim. Hiç harçlığım kalmadı. Yaya olarak körfezi dolaşarak Bursa’ya gitmek istedim. Kadıköy’e gittim. O zaman küçük bir köydü. Bir de Kartal köyü vardı. Aralarında hiç ev falan yoktu. Kartal’a kadar yaya gittim. Körfezi dolaşmayı gözüm kesmedi tekrar İstanbul’a döndüm. Eminönü’nde Yalova’ya giden vapura bindim. Vapur hareket ettikten sonra para istediler yok dedim. Üstümü aradılar. Para bulamayınca para istemekten vazgeçtiler. 48 saat aç kalmıştım. Yalova’dan Bursa’ya giderken yolda iki kişiye rastladım. Bunlarla konuşurken durumumu anladılar. M. Salih adlı birisi bana “bize hizmet edecek biri lazım, son ol. Ne iş verirsek onu yaparsın, yıllık ücretin de (60) lira olsun” dedi. Ben de kabul ettim. Bazen tarlada çift sürerdim. Bazen odun keserdim, bazen bağ bellerdim. İki yıl da burada çalıştım. Sonra Adana’ya döndüm. Çerçilili Osman ağa beni Adana’daki çiftliğine katip ve vekil olarak gönderdi. Çiftliğin gelir gideri elimden geçiyordu. Bu ara bir rüya gördüm. Kıyamet kopmuş kabirden kalkıp haşır yerine gidiyoruz. Ben yalnız olarak Şam’a doğru gidiyor hem de ağlıyorum. Salı beyaz yüzü nurani bir ihtiyar karşıma çıktı. Bana “oğlum niçin ağlıyorsun” dedi. Ben kendisine dedim ki “sen derdime derman olamazsın” bana “aha” diye darılarak geçti. O zaman onun gönlünü kırdığım hatırıma geldi. Kendisine durumumu izah edeyim diye düşündüm. Ona dedim ki, “Haşre gidiyoruz. Hesabımız nasıl olacak endişesiyle ağlıyorum” diyerek durumumu anlattım. O da bazı ibadetleri yapmamı bazılarını da terk etmemi tavsiye etti. Bunları yaparsan her şeyi ben tekeffül ederim” dedi. Ben dedim sen kimsin ki böyle vaad da bulunuyorsun! Ben Hızır’ım dedi. Böylece uykudan uyandım. tekrar Suriye’ye geçip okuma imkanı aramayı düşündüm. Fakat 7 seneden beri memleketten ayrıldığım için sıla-i rahim yapıp sonra Suriye’ye gitmeyi uygun buldum. Bu amaçla memlekete gittim. Güzel elbiseler ve hediyelerle memlekete döndüm. Kardeşim, akrabalarım, dayılarım beni karşıladılar. Ben kendilerine Suriye’ye okumaya gideceğimi ondan önce sılayı rahim için geldiğimi söyledim. Bu fikrimi beğenmediler, reddettiler. “Seni evlendirelim, sen hiç çalışma her şeyi biz temin ederiz, bir daha gurbette gitme” dediler. Kaç gün ara ile beni ikna etmeye çalıştılar. Ben ise azimli ve ısrarlıydım. Gösterdikleri müşkülatlara cevap veriyordum. Nihayet bir gece rüyada gökten doğru bir ses geldi. Allah tarafından geldiğini zan ettim. Şöyle diyordu: “Git. Senin gittiğin yol Şeriat, tarikat, hakikat yoludur”. Sabah oldu onlara gideceğimi kati olarak söyledim. Osmanlıca kitaplarımı sırtıma aldım. Yüküm epey ağır oldu. Suriye’ye giden bazı arkadaşlarla beraber yola çıktım.
Mevsim yazdı. Ben de oruçlu idim. Yokuş bir yoldan gidiyorduk. Suyu soğuk bir pınara geldik. Herkes su içti ben içmedim. Ramazan gibi oruca önem veriyordum. Siverek’e geldikden sonra daha önce gittiğim çerçili köyüne gittim. Şeyh Şefik gile Suriye’ye okumaya gideceğimi söyledim kendisinde misafir bulunan amcasının oğlu Seyit Abdulkadir bana “lisan bilmiyorsun tehlikelidir” başına bir iş gelir. Benimle gel bizim köye gidelim Bazı dostlarımız Suriye’den bize gelirler seni onlarla gönderirim dedi. Bunun üzerine kendisiyle beraber Karacadağda Koru denilen söylerine gittim. Oğlu Nurullah yanımda okumaya başladı. Elifbayı bitirip Kur’âna geçti. Oraya Siirt Tillo’dan iki sünnetçi geldi. Ben onlara durumumu anlatınca bana, Metina dağında Tahvik köyünde Molla Hasan isimli büyük bir alim var. Talebeleri var. Arapça ders veriyor. Oraya git dediler. Bende misafir kaldığım evden izin alarak o köye gittim. Akşam ile yatsı arası, köye vardım. Hocayı buldum. Hoca Kılık kıyafetime bakınca beni bir memur zannetti. Bana “atın nerede? söyle çocuklar bağlasınlar” dedi. Ben atım yok, okumaya geldim dedim. Hoca Şafii idi. Beni sordu Hanefi’yim dedim. Yanımda Hanefi kitaplarından Mülteka isimli kitapları var. Sana ondan bir ders vereyim dedi. Bu kitaptan bana ders verirken şafi mezhebine muhalif yerleri görünce hayrette kaldı. Ben o yerleri kendisine izah ettim. Talebelerine seslenerek “siz senelerden beri okuyorsunuz bunun kadar mezhebinizi bilmiyorsunuz aklım keser bu okuyabilir” dedi. Ardından da “Acaba ratibe veren bulunur mu?” diye sordu. Bir talebe “hocam, Ali adında bir şahıs ben verebilirim demişti” diye cevapladı. Hoca da “git onunla görüş dedi”. Çocuk gidip geldi. O adamın ratibe vereceğini kabul ettiğimi söyledi. Hoca bunun üzerine o talebeye “Molla Şeyhmus bu utanır Sen o evden kendine ratibeyi al getir. Buna da bizim evden benim kızım getirir”. dedi. Talebelerle beraber hücreye gittik. Medresenin duvarları adam boyu siyah taşlardan örülüydü. Aralarında yer yer delikler vardı. Mevsim kış idi. Isınmak için odun yakıyorlardı. Hücrede baca yoktu. Ateş yanınca oda dumanla doluyordu. Gözlerim yanmaya başladı yaşlar su gibi akmaya başladı. Diğer talebeler alışkın olduklarından dolayı umurlarında değildi. Okumaya olan merakımdan dolayı o izdihamlar bana da hiç geliyordu. Hoca bana mülteka kitabından ders vermeye başladı. Bir hafta sonra aldığım dersin diğer talebelerin aldıkları derslere benzemediğini görünce onlara ne okuduklarını sordum. Nahv ilmini okuyup ezberlediklerini söylediler. Onlarla aynı dersleri okumak istediğimi hocama söyledim. Hocam da kabul etti. Emsile kitabından başladık. Beş günde bu kitabı ezberledim. Bina, İzzi, Maksud kitaplarını okudum. Bende Emsile’nin Türkçe tercümesi vardı. Ondan istifade edip okuduğumuz kitaptaki bazı yanlışları düzeltiyordum. Diğer talebeler hocama, “Hocam, senin bu taleben daha yeni ders almaya başladığı halde kitapta geçen yanlışları bilip düzeltebiliyor” diyerek şaşkınlıklarını ifade ediyorlardı. Bu dört kitabı bir buçuk ayda bitirdim. Hem de hepsini de ezberledim. Bu kitapları birinci gün 50, ertesi gün 30, diğer günlerde ise birer defa tekrar ederdim.
Hocam bir müddet sonra Tahvik köyünden Diyarbakır’a nakil oldu. Ben hocasız kaldım. Siirt-Tillo’ya gittim. Buraya Alevi bir Vali geldi. Tekkeleri medreseleri kapattı. Onun korkusundan medrese usulü ders veren yoktur dediler. Diyarbakır’a geri döndüm. Sergelyan köyünde bir alimin ders verdiğini işittim. Oraya gittim. Hoca bana: “Köyümüz kazaya (ilçeye) yakın olduğu için korkudan ben şahsen ders okutamıyorum. Fakat Köseli köyündeki Molla Resul okumak isteyenlere ders veririm demişti. Sen ona git” dedi. Ona misafir genç bir hoca vardı. Adı Molla Abdussamed idi. Hocaya: “Bu genci bir kaç gün idare et. Bizim evimiz Garzandan Koği köyüne gelecek. O zaman bizim yanımıza gelsin okuturuz dedi”. Hoca da kabul etti. Nahv ilminde Amavil-i Birgivi kitabından ders okumaya başladım. Karanlık rutubetli eski bir Camide yatıyordum. Akşamları hoca köy odasına giderken ben de onunla giderdim. Hocam ile köy sahibi efendi, odanın baş köşesinde karşılıklı oturur sohbet ederlerdi. Millet de dinlerdi. Ben de onların bu sohbetine katılırdım. Efendi hocadan sordu. “Senin bu taleben ne zaman Molla Cami’ye yetişir?” Hocam da kitapları sayarak “Altı senede dedi. Efendi bunun üzerine dedi ki? “Ben kendisine bir yorgan verecektim fakat altı sene cemiye yetişeceği için vermekten vazgeçtim.” On beş günde Avamil’i bitirip hıfz ettim. O zaman molla Abdussamed Koği köyüne geldi. Ben de onun yanına gittim. Onun yanında Avamil-i Curcani’ye başladım. Bir ders te İzhar’dan okuyordum. Onu da hıfz ediyordim. Sırasiyle; Avamil, Zuruf, Terkip, Sadullah-ı Sağîr, Şerh-ı Muğni, Merah kitablarını okudum.
Her gün okuduğum dersi 150 defa, ertesi gün 100 defa tekrar edip hıfz etmek (ezberlemek) suretiyle bu kitapları bitirdim. Merah adlı kitabın üzerine yazılan “Dinkoz” adlı şerhi de okudum. Sonra Hall’ul-meâkıt ve Netâic adlı kitaplardan sonra Câmi adlı kitaba geçtim. Önceki hocam 6 sene demişti ben bir senede camiye yetiştim. Ondan sonra Suriye’ye gitmek istedim. Bu amaçla Mardin Kızıltepe’ye gittim. Şeyh Muhammed Sıddık’a misafir oldum. Hudut köylerinden kendisine misafirler geldi. Beni onlara tembih etti. Gelen misafir adam “ben yarın sabah sınırın yanında çift süreceğim. Güneş doğarken yanıma gelsin. Jandarmalar o vakitte yatıyorlar onu huduttan geçiririm” dedi. Ben de ertesi gün erken tarif ettiği yere gittim. Yanına varmadan evvel bana seslendi. “Yanıma gelme. Direk geç. Yatmışlar” dedi. Beş dakika içinde Tren hattını aşarak geçtim. Orada bir çoban vardı. Yanına gittim. Burası neresidir diye sordum. “Burası Suriye’dir, Tren yolu ise sınırdır” dedi. Oradan Dirbesi kazasına gittim. Orda bulunan Hazretin halifesi Şeyh Mahmudu Karaköy’ün (?) yanına gittim. Oradan Amud’a geçtim. Burada büyük ulemalardan Molla Abdulhalim vardı. Kendisi Hanefiyy’ul-mezheb idi. Yani Hanefi mezhebinden idi. Onun yanında ilm-i nahiv ile Hanefi fıkhı okumak istedim. Zira ilk defa Hanefi bir alime rastlamıştım. Diğer hocalarım Şafii oldukları için bana Hanefi mezhebi ile ilgili dersleri vermemişlerdi. Hoca bana: “Benim kayın pederin Şeyh Muhammed Beşir Hamidi Beyrut’a Sürgün edilmiştir. Ben onun işi ile uğraşmaya gidiyorum. Gelince sana ders veririm” dedi. Bende ha bugün ha yarın gelir diye bekledim. Aylarca gelmedi. Bir ara geldi fakat beklemeden büyük bir meblağ para toplayıp kayın pederinin işini halletmek için Beyrut’a tekrar döndü. Daha sonra geldiğinde yanında ders okumaya başladım. Mültekâ’nın şerhi olan Mecmu’ul-Enhur adlı kitaptan biraz okuduktan sonra Mültekâ adlı kitaba devam etme kararı aldık. Sonra Cami kitabından okumaya başladık. Bu kitaptan günde bir sayfa ders okuyup ezber ederdim.
Günlerden bir gün Silvanlı şeyh Yahya, Mardinli Şeyh Ali ile beraber Amud’da bulunan Şeyh Mehmed Sıddık’ın ziyaretine geldiler. İkisi de o Şeyhin halifelerindendi. Bende bunların ziyaretine giderken yolda bir Suriye jandarması ile karşılaştım. Benim yabancı olduğumu anladı. Üstümü arayınca Türkiye nüfus cüzdanını gördü. Pasaportun yok kaçak gelmişsin deyip beni karakola götürdü. Oradan da askerler beni Kamışlı’ya götürdüler. Kamışlıda İngilizleri temsil eden ve müsteşar denilen bir İngiliz askeri amir vardı. Beni onun özel karakolunda nezarete attılar. Benden önce o nezarette atılmış olan bir İranlı ile kol kola bağladılar. Namaz vakti kolumuzu çizmedikleri için oturarak namaz kılıyordum. Zaman zaman müsteşar, belinde tabanca bağlı olarak gelir beni ifadeye çekerdi. Askerler bana : “Senin casus olduğunu tespit ederse hapis değil hemen belindeki tabanca ile seni vurur öldürür” diyorlardı. Kendilerine su lazım olduğu zaman kolumu çözerlerdi iki tenekeyi elime verirlerdi. Süngülü bir jandarma nezaretinde çeşmeden su getirirdim. Gider gelirken besledikleri domuzlarla karşılaşırdım.
Okuduğum yer olan Amud’da hakkımda tahkikat yaptılar. Bu tahkikat esnasında beni onlardan sordukları kişiler korkularından benim kim olduğumu bilmediklerini, sadece gelip ders okuyup gittiğimi söylemekle yetinmişler. Netice olarak bu tahkikatlarından Casus olmadığım kanaatına varınca beni mahkeme yolu ile hapishaneye gönderdiler.
Mahkemeye gittiğimde iki hakim vardı. Birisi Müslüman birisi de Hıristiyan’dı. Müslüman olanın ismi Halit, Hıristiyan olanın ismi ise Anton idi. Masalarının üzerinde bir Kur’ân bir de İncil vardı. Hıristiyan olan Hakim İngiliz idi. O beni ifadeye çekti. Okumaya geldiğimi ona anlatınca talebe olduğuma kanaat etti. Bana “Eğer kefil getirirsen seni hapisten bırakırım. Mahkeme zamanı mahkemeye gelirsin” dedi. Ben de: Burada kimseyi tanımıyorum. Okuduğum şehir olsaydı belki getirebilirdim dedim. Bunun üzerine bana: “Madem talebesin seni kefilsiz bıraksam mahkeme zamanı gelir misin?” dedi. Ben de: Beni tanımadığın halde bana emniyet ederek beni serbest bırakacağın için öleceğimi de bilsem mahkeme zamanı geleceğim dedim. O da beni serbest bıraktı. Amud’da okuduğum medreseye döndüm. O zaman Amud nahiye idi. Beni görenler nasıl öldürülmeyip serbest bırakıldığıma ve tekrar medreseye gelebildiğime hayret ettiler. Durumu onlara anlattıktan sonra bana; bir daha mahkemeye gitme. Ne kefilin var, ne adresin belli, ne de bu memleketlisin. Niçin gidersin? Seni bulamazlar dediler. Ben ise; gideceğim, onlara söz verdim. Hem de gitmezsem İslâm’a bir leke olur. Diyecekler ki Müslümanların hali bu. Hoca olacak kişi yalan söyledi. Böyle bir töhmet istemiyorum. Onun için gideceğim dedim. Mahkeme günü Kamışlıya gittim. Mahkeme kapısının dışında sıramı bekliyorum. O sırada müsteşar yerine gitmek için oradan geçti. Beni görünce doğruca hakimin yanına gitti. Bir müddet sonra zil çalındı jandarmalar gelip beni götürdüler. Mahkeme etmedin hapishaneye attılar. Hapishane dar bir yerdi. Mahkumlarla dolu idi. Çoğu rastgele insanlardı. Her dinden insanlar vardı. Çok izdihamlıydı. Yattığımızda ayaklarımız birbirimizin kafasına göğsüne gelirdi. Sırt üstü yatma bile yasaktı. Böyle yatanlara çavuş “babanın evinde mi yatıyorsun? yan yat” diye azarlarlardı. Yatsı olur olmaz yat emri verilir kimse oturamazdı. Ben yatsı namazı kılıncaya kadar kaç defa bana bağırırlardı. Teravih mi kılıyorsun diye çıkışırlardı. Yatsıdan sonra ilgililer zaman zaman pencereden bizleri kontrol ederlerdi. Oturan birini gördülermi sabah, duvarı delip kaçacak mıydın diye döverlerdi. Hapishane duvarı kerpiçtendi. 24 saatte bir defa bizi avluya bırakıyorlardı. Tuvalete ancak o zaman gidilebilirdi. Ondan evvel yasaktı. İçeride tenekeler vardı. Küçük ihtiyacı olanlar bu tenekelere yaparlardı. İhtiyacını giderene kimisi ıslak çalar, kimisi ayağını kaldır der gülerlerdi. Ben utandığımdan dolayı buraya (tenekelerde) hiç ihtiyaç gidermedim. Fakat çok zorluk ta çekiyordum. Bilâhere hapishane müdürü benim doğru dürüst olduğumu görünce, Zülfikâr oğlu Emin istediği zaman tuvalete gidebilir, namaz kılabilir diye bana özel izin verdi. Bize yemek olarak ta çok acı bir çorba verirlerdi. Harp zamanı idi. Suçsuz insanlar hapiste çoktu. Aylarca yattıkları halde mahkemeye çağrılmıyorlardı. Dışardan avukat tutmak dilekçe vermek ahvalini arz etmekte yasaktı. Beş aya yakın hapishanede kaldım. Mahkemeye çağırmadılar. Ben kendi kendime bir dilekçe yazdım. Müdüre dilekçem gidince beni çağırdı. Herkes ondan korkuyordu. Adnan isimli iri yarı birisiydi. Hapishanede iki kişi döğüşse haklı haksız dinlemez ikisini de falakaya yatırır dayak atar sonra da etrafı koşturarak dolaştırırdı ki ayaklarının altı kan toplamasın. Değirmen taşı gibi dönerlerdi bu dayak yiyenler. Şişman müdür de elindeki değnekle önünden geçene vuruyordu. Mahpuslar pencereden bakar gülerlerdi. Dayaktan çok maskara olmaktan korkulduğu için kimse ses çıkarmıyor dövüşmüyordu. Haksızlık yapana bile ses çıkarılmıyordu. Müdür beni çağırınca yanına gittim. Bana bu dilekçeyi kim yazdı dedi. Biraz durakladım. Sonra ben yazdım dedim. Niçin durakladın da hemen cevap vermedin dedi. Dilekçe vermenin yasak olduğunu işitmiştim, onun için tereddüt ettim dedim. Dışarıda başkasına yazdırma yoktur. Fakat kendi kendine yazmak yasak değildir. Senin de bu dilekçeyi kendin yazdığına kanaat getirdim. Çünkü imza atanla yazıyı yazanın aynı kişi olduğu görülüyor dedi. Dilekçeyi imza etti. Ben koğuşa geri döndüm. Bir hafta sonra gece geç saatlerinde hapishanenin dış tarafından pencereden birisi Emin Zülfikâr kimdir, diye çağırdı. Benim diye cevap verdim. Dedi ki senin naklin Hazırcan hapishanesine çıkmış yarın oraya götürüleceksin. Sana iki jandarma refakat edecek. Eğer paran varsa kamyonla gideceksiniz, yoksa sen yaya jandarmalar atlı 18 saat yol gideceksiniz. Param yoktur dedim. Yaya olarak gidecek diye yazdılar. Bir saatim vardı. Önceden satmış parayı harcamıştım. Biraz sonra şafak açtı. Ben abdeste gidip namaz kılmaya hazırlandım ki erkenden gelirlerse gideyim diye. Hapishane koğuşunda en yakınımda kalan bir papaz ile oğlu ve Apo isimli bir Hıristiyan kişi vardı. Apo isimli bu kişi ben abdest almaya gittiğimde mahpuslara seslenerek: “Ey cemaat, Ramazan olduğu için Emin Zülfikâr oruçludur. Mevsim de yaz mevsimidir. İki atlı askerin önünde 18 saat yolu yaya nasıl gidebilir. Aramızda para toplayıp onu araba ile gönderelim. Veya göndermeyelim diyor. bunun üzerine ben abdest alıp gelene kadar kendi aralarında 21 lira toplarlar ben yanlarına gittiğimde bana verdiler. Bu para benim ve jandarmaların yol masrafını karşıladı. Hatta biraz da arttı. Artanla da kendime bir ayakkabı aldım.


__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 06:59 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için واويلا kullanıcısına teşekkür edenler:
Saltuk Şamil (01.03.09)
Alt 24.09.08, 21:13   #3
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart



Arabaya bindik. Hazırcan hapishanesine gittik. Burası vilayet idi. Oradaki mahpusların bazıları beni tanıyorlardı. Benim geldiğime sevinip birbirine müjde verdiler. Hapishane Müdürü de namaz kılanlardandı. Fakat çizmeleriyle tuvalete gider, öylece gelir bize imamlık yapardı. Mahpuslar bana ikramda bulundular, döşek verdiler. Çok hürmet saygı gösterdiler. Burada sanki hapiste değildim. Hapishanede şeyh Ahmed-i Haznevi’nin müritlerinden de vardı. Bu hapishaneye geldiğimden bir kaç gün sonra Şükrü Kaya adındaki zat Suriye Cumhur reisi oldu. Bazı mahpuslara af çıkardı. Bunlar arasında benim de adım çıktı. Filhal bizi hapisten çıkardılar. İngiltere’yi orada temsil eden Konener denilen kişinin odasına götürdüler. Bir orda beklerken iftar topu atıldı. Ertesi günde bayramdı. Muamelelerimiz bitmeden mesaiye son verildi. Jandarmalar bana: “Seni tekrar hapishaneye götürmemiz olmaz. Bir şey olsa biz mesul oluruz. Burada bir kimseyi tanıyorsan sana kefil olsun seni serbest bırakalım. Yarın gelir muameleni tamamlarız” dediler. Ben de hocanın oğlu Hasan Ağayı tanırım dedim. Bu zat o zaman mendup yani milletvekili idi. Jandarma benimle geldi ona gittik. Bana kefil olup olmayacağını ondan sordular. Oda beni tanıdığı için olurum dedi. Beni serbest bıraktılar. O gece Hasan Beyde misafir kaldım. Sabah beraber bayram namazına gittik. Kahvaltıdan sonra Hsanbey: “Seninle Konenerin yanına gidelim. Ona seni Türkiye’ye teslim etmemesini burada bırakılmanı söyleyeyim” dedi. Çünkü kanunen Türkiye’ye gönderilmem gerekiyordu. Fakat tahsilim bitmemişti. Askerliğim de gelmişti. Türkiye’ye dönmem halinde beş sene askerlik yapacaktım ve tahsilimi tamamlayamayacaktım. Bu sebeple Türkiye’ye dönmek istemiyordum. Hasan Bey ile Konenerin konağına doğru giderken kaymakam ve hakim ile karşılaştık. Hasan Bey, seninle bayramlaşmaya geliyorduk dediler. Bunun üzerine Hasan Bey onlarla beraber eve döndü. Haco adındaki 18 yaşlarındaki kardeşini benimle gönderdi. Bu çok gözü açık sevilir biri di. Beraber Konenere gittik. O içeri girdi. Bana dışarıda beklememi söyledi. 8-10 dakika sonra çıktı. Bana: “Serbestsin. Seni Türkiye’ye teslim etmeyecekler” dedi. Bunun üzerine Amud’a eski medreseme döndüm. Baktım ki hiç talebe kalmamış. İngilizler evlerde arama yapmışlar halkın yiyeceklerini toplamışlar. Ancak kendilerine yetecek kadar zahire bırakmışlar. Bu sebeple talebeler dağılmışlar. Bazı yerlere baş vurdumsa da talebe barındıran yer bulamadım. Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Sonra, Şeyh Ahmed-i Hazne’yi ziyaret etmediğimi hatırlayınca onu ziyaret edip sonra Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu amaçla Hazneye gittim. Burası bulunduğum yere takriben on iki saatlik bir mesafede idi. Yaya olarak yola koyuldum. Yolda giderken- tahsilimi devam ettirebileceğim bir yere gönderilmemi isteyeceğim. Gönderirse tarikatına girerim. Aksi halde hakiki şeyh olmadığını anlar tarikatina girmem diye bir duygu kalbime geldi. Şeyh o zaman Hazne köyünde kalıyordu. mağrib ile yatsı arasında oraya yetiştim. Camiye gittim. Şeyh efendiyi mağrib namazını kıldırmış arkasını mihraba çevirmiş cemaate sohbet ediyor buldum. Cemaatten bazıları diz üstü oturmuş bazıları ayakta el bağlı duruyorlardı. Ben gittim Şeyhin elini öptüm. Bana “gözün üzere geldin” dedi. Beni Mihrabda kendisinin sol tarafına oturttu. Sohbetlerin de şöyle buyuruyordu: “Bir murid şeyhine tamamiyle teslim olmazsa şeyhi Şah-ı Nakşibend olsa dahi fayda vermez. Bu günkü insanlar haramdan sakınıp vacipleri yaparlarsa eski insanların yaptıkları nafile ibadetlerinden daha efdal amel etmiş olurlar”. Zaman zaman başını kaldırıp yatsı namazı için gelip ayakta el bağlı duranları görünce oturmaları için onlara işaret veriyordu. Yatsı namazı kılınıp Şeyh Camiden çıkınca bir grup müridân arkasında el bağlayıp evine kadar refakat ettiler. Bu şekilde davranmak onların adetinden idi. Bu hal iki gayeye matuftu. Birincisi varsa tavsiyelerini dinlemek ikincisi bazı sorular sorup istifade etmek.

Bir sabah bende refakatçi gruba katıldım. Evinin kapısına kadar şeyhin arkasından gittim. İçeri girmeden elini öpmek istedim elini çekti. Hayırdır dedi. Ben: Türkiye’den buraya okumak için geldim. Fakat bu memleketin garibi olduğum için okuyacak yer (medrese) bulamıyorum. Şeyh efendinin beni okuyacağım bir yere göndermesini istiyorum dedim. “Niçin er gelmedin?” dedi. İçeri girip kapıyı kapattı. Ben bunun üzerine biraz ümitsizlendim. Oraya yakın bir köyde ders veren bir hoca vardı. Yanlış hatırlamıyorsam ismi Ubeydullah idi. Biraz da tarikata itiraz edenlerdendi. onun yanına gitmek için yola çıktım. Fakat kalbime bazı hatıralar, düşünceler gelince geri dönüp tekrar Hazne’ye geldim. O gece de haznede kaldım. Ertesi gün Hiva Köyünde bulunan Şeyh İbrahim Hakkı’nın yanına gitmek istedim. Evvelki gün gibi tekrar çeşitli fikirler aklıma geldi, gene yoldan geri dönüp o gece de Haznede kaldım. İzin almadan gittiğimden dolayı gitmeye muvaffak olamıyordum. Bu defa izin alıp öyle gideyim diye niyet ettim. Sabah namazından sonra şeyhe refakat eden cemaata katılıp şeyhin kapısına kadar gittim. Elini öpmek istedim. Yine önceki gibi elini vermedi. “Hayırdır?” dedi. Şeyh efendi izin verirse gideceğim dedim. “Gitme. Seni bir yere göndereceğiz” dedi. Camiye döndüm. İki gün sonra Şeyh efendi bana: “Daha da sabret” dedi. Ben de köyün etrafında gezinirken Şeyhin halifesi olan Şeyh Abdurrezzak’ın bazı talebe ve müridleriyle Şeyhin ziyaretine geldiklerini gördüm. Ertesi gün ikindiden sonra cami insanlarla doldu. Aralarında 400 kadar Hoca kaçak gitmek isteyenler de vardı. Şeyh efendi yüksek sesle “molla Mehmet Emin-i Çermîkî, Molla Abdurrezaktan sana ders vermesini istedim. Kabul etti. O seni okutacak” dedi. Zaten evvelden de beni bu zata göndermesini kalben istiyordum. Çünkü bu zatın yanında iyi tahsil vardı. Biraz sonra o zat camide yanına geldi. Bana: “Şeyh efendi sana ders vermemi emretti. Sen talebelerle yarın köye git ben de birkaç gün sonra gelirim”dedi. Bende kendisine: “Kalbimde vaad etmiştim ki şeyh beni tahsil için bir yere özellikle size gönderirse onun hakiki şeyh olduğunu anlar tarikatına girerim. Şimdi aynen öyle oldu. Ben tarikata girmek istiyorum dedim. O da, “o halde bu gece burada kal tarikata girersin. Yarın da teveccüh var ona da katılırsın” dedi. Öyle yaptım.

Pazartesi günü kimse bir şey yemeden kaba kuşluk vakti camiye girildi. Perdeler çekildi. Gözlerin kapalı olması ikaz edildi. Şeyh yanınıza gelip sizi sallasa sizde muvafakat edip sallanın. Ağzına üfürürse ağzınızı açar nefesini yutarsınız denildi. Daha sonra şeyh içeri girdi. Bu arada gözlerinizi kapatın. Şeyh geliyor diye seslenenler oldu. Gözlerimiz kapalı mihraptan şeyhin sesini işitiyorduk. Evvela “Medet ya Allah” dedi. Sonra “Medet ya Rasulullah” dedi. Ebubekir-i Sıddıktan başlayıp kendi şeyhi Hazret’e kadar sıra ile sâdâtları çağırdı. Böyle çağırırken insanlar kendilerini tutamayıp ağlaşıyorlardı. Yüksek sesle ağlayan bağıran çoktu. Daha sonra şeyh müridleri teker teker gezerek her birinin halına göre ya bir ayet ya bir beyt söyledi. teveccühten sonra kahvaltı yapıldı. Biz de izin alıp Kamışlıya gittik. Bende bir aşk hasıl oldu. Gece uykum gelmiyordu. Yolda karşılaştığım açık giyimli gayri müslim kadınlar bana bir hayvan gibi geliyordu. Bazen keşke tarikata girmeseydim diye düşünüyordum. Çünkü daima Virdler ve tarikatla kafam meşgul olduğundan tahsilimi devam ettiremeyeceğimden endişe ettim. Az bir zamanda o hal geçti. Fakat yiyecek madde olmadığından dolayı herkes telaş içinde idi. Hoca efendiye de Türkiye’den misafirler gelmişti. Türkiye’de de kıtlık vardı. Bu huzursuzluktan dolayı hoca efendi talebelere ders veremiyordu. Daha sonra talebeleri dağıttı. Sadece beni ve bacısının oğlunu bıraktı. Çok nadir fırsat bulup ders okuduğumda Cami’den beş yaprak okuyordum.

Okumayı kökten terk etmiş gibi olduk. Yiyecek bir şey yoktu. On sekiz gün sadece hurma ile idare ettik. O zaman arpalar yetişti. Arpalar biçildi. Ondan ekmek yapılmaya başlandı. Ben de hocama vekaleten harmanlara gider hocamın hissesini alırdım. Bir taraftan köy sahibinin yazı işini de yapıyordum. O kadar engeller oldu ki iki buçuk senede zar zor cami kitabını bitirebildim. Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bir türlü hocam bana izin vermiyordu. Zaman zaman kolumdan tutar dışarıda gezdirirdi. “Seni evlendireyim. Talebelerin dersini, sana havale edeyim gitme” diyordu. Fakat ben dönmeye kararlıydım. Özür beyan ediyordum. Hocam dan umutsuz olunca Hazne’ye gidip Şeyh efendiden izin istedim. “İzin veriyorum yeter ki tahsilini tamamla. Türkiye’de olsun Suriye’de olsun tahsilini yap yeterli” dedi. Hazneden dönünce hocama durumu söyleyip vedalaştım. Malum hocam Şeyhin halifesiydi. Şeyh izin verince onun da bir itirazı kalmadı. Fakat ayrılışıma hüngür hüngür ağladı. Ben de ağladım. Suriye’de ilk tahsil gördüğüm medresenin bulunduğu Amud nahiyesine gittim. Türkiye Diyarbakır vilayetinin Silvan kazasına bağlı Halden köyünden bir kişi buraya (Amuda); Şeyh Sadaka adlı şeyhinin ziyaretine gelmişti. Bana Türkiye’ye dönüşümde yolda rehberlik yapar diye yanına gittim Onu şeyhle konuşur buldum. Şeyh ona sakal bırakmasını tavsiye etti. O da hanımın razı olmuyor diye reddedince Şeyh, “sakal dini bir şeydir. Hanım buna karışamaz. dinimiz bize bir sermayedir. Madem tavsiyelerim yapmıyorsun daha yanıma gelme” diyerek tard etti.

Şeyh Sadaka, 100 yaşından fazla idi. Medine eşraflarındandı. Zamanında Medine’den İstanbul’a sürgün olarak gitmiş. Sultan Abdulhamid zamanında bir müddet Şeyhulislamlık da yapmış bir zat idi. Müritlerinin beyanına göre şeyh Ahmed-i Gümüşhanevi ile Bitlis’te Hazret lakabıyla meşhur Şeyh Diyadin gibi zatlarında yanında kalmış. Elini öptüm. Türkiye’ye döneceğimi söyleyip bana dua etmesini istedim. “Giderseniz Şeyh Halef’e söyleyin Şeyh Yahya ile bize iki teneke yağ göndersinler” dedi. Gece saatlerinde kaçak olarak hududu geçtik. Molla Ali isimli bir arkadaşımla beraber Mardin’in Hurs köyüne gittik. Yorgunluktan takatten düşmüştük. on iki saatten ziyade yaya yol yürümüştük. Şeyh Sadaka’nın müridi ile birlikte üç kişi idik. Hurs köyünden sonra yolumuz üzerindeki bir köye gittik. Köyün yaşlı bir imamı vardı ona misafir olduk. Bize bulgur pilavı ikram etti. “Yavrularım ayakkabılarınız topukludur. Halbuki melekler ayaklarınızın altındalar. Onları incitiyorsunuz” dedi. Ertesi gün Şeyh Sadaka’ın halifesi olan Şeyh Halef’in evine gittik. Şeyhin iki teneke yağ istediğini tebliğ ettik. Oradan Avina köyünde bulunan büyük ulemalardan Merhum Bediüzzaman’ın medrese arkadaşı Molla Abdullah-ı Avi’nin yanına gittim. O’nun yanında mantık ilmi okumaya başladım. Önce İsaguci risalesini ezberledim. Sonra bu kitap üzerindeki şerh ve haşiyelerden olan Hüsam Kati, Muhyiddin, Fenari ve Kavl-i Ahmet adlı kitapları okudum. İstiare ilminden Hüsameddin Risalesini, Ebubekir risalesini, Vad’ ilminden Semerkandi, Risaletu’l-Vadı, Ebubekri Suri, Munazara ilminden de Veledi adlı kitapları okudum. Daha sonra ilk hocam olan Abdussamed’in yanında munazara ilminden Uluğ ve Mesudi, Cami haşiyesi olan Abdulgafur-i Lari adlı kitabı okudum. Tekrar Molla Abdullah’ın yanında da Şerh Şemsi kitabını okudum.

Molla Abdussamet hocam beni evlendirmeyi teklif etti. Ben de okumamı tamamlamak istiyorum. Sonra Mısır’a gidip Kur’ân’ı tecvid üzere okumak istiyorum, onun için evlenmek istemiyorum. Fakat ısrar etti. bende sözünden dışarı çıkamadım. Okumaya devam etmek şartıyla evlenmeyi kabul ettim. Bu arada okumama çok maniler çıktı. Bir köyde imamlığa başladım. Talebeler okutmaya başladım. Kayın validem: “Diyarbakır’da bir evim vardı satmıştım. Parası ile Hacca gitmek istemiştim. Fakat mahremlerim olmadığından gidemedim” dedi. O parayı altına çevirmeye götürdük. Sarraflar “bu para geçmez, tedavülden kalkmış” dediler. Sonra ucuz bir fiyatla bankaya parayı verdik. Bankadan aldığımızı altına çevirdik. Reşat altını bazısını 34, bazısını 35 liradan aldık. 70 reşat altını aldık, biraz da paramız arttı. Bu parayla Hacca gitmek üzere Ramazan bayramını yaptıktan sonra Suriye’ye daha önce yanına gittiğim Şeyhin oğlu Mehmet İsa bize Suriye Nüfus kağıtları temin etti. Bununla Şam’a gidip pasaport çıkardık. 33 gün pasaport bekledik. Pasaportlarımızı aldıktan sonra Beyrut’a gittik. Oradan vapurla Suudi Arabistan’a gidecektik. bir hafta Vapur bekledik. Bir hafta sonra vapur gelince 1100 liraya bilet alıp bindik. Altı gün altı gece vapur yolculuğundan sonra Cidde’ye yetiştik. Cidde’de bizi karantinaya aldılar. Mısırda su aldınız orada hastalık var diye. Bizde hastalık olmadığına kanaat getirince vapurdan inmemize izin verildi. Hacılar için Sultan Abdulhamid’in yaptırdığı konaklama yerine bizi yerleştirdiler. Yerde serili sırf hasır vardı. Suda acı idi. Kara sinekler her şeyin üzerini kaplamıştı. Cidde’den karayoluyla Mekke’ye gititk. Kabe’de tavaf alanı çok dardı. Üç metre bile geniş değildi. Çok defa öğle namazını beytin gölgesinde kılardık. Tavaf mahalli üzeri küçük ampullerle donanmış bir ip ile çevriliydi. Başka aydınlatma yoktu. Makam-ı İbrahim’in üstünde kubbe vardı. Kabe’ye çok yakındı. Zem zem kuyusu da onun kenarındaydı. Şimdiki yerde değildi. Zem zem ile makam-ı İbrahim arasında köprü gibi bir geçit vardı. Hacılar altından geçer Hacer’ül-Esved’e giderlerdi. Buraya “Bab-u Şeybe” denirdi. Zemzem kuyusu üzerinde de İmam-ı Şafii’nin makamı vardı. O zaman müezzinler burada kalır ezan okurlardı. Diğer üç imamlar için direkler üzerinde Kabenin dört tarafında yer hazırlanmıştı. Alt tarafında hacılar namaz kılarlardı. Zemzem kuyusundaki İmam-ı Şafii makamı altında musluklar vardı. Kuyudan su çekilir buraya dökülür, susayan gider bardağını doldurur içerdi. Bugünkü gibi kalabalık değildi. Suyun tadı da o zaman başka idi. Şimdiki gibi değildi. Şimdi değiştirilmiştir. O zaman sadece bir küçük binada birkaç tane tuvaleti vardı. Fakat tıkanıp kapılara kadar 8-10 cm su ile dolduğundan yaklaşılamıyordu. Hacılar ibriklerini doldurur yakın binaların arka taraflarında tuvalet ihtiyaçlarını görürlerdi. Safa-Merve o zaman çarşı idi. Sağda solda dükkanlar vardı. İnsan Safa’dan Merve’ye giderken bir dereye iner, birde yokuşa çıkardı. O zaman hacılar mecburi olarak mutavafif denilen rehberin yanında olurlardı. Hacılar bu rehbere 15 riyal verirlerdi. Onun evinde Kalırlar Arafatta da onun çadırında bulunurlardı. Su ihtiyaçlarını rehber temin ederdi. Bazen bu parayı vermeyenler bile çıkardı. Bunun üzerine Mutavvıf hacılara yemin ettirir, “kimin parası yoksa ondan para almayacağım, hatta ona yol parası bile veririm” derdi. Buna rağmen para vermemek için yalan yere yemin eden hacılarda olurdu. Arafat’a gitmeden önce bir gece Mina’da kalınırdı. Şamdan arabayla gelenler, araba ile, deve ile gidenler deve ile Arafat’a giderlerdi. Mina ve Arafat’ta Zübeyde suyu denilen içilecek su vardı. Hacılar sayıca az olduğundan Cebelurahme eteklerinde kalırlardı. Diğer yerler hep boş kalırdı. Türkiye’de otuz dört liradan aldığımız Reşat altını orada kırk beş riyale verildi. Türk parası o zaman değerli idi. Tuhfat-ü İbn-i Hacer adlı kitabı yirmi beş riyale aldım. Hac yaptıktan sonra oradan kamyonla Medine’ye döndük. Üç gün üç gecede Medine’ye yetiştik. Yollar kötü ve kumdu. Bazı arkadaşlar deve ile gittiler. Çok zorluk gördüler. Deve ile gittiklerine pişman oldular. Bir gün Medine’de kaldıktan sonra denildi ki vapur gidiyor, Cidde’ye dönelim. İçimizde bir kişi ikinci hacca gelmişti. İki kere hacca gelenler parmak ile gösterilirdi. O itiraz etti. Yalan söylüyorlar gitmeyelim. Burada sekiz günümüzü tamamlayalım dedi. O zaman mutavvıflarla beraber ziyaret edilirdi. Sanki bir şartmış gibi peygamberin ziyaretine onlarda gelir dua okurlardı. Hac yapmak çok eziyetli olduğundan mutavvıf duasında tekrar hacca gelmeyi nasip et deyince ben amin demiyordum. Bize memleketinize gittiğinizde hacın zor olduğunu söylemeyin. Hacca gelmeleri hususunda halkınızı teşvik edin derlerdi. Suudi halkı o zaman çok fakir olduğundan hacıların çok olmasını isterlerdi. Türkiye’nin birçok ilinden hacca gelen hiç yoktu. Bursa ilinden de tek bir kişi gelen vardı. Mutavvıf sadece ona rehberlik yapıyordu. Sultan Abdulhamid Türkiye’nin her iline ayrı bir mutavvıf tayin etmişti. Sekiz günümüzü Medine’de tamamladıktan sonra Ciddeye döndük. Henüz vapur gelmemişti. Bir iki gün vapur bekledik. Nihayet vapur geldi bindik. Beyruta gittik. Orada Suriye nüfus kağıdı taşıyanlar indiler. Biz de indik. Vapur inmeyenleri İskenderun veya İzmir’e getirdi. Biz Beyrut’tan kamyonlarla Şama, Halep’e ve Derbesi köyüne gittik. Burası hudutta bir köydü. Hacılara çok kıymet veriyorlardı. Hudut kapısındaki görevliler de: “Bunlar hacıdır geçsinler” diye kolaylık gösterirlerdi. Bu sebeple bazı Hacı olmayan şahıslar hacılara karışır hududu geçerlerdi. Sınırı geçmemize müsaade edilmesi için sınır kapısındaki karakola gidilerek görevlilerle görüşüldü. Bir miktar da para verildi. bunun üzerine sınırı geçmek için sınır kapı karakoluna gittik. Daha önce görüşülüp para verildiği için ses çıkarmadılar, geçin dediler. Biz de sınırı geçip Türkiye topraklarına girdik. Biraz yol aldıktan sonra bir dereye indik. Aniden dört-beş jandarma sövüp sayarak karşımıza çıktılar. “Hac yasak olduğu halde siz kaçak olarak hacca gidenlerdensiniz. sizi tutuklayıp yetkililere teslim edeceğiz” dediler. Karakoldan izin alıp sınırı öyle geçtiğimizi söyledikse de kabul etmediler. “Biz o karakolun askerleri değiliz” deyip bizi sıkıştırdılar. Mecburen onlara da bir miktar para verdik. bizi serbest bıraktılar. Yolumuza devam edip evimize ulaştık. Daha sonraki yıllarda hem şeyhimi ziyaret etmek hem de Derbesi köyünde bıraktığım kitaplarımı getirmek amacıyle Suriye’ye geçmeye karar verdim. Şeyhi ziyarete gitmek isteyen şahıslara hususi bir otobüs kiraladık. Adam başı iki buçuk liraya bizi götürüp getirmesi konusunda anlaştık. Takriben on sekiz saatlik bir yolculuktan sonra Şeyhin bulunduğu Hazne Köyüne vardık. Bir gece Hazne’de yattık. Sabah namazını camide kıldıktan sonra işrak vaktine kadar camide yerimden kalkmadım. Bu esnada hatırıma geldi ki insan bu şerhlerden bir keramet görürse onlara karşı itimadı daha kuvvetli olur. Aradan iki üç dakika geçmeden bir sofi bana: “Şeyh seni çağırıyor” diye seslendi. Dışarıya çıktım. Şeyh efendi cami avlusunda idi. Avucumu avucunun içine aldı. Cami avlusunda beraber olta atıp yürümeye başladık. Avluda bir baştan bir başa gidip geliyoruz. Bana “İnsan Nakşibendilerden keramet ümit etmemelidir. Kerametin en büyüğü şeriatın istikametidir. Fıkıh’ta zayıf kavl ile amel etmeyin. Caiz ise de amel etmeyin. Sefere gidildiğinde Şafiiye göre cem caizdir. Fakat etme. Çünkü Ebu Hanife’nin hilafı vardır. Namazı kasr etmek Şafii mezhebinde mecburi değildir. Fakat siz kasr edin. Çünkü Ebu Hanife’nin hilafı vardır. Hilaftan çıkak ve riayet için kasr edin. Bütün sünnetleri yapamamak kusur-ayıp değildir. Fakat mümkün mertebe sünnete çok ittiba edin. Her zaman Allah’ı çok zikredin hatta tuvalette bile! Fakat tuvalette zikir kalpledir. dil ile değil. Yirmi gün kadar burada kalsan iyi olur” dedi. Ben de kitaplarım var. Arkadaşlarım bana yardım edecekler onun için gitmek istiyorum dedim. Bir daha tekrar etti. Ben de cevabı tekrar ettim. “Nereye kadar okudun” dedi. Şerh-u Şemsi’yi bitirdim muhtasar’a başlayacağım dedim. “Bitir icazet al. İcazete bereket var.” Dedi. Hocalarım iki tanedir. Hangisinin yanında icazet alırsam ötekinin kalbi kırılır. Dedim. “Hazretin usulune göre Made-i Kubra kitabı nerede okunursa orada icaze alınır” dedi. Tarikatınıza girmek isteyenler var fakat yanınıza gelemiyorlar dedim. “Ben sana izin veriyorum. Sen onlara tarikat ver. Tarikata giren şayet kadın olursa onlara bir perde arkasından tarikat ver” dedi. Bana, tövbe adablarını ve tarikat vermeyi tarif etti. “Bazılarını unutabilirsin. bunların yazılısı var onu da vereyim” dedi. Bu yazıları yanında bulunduran talebeyi aradılar bulamadılar.

Yol arkadaşlarım otobüse binmişler sadece ben kalmıştım. Şoför devamlı korna çalıyor benim de gidip otobüse binmemi işaret ediyordu. Ben şeyh efendiye yolumuz Amud’an geçiyor. Bahsettiğiniz hususları orada bulunan molla Abdullatif’e yazdırır alır giderim dedim. Makul gördü. (Molla Abdullatif Şeyh efendinin halifesi idi) şeyhin elini öptüm. Otobüse bindim; Amuda gittik. Molla Abdullatif’in yanına vardım. Şeyhin emrini söyledim. O da yazıp bana verdi. Memlekete döndüğümde talep edenlere şeyhin emri mücibince tarik verdim. İyice hatırlamıyorum aynı senede mi yoksa sonraki sene mi şeyh efendi vefat etti. Şeyh efendi bana oku dediği için Hazne’dan Türkiye’ye geldikten sonra eski hocam molla Abdullah-ı Avini’nin ziyaretine gittim. Az ara ile ikinci defa bir daha ziyaretine gittim. Bana dedi ki ara vermeden bir daha geldin. Sebebi nedir? deyince: Şeyh Efendi kitaplarını bitir. İcazet al. İcazette bereket vardır dediğini söyledim. Bunun üzerine: “Gel okuyalım. Ben kimseye icazet vermiyordum fakat sana vereceğim. (Hocası 110 yaşında ve hayatta olduğundan edeben icazet vermiyordu.) Okumaya başladım. Muhtasar adlı kitaptan okumaya başladım. Beyan, Meani kısımlarını bitirdim. Bu sırada evden beni istediler. “Havalar çok soğuk. Dicle dondu. Mandalara bakamıyoruz gel” diye çağırdılar beni. Okumaya ara verip eve gittim. Bir ay evde kaldım. Bu zaman zarfında muhtasarın baki kalan kısmını kendi kendime mütalaa edip bitirdim. Hocamın yanına döndükten sonra mütalaa ettiğim kısımları tekrar ders olarak okumamı hocam lüzum görmedi. Cem’ul-Cevami şerhi olan Benani’nin kitabından derse başladık. Zaruri işler hariç zamanımın hepsini derse harcıyordum. Günde on altı yaprak okuyordum. Bir zaman sonra hocam: “Şeyh Halit vefat etmiş taziyesine gideceğim. Taziyeye giderken hocamın da ziyaretine gideceğim” dedi. Hocası (Molla Hasan-ı küçük denilen 120 yaşında şark ulemalarının hocası bir zat idi). Bunun üzerine ben de eve döndüm.

Hocam dönünceye kadar Ramazan ayı araya girdi. Mısıra gidip Kur’an’ı tecvit üzere okumayı istiyordum. Fakat gördüm ki duruma göre artık gidemeyeceğim. Siirt’te Kurra’lar var. Onların yanına gidip okuyayım diye düşündüm. Çünkü Mısıra gidip okuyacağım diye Kur’an’ı tecvit üzere okumadan bu ilimleri okuyordum. Siirtte bulunan şeyh Mustafa ismindeki Hazret’in halifesi ile görüştüm. Bana: “Burada hacı hafız Haydar efendi isimli zat vardır. Tecvit ile en iyi Kur’an’ı bilen odur. Benim oğlum da Onun yanında okudu. Sen de onun yanında oku” dedi. Bunun üzerine onun yanında Kur’an okurken senin yanında da Şerh’ul-Akaid’i okuyabilir miyim? Dedim. “İhtiyarım. Gözümün ışığı azalmıştır. O gibi kitapların yazılarını fark edemiyorum.” Dedi. Hafız hacı Haydar efendinin yanına gittim. Devlet tarafından görevliydi. Hafızlara ders veriyordu. Bana da ders vermeyi kabul etti. İmamlık yaptığı camide bana bir hücre verdi. “Burada kal medreseye gel ders al” dedi. Üç yüz hafız yetiştirmişti. O kadar hafızlıkta kuvvetli idi ki konuşurken dahi bir hafız yanlışlık yaptımı hemen fark eder “yanlış okudun şöyle oku” diye ikaz ederdi.

Şimdiki zaman gibi talebelere ratibe vermek yoktu. Bende beş yada yedi buçuk para vardı. Bu paranın yetmeyeceğini hesaplayarak geri dönmeyi düşündüm. Sonra hatırladım ki bu, özür olmaz. Param yettiği zamana kadar okurum. Sonra Ya Rabbi mazeretimi biliyorsun diye dönerim dedim ve okumaya başladım. Hoca efendi üç gün, her gün bir sayfa Kur’an’dan bana ders verdi. ben hocaya durumumu anlattım. O zaman “günde bir cüz sen oku ben dinlerim” dedi. Günde bir cüz okurdum. Hoca dinlerdi. Beğenmediği yerleri düzelttirirdi. Okuduğum bir cüzü her gün on defa tekrar ederdim. Sonra fırına gider ekmek alırdım. Bazen peynir ile bazen yavan olarak yerdim. Sonra da şeyh Şerafeddin yanına gider Şerh’ül-Akaid dersini okurdum. Zaman zaman da Şeyh Zeynel Abidin’in yanına gider harflerin sıfatı ve mahrecleri dersini alırdım. Bir gün fırına giderken fırını kapalı gördüm. Diğerlerine gittim onlar da kapalı idi. Siirt’te dört fırın vardı. Hepsine gittim. Hepsi de kapalıydı. Sebebini sordum. “Ekmeğe zam yapılması için kapatmışlar” dediler.

Her günkü gibi özel hücreme döndüm. Aç karnına Kur’an’daki derslerimi tekrar etmeye başladım. O sırada kapı çalındı. Baktım ki bir kişi büyük sir kabı üzerinde büyük bir ekmek olduğu halde bana uzattı. Aldım odaya götürdüm. Ekmeğin altına baktım. Otlu peynir var. Gözlerim yaşla doldu. Kendi kendime Ya Rabbi bu hilaf-ı adet oldu. Başka günlerde böyle bir şey olmuyordu. Bugün aç kaldığım için bunu gönderdin. Sen bizi unutmuyorsun. Biz ise seni unutuyoruz diye düşünerek hüngür hüngür ağladım. Akşam namazından sonra, camiye gelenlerden Hacı Cemil isimli şahıs akşam yemeklerimi evinden göndereceğini söyledi. Bundan sonra o kişi devamlı akşamları yemek gönderdi. Yemeğin bir kısmını akşam yerdim. Bir kısmını sabaha bırakırdım. Yemek bazen sabaha kalmazdı. Bazen az kalırdı. Fakat acıktığım zaman daha evvel gelen ekmek peynirden az bir şey yiyince doyardım. O peynir ekmek hiç bitmedi. Bu durum böyle devam etti. Otuz üç gün tamam olunca ben de Kur’an’ı bitirdim. Eve dönmek üzere tren istasyonuna gittim. Treni beklerken acıktım. Peynir ekmekten biraz yedim. Doydum. Daha sonar trene bindim. Hareket etti. Bizmil kazasında indim. Tanıdığım bir kişiye misafir oldum. Ekmeğin hadisesini onlara söyleyince: “O Hızır Aleyhisselam’dır” dediler. Bendeki ekmeği ve peyniri aldılar. Taberiktir deyip çoluk çocuk toplanıp yediler. Oradan evimiz bulunduğu köye gittim. Param bitmeden böylece eve döndüm.

1951 yılında Nurşin’e gidip bir sene kadar kalıp Şerh’ul-Akaid kitabı ile birlikte haricten diğer bazı kitapları okumak ve oradan icaze almak, ayrıca o zaman orada bulunan Molla Sadrettin Yüksel’den de istifade etmek kararı aldım. Çünkü Nurşin’de büyük alim şeyhler vardı. Bu zatlar aynı zamanda bana ders veren ve kendilerinden icaze almam gereken her iki hocamın da şeyhleri idiler. Onlardan icaze aldığım takdirde hocalarımın kalbi kırılmazdı. Bu düşüncelerle Nurşin’e gittim. Orayı temsil eden şeyh Mahsumun yanına vardım. Şakacı bir zattı. Benden birçok sorular sordu. Bana “Camiyi okudun mu” dedi. Evet dedim. “Şerh-i Şemsi okudun mu”? dedi. Evet dedim. “Tarikata girdin mi?” dedi. Evet dedim. “Her soruya evet evet diyorsun senin altında çok şeyler var” dedi. O sırada medresede iki hoca vardı. Birisi şeyhin oğlu şeyh Maşuk diğeri de Molla Abdulbaki. Şeyh efendi, bana dersimi kendi oğlu olan şeyh Muhammed Maşukun vermesini emretti. Tahsilimi tamamlamama medreselerde okunan en son kitap olan Şerh’ul-Akaid kitabı kalmıştı. Onunda dörtte birini daha önce okumuştum. Kaldığım yerden derse başladık. Gayem kitabı incelikleri ve nükteleri ile detaylı bir şekilde okumaktı. Fakat baktım hocam o kadar incelemeyi sevmiyor. Kaba taslak olarak zaten biliyordum. Sadrettin Yüksel hocaya daha ziyade semin ilminden istifade etmek için geldim dedim. Ben Nahiv kitaplardan ders vermem. Üstadın (Bediuzzaman) kitaplarından istersen okuyalım dedi. Bunun üzerine, İşaretul İcaz, Zülfikar Mecmuası ve Felekiyat ilmini konu alan Veciz adlı kitaplardan birer ders olmak üzere yanında okumaya başladım. Risale-i Nur’u okutmaya çok hevesi vardı. Üstadın sözüne Hadis ve Kurandan daha çok itimat ederdi. Daha evvel de merhum Bediuzzaman’ı işitirdim. Fakat tafsilen bilmiyordum. Sadrettin hocadan Üstad’la ilgili daha ziyade malumat isteyince bana anlatmaya başladı: “Ben Isparta’ya üstadın ziyaretine gittim. Fakat gayem ondan icazet almaktı. Kendisine dedim ki sizden icazet almak istiyorum. kabul etmedi. Yanında bir ders okuyayım dedim. Onu da kabul etmedi. Ben okuyayım sen dinle dedim. Onu da kabul etmedi. Beni kendine talebe kabul et. Dedim” “Ettim” dedi. Elhamdülillah buna sevindim. Bu konuşma ayakta oldu. Bana otur teklifinde bulunmadı. Bu konuşmadan sonra Diyarbakır’a döndüm. Müftü Halil efendi ile görüştüm. kendisine üstadı methu sena ederken müftü, “üstad Kadı Beydâvi kadar değildir” dedi. Ben de kendisine sen git Kadı Beydavi’yi Alem-i Berzah’tan getir. Benim üstadı getirmen icap etmiyor. Ben onun talebesiyim. Eğer “Min’en-nâsi men âmene billâhi vel yevmi’l-âhiri” ayeti hakkında Beydavi’nin zikrettiği nüktelerden daha ziyade nükteler etmezsem bil ki Beydâvi daha alimdir. senin dilinle kalbin bir değildir dedim. Yani münafıksın demek istedim” Konuşması bitince Üstadın kitaplarını nereden bulabileceğimi Sadrettin hocaya sordum. “Elazığ da emekli binbaşı Hulusi Bey var. Onun yanına gidersen o sana bulur” dedi.

Bir hafta sonra bana icazet verme teklifinde bulundular. Ben de daha bir yıl okumak istiyordum. Ona göre evin ihtiyacını tedarik etmiş gelmiştim. İcazeyi hemen almak istemiyordum. Bu durumu izah ettim. Biz lüzum görmüyoruz. Bütün kitapları okmuşsun. derslerini vermişsin. Yanımızda da son kitaptan biraz ders gördün yeter. Hem kaç gün önce kaynananın hasta olduğuna dair telgraf geldi. Gidersen belki dönemezsin diye sana haber vermemiş idik. İcazetini verelimde git. Dediler. Üzülerek kabul ettim. İcazeyi yazdılar. Acil olduğu için yeni bir cübbe alınamadı. Hocam kendi cübbesini bana giydirdi. Sarık bağladılar. Yemek verdiler. İcazet yazısının bir bölümünü hocam okudu. Geri kalan kısmını da Sadrettin hocaya okuttular. Çok mahzun olarak eve geri döndüm. Çünkü ben hemen icazet almak istemiyordum. Orada en az ben bir yıl okumak istiyordum.
__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 07:03 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.08, 21:15   #4
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart



...::: ŞEYH SEYDA HZ.LERİNE İNTİSAP :::...




Ramazan ayında bir sabah adetim üzere bir cüz Kur’an okurken uykum bana galebe çaldı. Bir iki defa Kur’an elimden düştü. Ben de işrakı beklemeden uyku galebesinden uzanıp uyudum. Rüyamda Seyyidina Musa’yı gördüm. Tur-i Sina’ya gidiyormuş. Seyyidina Musa Tur-i Sina’ya giderken bazı kimselerin kendisine birtakım tembihlerde bulundukları hatırıma gelince, kendisine dedim ki: Tur-i Sina’ya gidiyorsun. Rabb’ul-âlemin’e benim hakkımda bazı şeyler mevzubahis et!.. Seyyidina Musa Aleyhisselam bunun üzerine bana: Daha önce senin bahsin geçti. Bahsin geçerken Allah senden şikayetçi idi, dedi. Ben de: Kuvvetime göre Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından sakınıyorum. Dedim. O da dedi ki miskinlerle otur-kalk. Tekebbür etme. O zaman uyandım. Anladım ki bende kibir var. Şikayet ondan dolayıdır. Zira küçük talebeleri okutmuyordum. Bunlar nerede olsa okuyabilir diye onların yerini yapmıyordum. Büyük kitapları okuyanların yerini yapıyordum. Esasen bende kibir olduğunu biliyordum. Zira, daha çok zenginlerle oturup kalkıyordum. Fakirlerle oturup kalkmıyordum. Bu huyumu ne kadar sevmesem de terk edemiyordum. Buradan suç geldiğini anladım. Bu rüyamı bazı meşayihlere arzetmek istedim. Rüyamı kimseye söylemedim. Sade bazı talebelere bir rüya gördüğümü, tabirini yapacak bir yer istediğimi söyledim. O anda yanımda Hazrolu Molla Ramazan vardı. Bana: “Sen rüyanı bana anlat. Ben de Hazrolu meşhur alim ve tasavvuf ehli Seyda-i Hacı Fettah’a anlatır tabirini getiririm” dedi. Anlatmadım. Tarikatına girdiğim şeyh Ahmed-i Haznevi vefat etmişti. Yerine oğlu geçmişti. Başka halifeleri de vardı. Ayrıca Hazret namı ile meşhur zatın halifeleri de vardı. Cizreli Şeyh Seydâyı da işitmiştim. Bunlardan hangisine gidip intisap edeyim diye mütereddid idim. Ramazanın yirmi ikinci günü gördüğüm rüyadan birkaç gün sonra idi. Sabah namazından sonra Kur’an okurken yine uykum bana galebe çaldı. Elimden Kur’an düştü Uyku iyice bastırınca uyudum kaldım. Rüyamda Cizreli Şeyh Seydâ’nın bize geldiğini gördüm. Oturması için ev tarafına döşek getirmeye gittim. Fakat ev bizim eve benzemiyordu. Bahçeli havuzlu çiçekli bir evdi. Kendi kendime insanın evi böyle olduktan sonra misafir kim gelirse gelsin mahcup olmaz diyerek sevindim. Ev halkına Şeyh Seydâ geldi diye seslendim. Döşeği alıp götürdüm. Şeyhin oturacağı odaya serdim. İkinci döşeği de getirmek için ev tarafına tekrar gittim. Şeyh Seydâ da arkamdan geldi. Saliha isimli kızımın başını okşadı. O esnada uyandım. Bu rüyamın, Şeyh Seydâ’ya intisap etmeme ve grmüş olduğum rüyayı ona anlatmama işaret olduğuna kanaat getirdim. Fakat Ramazan ayındaydık. Teravih kıldırıyordum. bu sebeple hemen gidemedim. Bayramdan sonra gitmeye niyet ettim. Ramazan bitti. Bayram yaptık. Şeyh Seydâ’ya gitmeye karar verdim. Şeyh Cizre ile Mardin arasında bulunan Serdahli köyünde kalıyordu. O zaman Mardin Cizre arası kamyondan başka vasıta çalışmıyordu. Mardin’den Cizre’ye giden bir kamyona bindim. Şeyhin Köyüne giden yol ayırımında indim. Kamyonun şoför malinden yaşlı bir adam da indi. Kamyon yoluna devam etti. Yaşlı adam bana: “Oğlum nereye gidiyorsun?” diye sordu. Şeyh Seydâ’yı rüyamda gördüm. Ona gidiyorum dedim. “Ben de Şeyh Seydâ’yı rüyamda gördüm. Bir ipin ucu benim elimde öbür ucu şeyhin elindeydi. Bana gel diyordu. Bu şeyh bizden ne istiyor?” dedi. Beraber yaya olarak yola koyulduk. Bu yaşlı adam çok konuşkan biri idi. Köye varıncaya kadar yol boyu hep konuştu ben diledim. Bildiği bazı Farsça beyitleri de okudu. Aşık birine benziyordu. Bana şunları anlattı. “Ben Milli aşiretindenim. Emekli PTT müdürüyüm. Kırk sene tarikatte hizmetim var. Benim şeyhimin şeyhi Tavilan’a mensup şeyh İsmail idi. Bana halife bırakmadığını kendisinden sonra tarikatının munkati olacağını söyledi. Şeyhim Şeyh Said hadisesinde asıldı. Şeyhim hayatta olduğu zamanlarda bir gün sabah evden çıktım işime gidiyordum. Yolda hiç tanımadığım bir şahıs karşıma çıktı. Şeyhim İsmail efendiyi kast ederek bana: “Şeyhin ziyarine gidelim. Gelmez misin?” dedi. Gelirim fakat köyün yolunu bilmiyorum. Yolu bilen bir talebe çağırayım dedim. Bir talebe çağırdım. Üççümüz yola çıktık. Köye varınca baktık ki şeyh bir direğe yaslanmış sanki bizi bekliyordu. Oturduk Şeyh sohbete başladı. O talebe de ayak üstü dersini ezberlemeye başladı. Sesi bana geldiğinden şeyhin sohbetini iyice anlamıyordum. Bundan dolayı içimden talebeye kızmaya başladım. O anda birden bire talebe sukut etti. Bir müddet sonra Şeyh efendi bana “Remzi Bey sen memursun Vazifene dön. Şeyh efendi yanımda kalacak” dedi. O zaman anladım ki yol arkadaşın şeyh imiş. O zamana kadar şeyh olduğunu bilmiyordum. Talebe ile beraber döndük. Yolda talebeye şeyh sohbet ederken sen de dersini ezberliyordun. Neden aniden sustun? Bana: “Sen duymadın mı? Şeyh efendi bana: Bizi rahatsız etme dedi” diye cevap verdi. Şübhanellah! Benim üzüldüğümü şeyh nasıl anladı! Nasıl ben işitmeden o talebeye sesini işittirdi! dedim. O sırada da ikamet ettiğim şehre ulaştık. Mesai saatinde vazifeme yetiştim. Gittiğimiz köy bulunduğumuz şehre altı saat mesafede idi. Sabah mesaime geç kalmadım köye şeyhin ziyertine gidip gelebilmemizin şeyhin bir kerameti olduğunu anladım.

Beraber camiye gittiğimiz bir hoca vardı. Bir sabah namazından sonar eve dönerken çok yaşlı olduğu için yoruldu. Dinlendi. Ben de onu bekledim. Bana: Remzi oğul, geçenlerde bir papazla münakaşa ettim. Onu mağlup ettim. Bu yüzden bana kin besliyor. Ben hasta olup hastaneye yatacağım. O papaz da Doktorlara rüşvet verip beni zehirleyecek. Dedi. Ben seslenmedim. Ertesi gün de camiden dönüşümüzde ayni şeyleri söyledi. Tekrar cevap vermedim. Üçüncü gün de ayni şeyleri anlatınca elini ayağını öptüğüm hocam, madem böyle olacağını biliyor hastaneye gitme veya hastanede sana verecekleri ilacı içme dedim. “Nahnu Kavmun Râdûn” yani biz takdire razıyız dedi. Sonra aynen dediği gibi oldu”.

Böyle hadiseleri anlata anlata Serdahli’ye Şeyh Seydâ’nın köyüne yetiştik. Daha önce nüfus müdürlüğü yapan Ubeydullah efendi istifa etmiş dört seneden beri Şeyh Seydâ’nın yanında bulunuyordu. Bize niçin geldiğimizi sordu. Kendisine, gördüğümüz rüyalar var. Şeyh efendiye anlatacağız dedik. Başka da kimse bize bir şey sormadı. Zaten kalabalık ta çoktu. İki üç gün sonra şeyh efendinin bizi istediğini yüksek sesle haber verdiler. Hılvethanesine gittik. Şeyh efendi Remzi Bey’e: “Sizin tarikat münkatıdır. İpin kısa tarafının elinde olması bu manaya gelir. Uzun kısmının benim elimde olma ise bana intisap edeceğime işarettir dedi. Bana da dedi ki “Seyyidina Musa’nın mesakinlerden muradı ehli tarikattırlar. onlarla beraber olmanızı tavsiyede bulunmuştur. Ben seni kardeş olarak kabul ettim. Sensiz cennete girmeyeceğim.” Tarikat arzu edenlere tövbe vermeme izin verdi. Kaç gün orada kaldıktan sonra eve döndüm. İkinci Şeyhin ziyaretine gitmek istedim. Mardin’de dediler ki Şeyh Karkamış köyüne gelmiş. Büyük bir kalabalık var. Toprak atsan yere düşmez,,1 Ben de o köye gittim. Şeyhin ziyaretine bir kapıdan girip bir kapıdan çıkarak ziyaret ediyorlardı. Suriye’den gelenler de vardı. Yalnız buradan gelenlerin altı bin kişi olduğu söyleniyordu. Ben de ziyaret için sıraya girdim. Benden evvel bir binbaşı vardı benim önümde. Binbaşı Şeyh Seydâ’yı ziyaret ederken dedi ki: “Vali beyin selamı var. Biz dürbünle bakıyoruz Suriye hududu insanlarla dolmuş. şeyh efendinin daha ilerideki köye gitmesini bekliyorlar. Bunların çoğu Türkiye’den gidenlerdir. Hududu geçerlerse bu tarafta düşmanları olabilir. Bir dövüş olursa biz de şeyh efendi de hakim olamaz Şeyh efendi bu sefer geri dönsün ikinci defa tedbir alırız. İstediği yere kadar gitsin diyor.” Dedi. Şeyh efendi cevap vermeyince ayni şeyleri tekrar etti. Cevap almayınca o da diğer ziyaretçiler gibi çıktı. Ziyaret bitince şeyh efendi yanındaki otuz kişi ile beraber kendileri için özel hazırlamış direkler üzerindeki çadıra geçti. Nusaybin’den kaymakam, hakim, hudut komutanı ve kalabalık bir ziyaretçi gurup geldi. Şeyh efendiyi ziyaret ettikten sonra, Kaymakam, Hakim ve Hudut komutanı Şeyh efendinin Valinin isteğine uyması hususunda ricada bulundular. Şeyh efendi kabul etmeyince Kaymakam ile Hakim Şeyh efendinin huzurunda her hangi bir nizâ’ın olmayacağına kanaat getirdiler Fakat hudut komutanı mesuliyetten korktuğundan ikna olmadı. Şeyh efendi komutana: “O köye gideceğime siz verdiğim için size uyup geri dönemem” dedi. Fakat valinin gönderdiği binbaşı tekrar ricada bulununca şeyh efendi bu defa dönmeyi kabul etti. Şeyhin döneceğini duyan o köy ahalisi bu sefer kendileri bulunduğumuz yere gelip ziyaret ettiler.

Şeyh Seydâ’nın Halifesi Seyyid Ali’yi Fındîkî onlara: “İşittiğimize göre şeyh gelecek diye 80 koyun 4 sığır kesmişsiniz doğru mu?” dediler ki “İşittiğiniz yaptığımız masrafın dörtte biri bile değil. Fakat kendimize bile yiyecek bir şey bırakmadık. Hepsini köylülere dağıttık”. Seyyid Ali onlara “Allah hayrınızı kabul etsin. Şeyh Efendiyi maruz görün” dedi. Ramazan ayı girdi. Oruca o akşam niyet ettik. Şeyh efendinin bir müddet daha o köyde kalmasını köylüler istediler. Fakat şeyh efendi “dönmemiz gerekiyor, süluka girecekler var” dedi. Beni kast ettiğini anladım. Döndük. Yolda olan şeyler çok fakat onlara girmeyeceğim. Serdakli köyüne dönünce şeyh efendi hemen suluk girmemi emretti. Yirmi beş gün o sene sülukta kalabildim. Çünkü bayram geldi. Ertesi yıl tekrar şeyh efendi süluka girmemi emretti. Şaban ayının 15’i falandı . Yani ramazana 15 gün akla. Benimle beraber iki kişi daha süluka girdi. Üç kişi idik. Sülukta aralarımızda perde vardı. Nüfüs müdürlüğünden istifa edip şeyh efendinin yanında kalan Ubeydullah bizimle ilgilenme tayin edildi. Bir hal olduğunda biz ona söyleyecektik. O da şeyh efendiye söyleyecekti. Sülukun şartlarından: Yemekte hayvansal yağ olmayacak. Namaz kamet edilince safa girip namazdan sonra kimse ile konuşmadan geri yerine dönülecek, sünnetler orada kılınacak. Sülukta ayak uzatılmayacak, uyku galebe çalınca oturarak uyunacak. bu şartlar yazılı olarak yanımızda vardı. Bizden bazı arkadaşların 7. defa süluka girişi idi. Malatyalı Abuzer böyle idi. Alışkanlık olduğu için o on günde letaifleri tamamladı. Gördüğümüz halleri Ubeydullah kanalıyla Şeyh efendiye bildirirdik. Ona göre letaifler değişiyordu. Yirmi günden sonra letaifleri bitirdik. Nefyi isbat keyfiyetini bize bildirdiler. nefyi ispatın tarifinde: Göbekten balar (LÂ) beyne kadar (İLAHE) sağ omuzda tamam olur. (İLLALLAH) deyince icmali olarak letaifler üzerinde dolaşarak kalbe vurulurdu. Buradaki ahvaller şeyh ile şahıs arasında olur. Kırk gün tamam olduktan sonra süluktan çıktık. Bir hafta kadar, şeyh efendi istiharleler yaptı. Sadece istiharenin bana isabetli olduğunu belirterek bana halifelik icazeti vermeyi teklif etti. İcazeti kendi eliyle yazdı, daha da bunu temize çekeceğim dedi. Yemek yendikten sonra cemaatın huzurunda icazetimi verdi. Cübbesini çıkarıp bana giydirdi. Başıma sarık bağlandı. Bir kefiyi de başıma örttü. Başınız örtülü olsun dedi. Bu halifelerinin bir şiarı idi. Halife olanların hepsinin başı öyle örtülü oluyordu. Cizre’den Bismile dönüşümde büyük bir kalabalık beni istikbal ettiler. Şeyh Seydâ kelimesi geçerken yanlışlıkla Şeyh Seydânın Bismile geldiğini anlamışlardı. Bulunduğum köy ahalisi hepsi kadın erkek tarikata girdiler. Daha sonra bazılarında çok ifratlar gördüm. Sanki bir keşf izhar eder gibi eskiden başlarından geçen kusur kabahatlarını söylediler. Kadınların da ayrı cemaatleri oluyordu. Hatta zikir yaparlarken erkekler bunların zikirlerini işitir oluyorlardı. Bunlara da kolay kolay söz geçirmek zordu. O zaman bazı şartları ileri sürdüm. Tarikatı her arzu edene vermez oldum. Daha ziyade ilme önem vermeye başladım. Talebelere ders vermeğe devam ettim. Zaten ben henüz icazet almadan yanımda ders okuyan talebeler vardı. İcazet aldıktan sonra da ders vermeye devam ettim. Zaman zaman ilim icazeti alanlar oluyordu. Talebelere icazet vereceğim zaman Şeyh Seydâ’ya sordum. İcazeti nasıl yapalım diye. “Fark yoktur. Ben sana izin veriyorum. talebelerin icazetlerini ver” dedi. Çok şenlikle 3 talebeye icezet verdim. Bunlar Şeyh Musa Zuli, Molla Kuddusi Halidi ve Molla Muhammed Zozunci idiler.

__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 07:03 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.08, 21:17   #5
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart



...::: BEDİÜZZAMAN HZ.LERİ İLE GÖRÜŞMELERİ :::...



Hulusi Bey’e mektup gönderip Bediüzzaman’ın kitaplarından istedim. Risale-i Nurla ilgilendiğimden dolayı beni tebrik etti. “Sana yakın iki adres gönderiyorum. Kitapları oradan sor diye cevap yazdı. Adreslerin birisi Bitlisli manifaturacı Yusuf efendinin, diğeri ise emekli yüzbaşı Mehmet Kayalarındı. Her iki adresten de sordum kitapları elde edemedim. Mehmet Kayalar benden adres istedi. “Kitapları Urfa’dan getirtir sana gönderirim” dedi. Bir müddet bekledim kitaplar gelmedi. Şimdiki Malatya müftüsü olan Feyyaz efendi o zaman yanımda Muhtasar’ul- Meani kitabını okuyordu. Memleketi olan Kulp’e ziyarete her gittiğinde Mehmet Kayaların sohbetinde bulunur dönüşte bana onu methu sena ederdi. Nihayet bir gün onunla beraber Diyarbakır’a gittiğimde ben de Mehmet Kayalara uğradım. Mehmet Kayalar beni görünce cemaatine önüne vererek dedi ki: Çok mahcup oldum. Daha önce bu zata bazı kitapları getirteceğime dair söz vermiştim, şimdiye kadar getirtemedim. El yazması Sikke-i Tasdiki Gaybiyye ile beşinci şua isimli kitapları bana hediye etti. Hacı Muzaffer Bey de Mektubatı emaneten verdi. Geri köye döndüm.

Bu kitapları mütalaaya başladım. Kalbime geldi ki bu zata muasırız! Sora onu niye ziyaret etmedim diye üzülür, müteessir olurum. Onu, ziyaret etmeye karar verdim. Mehmet Kayalara dedim üstadım ziyaretine gitmek istiyorum. Oradaki cemaatle iştişare etti gitsin mi? diye sordu. Gitse daha iyi olur dediler. Mehmet Bey de “Peygamberi gören sahibi oldu, Görmeyen tabiin oldu. Görenle görmeyen bir olmaz. Yarın sana bir mektup vereyim üstada ver. Diyarbakır’dan ayrılmak istiyorum üstada bu maruzatımı da söyle” dedi. Sabahleyin Mehmet Beyle görüştüm. Bana bu gece üstad’dan mektup geldiğini, ziyaretçi kabul etmediğini, ziyaretçi gelmemesini yazdığını söyledi. Sonra karar verdik ki bizim gitmemle ilgili kararımız mektup gelmeden evvel olduğu için gitmen emrine muhalefet olmaz.

Trene bindim Isparta’ya gittim. Nur Boya isimli bir mağazaya gittim. Sahibi üstadın talebelerindendi. Üstadın ziyaretine geldim dedim. “Üstad dün Eğridir’e gitti. Eğridir’de çakmakçı Ali Cengiz’e misafir olur” dedi. Otobüse binip Eğridir’e Ali Cengiz’in evine gittim. dedi ki “dün gece burada idi. Bugün onu motorla Barla’ya yolcu ettik gitti. Onu yolcu ederken bir ara abdest alıp başımda şapka ile 2 rekat namaz kıldım. Üstad bana: “Ali sen bizden dolayı işinden geri kaldın. Onun eksikliğine varsa ödeyeyim. Fakat şapka ile namaz kıldın oradaki manevi zararı ise ödeyemem” dedi. Ben de kendisine, dedim bu miktar bir tenefüs gibidir. Maddi bir ziyanım olmadı. 7,5 lira motor parasını kendisi verip motora bindi. Otururken “oh güzel. Bunun Amerika’ya kadar gitsen aciz olmam” dedi. Sonra motor hareket etti. Biz de evlerimize döndük.

Akşam yemeğinden Ali Cengiz sonra bana “bir dua okumaz mısın?” dedi. Bizde yemekten sonra dua okumak adet değil. Üstad yemekten sonra dua etti mi? Dedim. “O bize misafir olur fakat bizimle sofraya oturup yemek yemez. Gece beraberinde ne varsa ondan yer” dedi. Ev sahibinin 10-15 kişi kadar oturmaya gelen komşuları arkadaşları vardı. Beraberce sohbet ediyorduk. Ali Bey hizmet ile meşgul iken orda bulunan kişiler Ali hakkında şöyle haber verdiler: “Ali daha evvel içki içerdi. Namaz kılmazdı. Risale-i Nur talebesi olduktan sonra içkiyi terketti ve namaza başladı. Osmanlıca yazıyı öğrendi. Risaleleri yazmaya başladı. Hatta üstat bile kendisine misafir oluyor. Geçen gece müftüden bahsedilirken bazıları dediler ki müftü Alinin dostudur. Üstad da dedi ki: “Ali müftünün dostudur. Ali benim dostumdur. Benim dostumun dostu dostumdur.” Daha sonra bazı şeylerden bahsedilirken üstat: “Ben hakkımı herkese helal ediyorum. Hatta bana zehir içirenlere dahi! Fakat iman şartı ile” dedi. Sohbet bitince herkes dağıldı.

Sabahleyin Ali torba içinde bir francalı ekmek getirdi. “Üstadın yanına gittiğinde ona verirsin. Ali gönderdi dersin. Çünkü o lokantaya gitmez. Kimsenin ekmeğini de yemez. Sana ekmeğin parasını verirse al” dedi. Benimle beraber motora kadar geldi. 7,5 lira motor parasını verdik. Motora bindim ayrıldım. Barlaya yaklaşılınca bir kalabalık su kenarında motoru bekler gördüm. Motor kıyıya yanaşıp indiğimizde o kalabalıktan birisi ban “nerelisin?” dedi. Diyarbakırlıyım dedim. “Nereye gidiyorsun?” dedi. Barlaya gidiyorum dedim. “Barlaya niçin gidiyorsun?” dedi. İşim var dedim. “Ben biliyorum. Sen o zatın ziyaretine gidiyorsun. O ziyaretçi kabul etmiyor. Çok üzmeyin onu” dedi. Meğer benimle konuşan belediye başkanı imiş. Sonra dedi ki “o bugün kara yolu ile Isparta’ya gitti”. Beraberimdeki arkadaşlar “kulak asma dediler.” O belediye başkanının yalan söylediğini itham ettiler. Kalabalıktaki çavuş rütbeli şahıs ta gitti deyince o zaman arkadaşlarımda da gittiği kanaatı hasıl oldu. Bana: “Bu gece bize misafir ol. Nahiye müdürü Isparta’ya gitmiş. Yarın dönecek. Onun geleceği araba ile seni Isparta’ya göndeririz” dediler. Bunlar ticaretle uğraşan ve benimle Eğridir’den motorla Barla’ya gelen bir grup yol arkadaşım idiler. Ben dedim, daha erken gitmek istiyorum. Motorla geri döndüm. Arkadaşlar motorcuya: “Bundan dönüş parası alma” dediler. Dönüşte motora binenlerden beyaz sakallı kısa boylu biri benimle konuşmaya başladı: “Ben bu nahiyenin imamıyım dedi. Bazen Üstadla berabar bağa giderdik. Bazen bir iki habbe üzüm koparırdı. bunları yiyeceğim bedeli ne kadarsa vereceğim” derdi. Para yerine küçük risaleler verirdi. Hediye kabul etmiyordu. Eğer etseydi bu Barla nahiyesi tümüyle şimdi kendisinin olurdu. Bazen yabana giderdik. Bazen otlara çok dikkatli nazar ederdi. Gözlerinden yaşların aktığını görürdüm. Bu zat memleketimize gelmeden evvel geliratımız bize kifayet etmiyordu. Bu mübarek takriben elli beş seneden beri memleketimize ayak basmıştır. O zamandan beri geliratımız bize kafi geliyor hatta artıyor dışarıya da veriyoruz. Mübarek ilim doludur.”

Eğridir’e dönünce ben tekrar Ali’nin evine gittim. Üstadın Isparta’ya gittiğini söyledim. Verdiği ekmeği kendisine iade ettim. Günlerden de Pazar günü idi. Ali çarşıya gitti geldi. Isparta’ya bir otobüsün gitmekte olduğunu söyledi. hemen o otobüsle Isparta’ya gittim. Doğruca Nur Boya mağazasına gittim. Oraya üstadın hizmetinde bulunan Ceylan isimli bir şahıs geldi. Ona üstadın ziyaretine geldiğimi söyledim. Gitti geri geldi. Elinde bir mendil içinde bir şeyler vardı. “Uzaktan beni takip et. Çünkü tarassut var seni görürlerse tutuklarlar” dedi. Elindeki mendil işaret oldu. O mendile bakar onu kaybetmeden takip ettim. Sokakları döneceği zaman bana bakardı kendisini görebileceğim mesafede ve konumda ise sokağı dönerdi. Bir müddet böyle gittik. Nihayet bir kapıdan içeri girdi. O istikamete doğru gittim. Baktım kapıyı tam kapatmamış yarı açık bırakmış. O zaman şapka Kanunu sıkı bir şekilde uygulamada olduğu için başımda şapka vardı. Onu çıkarıp tekke giydim. İçeri girdim. Sekiz-dokuz basamak yukarı çıktık. Merdiven başında sağlı sollu iki oda vardı. Ceylan isimli şahıs sağdaki odaya girdi. Oradan Zübeyir çıktı. Meğer ki sol taraftaki oda üstadın kaldığı oda imiş. Zübeyir’le beraber üstadın odasına girdik. (Soldaki oda) bir duvarlara, bir yere bir de üstada nazar ettim. Duvarlarda asılı, yerde serili bir şey görmedim. Sadece tahtadan ibaret, üzerinde yatak serili üstadın oturduğu bir sedir vardı. Yorganı göğsüne doğru çekmişti. Her iki kolunda dirseklere kadar sıvamıştı. Yorganın dışında idi. Başında bir külah, renkli bir kefiyede aşağıdan yukarıya doğru kıvrılmış durumdaydı. Sakalı makine ile tıraşlı gibiydi. Bıyıkları yanaklarına kadar uzundu. Saçları külah altından dört parmak kadar çıkmıştı. Cüssesi iri, parmakları uzun fakat zayıftı. Heybetli bir sesle bana: “Nerelisi” dedi. Bana bir çok kişileri sordu. Onu da bilmiyorum dedim. “Mehmet Kayaları tanır mısın? dedi” Tanırım dedim. “Niçin geldi?” dedi. Ziyaretinize geldim hem de bazı sorulacak sorularım var dedim. “Sorulara cevap vermek vaktim yok. Rahatsızım. Risale-i Nur’a baksaydınız belki de cevabını bulurdu” dedi. Daha sonra Zübeyir’e “bir minder getir” dedi. Getirince baş ucuna sermesini işaret etti. Zübeyir minderi serdi. Bana “otur “ dedi. Zübeyir’e “sen de otur. İşitemediğim olursa anlatırsın” dedi. Sonra bana: “Soruların nedir?” dedi. Dedim ki: Bizim memlekete imamlık yapanlara halk zekât veriyor. Bunda şüpheliyim. Zekatla mı imamlık yapalım yoksa maaşla-ücretle para mukabili mi imamlık yapalım. Veya başka bir iş mi yapalım? “Ücrette minnet vardır. Zekâtta ise minnet yoktur. Zekatta zenginler vekil gibi, müstehaklar ise iyal gibidir. Minnet edecek durum yoktur. Yalnız pazarlık yapmayın gönül de onlara bağlı olmasın. Mal Allah’ındır. Onların eli üzerinde gönderiliyor. Talebelere ders verin. Başka sorun var mı?” dedi. Vardır dedim. Şu soruyu sordum. Şeyh Seydâ bana tarikatta hilafet verdi. Ben kendimi ehil göremiyorum. Eğer bunda mesuliyet varsa özür göstereyim. Kabul etmeyeyim dedim. “Şeyhin Kimdir? Kim sana halifelik verdi?” dedi. Şeyh Seydâ dedim. “Şeyh Seydâ Kimin oğludur?” Şeyh Ömeri Zengani’nin oğludur dedim. “Aslen nereden gelmedir?” dedi. Aslan Bağdat’tan gelmedirler dedim. “Aşirine ne diyorlar?” dedi. Araplar aşiri diyorlar dedim. “Şeyh Seydâ kimin halifesidir?” dedi. Sayısı şeyh Mehmet Nuri’nin halifesidir dedim. “Şeyh Mehmet Nuri Kimin halifesidir?” dedi. Şeyh Ömeri Zengani’nin dedim. “Cizre şimdi Türkiye’de mi? Suriye’de mi?” dedi. Türkiye’dedir dedim. Şeyh Seydâ İrşada çıkıyor mu?” dedi. Çıkıyor dedim. “Hükümetle alakası nasıldır?” dedi. Seviliyor dedim. “Risale-i Nurla alakası var mıdır?” dedi. Türkçe bilmez fakat üstadın Arapça risalelerinin tümü yanında mevcuttur dedim. Bunun üzerine “Ehli tarikat daha ziyade imanla alakadardırlar. Ben Şeyh Seydâ ile iki cihetle alakadarım. Hem selâm ederim hem de tebrik ederim. Sana vermiş olduğu vazifeyi yap. Fakat hediye kabul etme. Hediye hilafı şeriat değildir. Fakat ihlas yoktur. İktisad edin. Başka sorun var mı?” dedi. Ulumu Arabiyi bitirdim. İcazet aldım. Bundan sonra ne yapalım dedim. “Ben seni has talebelerimden kabul ettim. Ders verin. Risale-i Nuru okutun. Risale-i Nur bana hacet bırakmamış. On beş gün seni misafir etmek isterdim. Fakat üzerimizde tarassutlar var. Bilseler ki şarktan bir alim gelmiş, inceden inceye tahkikata başlarlar. Ben zaten ziyaretçi kabul etmiyorum. Geçenlerde Menderes Vali ile beraber ziyaretime gelmek istediler ben kabul etmedim. Biz hastayız, yatakta yatıyoruz. onlar bizden korkuyorlar. Mehmet Kayalara söyle Diyarbakır’dan gitmesin. Diyarbakır merkezdir. Çok şa’şaa etmesin. Sen hemen bugün dön. Paran yoksa sana para vereyim. Soran olursa ziyarete geldim deme. Ticarete geldim de” dedi. Elini öptüm. O da benim elimi öptü. Ağlayarak ayrıldım. Dışarıda saate baktım 45 dakika konuşmamız olmuş. Dönüş için istasyona gittim. Tren hazırdı hemen bindim. Gece gündüz gelerek Diyarbakır’a yetiştim. Üstadın “şa’şaa etmesin. Diyarbakır’da kalsın” talimatını Mehmet Kayalar’a bildirdim. Mehmet Kayalar bana: “Konya’da indin mi?” dedi. Hayır dedim. “Üstad’dan mektup geldi. Senden bahsediyor. Onun için Konya’da indiğini zannettim” dedi. Ben, mektubun önce nasıl geldiğine hayret ettim. Akıl erdiremedim.

Merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahire de kendim gittim. Şeyh Seydâ o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattırlar” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Manin olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mania olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir alimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.

Bilahare merhum üstad vefat ettiği zaman Urfa’ya ben de gittim. Fakat cenazeye yetişemedim. kendisiyle gelen talebeleri ile görüştüm dediler ki: “Üstad bir gün bize “arabayı kontrol edin. Uzak yola gidebilir mi?” bakın dedi. Kontrol ettik. Kaç gün sonra birlikte arabaya bindik. Nereye gideceğini anlayamamıştık. Her zaman arabaya binip yola giderken bize yavaş sürün, yavaş sürün derdi. Bu defa ne kadar hızlı sürdüysek daha çok hızlı sürün diyordu. Uçar gibi gidiyorduk. Urfa’ya gideceğimizi sonradan yolda öğrendik. Arkamızda Emniyet Said-i Nursi gitmiş diye alarma geçti. Telefonlar yağdırıldı. Fakat Urfa’ya gelinceye kadar bizi bulamadılar. Üstad hasta idi. Lakin namazlarını oturarak değil hep ayakta kılıyordu. Urfa’ya ulaştığımızda önce İbrahim Halil Dergahına gitti. Oradan koltuğuna girerek otele gittik.”

Ben daha sonra geniş bilgi almak için Üstadın kaldığı otele gittim. Otel sahibi şunları anlattı: “Bir ihtiyarı iki kişi koluna girmiş buraya getirdiler. Kim olduğunu bilmiyordum. Daha sonra üstad olduğunu anladık. Bir çorba içmeyi arzu etti. Ben gittim evde çorba yaptırıp getirdim. Kaşıkla ağzına vermek istedim, ağzını sıkıca kapattı. Gözleriyle bana baktı. Kendisinden korktum. Kendisine ben dostum, dostum! Dedim. Tebessüm etti. Ağzını açtı. Çorbayı verdim içti. Anladım ki beni zehirlerler diye endişesi varmış demek. Onu geri göndermek için Ankara’dan emir geldi. Fakat doktorlar ki geri dönmeye iktidarı yoktur, diye Rapor verdiler. Gece saatlerinde yanına vardık baktık ki vefat etmiş!” Başka birisi de şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarımız üstadın yattığı karyolayı satın almak istediler. Otelci vermedi. Hava çok yumuşak ve yağmurlu idi. Harran Ovasının çok yağmura ihtiyacı vardı. Mübarek buraya gelince yağmur yağmaya başladı. O esnada da Urfa bazı kuşlarla dolmuştu. Bu kuşlar evvelden yoktu. O anda türediler.”

Orada Şeyh Seydâ ile ilgili çeşitli havadisler işittik. Birincisi Şeyh Seydâ’nın kaçırıldığı şeklinde idi. İkinci havadis de Şeyh Seydâ’nın kaybolduğu yolunda idi. Üçüncüsü ise Şeyh Seydâ’nın tutuklanıp Ankara’ya götürüldüğü söylentisi idi. Ben Urfa’dan eve döndüm. Dediler ki Hac köyünden Hacı Hasan Şeyh Seydâ’nın ziyaretinden gelmiş durumu o bilir! Hacı Hasan geldi ondan durumunu sorduk. Şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarla beraber Şeyhin ziyaretine gitmiştik. O anda bir araba dolusu yüksek rütbeli askerlerde şeyhin yanına geldiler. Daha sonra Cizre’ye gittiler. Şeyh Efendi bana “hazır ol gideceğiz” dedi. Ben hazırım dedim. Az zaman sonra tekrar etti. Ben yine hazırım dedim. Üçüncü kez tekrar edince, arkadaşlarım da vardır dedim. “Onlar da gelsin İbrik alın löküs alın kamyona binin bizi takip edin” dedi. Biraz sonra Cizre’ye giden askeri araba geri geldi. Şeyh Seydâ bu askeri aracın şoför mahalline bindi. Bize “Hiçbir yerde durmadan bizi takip edin” dedi. Askeri araç hareket etti biz de takip ettik. Midyat’a varınca Şeyhin içinde bulunduğu aracı kaybettik. Serdef köyü yönüne bir arabanın gittiği haberini aldık. Şeyh Halil adında Şeyh Seydâ’nın o köyde bir halifesi vardı. Biz o köye gittik. Şeyh efendiyi o halifenin evinde gördük. Etraftan çok ziyaretçiler geldiler. Şeyh Seydâ: “Onların ziyaretini Allah kabul etsin. Ben ziyaretçi kabul etmiyorum” dedi. Bunun üzerine Ziyaretçiler şeyhi ziyaret edemeden geri döndüler. Ertesi gün Estel’e döndük. (kazaya) Kaza insanlarla dolmuş. Şeyhi ziyaret etmek istiyorlardı. Ziyaretçi kabul etmedi şeyh efendi. Bunun üzerine halk dedi ki: “Araçtan dışarı çıksın onu uzaktan da görelim kafidir.” Şeyh efendi: “O zaman ama olanların kalbi kırılır” dedi. Kaymakam “Polisler tedbir alsın. Bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkış olmak üzere ziyaret etsinler” dedi. Şeyh efendi kabul etti. Ziyaret bitince Askeri araçtaki binbaşı: “Şeyh efendi nereye gitmek istiyorsun götüreyim” dedi. Şeyh “Eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş! Şeyh de “Biliyorum” diye Cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendini ziyaretine gittim. Şeyh Seydâ’dan daha yaşlı Seyit Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor. Üstadın Urfa’da defnedilen cesedi vefatından kısa bir zaman sonra devletçe Urfadan başka; bilinmeyen bir yere nakledildi. Bu nakil konusunda üstadın kardeşi Abdulmecit şunları anlattı:

“Ben Konya’da İmam Hatip Lisesinde öğretmendim. Bir gece bazı askeri yetkililer gelip, üstadın kardeşi olmam hasebiyle na’şının Urfa’dan başak bir yere nakline muvafakat etmemi istediler. Ben razı olmadım. Fakat bu hususta hazırlanmış bir yazıyı bana zorla imzalattılar. Beni de alıp uçakla Urfa’ya götürdüler. Üstadın Kabrini eştiler. Henüz cesedine, kefenine bir şey olmamıştı. Yüzü güler vaziyette idi. Çıkarıp uçağa koydular. Beni de aralarına aldılar. Uçak havalandı. Afyonda indik. Orada bir arabaya bindirdiler. Araba Isparta içinden geçti. Daha ilerde bir Kabristana vardık. Orada askerler vardı. Hazırlanmış bir kabir de vardı. Üstadın cesedini o kabre koydular. Oradaki askerlerden sordum. burası neresidir? Birisi: “Şehitler tepesi” dedi. Daha ziyade konuşmak istedim. Elini ağzına koyarak bana konuşmamayı işaret etti. Beni ayni gecede getirip Konya’ya bıraktılar. Bu hadise hep gece cereyan etti. Daha sonra bazı devletler ne sebeple naşın nakli yapıldı diye sorduklarında “kardeşinin arzusu ile” dediler.

__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 07:04 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.08, 21:18   #6
واويلا - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 واويلا is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline

Standart


...::: ANTEP VE ANKARA YILLARI :::...




1961 yılında Şeyh efendinin (Şeyh Seydâ el-Cezeri) emri ile Gaziantep ilinin Nizip ilçesinin Kertişe köyüne imam olarak gittim. Orada da talebelere ders vermeye devam ettim. O köydeki talebelerden dört-beş kişi icazet aldılar. Köy ahalisi dini yönden çok gerideydi. Köy olmakla beraber beş dükkândan içki satılıyordu. Kumar oynanıyordu. Bir kişi beş kadınla evlenmişti. Bir başkası da kız ile kızın teyzesini birlikte nikahlamıştı. Bu münkirlerle çok mücadele ettim. Neticede köy düzeldi. Köyde minareli yeni bir cami yaptırdım. Yol, elektrik getirmeye çalıştım. Köy diğer köylere nispeten din bakımından en geri iken hemen hemen en iyilerden oldu. Bilahare Gaziantep merkeze nakil oldum. Diyanet sitesinde imam müezzinlere bazı öğretmenlere ilm-i aletten ve feraiz ilminden ders vermeye başladım. Daha köyde iken resmi imam olmaya beni mecbur ettiler. On dört senelik bir süre resmi görevde kaldıktan sonra yaş haddinden emekliliğimi istedim.

Bir müddet sonra şeyhimin oğlu, Şeyh Muhammed Nurullah bize geldi. “Dış ülkelerde ihtiyaç var. oralara gitmezseniz mesul olursunuz.” dedi. Gitmem için ısrar etti. Hatta, Pasaportumu çıkarıncaya kadar orada kalde. Pasapotum alındıktan sonra Cizre’ye döndü. O arada Esat Coşan hoca Gazi Antep’e geldi. Bana “Ankara’ya gelirsen iyi olur. İki yüz kadar Yüksek tahsil yapan talebeler var yanında okurlar. Bu sebeple Ankara’ya gelmeni isteriz” dedi. Fakat söz vermedim. Oglum Mehmet Fadlullah o zaman Ankara’da idi. Evi Demetevler’de idi. Onda bir gün misafir idim. Esat hocanın mahiyetindeki öğrencilerin başkanı Kemal adında bir genç yanıma geldi. “Biz ilahiyat talebeleriyiz. Arapça ders okumak istiyoruz. Bize ders vermenizi rica ediyoruz” dedi. Bu teklife icabet etmezsem manevi mesuliyetlerden kurtulmayacağıma dair ilhamlarda bulundu. Israrları karşısında bir ay kadar, evi getirmeden size ders vereceğim. Ondan sonra duruma bakarım. Ona göre karar veririm dedim. Bana talebelerin kaldığı yerde özel bir oda tahsis ettiler. Oraya yerleştim. Talebelere yemeklerini kimin yaptığını, parasının nereden geldiğini sordum. “Yemek vakıftan geliyor. Biz parasını veriyoruz” dediler. Ben de para vereyim dedim. Kabul etmek istemediler. Fakat hakları bana geçmesin diye ısrar ettim. Ben de para katkısında bulundum. 50-60 civarında talebe ayrı ayrı dersler okuyorlardı. Haftada bir gün hariç devamlı akşama kadar dersle meşgulduk. Bu gençler, ahlakları, çok temiz, tahsili sever, prensipli cami cemaate devamlı idiler. Bu özelliklerini hissettikten sonra Gaziantep’ten evi getirmeye karar verdim. Fakat onlara hiçbir teklifte bulunmadım bu hususta! Ta ki işim Allah için olsun, bir minnet altına da girmeyeyim diye. Zaten talebeler diyorlardı ki “gelirsen evi biz temin ederiz. Kirayı vakıf ödeyecek” Neticede Öz Elif sitesi blok 7. katta bir daireyi bana tuttular. kirası da 10 bin lira civarında idi. Evi getirdim, yerleştim. Onlara ders vermeye devam ettim. Başkanları olan Kemal okulu bitirince gitti. O eski düzen bozuldu. Ben de onlara: Sizin devamınız yok. Bir kitabı bitirmeden bir başka kitaba geçmek istiyorsunuz! Dedim. Onlardan sanki bir nevi darıldım. Dış ülkelere gitmeye karar verdim. Bazı ileri gelen kimseler toplanıp yanıma geldiler. “Dış ülkelere seyahat yaparsan bize bağlı olana cemaatlerin gitmelisin dediler.” Ben de hayır dedim. Bütün İslamî cemaatlerin hepsini hiçbir fark gözetmeden görmek isterim dedim. Saat 12’ye kadar bu konu üzerinde durdularsa da ben ayni kararım üzerine sabit kaldım.
__________________

Konu واويلا tarafından (18.09.09 Saat 07:05 ) değiştirilmiştir..
View واويلا'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
ankarakeçiörendeki, ankarakeçiörendenki, emİn, muhammed

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:04 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.