|
| Konular: 50,305 | Mesajlar: 311,871 | Üyeler: 10,668 | Online: 199 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| ASRIN MÜCAHİDLERİ Davaları ve Dinleri Uğruna Ömürlerini Harcayan,Ahirete Göçmüş veya Küfre Karşı Hala Savaşan Mücahid(e)ler...! |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5084
Mesajlar : 16,297
Teşekkürleri: 24,266
9,021 mesajına 19,441 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin vefatının 28.yılında Hoca efendi hakkında yayınlanmış bir roportaj:; Vefatının 25. yılında Mehmed Zahid Kotku hazretlerini rahmetle anıyoruz Vefatının 25. yılında Mehmed Zahid Kotku hazretlerini rahmetle anıyor ve arıyoruz. Aralarında bakanlar, başbakanlar, siyasi parti liderleri ve üniversite profesörleri gibi binlerce insan yetiştirerek “Görünmeyen Üniversite” olarak adlandırılan Mehmed Zahid Kotku hazretlerini en yakın talebelerinden Prof. Dr. Cevat Akşit’ten dinledik. Hocaefendi ile 1956 yılında imamlık yaptığı Zeyrek Ümmügülsüm Camii’nde müezzinliğe başladığında tanıştığını, keramet sahibi olduğunu anladığını, dinlediğini ve hep kazandığını belirten Prof. Dr. Cevat Akşit ile yaptığımız sohbeti sunuyoruz. Hocası, Ümmügülsüm Camii’nde imamken kendisinin de müezzinliğe başladığını belirten Cevat Akşit diyor ki: Hocam, güneş gibi parlıyordu Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki: “Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler” Tasavvufu ve kerameti bilen bir insanım. Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen’in oda arkadaşı. Yani o zaman Hocaefendi’nin keramet sahibi olduğunu anladım, dinledim ve kazandım. Hocam, önce sizden başlayalım Nerede doğdunuz, tahsil hayatına nerede ve nasıl başladınız? Ben Denizli’nin Yatağan kasabasında doğdum. İlkokul’dan sonra, 2 sene medrese tahsili gördüm. Isparta İmam-Hatip Lisesi’ne girdim. Derslerim çok iyi, her sene takdirname alırken, bende İstanbul’a gitme hevesi başladı. Müdürün “gitme” diye yalvarmasına rağmen, İstanbul’a geldim. İstanbul İHL müdürü, her sene sınıfımı takdirname ile geçmeme rağmen, hemen beni okula almadı. Anadolu’dan sürgünler ve suçlular gelir diye. O zaman İstanbul İHL’nin müdürü kimdi? Gündüz Akbıyık diye biri. Benim ilkokul hocam Samatya’da öğretmen idi. İstanbul’a gelmemi de o istemişti. Neyse, 15 gün Tahtakale’de Rüstempaşa Camii’nin yanında fırın işinde çalışan hemşehrilerimin yanına sığındım. Sonra okula kaydoldum. Şehremini’de İlim Yayma Yurdu’nda kalıyordum. O zamana kadar yurtta kalmamışım. Yurt hayatı nedir bilmiyordum. Sonra Isparta’da hep takdirname aldığım için hocalarım ve arkadaşlarım yanında kıymetliydim. İstanbul’a gelince burada tabi herkes mevlidhan, vaiz camide böyle. Biz onların arasında çok şey kaldık. Kimse “hoş geldin” demedi. Kimsesiz, garip, geceleri hep ağlardım. Böyle bir senem geçti. Param da yoktu. Pardüsöm yok. Soğukta Şehremini’den Vefa İlim Yayma Yurdu’nun oradaki İmam-Hatip Lisesi’ne 55 dakikada yürüyerek giderdim. Toplu taşımacılık yok mu? Tramvay çalışıyor ama 3 kuruşluk bilet alacak param yok. Tramvaylar da tıklım tıklım dolar, bazen salkım saçak kapılardan asılarak giderdik. İlim Yayma Cemiyeti okulda ekmek ve mercimek çorbasından oluşan öğle yemeği verirdi. Ben çorbanın yanı sıra bir somunu tüketir, 24 saat onunla idare ederdim. Birinci dönemden sonra Matematik, Cebir, Fransızca, Biyoloji derslerinde çok başarılı olduğum için arkadaşlar beni yanlarına almak istediler. Ben o zaman arkadaş seçtim. Kimi seçtiniz? Burdurlu Hafız İsmail Karaçam’ı seçtim. Şimdi Kur’an-ı Kerim Profesörü. Bayazıd’tan Kumkapı’ya inerken eski meşhur Zekai Dede’nin torunu olan imam Münir Dede vardı. Münir Dede yaşlı olduğu için Yatsı ve Sabah namazlarını İsmail (Karaçam) hafız kıldırıyor. Aynı zamanda İmam-Hatip’te okuyor. Münir Dede’nin evinin altında bir oda var. Beni oraya aldı. İkimiz orada kalıyoruz. Sonra ben müezzinlik imtihanına girdim. Daha sonra Profesör olan Nazif Şahin birinci oldu. İstanbul Merkez Vaizliğine yükselen İhsan Toksarı ikinci oldu. Toksarı o zaman vaiz, ama müezzinlerin tayini meşrutalı camiye çıktığı için müezzinlik imtihanına girdi. Aynı zamanda vaizliğe de devam ediyor. Ben üçüncü oldum ve bana Fatih Camii çıktı. Ziyaretçisi çok. İmamlar, müezzinler, mevlidhanlar. Fatih Müftüsü Kamil Küçük idi. Ankara’dan senatörlerin kendisine baskı yaptığını, orada mevlidhan olmak gelirli bir iş. Amcam Doktor Baha Akşit de Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’nde Grup Başkan Vekiliydi. Müftü Kamil Küçük “Amcana söyle, yoksa senin hakkını yiyeceğiz” dedi. Bu durumda siz ne yaptınız? Amcama telefon ettim. “Öyle şey olur mu? Sen haklıysan kimse hakkını yiyemez. Ben o adamlarla konuşurum” dedi ama bir mevlidhan arkadaş Fatih Camii’ne müezzin tayin edildi. Ben edilemedim. Amcam ki istese kabineden bakan çıkarıp, bakan sokuyor. Buna rağmen beni Fatih Camii’ne müezzin aldıramadı. Daha torpilli kimdi? Ya da o nerden torpil yaptırmış? İşte ben de onu söyleyecektim. Eğer ben Fatih Camii’ne müezzin olsaydım, iyi bir mevlidhan olurdum. Orası olmayınca, Müftü beni çağırdı ve dedi ki: “Oğlum senin hakkını yedik, ama elimde değil. Fakat sakın üzülme. Orası olmadı ama, Zeyrek’te bir Hocaefendi var. İyi bir Hoca. Seni O’nun yanına göndereceğim. Ben sana meşrutalı (lojmanlı) bir cami buluncaya kadar sen o camiye yerleş, idare et. Ondan sonra alırız oradan” Ben de: “Peki” dedim. Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camii’ne girdim ki: (Aynen o sahneyi hatırlıyorum) Hocaefendi sanki camiyi doldurmuş, Güneş gibi parlıyordu. Benim gözüme öyle görünüyordu. Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki: “Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler.” Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen’in oda arkadaşı. Babam ben üç buçuk yaşındayken vefat etmiş. Hatta vefatına yakın babamın üzerine gitmişim. Annem, “Babası Mustafa sana geliyor” deyince, Babam da ona: “Al, al çocuğu, benim o zamanım değil. Benim duam ona yeter” demiş. İşte biz o duaların bereketiyle Mesela dedem medrseler kapanmadan evvel 1000’e yakın talebesi olan bir medresenin müderrisiydi. Köyümüzde ilk medreseyi kuran Hacı Bektaş-ı Veli’nin (r.a.) halifesi Yatağan Baba Osman Efendi, Ondan sonra müderrislik dedelerime geçmiş. Denizli Yatağan’da öyle bir medrese ki Burdur, Muğla, Aydın, Denizli civarının en meşhur medresesiymiş. Padişah fermanlı bir kurum. Oradan çıkan tam teşekküllü bir medrese. Sadece dini dersler okunmuyor, mesela belediyecilik dersi okunmuş. Kitaplarını buldum, astronomi okunmuş. Oradan dedelerim Hoca Efendi’yle görüşmüşler demek ki, o öyle “Dolaşıp, durma, seni bana emanet ettiler” dedi. Ben Baba görmemişim. Derslerim çok iyi ama bir görgü bilmiyorum. Hep de böyle yalnız kalmışım. Sosyal yönüm sıfır. İşte bizi aldı. Elhamdülillah. O’nun da oğlu yok. İki kızı vardı. Benim de babam yok. Beni evlat edindi. Birebir artık O’ndan ders okumaya başladım. Bana özel ders veriyordu. İki kızı vardı, ben kızlarını görmedim. HOCA EFENDİ ÖYLESİNE CÖMERT BİR MÜRŞİD İDİ Kİ: Misafirsiz sofraya oturmazdı Her gün evlerinde yer içeriz. Elbiselerimi onlar alır. Çamaşırlarımı onlar yıkarlar. Birebir her gün orada işte kuşluk vakti, (Okula gitmediğim günler) ders okuyordum. Yazı dersleri verdi bana. Hüsn-ü Hat mı? Evet, Hocaefendi aynı zamanda iyi bir hattattı. Hamit Aytaç (hattat) gelmiş de Onun yanında da yazmış. Onunla da ortak eserleri vardı. Allah nasip ederse, inşallah bana verdiği yazılarını neşredeceğim. Mesela Hocaefendi bir cümle yazar, “Bunu 20 kere yaz gel” derdi. Hocaefendiyle kaç yılında tanıştınız? 1956 yılında tanıştık. Yine emekli Binbaşı Ethem Gürgen vardı. Mimar Orhan Gürgen vardı. Onların babaları. O da benim Münir Dede’min camisine yakın bir yerde oturuyordu. O vesileyle O da Hocaefendi’den bahsederdi. Hocaefendi’nin sevenlerinden birisiydi. Hocaefendi’yle böyle başladık ve vefat edinceye kadar ayrılmadık. Anadolu’nun neresine gidersem gideyim, Hocaefendi ile irtibat kurdum. Hocaefendi hangi yemekleri severdi? İftarı ne ile açardı? Hocaefendi’nin hiçbir yemek seçtiğini hatırlamıyorum. Ne gelirse gelsin, “Hayr’ut taam ma hazar”, yani “Yemeğin en güzeli hazır olanıdır” derdi. Besmeleyi çekerdi. İtikafa girdiğimiz zaman tuz, su ve hurma ile iftar açardık. Hocaefendi hiç aksatmadan her Ramazan ayında itikafa girerdi. Ben de onunla birlikte itikafa girerdim. İmam-Hatip’te okurken derslerim olduğu için girmiyordum. Sonra girdim. Benim dedemin de Denizli Yatağan’da çilehanesi vardı. Müsaade ederdi. Orada girerdim. İtikaf’ta yapacağım ve yapmayacağım şeyleri tarif ederdi, orada girerdim. Ancak vefatına yakın 4-5 sene kala izin vermedi. “Hayır buraya geleceksin, burada birlikte itikafa gireceğiz” dedi. İskenderpaşa’ya geldim. Orada birlikte girdik itikafa. Misafirlerine karşı nasıl bir ev sahibiydi? Hocaefendi, misafirlerine mükrim ve çok cömert bir ev sahibiydi. Öylesine cömert bir mürşid ki: misafirsiz sofraya oturduğunu hatırlamıyorum. Valide hanım şafakla mutfağa girer, yaz-kış yemek pişirir, gece yarısı mutfaktan çıkardı. Elden hizmetçi almaz, kızlarını da mutfağa sokmazdı. Misafirlere yemekleri kendisi yapardı. Sofrayı ben kurardım. Mutfak dediğim de bahçede, evlerin önündeki camsız çit, büyük bir ocak, ortada bir su kuyusu, altı beton. Hocaefendi’nin aldığı maaş, mutfak masrafına yetmezdi. Bakkal ve manavdan evin ihtiyaçlarını ben aldığım için biliyorum. Meşin bir cüzdanı vardı. Köşeleri aşınmış. Cüzdanı cebinden çıkarırdı, ihtiyaçları karşılayacak para vermek için. Para yok. “Bakkala” ya da “Manava selam söyle” derdi. Ben de Hocaefendi’nin selamını söyler, veresiye defterine yazdırır, ihtiyaçları alırdım. Hocaefendi’yi esnaf tanır, ve hürmet ederdi. İskenderpaşa’da her şey değişti. Mesela neler değişti? Artık veresiye defterine borç yazdırmıyorduk. Lokanta kuruldu. Aşçı tutuldu. Yemek düzeni değişti. Zeyrek’te Ümmügülsüm Camii’nde, ki o camide Beşiktaş’ta Abdülhay Efendi’nin (r.a), O da Meşayih-i Nakşibendiye’den (Nakşibendi Şeyhlerinden) imamlık yaptığı yer orası. Hocaefendi’den evvel orada Abdülaziz Bekine Efendi (r.a.) imamlık yapmış. O’ndan sonra Bursa’nın İzvat köyünden Hocaefendi önce Bursa’nın merkezine, daha sonra Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camiine, oradan da İskenderpaşa Camii’ne geldi. Ben Hocaefendi ile (O imam, ben müezzin) Ümmügülsüm Camii’nde görev yaptım. Hoca Efendi’yi, Abdülaziz Bekkine (k.s.a.) çağırdı Hocaefendi, ahlâkı ile bize bir nümûneydi. Abdül’aziz Bekkine Hazretleri son hastalığında: “-Benim yerime Bursa’dan Hacı Mehmet Zahid Efendi’yi getirin! O bizim tekkemizin en genç halifesidir” demiş. Abdülaziz Bekkine’nin sadık talebeleri de O’nu Bursa’dan İstanbul’a getirmişler. Talebeleri, Bekkine hazretlerini kaybettikleri zaman çok üzülmüşler. İlk zamanlar Mehmed Zâhid Kotku hazretleri’ne hemen koşamamışlar. Fakat Mehmed Zahid Efendi hazretleri, hanımını da yanına alıp eski ihvanları teker teker dolaşmış. Güleryüzlü yumuşak ahlâkıyla ihvânı kendisine bağlamış. Hocalarımın camiine imam tayin edildim Cami yıkılacak diye Hocaefendi’yi İskenderpaşa’ya tayin ettiler. Ben de o sene İmam Hatip Lisesi’nin bitirdiğim için Ümmügülsüm Camii’ne imam tayin edildim. Abdülhay Efendi, Abdülaziz Bekine Efendi ve Hocaefendi’den sonra imam olarak iki katlı ahşap evde de ben oturdum. Bodrum katı da vardı. Yalnız merdivenden çıkarken, yıkılacakmış gibi sallanırdı. O evde ben tam dokuzbuçuk sene oturdum. O ev; merhum Nureddin Topçu’nun hidayete erdiği evdir. Ayasofya’da Cuma namazından sonra ver elini Gümüşhanevi Dergahı Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Mustafa Feyzi Efendi’nin önde gelen talebelerinden. İsmi Mehmed Zâhid, soy ismi mütevazi manasına gelen Kotku. Hoca Efendi lakabıyla tanınır. Babası İbrâhim Efendi, annesi Sâbire Hanım. 1897 ‘de (H.1315) Bursa’da doğar. 13 Kasım 1980’de (H.1401) İstanbul’da dünyayı değişir. Kabri, Süleymâniye Câmii hazîresinde. Ailesi ipekçiliğiyle meşhur olan Kafkasya’dan Osmanlı-Rus Harbi sırasında Anadolu’ya gelir ve Bursa’ya yerleşir. Babası İbrâhim Efendi, Bursa’da çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaparken Mehmed Zâhid Efendi Kaleiçi mevkiindeki evlerinde dünyâya gelir. Daha üç yaşında annesi Sâbire Hanım vefât eder. İlk tahsilini Bursa Oruçbey İbtidâîsi’nde, Orta öğrenimini ise Maksem İdâdîsi ve Bursa Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nde yapar. O sıralarda patlak veren Birinci Dünyâ Harbi sebebiyle on sekiz yaşındayken askere gider. Yıllarca askerlik yapar, çok tehlikeli günler ve hastalıklar geçirir. Ordumuzun Suriye’den çekilmesi üzerine bin bir güçlükle İstanbul’a döner. Yirmi beşinci Kıt’a Şûbe Yazıcılığıyla askerliğe devâm eder. Askerlik vazifesi sebebiyle İstanbul’da kaldığı müddet içinde çeşitli dînî toplantılara, özel derslere ve câmilerdeki vaazlara devâm eder. Cumâ namazını Ayasofya Câmiinde kıldıktan sonra, Vilâyet karşısındaki Fatma Sultan Câmii yanında bulunan Gümüşhânevî Dergâhı’na gider. Dağistanlı Şeyh Ömer Ziyâüddîn Efendiye intisab edip, talebe olur. Onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerler. Felsefeci Nureddin Topçu, hidayetine vesile olan Abdülaziz Efendi’yi Prof. Dr. Cevat Akşit’e şu cümle ile fade etmiş: O’nu dinlerken mest oldum Gece saat üç, ben yelkenleri indirmişim. Hocaefendi’nin sorularıma verdiği cevapları karşısında mest olmuşum. Beynimdeki bütün şeytani sorulara Rahmani cevaplar almışım. Bu sırada Abdülaziz Bekkine Hazretleri arkadaşım Sırrı Bey’e işaret etti ve “Bu iş tamam, Nureddin beyi götür” dedi. Konu biraz değişecek ama, Nureddin Topçu’nun hidayete nasıl erdiğini anlatır mısınız? Konu aslında değişmiyor. Çünkü Abdülaziz Bekkine hazretleri, vefatından önce Hocam Bursalı Mehmed Zahid Efendi’nin yerine getirilmesini isteyen Allah dostu. Nureddin Topçu ise beni sever ve bana: “Hocamın Camisinin imamı” derdi. Biz İmam Hatip Lisesi’nde okurken Nureddin Topçu, Felsefe, Mantık, Sosyoloji, Din Psikolojisi ve Pedagoji derslerimize gelmişti. Paris’ten (Sorbonne Üniversitesi’nden) Felsefe Doçenti olarak inkarcı haliyle döndüğünde inanmakla inanmamak arasında bocalıyormuş. Bunu bizzat Nureddin Topçu’nun kendisinden dinledim. Topçu diyor ki: “Sultanhamam’daki liseden arkadaşım olan Tüccar Sırrı beye durumumu anlattım. Sırrı Bey de bunu Abdülaziz Bekkine hazretlerine söylemiş. Abdülaziz Bekkine hazretleri de ‘Pazartesi günü O’nu bana getir’ demiş. Tüccar Sırrı Bey ile Abdülaziz Bekkine hazretlerinin evine gittik. Bize ‘Yukarı çıkın’ işareti yaptı ve başındakileri savdıktan sonra yukarı çıktı. Yukarıda bir kanepe, aşağıda kılabı var.. Tozlu bir tahta. Ben ise çok titiz bir insanım. Elbisem toz olur diye arabaya binmez, okula yayan gider gelirdim. Baktım, kanepe tozlu. Kenarına iliştim. Abdülaziz Bekkine hazretleri geldi ve o kanepeye oturdu ve: ‘Sor bakalım evlat, ne soracaksın?’ dedi. O Mübarek zatın sorularıma verdiği cevaplar karşısında ağzım açık kalmış, hayran hayran dinliyordum.” Topçu’nun Abdülaziz Bekine hazretlerine neler sorduğunu da hatırlıyor musunuz? Tabi, haşa “Allah var mı?”, “Bu kainat gerçekten yoktan nasıl var edildi?”, “Öldükten sonra nasıl dirileceğiz?”, “Ahiret hayatı gerçekten var mı?” gibi imana müteallik felsefi sorular. Nureddin bey diyor ki: ‘Her soruma aldığım cevap karşısında Abdülaziz Bekkine hazretleri ile öylesine yakınlaşmışız ki, sonunda diz dize, göz göze gelecek şekilde yaklaşmışız. Gece saat üç. Ben yelkenleri indirmişim. Hocaefendi’nin sorularıma verdiği cevapları karşısında mest olmuşum. Beynimdeki bütün şeytani sorulara Rahmani cevaplar almışım. Bu sırada Abdülaziz Bekkine hazretleri arkadaşım Sırrı Bey’e işaret etti ve “Bu iş tamam, Nureddin Beyi götür’ dedi. Öyle güzel tatmin oldum ki. Hocaefendiye verdiği cevaplar karşısında hayran oldum. Hiç gitmeyecek gibi böyle gözünün içine bakıyorum, ağzından çıkanları can kulağı ile dinliyorum. Sırrı Bey: ‘Kalk gidelim, sabah oldu.’ dedi. ‘Eyvah saat 3 olmuş. Niye haber vermedin?’ dedim. Sırrı Bey: ‘Haydi haydi’ dedi, tam kapıdan çıkacağız, benim bir ayağım dışarıda öteki içeride, Sırrı bey dışarıda: ‘Sırrı bey, haydi dönelim yahu’ diye teklif ettim; Sırrı bey: ‘Yürü ulan, zaten Hocaefendi’yi uykusuz bıraktık. Bundan sonra çok gelirsin’ dedi.” O günden sonra Abdülaziz Bekkine hazretleri vefat edinceye kadar Nureddin Topçu her gün onun sohbetine katılırmış. Abdülaziz Bekkine hazretleri çok seviyeli konuşan, deha sahibi bir insan. Hutbede bile az konuşurmuş, ancak Topçu, O’nun söylediği bir kelimeden bile alacağını alırmış. Ahmed Davudoğlu da hocamdı Hocanız Mehmed Zahid Efendi nasıl hitap ederdi? Hocaefendi, halk adamıydı. Halka hitap ederdi. Son derece mütevazı, böyle herkesle bir olur, amma, herkese göre konuşan bir insandı. Çok yönlü bir insandı. Ben ona doçentlik tezi jürimde bulunmuş, Hukuk Fakültesi’nden hocam olan Anayasa Profesörü rahmetli Ahmet Selçuk Özçelik’i götürdüm. Ben fakültede okurken Özçelik Doçent idi. Hukuk Fakültesi ile İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü aynı sene bitirdiğiniz doğru mu? Doğrudur, Yüksek İslam Enstitüsü ile Hukuk Fakültesi’ni aynı yıl bitirmekle yetinmeyip, her iki fakültede okurken aynı zamanda imamdım ve geceleri de Fransız Konsolosluğu’ndaki dil kursuna gidiyordum. Ahmet Davutoğlu Hocaefendi’den de ders aldınız mı? Evet, hem İstanbul İmam Hatip’te hem de Yüksek İslam’da dersimize geldi. Rahmetli Davutoğlu Hocam da beni çok severdi. Adıma imzaladığı kitapları vardır. Adapazarı’nda Hukuk hocasıyken 1402’lik olup Edirne’ye nasıl gönderildiniz? Sakarya Üniversitesi daha Akademi iken Doçent olarak Ticaret Hukuku okutuyordum. Müftü Efendi, camide konuşma yapmamı istedi. “Ben Ticaret Hukuku Doçenti’yim. Camide konuşma yapmam hoş olmaz” dediysem de Müftü Efendiyi ikna edemedim. Vali beye gitmiş. “İki fakülte mezunu, üç yabancı dil biliyor. Camide konuşmasında fayda var” diye beni övmüş. Vali bey de: “Halk tarafından istendiğiniz için, filanca camide konuşmanız rica olunur” diye resmi yazı gönderdi. Vali beyin yazısını emir telakki ederek Ramazan’da camide vaaz vermeye başladım. Hocaefendi o zaman sağ. Bütün enerji ve desteği evvel Allah sonra Hocaefendi’den alıyorum. Konuşmalarım çok tutuldu. İçimden geldiği gibi, halk tipi de konuştuğum için, cami çok kalabalık oldu ve haftalık vaazımı 2 güne çıkardılar. Yine camide yer kalmıyor. İşte o zaman ismini veremeyeceğim Müslümanlardan bir grup beni Sıkıyönetim Komutanına şikayet ediyorlar. Müfteriler boş durmuyor... Sizi neden Sıkıyönetim Komutanına şikayet ediyorlar? Bir sürü iftira…“Koyu şeriatçı, Cumhuriyet rejimi ve Atatürk düşmanı” filan diye şikayet ediyorlar. Tabi bu iftira şikayetler üzerine Sıkıyönetim Komutanı benim konuşmalarımı takip ettirmek için tam beş tane subayı görevlendirmiş. Ben konuştukça, onlar da konuşmalarımı kayıt altına alıyorlarmış. “Haftalardır seni dinliyoruz, konuştuklarını teyp bandına kaydediyoruz. Fakat hala suç unsuru bir sözünü duymadık” dediler. Sonra onlarla tanıştık ve dost olduk. Daha sonra bir müfettiş geldi. Diyanet’ten mi? Yok, canım Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan. Canım sıkıldığı için adamın sorularına da biraz ters cevaplar verdim. Camide konuşma yapmayı benim istemediğimi, valinin emriyle konuştuğumu söyledim. Müfettiş, beni Askeri Mahkeme’ye şikayet etmiş. Askeri savcı şikayet dilekçesini okumuş, konuşma bantlarını dinlemiş, müfettişin raporunu incelemiş ve işi anlamış. Daha beni mahkemeye çağırmadan Askeri Savcı, “Adamın konuşmalarında suç unsuru olmadığından, camideki konuşmalarını da valinin emriyle yaptığından” diyerek hakkımda takipsizlik kararı vermiş. Cami konuşmalarınızda nelerden bahsediyordunuz? Ramuz el- Ehadis’ten Hadis-i şerifler okuyordum. Çünkü Ramuz el-Ehadis okumamı Hocaefendi (Mehmed Zahid Kotku) istemişti. Daha ben İzmir’de Avukat iken Hocaefendi “Ramuz el-Ehadis oku” dedi. Ben, “Estağfirullah” deyince, kızdı ve “Okuyacaksın” emrini verdi. Ben de ondan itibaren devamlı Ramuz el-Ehadis okuyorum. Bütün enerjimi O’ndan alıyorum. 1402’den Adapazarı’ndan Edirne’ye sürgün olunca bir ara bırakmıştım. Mübarek Hocaefendi hem rüyama girdi hem de İstanbul’a geldiğimde bizzat aşikara söyledi: “Ramuz el-Ehadis’e başla” diye. Yeniden okumaya başladım. Sonra İstanbul’a döndüğümde Müftülük’ten izin aldılar. Burada 26 senedir Böcekli Camii’nde Ramuz el-Ehadis’den okuduklarımı anlatıyorum. İlim ve irfan önderlerimizin imamlık yaptığı Ümmügülsüm Camii Hocaefendi, Ömer Ziyâüddîn Efendinin vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendinin sohbetlerine devâm eder. Tasavvuf yolundaki vazîfesini tamamlayıp, hilâfet alır. Râmuz el-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icâzet verilir. İlim ve irfan sevdalısı Hocaefendi, bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devâm eder. Bu sırada hâfızlığını tamamlar. Ayrıca Hacı Hasîb Efendi’den kırâat ilmi ve fıkıh icâzeti alır. Hocasının işâreti üzerine çeşitli kasaba ve köylere giderek halkı irşada başlar, İmâm-Hatiplik yapar ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatır. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönen Mehmed Zâhid Efendi, 1929 senesinde babası İbrâhim Efendinin vefâtından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik vazîfesine başlar. On beş yıl kadar süren bu vazîfeden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm-Hatipliğine tâyin edilir. Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşir. 1945’ten 1952’ye kadar buradaki vazîfesine devâm eder. 1952’nin Aralık ayında Gümüşhânevî Dergâhı postnîşini ve eski dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefâtı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı dâvetleriyle İstanbul'a taşınır. Fâtih-Zeyrek'teki Ümmügülsüm Camii’nde İmâm-Hatiplik yapar. Ekim 1958 târihinde Fâtih İskenderpaşa Câmiine tayin olur ve dünyasını değiştirene kadar bu vazîfede kalır. Adapazarı’ndan Edirne’ye gönderilen Prof. Dr. Cevat Akşit’e Paşa’nın acı itirafı: ‘Suçunuz yok ama emri geri alamam’ Beni Adapazarı’ndan Edirne’ye göndermek istiyorlar. Gerekçe çok ilginç: “Camide çok kalabalık oluşuyor. Kalabalıktan endişe ediliyor.” Adapazarı’ndan gitmemi isteyen komutanla enteresan bir görüşmemiz oldu. Beni makamına çağırdı ve dedi ki: “Hocam suçunuz olmadığı anlaşılıyor. Ancak verdiğim emri geri alamam. Adapazarı’ndan gideceksiniz” Adapazarı’ndan Edirne’ye gönderilişinizi çok kısa geçtiniz. Biraz açar mısınız? Evet, biraz kısa geçtim. Adapazarı’ndaki komutan askeri savcıdan istediği neticeyi alamayınca, sivil mahkemeye başvuruyor. Gerekçe de enteresan: “Camide çok kalabalık oluşuyor. Kalabalıktan endişe ediliyor” Bunun üzerine beni Adapazarı’ndan Edirne’ye göndermek istiyorlar. Adapazarı’ndan gitmemi isteyen komutanla enteresan bir görüşmemiz oldu. Tabi, paşanın ismini veremem. Beni makamına çağırdı ve dedi ki: “Hocam suçunuz olmadığı anlaşılıyor. Ancak verdiğim emri geri alamam. Adapazarı’ndan gideceksiniz” Bu emre hiç itiraz etmedim. Çünkü benim hocam Mehmed Zahid Efendi hazretlerinin hocası Ömer Ziyaüddin Efendi hazretleri tam 16 sene orada kadılık ve müftülük yapmış. Yani bir insan neyi severse, sevdiğinin başına gelen onun da başına geliyor. Sonunda Edirne’ye gittim. Tabi Adapazarı’nda çok sevilen bir hocaydık. Herkes bize itibar ediyordu. Edirne’ye gittim, kimse tanımıyor. “Hoş geldin” diyen yok. İzmir’de avukatlık yaparken iyi para kazandım. Zengin oldum. Ama birtakım uygulamalardan dolayı avukatlığı sevemedim. Çünkü ben hocayım. İçim yanıyor. Hocaefendi benim için “Mustafa üniversiteye dönsün” demiş. Biz tekrar üniversiteye döndük. Adapazarı’nda Doçentlik imtihanına girdim. Edirne’de garip kalınca canım sıkıldı. Garip garip dolaşıyorum sokaklarda. Edirne’deki okul Akademi’ydi. Henüz Üniversite olmamıştı. Adapazarı’ndaki okul da Mühendislik Akademisi’ydi. Ben Ticaret Hukuku hocasıydım. Edirne’deki Mühendislik Akademisi’ne de Hukuk Hocası olarak tayin edildim. Akademinin Müdürü de Selahattin Çakal, 1402’lik olunca, rahmetli beni böyle sakallı da görünce, odama geldi, karşıma oturdu ama adam sanki diken üstünde duruyor. Beni militan zannediyor. Konuşurken bile ne söyleyeceğini hesap ediyor. Kısaca beni tehlikeli madde gibi gördüğünü fark ettim. “-Namaz kılar mısın?” sorusuna: “Kılarım” cevabını verince: “-Hepsini mi?” diye sordu. Ben de: “-Hepsini kılarım. Ama hiç endişe etmeyin. Namaz kılmayana dalkavukluk yapmam. Çünkü ben Müslümanım elhamdülillah” karşılığını verdim. Adam, derin bir “Ohhhh” dedi ve beni nasıl anlattılarsa. Adamla konuştukça adam bana ısındı. “Seni muavin yapacağım” deyince: “Yok ben muavin olmayacağım” dedim. “Arapça, Fransızca ve Farsça da biliyor musun?” diye sordu. “Bilirim” karşılığını verdim. “Tamam, sen burada Edebiyat derslerine de gir” dedi. Fakat ben “Hayır, ben sadece Hukuk dersine gireceğim” dedim. Edirne Valisi Enver Hızlan ile Akademi Müdürü Selahattin Çakal’ın kavgasını nasıl önlediniz? Selahattin bey tasarı ve geometri profesörüydü. Hukuk ve kural bilmiyordu. Yardımcısı da Mimar Mühendis. O da hukuk ve kural bilmiyor. Edirne Valisi Enver Hızlan beyle Müdürümüz Selahattin bey bir sebepten kapışmışlar. Valinin yeğeni imtihanı kazanmış. Akademiye kayıt yaptıracak. Selahattin bey, “Hayır, seni okula almıyorum” demiş. Vali bey telefon etmiş: “Niye almıyorsun?” diye sormuş. Selahattin bey de: “Senin yeğenin olduğu için” demiş. Vali, mahkemeye vermiş. Danıştay’dan da “kaydı yapılsın” kararı gelmiş. Telefonda vali bey ile müdür bey konuşurken ben de oradayım. Selahattin bey sarhoş. Vali beye ne dediğini kulakları duymuyor Müdürün yanında bulunan Muavini de O’nu: “Alma, alma” deyerek tahrik ediyor. Müdürümüz vali beye çok ağır sözler sarf etti bu arada. Çünkü sarhoştu. İskenderpaşa Camii görünmeyen bir üniversite idi Hocaefendi Bursa ve İstanbul'da etrâfında toplananlara vâz ve nasîhat ederek yol göstermeye çalıştı. İskenderpaşa Camii görünmeyen üniversite olmuştu. Hocaefendi, camide pazar günleri ikindi namazlarını tâkiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûz el-Ehâdis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı. Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; "Selâmı yayınız." hadîs-i şerîfini açıklarken: "Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını, öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devâm edip gitmektir." buyurdu.Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini açıklarken de şöyle buyurdu: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz. Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve berâberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz." diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işâret etti. Vaaz ettiği cami kalabalık oluyor gerekçesiyle Edirne’ye sürgün edilen Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki: Râmuz’un bereketiyle Selimiye insan doldu Selimiye Camii’ne gittim ki İmam ve müezzin namaz kılıyor. Başka kimse yok. Salı günleri yatsıdan sonra Selimiye Camii’nde ders vermeye başladım. Elhamdülillah, Ramuz’un bereketiyle Selimiye insan doldu. Yaz-kış orada konuşuyorum. Edirneliler dedi ki: “Cumhuriyet tarihinde erkeklerle Selimiye Camii’ni dolduran ilk Hoca sensin”. Edirne valisi Enver Hızlan ile Akademi Müdürü Selahattin Çakal’ın arasını nasıl bulduğunuzu anlatıyordunuz? Tamam, Müdür bey, Vali beye telefonda ağzına geleni söyledikten sonra bana döndü ve “Cevat bey, sen hukukçusun. Bizi dinledin değil mi?” diye sordu. “Evet” dedim. “Ne yapmamız lazım?” sorusuna, “Hemen alın efendim” cevabını verince, “Olur mu yahu?” diye tepki gösterdi. Bu sefer ben: “Siz bilirsiniz Müdür bey, siz çocuğu okula almazsanız, mahkemenin kararına uymamaktan ve görevi kötüye kullanmaktan Profesörlüğünüzü de elinizden alırlar” dedim. Müdür bey hemen telefona sarıldı. “Ahizeyi bırakın Müdür bey, Vali beye çok ağır sözler söylediniz. Aynı anda alttan alarak özür dilemeniz iyi olmaz. Öğrencinin adresine ‘kaydınız yapılmak üzere en geç şu tarihe kadar başvurun’ diye bir yazı gönderin” dedim. Müdür bey, sevindi. “Gel muavinim ol” dedi. “Yok, muavin olmadan da sana yardımcı olurum” dedim. Akademi üniversite olunca İş Hukuku ve İmar Hukuku derslerine girdim. Doçent olarak gitmiştim, orada Profesör oldum. Edirne’de de camilerde Râmuz okudunuz mu? Üniversite öğrencileri aynı zamanda hoca olduğumu öğrenmişler. Gece 15 öğrenci evime sohbete geliyor. Çay içip, Râmuz okuyoruz. 1402’li olduğumdan takip ediliyorum. Öğrencilerime, “Eve gelmeyin. Sorularınızı fakültede sorun” dedim, dinlemediler. “Gidin, müftülükten izin alın. Bu dersleri camide yapalım. Polis de görsün ne yaptığımızı” Müftülük izin verince izin kağıdını gece getirdiler. Defterdar Mustafa Paşa Camii’nde öğrencilerin sorularını cevaplayacağım. Fakat Edirne 80 bin nüfuslu küçük bir şehir. Ben henüz Doçentim, ama “Bir profesör camide vaaz edecekmiş” lafı yayılmış. Râmuz okumaya başlar başlamaz cami hınca hınç doldu. Yılbaşı gecesi hem de yatsı namazından sonra oturulacak yer yok camide. Ben de kalabalığı görünce, verdim veriştirdim. Edirne’de içkisiz bakkal dükkanı bile yoktu. İçki içmeye çattım. Herkes memnun olmuş. Meyhaneciler, dükkanı kapatıyor, Râmuz sohbetlerine geliyor. Talebelerim: “Hocam, bu konuşmalar devam etsin. Ama biz buraya sığmıyoruz. Eski Cami’ye gidelim” dediler. Eski cami mekan olarak büyük bir yer. Oranın cemaati de epey kalabalık. Neden kalabalık? Çünkü “Beş vaktin her birinde bir evliya orada namaz kılar” diye halk arasında yaygın kanaat var. Edirne halkı Eski Camiyi de doldurdu. Bir gün Selimiye Camii’ne gittim. İmam ve müezzin namaz kılıyorlar. Başka kimse yok. Salı günleri yatsıdan sonra Selimiye Camii’nde ders vermeye başladım. Elhamdülillah, Râmuz’un bereketiyle Selimiye insan doldu. Yaz-kış orada konuşuyorum. Edirneliler dedi ki: “Cumhuriyet tarihinde erkeklerle Selimiye Camii’ni dolduran ilk Hoca sensin”. Benden önce Yaşar Tunagür Hocaefendi vaizlik yaparken, Cami’yi de kadınlar doluyormuş. Yani bütün bunlar evvel Allah sonra Râmuz’un bereketi. Bizim marifetimiz değil. Hocaefendi’nin, sürekli okumamı emrettiği gerçekten çok güzel bir kitaptır Râmuz el-Ehadis. Selimiye Râmuz okuyoruz ya, Edirne’de bir hafta bunlar konuşuluyor. Bu arada İskenderpaşa’ya gelip-gidiyor musunuz? Tabi canım, yalnız o zaman Hocaefendi dünyasını değişmiş. Yıl: 1981. İskenderpaşa’da Havlucu Ahmet Efendi hazretleri var. Onunla görüşüyoruz. Halkla iyi diyalog kurduğunuz vakit, sarhoşumuz bile mü’mindir. Gecenin ayazında, soğuk kış gecelerinde, karlı buzlu yolları aşıp, minibüs tutarak Edirne halkı köylerden kalkıp hadis dinlemek için Selimiye’ye geliyordu. Yani bizim Edirne’ye sürgün edilişimiz Allah’ın izniyle hayra vesile oldu. “Üç ünvandan birini seç...” Sonra Sakarya Üniversitesi’ne nasıl döndünüz? Sıkıyönetim Komutanlarının üniversitelerden uzaklaştırdığı akademisyenler Danıştay’da toplu dava açtılar. Danıştay’dan da “Sıkı Yönetim Komutanları’nın yargı denetiminin dışında tutulması çağdaş hukuk devletinin ilkelerine aykırıdır” kararı çıkarttılar. Ben de tam onlarınkine benzemese de o karardan yararlandım. İdare Mahkemesi’nde dava açtım. Mahkeme derhal beni göreve iade etti. Sakarya’ya dönünce; “Sen İslam Hukuku dalında pek iyi derece ile doktora yapmışsın. Ticaret Hukuku’ndan Doçentliğin tescil edilmiş. İş Hukuku dalında da uzman olduğun anlaşılıyor. Ancak biz bir kişiye 3 unvan birden veremiyoruz. Bunlardan birini seç” şeklinde YÖK’ten yazı aldım. Ben de “Fıkıh hocasıyım” dedim. İslam Hukuku Profesörü oldum. Bu sefer de Sakarya Üniversitesi rektörü İsmet Çelebi beni almak istemedi. Niçin almıyor? Çünkü beni şikayet eden insanlar, rektörün çevresini sarmışlar. Rektöre telefon ettim ve dedim ki: “Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Mahkeme kararına rağmen beni almazsanız, rektörlüğünüzü de, akademik ünvanınızı da elinizden alırlar.” Tabi beni O’na nasıl anlattılarsa, benden korktuğu telefonda sesinden belli oluyordu adamın. Telefonda bir şey diyemedi. Kapattı. Sonra Hukuk müşaviri olan avukata sormuş. Avukat arkadaş da “Hoca doğru söylüyor. Mahkeme kararına uymamak ne demek?” demiş. Beni hemen üniversiteye göreve çağırdılar. Senato’da isteğimi sordular. İslam Hukuku Profesörü olduğumdan Hukuk Fakültesi’nde değil de İlahiyat Fakültesi’nde görev istedim. Orada görev verdiler. Adapazarı İlahiyat Fakültesi’nde İslam Hukuku Kürsüsü’nde bir ara başkanlık da yaparak oradan emekli oldum. Davasında samimiydi Hocaefendi Mehmed Zâhid Efendi; güler yüzlü, sevimli bir zât idi. Mütevâzî, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmaz, tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verir, kimseden bir şeyi istemezdi. Şeyhliğini ve makâmını büyük bir tevâzû ile gizlerdi. Gece ve gündüz ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi. Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Hocaefendi’nin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vaazlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır. Hocaefendi’yi sevenlerin her Pazartesi ve Perşembeyi oruçlu geçirdiğini belirten Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki: Her Ramazan itikâfa girerdik Hocaefendi mutlaka üç ayları oruçlu geçirirdi. Bize de “Üç aylarda oruç tutacaksınız” derdi. Biz de tutuyoruz. Yine “Ölünceye kadar itikâfa gireceksiniz” derdi. Biz de Ramazan’ın son on gününü itikâfa girerek geçiriyoruz. Hoca Efendi’nin sohbetlerinde, hutbe ve vaazlarında nasıl hitap ettiğini hatırlıyor musunuz? Hoca Efendi, sohbetlerinde açık konuşmaz, hep rumuzlu konuşurdu. Öyle bir cümle sarf ederdi ki, herkes o cümleden dersini ya da nasibini alırdı. Kesinlikle bir kimsenin suçunu ya da hatasını meclisin içinde yüzüne vurmazdı. Meclisin içinde öyle bir cümle sarf ederdi ki, hem adam dersini alır, hem de mahcup olmaktan kurtulurdu. Hoca efendi vaaz ederken, halkın şivesiyle konuşan, tatlı dilli, yumuşak huyluydu. Mesela “N’etcen gayri” derdi. “Kafirler” yerine “Gavurcuklar” kelimesini kullanırdı. “Şeker kardeşim” sözünü çok kullanırdı. Halkın anlayacağı şekilde basit misaller vererek vaaz ederdi. Bu dediklerim vaaz kürsüsünde. Ama minbere çıktı mı celallenirdi. Öyle bir celalli konuşurdu. Rahmetli Muammer Dolmacı (müsteşarken trafik kazasından öldü) ile aynı camide Cuma namazı kılıyoruz. Ben müezzinim. Muammer benim yanımda otururdu. Cuma günleri bazen iç ezanı Muammer Dolmacı okurdu. Hocaefendi minberde “Allah celle ve âlâ” dediği zaman biz büzülürdük, korkudan titrerdik. Kürsüde vaaz ederken böyle değil, gayet yumuşacık ve halimdi. Sohbet halkası çok genişti Mesela Hocaefendi, ailesine nasıl hitap ederdi? Hanımından bahsederken bana hep “Validen” derdi. Valide hanımla bizzat, teke tek nasıl konuştuğunu duymadım ve görmedim. Hocaefendi’nin sohbet halkasında kimler vardı? Kimler yoktu ki? Siyasiler (Başbakanlar ve Bakanlar), komutanlar (Yüksek rütbeli subaylar) hakimler, savcılar, profesörler. Kısaca Hocaefendi’nin cemaati genellikle kalbur üstü takımı aydın insanlardı. Prof. Dr. Nazif Gürdoğan diyor ki: “Hocaefendi görünmeyen üniversiteydi” siz sayın Gürdoğan’ın bu görüşüne katılıyor musunuz? Sayın Gürdoğan çok doğru söylemiş. Hocaefendi hakikaten görünmeyen üniversiteydi. Hocaefendi’nin taktiği bu. Bunu arz etmek istiyordum ki siz çok yaşayacaksınız inşallah. Mesela Profesörler, hakimler, komutanlar var. Aynı zamanda halktan fakir bir insan, hatta hamal da var. Onun odası 70 kişi alırdı. (Ben de 9,5 sene o odada kaldım) Hocaefendi’nin kendisi nerede yer bulursa oraya otururdu. Altında halı yok. Hasır da yok. Sadece bir kilim var. Eski ev olduğundan tahtalar kıvrılmış, basa çıka basa çıka da çivilerin başı çıkmış. Üstüne oturduğunuz vakit çivilerin başı ayağınıza batar, fakat Hocaefendi öyle güzel sohbet eder, o mecliste öyle güzel bir hava oluşurdu ki, insanları birbirini ısıtır, ayağınıza batan çivilerin acısını hissedemezdiniz. Yani öyle güzel bir hava oluşurdu ki, yüksek rütbeli bir subayla, bir öğrencinin, ünlü bir profesörle bir hamalın kucaklaştığını ve sohbet ettiğini görürdünüz. Kısaca insanlarda gurur ve kibir diye bir şey kalmazdı. Herkes tevazuda yarışırdı. Hocaefendi işte o hava içerisinde insanlara vermek istediğini de verirdi. Yani insanları eğitirdi. Hocaefendi’nin soyadının da manidar olduğu doğru mu? Evet; doğru. Kotku’nun manası mütevazi, alçak gönüllü demek. Yalnız bu meclisteki sıcaklığı temin etmek önemli bir şey. Yani o “koca profesörüm”, “komutanım” ya da “hakimim” diye kasılan adam bir bakıyorsunuz ki o gururundan ya da huyundan vazgeçiyor, sıradan bir adam gibi konuşuyor. Hamalla, bakkalla, şununla bununla sarmaş dolaş oluyor. İşte gerçekten “görünmeyen üniversite” olan Hocaefendi, böyle adeta kalpleri yoğuruyordu. Adamı böyle evirip, çevirip, mum edip gönderiyordu. Hocaefendi’nin böyle bir kabiliyeti vardı. Sohbeti tatlı ve yumuşaktı. İnsanı sarar. Ayrılmak istemezdiniz. Öyle bir tatlı hava içerisinde insanlar böyle yumuşacık olurlardı. Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirirdi Hocaefendi Ramazan ayı dışında da çok oruç tutar mıydı? Bir kere Pazartesi ve Perşembe günleri Hocaefendi’yi seven cemaatin çoğu oruçludur. Hatta ben Adapazarı’nda iken akademisyen arkadaşlar arasında “Cevat Hoca Pazartesi ve Perşembe günleri odanıza geldiği vakit çay kahve ısmarlamayın. Çünkü oruçtur” diye dedikodu olmuştur. Çünkü herkes oruç tutuyor. Hocaefendi mutlaka Üç ayları oruçlu geçirirdi. Bize de “Üç aylarda oruç tutacaksınız” derdi. Biz de tutuyoruz. Yine “Ölünceye kadar itikâfa gireceksiniz” derdi. Biz de Ramazan’ın son on gününü itikâfa girerek geçiriyoruz. Okumayı çok teşvik ederdi Hocaefendinin size ilgisi nasıldı? Zeyrek’te Ümmü Gülsüm Camii’nde ben müezzinim, Hocaefendi imam. Serde gençlik var, ama Hocaefendi’ye de hayranım. Her gece yanında beni bir yere götürürdü. Hiç ayırmazdı yanından. Sosyal ilişkileri öğrensin diye. Ben de gece toplantılarına katılırdım, gündüz de okula gider takdirname alırdım. Ne ile? Evvel Allah, Hocaefendi’nin dualarının bereketi ile. Hatta sabah namazlarında bile camide birini görevlendirirdi, biz birlikte İskenderpaşa Camii’ne giderdik. Bir kış böyle devam ettik. İskenderpaşa’da kahvaltıyı yaparız, Hocaefendi bana: “Haydi okula” derdi. Okulda da elhamdülillah, notlarım çok iyi idi. Öyle güzel günler geçirdik. Sabah namazını kıldıktan sonra İskenderpaşa Camii’nde ne yapardınız? Esma-ı Hüsna’yı okurduk. Yani Cenab-ı Allah’ı güzel isimleri ile anardık. Zikirsiz sabah yoktu. Ümmügülsüm Camii’nde de İskenderpaşa Camii’nde de her sabah esma zikri yapardık. Neden sabah namazından sonra? Çünkü Sevgili Peygamberimiz Efendimizin sahih Hadis-i Şerifi var. Efendimiz buyuruyor ki: “Sabah namazını kıldığınız camide işrak vaktine kadar zikirle uğraşırsanız, Hac ve Umre sevabı kazanırsınız” Bu uygulanıyor. Zaten tarikat demek ayrı bir şey demek değil. Mecburi olan şeylere şeriat denir. Beş vakit namaz, yılda bir ay (Ramazan’da) oruç, ömürde bir defa Hac, malın zekatını vermek gibi. Yani mecburi emirlerin yerine getirildiği ibadetlere farz diyoruz. Mutlaka yapılması gerekenler. Yapılması mecburi olmayan, ancak yapanlara sevap yazılan ibadetlere ise sünnet diyoruz. Mesela gece namazına emir yok ama teşvik var. İşrak namazı da böyle. Bunları yaparsanız, tarikat dairesine girersiniz. İşin sünnet tarafı. Tasavvuf bu. Ayrı bir şey demek değil. Ancak şimdi yanlış anlaşılıyor veya istismar ediliyor. Tasavvufta şöhret afettir İnsanların istismar edilmesinin önüne geçmek için tasavvuf ve tarikatların devlet tarafından serbest bırakılarak insanların resmen eğitilmesi doğru değil mi? Tabiî ki öğretilmesi lazım. Yani şunu söylemek istiyorum. Bizim Türklerin Müslümanlığı tasavvuf yoluyladır. Bizim halkımız tasavvuf erbabına çok saygı duyar. Ama bu saygı istismar ediliyor. Bir adamın mürşit olabilmesi, şeyh olabilmesi için, şeriat ilimlerini yani farz, vacip, sünnet, helal ve haramı bilecek. Yani diploma gibi resmi yazılı ve mühürlü icazeti olacak. Bu yetmez. Bir de böyle tecrübeli, hal ilmi sahibi, kişilikli, dünya makamlarına hiç tamah etmeyen, gayesi sadece Allah rızası için insanların kötü huylarını iyiye çevirmek olan, alkış ve el öptürme hevesinde olmayan, böyle güzel alim, fazıl insanlara, talepte bulunanlara, “Ben daha çok ibadet edeceğim” diyenlere, kabiliyeti olanlara, sen şu kadar daha tesbih çek, sen şu kadar daha namaz kıl diye yol gösterenlere mürşit denir. Çünkü tasavvuf dersi herkese verilmez. Mürşidin vazifesi yol göstermekten ibarettir. Alim olduğundan, Peygamber Efendimizin ahlakını bildiğinden, siyer ve tefsir okuduğundan, basitten zora doğru Kur’an’ın yolunu tarif eder. Bir usta çırağına önce çekiç tutmasını öğretir. Sporcuları bile bir antrenör önce 50 m koşturuyor, sonra 100 m, sonra 150 m, en son 5 bin m’ye çıkarıyor. Bu din konusu da aynen böyledir. Kur’an-ı Kerimde var bu. Kur’an zikirdir ve çok etkilidir. “Lev enzelna hazel Kur’ane ala cebelin lara eytehü haşian, mutasaddian min haşyetillah=Biz bu Kur’an’ı dağa taşa indirseydik dayanamazdı” O kadar etkilidir Kur’an. Şimdi Mü’min, dağ-daş değil mi? Taş gibi sert değil mi? Kalbi var, aklı var, vicdanı var. Zikir de Kur’an’dandır. “Estağfirullah, Elhamdülillah, Allah” dediği zaman Kur’an okuyor. Biz zikir yaparken Kur’an’ı çokça okumuş oluyoruz. Dışardan bir şey söylemiyoruz. İslam tasavvufu, insanın Kur’an’a ve Sünnete tam olarak uymasının yoludur yahu. Yine tasavvuf, haset, kin ve nefret gibi kötü huylardan, arınma, temizlenme yoludur. İnsanları güzel görme, hoş görme ve tolerans yoludur. Mevlana ve Yunus Emre gibi. Şimdi kılık değiştirdi, herkes el etek öptürme yolu gibi gösteriyor. Hayır, İslam tasavvufu bu değildir. Tasavvufta şöhret afettir. Tasavvuf erbabı şöhretten kaçar. Hocaefendi kendisini çok gizlerdi Muhakkak Hocaefendiyle ilgili söyleyeceğiniz birçok anınız vardır. Fakat bunlardan sizi hayrete düşüren bir tanesini lütfeder misiniz? Mesela ben Hocaefendi’nin kendisini sıfır gösteren birçok hareketine rastlamışımdır. Bir tanesinde Erzurum’da doktora yapmışım. İstanbul’a kendisini ziyarete geldim. Doktora kitabımı kendisine hediye ettim. Aldı, dua etti. Orada hocalar da var. İzmir’den bir arkadaş da tüccarları metheden bir hadis-i şerifi hüsni hat olarak yazdırmış, Hocaefendi’ye hediye etti. Halbuki ben o hadis-i şerifi Hocaefendi’nin evinde gördüm. Belki de Hocaefendi’nin kendisi yazmıştı. Fakat Hocaefendi onların hoşuna gitsin diye “Çok hoşuma gitti” dedi ancak yazıyı bir türlü okuyamıyor. Ben Hocam zor durumda kalmasın diye o yazıyı okuyuverdim. O anda kafama bir teneke kaynar su dökülmüş gibi oldum. Hocaefendi onu mahsus yapıyor ki, öbür hocalar desin ki, “Bu adam bir şey bilmiyor” Yani Hocaefendi, mahviyet sahibi bir adam. Onlara dedi ki: “Talebe okutuyorsunuz. Beni de okutsanıza yahu. Döve döve adam edin” Böyle söylüyor. Onlar da “Estağfirullah” diyorlar. O bir şey bilmiyor dedirtmek istiyor. Biz olsak eksiğimizi bulamasınlar diye neler yaparız değil mi?.. İnsanları sohbet esnasında eğitirdi Mehmed Zahid Kotku hazretleri insanları sohbet esnasında eğitirdi. Yani, eğitimde Peygamber Efendimizin metodunu... Alemlerin Sevgilisi’nin Medine-i Münevvere’de Ashab-ı Suffa’ya uyguladığı yöntemi... Peygamber Efendimiz'le sohbet etme şerefini elde eden sahabeler bu yöntemle yetişmişti... Bunu niye bu kadar açıklıyoruz? Çünkü “Sohbet yöntemi ne?” diyenler çıkabilir? Bu metod, çıkar ve hesabiliğe dayanmayan bir yöntem.. Sevgi ve fedakârlık üzerine kurulmuş bir uygulama. Cihad Önderleri adlı kitapta Hocaefendi'nin bu özelliği şöyle anlatılıyor: “İnsan eğitme yolu ve olgunlaştırma yöntemi de “sohbet”tir. Bu yüzden, Hocafendi'yi her nerede görürsek görelim, etrafında kısa bir süre içinde hemen bir sohbet halkası oluşurdu. Kendisine gelenlerin sıkıntılarını, büyük küçük bütün problemlerini dinler, kısa, ancak öz tavsiyelerde bulunurdu. Öte yandan kendisi hiçbir zaman günü birlik şeyler üzerinde durmaz, sürekli güzel insan olmanın inceliklerini anlatırdı. Her gördüğüne selâm verir, herkesi güler yüzle karşılardı. Sohbetleri sakin, telâşsız, öfkesiz, suçlamasız ve başkalarının eksiklikleri üzerinde değil de, neler yapılması, ya da neler yapmamamız gerektiği üzerinde yoğunlaşırdı. Yakınlarına, talebelerine, dostlarına karşı son derece vefalı idi. Kimsenin kendisine gelmesini beklemez, tersine o yakınlarını arar ve ziyaret ederdi. Hocaefendi’nin kapısı gönlü gibi istisnasız ve protokolsüz herkese sonuna kadar açıktı.” Prof. Dr. Cevat Akşit, Hocaefendi’nin vefa üzerinde çok durduğunu belirtiyor: İslâm’ın ziyneti vefadır Hocaefendi, emanete riayet ve ahde vefa eden insanların, ömürlerinin bereketli olacağını, hainlerin dünyada ve ahirette rezil olacağını söylerdi. Vücudumuz bize emanettir. Memleketimiz, çoluk-çocuğumuz bize emanettir. Mehmed Zahid Efendi hazretleri dostlarına, talebelerine ve ailesine karşı vefakar mıydı? Hem de çok vefakardı. Vefa’nın üzerinde çok dururdu. Vefa’nın İslam’ın ziyneti (süsü) olduğunu söylerdi. Emanete riayet ve ahde vefa eden insanların, ömürlerinin bereketli olacağını, hainlerin dünyada ve ahirette rezil olacağını söylerdi. ‘Emanet dindir şeker kardeşim. Vücudumuz bize emanettir. Camimiz, memleketimiz, çoluk-çocuğumuz bize emanettir. Çocuğun ekmeğini nasıl düşünüyorsak, dinimizi de düşünmek lazımdır. Meyvenin iyisini arıyorsun da, insanın huyunun iyisini neden aramıyorsun?’ derdi. Hocaefendi, sohbetlerinde sadakat, vera, ittika, kamil iman, mürüvvet, emanet ve sıdk konuları üzerinde çok dururdu: Mesela bir sohbetinde şöyle diyordu: “Emaneti olmayanın dini yoktur. İslâm’ın kuvveti mürüvvettir. Mürüvvetli Müslüman daima hayırlara koşar, yardımlara koşar. Dinin bir de direği vardır. Bu ise vera’dır. İttika, haramlardan kaçmaya, şüpheli şeyden kaçmaya ise “vera” deriz. Haram lokma ile iyi ahlâk yetişmez insanda. Kemali iman böyle, onlar düşman denilince gözlerine sinek kadar görülmez, onların korkusu yok, bilirler ki, Allah’ın dediğinden başkası olmaz. Netice olarak şu üç esasa çok riayet etmelidir. Bunlar, haya, emanet ve sıdk’tır ki, sıdk’ı başka bir derse bırakalım. Peygamber Efendimiz, ‘Sadıklarla beraber olun’ buyuruyor. Sözde sadakat, harekette sadakat. Bir kimsede bu esaslar olmazsa, yaptığı çalışmalar, hebayı mensurdur. Yalanla insanın işi ileri gitmez. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Allah cümlemizi gaflet uykusundan uyandırırsın. (Âmin)” Sen toprak zeminde yatar mısın? Hoca Efendiyle yolculuklarınızdan bahseder misiniz? Mesela bir seferinde İzmir’den arabamla Denizli’ye getiriyorum Hoca Efendi’yi. Baktım yoruldu. “Efendim dinlenmek ister misiniz?” dedim. “İyi olur” dedi. Sormasam söylemeyecek. Huyu da böyle. Şöyle yapın demez. Sabreder. Ağrıları var. Biliyorum. Yolda, arka kısmında kağıt ve tavla oynayanların bulunduğu bir kahveye girdik. Ön kısmında şöyle bir kenara oturduk. Zemin toprak. “Mustafa ben bu sandalyelerin arasına azıcık uzansam olur mu?” dedi ve sağ elinin başının altına koyarak toprak zemine uzandı. Sen yatar mısın yolun kenarında toprak zemine? Son derece mütevazi bir adamdı yani. Böyle mahviyet sahibi bir insandı. Kendisini büyük gösterme hastalığından son derece kaçardı. Atatürk’ün hanımı çarşaflı annesi başörtülü Mesela tesettür konusuna Hocaefendi nasıl bakıyordu? Hocaefendi’nin sözleri biliyorsunuz Kur’an ve sünnete istinad ederdi. Kendiliğinden bir şey söylemezdi. Hocaefendi az konuşur, az konuşurdu. ‘Tesettüre son derece ve her mekanda riayet ediniz’ buyururdu. Tesettürle ilgili devletin resmi kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Allah’ın emridir” fetvası varken, yasakçı zihniyet Atatürk’ün yasak getirdiğini öne sürüyor. Atatürk, böyle bir yasak getirmiş mi? Hayır, Atatürk böyle bir yasak getirmemiştir. Biliyorsunuz, Elmalı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri Atatürk’ün emri ile yazılmış ve bastırılmıştır. O tefsir devlet parası ile bastırılmıştır. Bu konu orada açıkça izah ediliyor. Yani “örtünmenin; Allah’ın emri olduğu” ayetle ispat ediliyor. Kitap yeni değil, Atatürk’ün emriyle onun sağlığında ve devletin parasıyla 1933’te basılmış. O zaman Atatürk’ten daha yetkili adam var mı? Atatürk’ün hanımının (Latife Hanım) ve annesinin (Zübeyde Hanım) kıyafetine baksanıza. Yahu Atatürk’ün hanımı çarşaflı. Annesi başörtülü. Bu konuda asıl kabahat kimin? Ben bütün kabahati “Başı açık namaz kılınır, hayızlı Kur’an okunur, camiye girilir” diyen hocalarda görüyorum. Şimdi bunu söyleyenler de Prof. hafız, müfessir, ilâhiyatçı olunca devletin yöneticilerinin de aklı karışıyor. Şimdi bunlar mesela yalakalık için yetkili adama gidip diyor ki: “Ben hafızım. Müfessirim. İlahiyat Profesörüyüm. Kur’ân’da bu yok” Bakınız ben resmî hayatımda hiç bir zaman hanımımı baloya götürmedim. Erzurum’da Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürüyken protokola dahil oldum. Orada Orhan Süerdem Paşa, (Allah kendisinden razı olsun. Sağsa Allah selamet versin. Öldü ise Allah rahmet etsin) mümin adamdı. Yalın tabi, sen İslam Enstitüsü müdürüsün. Sen de mi içeceksin yahu?” dedi. Beni kıracağına “Seni takdir ediyorum. Kişiliğin var yahu” dedi. Hep terfi etti. Jandarma Genel Komutanı oldu. İzmir’de Ege Ordu Komutanı Özçelik Paşa vardı. O da bana Takdirname verdi. Aynı şeyi o da söyledi. Paşa’yı Ağlatan Olay... Erzurum’da Süerdem paşayı nasıl ağlattığınızı anlatır mısınız? Olay şöyle gelişti. Orhan Süerdam Paşa Erzurum’da Korgeneral. Yani Kolordo Komutanıydı. 1974’te Kıbrıs harekatı esnasında otobüslerle asker sevkiyatını görünce Yüksek İslam Enstitüsü Müdürü olarak Paşa’yı ziyarete gittim ve: “Gönüllü er olarak ben de bu harekata katılmak istiyorum. Beni askere alın” dedim. Paşa bunu duyunca göz yaşlarını tutamadı. Sevinçten ağladı. “Gönüllü er olarak askere alınmak istiyorum” mu dediniz? Evet, “Gönüllü er olarak asker olmak istiyorum” dedi. Yahu ben Gümüşhanevi ocağının yetiştirdiği adamım. Gümüşhanevi Ahmet Ziyaüddin hazretleri 67 yaşında Müşir Derviş Paşa’nın emrinde en ön safta er olarak çarpışmış. Hocam Mehmed Zahid Efendi de yıllarca asker olarak Suriye Cephesi’nde Fransızlara karşı çarpışmış. Biz vatan için canımızı seve seve feda ederiz. Hocalara iş düşüyor Yedek subay iken fazla nöbet tuttuğunuz doğru mu? Doğrudur. Benim babam Müderris olduğundan askere almamışlar. Annem rahmetli anlatırdı. Babam can verirken “Askerlik şerefine nail olamadan ölüyorum” diye ağlıyormuş. Ben onun için Yedek Subaylığım döneminde gece sabaha kadar nöbet tutardım. Babamın yerine de nöbet tutardım. Biz böyle düşünüyoruz. Ben komutanlardan hep saygı gördüm. Kınamadı, hep takdir ettiler. Bazı yetkilileri de bizim hocalar şaşırtıyor gibi geliyor bana. Maalesef bazı hocalar, başörtüsünün “siyasi simge” olduğunu söylüyorlar. Başörtüsü’nün siyasi partiyle ne alakası var? Ben inşallah bu sorunun çözüleceğine inanıyorum. Biz bu vatanda yaşıyoruz. Hepimizin birbirimize saygı duymamız lazım. İsteyen başını örter, isteyen açar. Demokrasilerde tek tip elbise diye bir kural olmaz. Yani bu konuda hocalara büyük bir iş düşüyor. Hocaların hepsi “Bu Allah’ın emridir” dese sorun çözülecek. Herkes kendi çıkarı için yorum yapınca iş çıkmaza giriyor. Ben 26 senedir Böcekli Camii’nde konuşuyorum. Kimse beni susturmadı. Paşalardan hakimlerden beni dinlemeye gelirler. Çıkarken tebrik ederler. “Allah razı olsun” derler. Bizim insanlarımız dinin emirlerini yapmasa da dine saygılıdırlar. Mesela bazıları konuşmayı bilmiyor. Mesela adam “Namaz kılmayanlar Müslüman değildir” diyor. Tasavvuf’ta bu yoktur. Tasavvuf’ta insan mesafe kat ettikçe kendisini insanların en aşağı seviyesinde görmeye başlar. Derviş Yunus ne diyor? “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” Bu kadar büyük adam. Bakın işte Tasavvuf budur. Kesin “hiç” kabul ediyor. İşte istismar şu: Adam 2 gün namaz kılıyor, iki defa tesbih çekiyor. Namaza gitmeyene kafir diyor. Böyle şey olur mu? Olmaz. Yani bunları insanlara öğretmemiz lazım. Bilgi vermemiz lazım. İstismarcı kim? Doğrucu kim? Tasavvuf ne? Mevlana’yı, Yunus Emre’yi devlet kutluyor. Mevlana’nın yolu İslam tasavvufu. Yunus Emre’nin yolu İslam tasavvufu. Demek ki, istismara karşılar. Ben de istismara karşıyım. Bunun önüne ilimle geçeceğiz. Herkesi bilgilendireceğiz. Mehmed Zahid Efendi hazretlerinden vecizeler *“Allah’ın emirlerine uymayanlar, Peygamber Efendimizin emirlerine uymayan insanlar öyle bir zalimdir ki, o adamları asan Haccâc-ı Zâlimden daha beterdir.” *“Saltanat sahibi olmak hüner değil, Allah’ın rızâsını kazanmaktır hüner!” *“İki şey var: Seveceksin, sevileceksin!.. Sevmek için, sevilmek için ne lâzımsa onu yapacaksın!” *“Allah’ı tanımayan insan, anayı babayı nasıl tanısın?” *“En büyük felâket, insanları İslâm yolundan ayırmaktır.” *“Allah peygamberlerini nasıl seçti ise, velîlerini de öyle seçmiştir. Bizim işimiz Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçmaktır.” *“Allah korkusu gönle girmedikten sonra, sözlerin hepsi boştur.” *“Okuma yazma bilmeyen cahil değildir; asıl cahil Allah’ı tanımayandır.” *“İbadetlerin en efdali, nefesleri boşa harcamamaktır.” *“Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok; iş Allah’ın rızâsını kazanabilmekte, iş Allah’a kul olabilmekte!..” *“Allah’ın rızâsı az fakat devamlı ibadetle ve günahlardan kaçarak kazanılır.” Hocaefendi’nin talebelerine gönderdiği, besmeleyle başlayan, nasihatla dolu olan, selam ve dua ile sona eren mektubunun özeti: Hak’tan asla ayrılmayın Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin, talebelerine gönderdiği Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başladığı 46 maddelik mektup, Hocaefendi’nin selam ve dua dolu şu cümlesiyle sona eriyordu: “Cenab-ı Hakk’ın selam ve rahmeti üzerinize olsun sevgili ve kıymetli kardeşlerim” Bu mektubu Hocaefendi’nin bir kısım talebeleri camlatıp evlerinin en mutena (seçkin) köşelerine asmışlar, kimileri de her gün okuyarak ona göre yaşantılarına yön vermişler. Mehmed Zahid Efendi hazretlerinin talebelerine gönderdiği mektuptan sizde var mı? Olmaz olur mu, tabi ki var. Hocaefendi’nin bütün talebelerine gönderdiği, besmeleyle başlayan, selam ve dua ile sona eren 46 maddelik mektubunun özeti “Hak’tan asla ayrılmayın” Mehmed Zahid Kotku Efendi hazretlerinin mektubu besmeleyle başlıyor. Zaten birinci maddesi de yine besmeleyle ilgili. Bu mektup, Makina Mühendisi kardeşimiz Yahya Oğuz beyin kaleme aldığı “Kasr-ı Arifan’dan İstanbul’a: Mihverdeki Mürşid-i Kamiller” adlı eserinde de yer alıyor. İşte Hoca Efendi’nin meşhur mektubu: “Bismillahirrahmanirrahim. Benim çok sevgili ve hakikatli kardeşlerim; Büyüklerimizin nasihatlarından bazılarını size de hediye etmeyi kendime bir borç saydım. 1- Her şeye başlarken besmeleyi, Cenâb-ı Hakka Hamd-ü senayı ve Peygamber Efendimize salâtü selamı, katiyyen dilinden bırakma ve gönlünden çıkarma! 2- Cemaate, cumaya, bayramlara, derslere, EVRAD’a devam et. 3- Ahdine, vaadine daima vefa üzere ol. 4- Namazı, zekatı, Hacc’ı, Orucu vakitlerinde ifa edip, (emr-i bil ma’ruf ve nehyi anilmünker’i) ve emaneti eda ediniz. 5- Birbirlerinize katiyyen buğz etmeyiniz ve hased etmeyiniz ve arka çevirmeyiniz. Daima “İhvan” olarak kardeşçe yaşayınız. 6- Daima tahsil-i ilim üzere olup cehilden korkunuz ve nâsa anlayamayacakları ve akıllarının ermediği şeyleri söylemeyiniz. 7- Kur’an okumasını muhakkak öğrenip sürekli okuyunuz. Evladı iyalinize de mutlaka okutunuz. Cehil çok fenadır. 8- Avret yerlerinizi hiç bir yerde açmayınız ve kendinizi kadınlara benzetmeyiniz. 9- İhtiyacın fevkinde yüksek binalara özenmeyiniz. Yeni binalara kurban kesmeyiniz. Kurbanlarınızı yalnız Allah için kesiniz. 10- Faizden, haram yemekten, yetim malını yemekten, çalınan ve zulüm ile alınan malları yemekten sakınınız. 11- Ulemanın, meşayihin, vâlideynin, kalplerini kırmaktan ve onlara en ufak bir eziyeti yapmaktan son derece sakınınız. 12- Sünnet-i seniyeye ehemmiyetle son derece riayet edip, kalıp ve kıyafette hiç bir vecihle ecnebi âdetlere kendinizi kaptırmayınız. 13- Büyük ve küçük bilumum günahlardan son derece sakınınız ve sakınmıyanlardan uzak olunuz. 14- İçki içenlerden ve müskirat kullananlardan olmayınız ve onlardan uzak olunuz. 15- Bütün ecnebi hatunlardan, bilumum lehviyyat yerlerinden, eğlence yerlerinden korkup kaçınız. 16- Taamlardaki hidratlardan, bil cümle israflardan sakınınız. 17- Kur’an, Hadis, icmâ-i ümmet ve kıyâs-ı fukâha dışındaki şeylerle amel etmekten çekininiz. 18- Bilad-ı küfürden gelen yiyecek, içecek ve giyecek şeylere karşı son derece dikkatli ve ihtiyatlı olunuz. Onlara tenezzül etmeyiniz. 19- Sahabe-i kirâma ve evliyây-ı izâma sövenlerden ve müctehid-i kirâma, sâdat ve selefe ta’n edenlerden uzak olunuz. 20- Muharebe meydanından kaçmayınız. Taun, veba gibi bulaşıcı bulunan hastalıkların yaygın olduğu yere girmeyiniz. Şayet orada iseniz hastalığı taşımamak için çıkmayınız. 21- Meşayih ve ululemre itaatsizlikten sakınınız. 22- Evkaf malından, vakfı tebdilden sakınınız. 23- Bey-i fâsıddan, noksan tartmaktan, meyvaları olmadan satmaktan sakınınız. 24- Elfâz-ı küfürden, haram sözlerden ve bilhassa yalandan ve efrenç sözlerinden uzak durunuz. 25- Emirlik, imamlık, kadılık hizmetlerine talip olmaktan uzak olunuz. 26- Ayakta bevl etmekten, yolları kapamaktan, pislik dökmekten sakınınız. 27- Züht, vera, velayet, keşfi keramet, ilham davalarında bulunmayınız. 28- Ru’yetullah, Ru’yetunnebi davalarında bulunmayınız. 29- Bilcümle zînet ve mal zayiinden sakınınız. 30- Camilerde son derece edebe riayet edip ses çıkarmayınız. Mecnun, dilenci ve bebekleri camiye sokmayınız. 31- Mecbur olmadıkça el ve baş ile selâm vermeyiniz. 32- Alimden gayri kimsenin elini öpmeyiniz. 33- Evde köpek saklamayınız, 34- Koyunun küçük yavrusunu kesmeyiniz. 35- Hırsızlardan, hainlerden, müflislerden, Hak’tan meyleden ulema, müftü ve cahil tabiblerden olmayınız ve bunlardan uzak olunuz. 36- Bilumum ecnebi adet ve an’anelerden ve göreneklerden ve lüzumsuz yere baston kullanmaktan çekininiz, 37- Hiç bir zaman zulüm işlemeyiniz, zalime yardım etmeyiniz, mazluma yardımcı olmayı daima borç ve vazife biliniz. 38- Her gün sabah ve akşam şunu okuyunuz: “Allahu Teâlâ’nın varlığına, birliğine, kuvvet ve kudretine, her şeyi görür-işitir bilir olduğuna, herkesin O’na muhtaç olup, O’nun hiç bir şeye muhtaç olmadığına, doğmadığına ve doğrulmadığına ve hiç bir şeyin kendisine benzemediğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hesaba, mizana, cennet ve cehennemin varlığına, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra tekrar dirilmeğe, inandım ve iman getirdim. Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu.” 39- Ashab-ı tevâzudan ve her veçhile sahib-i mahfiyetten olunuz. 40- Kendinize varlık ve benlik verecek şeylerden ve üstünlük gibi meziyetlerden sakının. En büyük meziyet ve şiarınız “yokluk” olsun. 41- Ölümü gözünüzün önünden ayırmayın. 42- Hiç bir zaman haktan ayrılmayın. 43- Hakkı daima zikredip emirlerinden dışarı çıkmayın. 44- Tesettüre son derece ve her mekanda riayet ediniz. 45- Dinin bütün erkan ve usullerini öğrenip evlâtlarınıza da öğretiniz. 46- Hakkın sevgili ve iyi bir kulu olmak için çalışınız.Cenâb-ı Hakk’ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun, sevgili ve kıymetli kardeşlerim.” Hocaefendi hem şair hem de iyi bir hattat idi Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin şairliği de var mıydı? Hocaefendi, iyi bir şair ve iyi bir hattat idi. Bana hat dersleri vermişti. Hocaefendiyle birlikte yazdığımız yazıları ayrı bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyorum. Rahmetli meşhur Hattat Hamit Aytaç ve Hasan Çelebi ile hat üzerine sohbet ettiklerini gördüm. Şairliğine gelince, mesela bazı arkadaşlarımız askerden ya da gurbetten mektup gönderirken Hocaefendi’ye şiir yazarlardı. Hocaefendi de bu arkadaşlarımıza yine şiirle cevap yazardı. Hocaefendi’ye hitaben ya da Hocaefendi’nin arkadaşlarınıza yazdığı şiirlerden elinizde var mı? Yahya Oğuz bey 1958 yılında Paris’ten yazdığı mektuplarında Hocaefendi’ye hitaben şiirlerde göndermiş. Bir dörtlüğünde diyor ki: “Varis-i Habib-i zişân, / Mahbub-u külli bi-derman, /Tabib-i kulubsun Hocam, / Canım için gerçek cânan.” Yahya bey Hocaefendi’ye hitaben yazdığı öteki dörtlüğünde de şöyle diyor: “Habîb-i Habibullah ola, / Kalblerden gam-ı derdi yolan, / Gönüller sultanı efendim;/ Sensiz dünyamın hepsi yalan” Mehmed Zahid Kotku efendi hazretleri, Yahya Oğuz abiye cevabi şiirinde ne diyor? Hocaefendi, Yahya Oğuz beye gönderdiği “Gelin Hakka doğru azm eyleyelim” adlı cevabi şiirinde diyor ki: “Aşkı muhabbetin yoluna girip, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Semende himmeti ol yana sürüp, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Ömür gelip geçer bir saye misal, / Gelen göçer gider görünmez hayal, / Eylemeden bu fenadan irtihal, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Fermanı ahaddır hükmü şeriat, / Edebi Ahmeddir resmi tarikat, / Kali hal eyleyip hali hakikat, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim.” Hocaefendi’nin dünyaya bakışı, dünya hakkında söylediklerini hatırlıyor musunuz? Hay ceddine rahmet Selami. Hatırlamaz olur muyum? O daha önce de söylediğim gibi dünyaya Kur’an’ın bakışıyla bakar, bize dünya hakkında ayet-i kerimeler okurdu. İşte sana Hocaefendi’nin bize okuduğu ayetlerden bazıları. Mesela bunlardan bir tanesi Necm Suresi’nin 29. ayetinde Cenab-ı Allah buyuruyor ki: “Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir.” Kehf Suresi’nin 7. ayetinde ise şöyle buyuruyor: “İnsanların hangisinin daha güzel amel işleyeceklerini (sınamak) imtihan etmek için, yer yüzünde olan şeyleri (dünyayı) bir süs olarak (onlar için) yarattık” Bakara Suresi’nin 86. ayetinde Cenab-ı Allah buyuruyor ki: “İşte onlar ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara yardım edilmez.” Kehf Suresi’nin 28. ayetinde ise Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Sabah ve akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rabbine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü arzu edip te gözlerini onlardan (o Rablerine dua edenlerden) başkasına (Dünya ehline) çevirme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki, o keyfinin ardına düşmüş ve işi de haddini aşmak olmuştur” Hocaefendi’nin not ettirdiği diğer ayetlerin geçtiği surelerin isimlerini ve ayet numaralarını vereyim, isteyen okuyucularınız onlara bakar: Taha Suresi Ayet:131, Ali İmran Suresi Ayet: 14, Ahkaf Suresi Ayet:20 Mehmed Zahid Kotku Efendi hazretlerinin dünya hakkında söylediği sözlerden bahseder misiniz? Hocaefendi’nin dünya hakkındaki sözleri hakikaten birer inci gibi değerleydi. İşte onlardan bazıları: “Dünya seni Mevla’dan uzaklaştırır. Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise cennetidir. Mü’min dünyada rahatı değil, hizmeti aramalıdır. Dünya şerefi zenginlik, ahiretin şerefi ise takvadır. Allah için olan şeyler dışında dünya ve dünyadakiler lanetlenmiştir. Cenab-ı Hakkın indinde dünyanın seneğin kanadı kadar hükmü olsa idi, oradan kafirlere bir bardak suyu vermezdi. Allah-u Teala hazretlerine karşı kulluktan alıkoyan her şey dünyadır. Dünyada evliya gibi (Allah dostu) yaşamak istiyorsan şu üç vasfa bürünmelisin: 1- Merhamet sahibi olmalısın. 2- Selamet-i sadr sahibi olmalısın. 3- Sahavet-i nefs sahibi olmalısın.” Yaşayanların dilinden Hocaefendi’nin manevi hallerinden örnekler Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin kerametleri bir başka deyişle manevi hallerinden örnekler verir misiniz? Hocaefendi, kimseyi yarı yolda bırakmazdı. Sadece manevi açıdan öğrencilerini gözetmez, zaman zaman elinden geldiği kadar maddi yardımda bulunurdu. İşte onlardan birini haha sonra profesör olan Orhan Çeker isimli bir arkadaş anlatıyor: “Bir seferinde Konya’dan geldik. Arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler varmış. Gerekli ziyaretleri yaptık, İskenderpaşa’da misafirhanesindeydik. Oranın işleriyle ilgilenenlerden birisi, elinde bir demet parayla içeri girdi. Meğer Hocaefendi misafirlerin sayısınca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki, o zaman için Konya’ya geliş-gidiş parası da zaten 46 liraydı” İmam-Hatip okullarının kurucusu Celaleddin Ökten Hocamız hacca gitmek istiyor, fakat bir türlü pasaport alamıyordu... Yine bir gün yatsı namazını müteakip Hocaefendi’nin odasında oturduğu yerde uyuklamaya başlamış. Hocaefendi Celal Hoca’ya eğilerek ve gülümseyerek “Celal hoca pasaportunu aldın mı?” diye sormuş. O da gülümseyerek, “Aldım efendim” demiş. Celal Hoca rüyasında pasaportunu aldığını görmüş. Ertesi gün Hocanın Ankara’dan pasaportu gelmiş. Benzer bir olayı da Ali Rıza Demircan anlatıyor: “Bir gün İskenderpaşa Camii’ne gittim. Süleymaniye Camii imam-hatibi olduğum için her yerde beni imamete geçiriyorlardı. Böyle olur diye, İnfitar Suresi’ni okumayı planlıyordum. Hocaefendi geldi, kendisi imamete geçti ve İnfitar Suresi’ni okumaya başladı.” Prof. Dr. Cevat Akşit, Hocaefendi’nin Türkiye’nin kalkınması ve sanayileşmesini şu cümleyle teşvik ettiğini belirtiyor: Araba almayın, motor yapan fabrikalar kurun Hocaefendi’nin, “Caminin önünde gavurcukların yaptığı otomobilleri görünce üzülüyorum. İnsanlarımızın ekmek parası için işçi olarak yabancı diyarlara gitmesi beni üzüyor. Araba alacağınıza atölyeler kurun, motor fabrikaları kurun. Muhtaç vatandaşlara iş bulun. Hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur, hem de biz, gavurcukların kölesi olmaktan kurtuluruz” sözleri herkesi etkiler ve “Gümüş Motor” işte böyle kurulur. Mehmed Zahid Efendi hazretleri, Türkiye’nin kalkınması ve sanayileşmesi için neler söylerdi? Neler söylemezdi ki? Hocaefendi, Türkiye’nin sanayileşmesini istiyordu. İskenderpaşa Camii’nin önüne park eden ve cemaate ait olan yabancı markalı otomobilleri görünce üzülüyordu. Bunu da açıkça şöyle ifade ediyordu: “Gavurcuklardan araba almaktan vazgeçin. Caminin önünde gavurcukların yaptığı otomobilleri görünce üzülüyorum. İnsanlarımızın ekmek parası için işçi olarak yabancı diyarlara gitmesi beni üzüyor. Araba alacağınıza atölyeler kurun, motor fabrikaları kurun. Muhtaç vatandaşlara iş bulun. Hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur, hem de biz, gavurcukların kölesi olmaktan kurtuluruz.” İşte benim de ortakları arasında bulunduğum “Gümüş Motor” böyle kuruldu. Siz Gümüş Motor’a nasıl ortak oldunuz? Atmış lira müezzinlik maaşı alıyordum. Ondan para arttırdım. Bir de babamdan kalan tarlaları satarak Gümüş Motor’a 2000 lira ile ortak oldum. Hocaefendi’nin o sitemkar ve teşvik edici konuşması ülkesini ve milletini sevenleri harekete geçirdi. Hocaefendi’nin; “Gavurcuklar yapıyor da Müslümanlar neden yapamasın? “ sözü çok tesirli olmuştu. Hocaefendi hep bu konuları işlerdi. “Müslüman’ın gavura el açması zillettir. Haramdır. Hangi konuda olursa olsun. Örnek biz olacağız” der, Kur’an-ı Kerim’den ayetler okur, insanları teşvik ederdi. Zillet haramdır Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de ne buyuruyor? Bizim için “Vasat ümmet”, yani “Herkesin örnek aldığı üstün millet” buyuruyor. Teknikte de biz üstün olmalıyız. Abbasiler döneminde çalar saati göndermişler, Prusya kralına da, kral; “Acaba cin bunun neresinde?” demiş. Mesela topu icat eden Fatih’in kendisidir. Ustası Macar ama proje Fatih’indir. Hezarfen Çelebi uçağı icat etmiş. Ama biz Tanzimat’la birlikte kendi benliğimizi bırakmışız. Batı hayranı olmuşuz. Bu hayranlık “Batı’yı üstün görme”, 1860’larda başlamış, günümüzde, hastalık haline gelmiş. Gavurun karşısında Müslüman’ın küçülmesi kabul edilemez. Evet ilminden, tekniğinden yararlanacaksın ama, ona tabi olmak zillettir ve İslam’da haramdır. Bu konuda kesin emirler var. Hocaefendi’nin isteği ve Gümüş Motor’un hedefi kamyon, otomobil ve otobüs yapmaktı. Su motorundan başladılar. Ama Müslüman zenginler: “Hani para kazanacaktık?” diye teknik ekibin başının etini yediler. Bir kısmı da verdiği parayı geri aldı. Menderes, sevinçten ağladı Devrin Başbakanı Adnan Menderes, Gümüş Motor’a destek olmadı mı? Fabrikanın açılışına davet etmişler. Başbakan “Demek memleketimizde motorda yapılıyormuş” diye sevincinden ağladı. “Hükümet olarak bütün gücümle arkanızdayım” dedi. Sonra ne oldu? İthalatçılar o zaman hep Ermeni; Rum, Yahudi’ydi. Türkler; Müslümanlığı sadece namaz kılmak zannetmişler, bu işleri gavurcuklara bırakmışlar. Hükümeti ablukaya aldılar. Sanayi ve Ticaret Bakanı onların etkisinde kalarak ithalatı serbest bıraktı. Halbuki Gümüş Motor’u kuranlar Türkiye’nin yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar motor imal etmişler, hükümetten de “İthal İzni vermezseniz onların 60 liraya sattığı motoru biz 30 liraya satacağız” demişlerdi. Hükümet sözünde durmadı. İthal izni verilince Gümüş Motor’u yok etmek isteyen gayri Müslimler 10 liraya motor sattılar. Halbuki Gümüş Motor 20 liraya motoru mal ediyordu. Bazı Müslüman zenginler hemen “paramızı çekeceğiz” dediler. Bu da gayri Müslimlerin işine yaradı. Gayri Müslimler, daha önce 60 liraya sattıkları motorları 10 liraya satmaya başladılar. Gümüş Motor iflas ediyordu. Pancar Motor satın aldı. MSP’den aday olmamı O istedi Hocaefendi, siyasetle de ilgilenir miydi? Ben Hocaefendi’nin dizinin dibinde yetiştim. MSP döneminde Sami Efendi’nin talebeleriyle Eyüp Sultan ve Fatih’i ziyaret ettik. İskender Paşaya Hocaefendi’yi ziyarete gittik. Hocaefendi’ye dediler ki: “Cevat Hocayı Denizli’den MSP’den milletvekili adayı yapmak istiyoruz, fakat O, ‘Ben ilim adamıyım’ diyor, olmuyor”. Hocaefendi bana dedi ki: “Sen ahlak ve maneviyat ilmi almadın mı? Bunların yolu da ahlak ve maneviyat değil mi? Niçin bu talebi reddediyorsun?” Hocaefendi, Erbakan Hocayı da çok sever ve ona “Necmi” derdi. O böyle deyince, adaylığı kabul ettim ve Denizli’den aday oldum. Sülalem AP’li, ben MSP’den aday oldum. Sülalemle çatıştım. Fakat sözünü tuttuğum için Hocaefendi çok memnun oldu. Her şeye rağmen adaylığa “evet” dediğim için benim önümdeki bütün kapılar açıldı. Siyasette de yine ahlaktan maneviyattan konuşuyoruz. Gittiğim yerlerde beni tanıyorlar. Nereden tanıyorlar? Çünkü Denizli’ de 4 sene İmam-Hatip Hocalığı yaptım. Vaaz ettim. Bir kazaya gittim. Belediye Başkanı geldi dedi ki: “Hocam ne söyleyeceğini biliyoruz. Erbakan Hocanın söylediklerinin aynısını söyleyeceksin. Bugün Cuma. Bize vaaz et, hutbe oku Camide” Ben de: “Olmaz yahu, sonra dini siyasete alet ediyor derler”dedim. Başkan ısrar etti: “Ben başka partidenim ama senin vaazlarını özledik. MSP’lilerin dini istismar etmediğini, samimi olduklarını biliyoruz” diyerek beni ikna etti. Vaaz da ettim, hutbe de okudum. Orada şikayet filan olmadı. Bir başka yere gittim. “Bize vaaz etmeden seni bir yere bırakmayız” dediler. Ben: “Olmaz, dini siyasete alet ediyor derler” desem de, önümü kestiler, vaaz etmeden bırakmadılar. İkindi namazı için camiye gittik başladılar soru sormaya. Namazdan sonra ben de o sorulara cevap verdim. Bu sefer de başka bir grup beni şikayet etmiş. O’nu dinledim, kazandım Bunlar ne diye şikayet ediyorlar? “Dini siyasete alet ediyor” diye. Hocaefendi seçime 3-4 gün kala bana Amenerresülü’yü okuttu. “Semina ve e tana=Emrini işittim ve tuttum” deyince Hocaefendi: “Dur. Seçimi kazanamayacaksın. Ama sakın üzülme” dedi. Ben 4 gün önce sonucu aldım. Ama orada bayağı bir hareket yapmıştık. Seçimi ben kazanamadım, ancak partim koalisyon ortağı oldu. MSP’den aday olduğunuz için pişman mısınız? Niye pişman olayım. Çünkü Hocaefendi ‘nin sözünü tuttum, amcama rest çektim. Hocaefendi beni orada denedi. Elhamdülillah ben de imtihanı kazandım. Amcanız Dr. Baha Akşit, AP’deydi. Size çok kızdı mı? Kızmak ne kelime? Çünkü O, AP’de Grup Başkan vekiliydi. Beni Ankara’ya çağırdı ve “Senin milletvekili adayı olacağını bilseydim bizim Partiden bakan yapardım. İstifa et gel AP’ye” dedi. “Asla olmaz. Ben MSP’liyim” dedim ve Amcamla kavga ettik. Bütün geçmişlerimize Allah rahmet etsin. Hocaefendi’den idarecilere ve talebelerine yönelik önemli dersler Efendi hazretleri, yöneticilerin nasıl olmasını istiyordu? Hocaefendi, Cuma hutbelerinde yöneticilerin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu. Yönetimin ana şartlarının adalet, ehilleri ile istişare etmek ve emaneti ehline vermek olduğunu söylerdi. Yönetime talip olanların kendisi adil olmadan başkasına adaleti tatbik edemeyeceğini, etmek istese de beceremeyeceğini ifade ederdi. Efendi hazretleri, yöneticilerin genel vasıflarını nasıl sıralardı? Şöyle sıralardı: 1- Yönetici gelir dağılımı farklarını giderici tedbirleri acilen tesbit edip uygulamalı. 2- Hiddet, gazap, şiddet taraftarı değil, hilim sahibi olmalı. 3- Sözünde duran, ahdini bozmayan olmalı. 4- Cahil değil, bildiği ile amel eden alim olmalı. 5- Çok gülen değil, belki çok ağlayan olmalı. 6- Müsrif değil, tasarrufa riayetkar olmalı. 7- Hain değil, emanete riayet eden olmalı. 8- Şakacı değil, ciddi ve vakur olmalı. 9- Gıybet eden değil, setreden olmalı. 10- Yalancı değil, dürüst olmalı. 11- Aceleci değil, sabırlı olmalı. 12- Cimri değil, cömert olmalı. 13- Her hali örnek olmalı. 14- Zalim değil, adil olmalı. 15- Kendini sevdirebilmeli. 16- Ahare saydırabilmeli. Efendi hazretleri, hangi namazlardan sonra hangi sureleri okurdu? Hocaefendi, iyi bir hafız olup, bol bol Kur’an okur, Peygamber Efendimizin “İçinde Kur’an’dan bir şey bulunmayan bir kimse, harap bir eve benzer” hadis-i şerifini hatırlatır, bizi de okumaya sevk ederdi. Hangi sureleri okuduğumuza gelince: 1- Sabah namazından sonra Yasin suresini, 2- Öğle namazından sonra Fetih suresini, 3- İkindi namazından sonra Amme suresini, 4- Akşam namazından sonra Vakıa suresini, 5- Yatsı namazından sonra Mülk suresini okurduk. Hocaefendi bu sûreleri mutlaka ezberlememizi isterdi. Ayrıca Cuma günleri namazdan önce Kehf suresi, Duhan Suresi ve Fetih suresini mutlaka okumamızı tavsiye ederdi. Efendi hazretleri sizlere Kur’an okumanın adabını da öğretir miydi? Hocaefendi, Kur’an okurken mutlaka abdestli olmamızı, kıbleye yönelmemizi, diz üzerine oturarak, ağır ağır sanki Peygamber Efendimizin huzurunda okuyormuşçasına huşu içinde okumamızı isterdi. “Kendi işitebileceğin kadar ses çıkar. Fazla ses çıkarma ve gözünle sessiz de okuma. İyi bilesin ki, Kur’an-ı Kerim, Allahü tealanın kullarına lütuf ve ihsanıdır. Herkese şefaati dokunan bir şifa kaynağıdır” derdi. Ramuz okumamı bizzat Hocaefendi istedi, ben de nereye gidersem gideyim, Ramuz okudum Esat Efendi de Ramuz okuyor muydu? Evvelce Esat Efendi yoktu. Hocaefendi imam, ben müezzin. Esat Efendi’nin babası Necati amca müftülükte görevli Hocaefendi bir yere gidince onu yerine imam yapardı. Necati amca benim evde yatardı. Karyolamı ona verirdim. Necati Amca ile çok hatıralarımız var onunla. Necati amca çok Hocaefendi görmüş, çok kıdemli ve mütevazı bir insan. Kendisi nerede oturursa otursun, sabah namazlarına gelir, birlikte evrad okurduk. Esat Hoca, Mehmet Zahit Efendinin kızını aldıktan sonra İskenderpaşa’ya gelmeye başladı. Kendisi Ankara İlahiyat Fakültesi’nde Doçent idi. Osmanlıca Edebiyat derslerine girerdi. Sonra İslam dergisinde yazmaya başladı. Osmanlıca, Arapça ve Farsça bilirdi. Daha sonra İskenderpaşa’da Ramuz okumaya başladı. Siz Ramuz okumak için Hocaefendi’den icazet aldınız mı? Tabi bu işler icazetsiz olmaz. Hocaefendi İzmir’de Ramuz sohbeti yapmamı istediğinde kendimi o mevkie layık görmediğimi söyledim. Hocaefendi beni azarladı ve "Ne diyorsam, yapacaksın" dedi. İzmir’deki hadis sohbetimize o zaman üniversitede görevli olan Ekrem Pakdemirli de gelirdi. Orada başladıktan sonra Paris’e gittim. Ramuz okudum Amerika’ya gittim Ramuz okudum. Mekke’ye gittim Ramuz okudum. Nereye gidersem gideyim Ramuz okudum. Bir çok kişi namaza başladı. Kendine çekidüzen verdi. Elhamdülillah, Allah hep yükseltti. Ben itiraf ediyorum. Çok bilmiş bir Hoca değilim ama reytingler Ramuz el-Ehadis sohbetlerinin çok izlendiğini gösteriyor. 13.11.2005 Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca Efendi’yi anlatıyor Hazırlayan: Selami Çalışkan Konu Alemdâr-ı İslâm tarafından (19.11.08 Saat 09:06 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
| Bu mesaj için Alemdâr-ı İslâm kullanıcısına teşekkür edenler: | medreseli (14.02.09) |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Üye
Üye No : 2587
Üyelik tarihi : 14-02-2009
Mesajlar : 12
Teşekkürleri: 10
5 mesajına 5 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.11
Durumu : Status: Offline
|
allah razı olsun güzel bir röportaj
|
|
|
| Bu mesaj için medreseli kullanıcısına teşekkür edenler: | Alemdâr-ı İslâm (30.05.09) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Fazilet
Üye No : 1942
Üyelik tarihi : 04-01-2009
Konuları : 143
Mesajlar : 1,284
Teşekkürleri: 357
636 mesajına 1,242 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 5
![]() Son Aktivitesi : 31.01.12
Durumu : Status: Offline
|
MEHMED ZÂHİD KOTKU Hazretleri; Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Mustafa Feyzi Efendinin önde gelen talebelerinden. İsmi Mehmed Zâhid, soyismi Kotku'dur. Hoca Efendi lakabıyla da tanınmıştır. Babası İbrâhim Efendi, annesi Sâbire Hanımdır. 1897 (H.1315) senesinde Bursa'da doğdu. 1980 (H.1401) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri, SüleymâniyeCâmii hazîresindedir. Âilesi Şirvân'a bağlı, eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır. Kafkasya'da bir dağ eteğinde bulunan ve ipekçiliği ile meşhûr olan bu yöreden Osmanlı-Rus Harbi sırasında Anadolu'ya gelen âilesi, Bursa'ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi TürkmenzâdeÇıkmazındaki evlerinde Mehmed Zâhid Efendi dünyâya geldi. Mehmed Zâhid Efendi üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi,Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı. Mehmed Zâhid Efendi ilk tahsîlini Bursa Oruçbey İbtidâîsinde yaptı. Orta öğrenimini ise Maksemİdâdîsi ve BursaSanâyi-i Nefîse Mektebinde gördü. O sıralarda patlak veren Birinci Dünyâ Harbi sebebiyle on sekiz yaşındayken askere çağırıldı. Senelerce askerlik yaptı. Çok tehlikeli günler geçirdi.Hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesi üzerine binbir güçlükle İstanbul'a dönebildi. Yirmi beşinci Kıt'a Şûbe Yazıcılığı vazîfesiyle askerliğe devâm etti. Askerlik vazîfesi sebebiyle İstanbul'da kaldığı müddet içinde çeşitli dînî toplantılara, özel derslere ve câmilerdeki vâzlara devâm etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendinin sohbetlerine devâm etti. Bir Cumâ namazını Ayasofya Câmiinde kıldıktan sonra, Vilâyet karşısındaki Fatma Sultan Câmii yanında bulunan Gümüşhânevî Dergâhına gitti. DağıstanlıŞeyh Ömer Ziyâüddîn Efendiye intisâb edip, talebe oldu. Onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Ömer Ziyâüddîn Efendinin vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvuf yolundaki vazîfesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Râmûzü'l-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icâzet, diploma aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devâm etti. Bu sırada hâfızlığını tamamladı.Ayrıca Hacı Hasîb Efendiden kırâat ilmi ve fıkıh icâzeti aldı. Hocasının işâreti üzerine çeşitli kasaba ve köylere giderek İmâm-Hatiplik yaptı ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönen Mehmed Zâhid Efendi, 1929 senesinde babası İbrâhim Efendinin vefâtından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik vazîfesine başladı. On beş yıl kadar süren bu vazîfeden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm-Hatipliğine tâyin edildi. Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşti. 1945-1952 yılları arasında buradaki vazîfesine devâm etti. 1952 senesi Aralık ayında Gümüşhânevî Dergâhı postnîşini ve eski dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefâtı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı dâvetleriyle İstanbul'a taşındı. Fâtih Zeyrek'teki Çivizâde Câmii İmâm-Hatipliğine tâyin edildi. Bir ara yine Zeyrek'teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı.Ekim 1958 târihinde Fâtih İskenderpaşa Câmiine naklolunarak vefâtına kadar bu vazîfede kaldı. Gerek Bursa'da gerekse İstanbul'da bulunduğu sırada etrâfında toplananlara vâz ve nasîhat ederek yol göstermeye çalıştı. Pazar günleri ikindi namazlarını tâkiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûzü'l-Ehâdis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı. Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; "Selâmı yayınız." hadîs-i şerîfini açıklarken: "Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını, öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devâm edip gitmektir." buyurdu. Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini açıklarken de şöyle buyurdu: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz. Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve berâberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz." diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işâret etti. Son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zâhid Efendi, şiddetli ağrılarına rağmen sohbetlerine devâm etti. 1979 senesi yazında uzunca bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz'dan 1980 senesi Şubat ayında ağır hasta olarak döndü. Mart 1980'de ameliyat edildi. Ameliyattan sonra tedrici olarak düzeldi. Hattâ 1980 Ramazan orucunu aksatmadan tuttu. Terâvih namazını hatimle kılıp, vâzlarına devâm etti.Hac mevsimi gelince, hac vazîfesini yerine getirmek üzere mübârek topraklara gitti. Fakat hastalığı tekrar nüksetti. Hac vazîfesini güçlükle îfâ edip, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra Kasım 1980'de ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980 (Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın vefât etti. Cenâzesi 14 Kasım Cumâ günü İstanbul Süleymâniye Câmiinde Hacı Mahmûd Efendi tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra, İstanbul Süleymâniye Câmii hazîresinde hocalarının yanına defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Mehmed Zâhid Efendi; güler yüzlü, sevimli bir zâttı. Mütevâzî, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmamaya önem verirdi. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verirdi. Kimseden doğrudan doğruya bir şeyi istemez, kapalı sözlerle ifâde ederdi. Anlaşılmazsa sabrederdi. Hiçbir zaman şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ve makâmını büyük bir mahâret ve tevâzû ile gizlerdi. Gece ve sabah ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi. Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Mehmed Zâhid Efendinin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vâzlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır. 1) Râmûzü'l-Ehâdîs Tercümesi Önsözü 2) Cihâd Önderleri; s.213 3) İslâm Dergisi; c.5, sayı 51, s.28 Rahman şefaatlerine nail eyylesin..biz n kadar gafiliz,şansızız : _ (
__________________
Konu k@rdelen tarafından (13.12.09 Saat 22:27 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
| Bu mesaj için k@rdelen kullanıcısına teşekkür edenler: | Alemdâr-ı İslâm (14.12.09) |
![]() |
| Etiket |
| akşit, anlatıyor, drcevat, hazretleri, hoca, kotku, kotkuyu, mehmed, prof, zahid |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|