| Konular: 50,305 | Mesajlar: 311,871 | Üyeler: 10,668 | Online: 184 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » TARİH » Cumhuriyet Tarihi »

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 13.09.09, 17:26   #1
Nureddin Zengi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Refah
Üye No : 2526
Üyelik tarihi : 10-02-2009
Nereden : İstanbul
Konuları : 127
Mesajlar : 949
Teşekkürleri: 233
278 mesajına 406 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Nureddin Zengi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 21.05.11
Durumu : Status: Offline

Standart Ben Diktatör Değilim

GÂZÎ MUSTAFA KEMAL BIRDEN KÜRSÜYE YÜRÜDÜ: Birinci Meclis, Mustafa Kemal'e en sert muhalefetin yapıldığı meclistir

İhtimal bazı kafalar kesilecektir!

GÂZÎ MUSTAFA KEMAL BIRDEN KÜRSÜYE YÜRÜDÜ: Birinci Meclis, Mustafa Kemal’e en sert muhalefetin yapıldığı meclistir. Gâzî, bu meclis devam ettiği sürece yapmak istediği inkılapların gerçekleşemeyeceğini düşünmektedir. Gâzî, bu meclisi feshedip, her istediğine kayıtsız-şartsız parmak kaldıracak bir meclis düşlemektedir.

Tek Adam adıyla Gâzî’yi en iyi anlatan üç ciltlik bir eser yazan Şevket Süreyya Aydemir, o günlerde, birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in canını dişine takarak muhaliflerine karşı verdiği mücadeleyi anlatır: “İşte o zaman, ancak ihtilal meclislerinde görülen bir sahne görüldü. Gâzî Mustafa Kemal birden ileri yürüdü. Karma encümen reisinden söz alarak bir mektep sırasının üzerine çıktı. Zaten Birinci Büyük Millet Meclisi’nde mebuslar, mekteplerden derlenmiş eski dersane sıraları üzerinde çalışıyorlardı. Gâzî, şöyle söze girişti: “Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Kudretle ve zorla alınır... Nitekim Türk milleti hakimiyet ve saltanatı, isyan ederek kendi eline bilfiil almıştır. Bu bir emrivakidir (olup bittidir). Mevzubahis olan millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız değildir. Mesele zaten emrivaki olmuştur. Şimdi mesele bu emrivaki olmuş hakikati ifade etmekten ibarettir.” Bir sıranın üstüne çıkarak orada kesin bir şiddetle konuşan Gâzî’nin gözleri, bütün müşterek encümen azaları ve özellikle encümenin çoğunluğu gibi görünen sarıklı hocalar üzerinde büyüleyici tesirlerle duralamıştı. Son sözlerini söylerken bakışları, tam karşısındaki hoca efendinin gözlerine saplandı:
“Burada toplananlar, Meclis ve herkes, meseleyi tabii görürse, fikrimce çok iyi olur. Aksi takdirde hakikat gene usulü dairesinde ifade olunur. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir...”
Gâzî, “Bazı kafalar kesilecektir” derken gözleri encümeni ve hele tam karşısındaki Ankara Mebusu Hoca Mustafa Efendi’yi ezmekle kalmıyordu. Gâzî’nin sağ eli de Hoca Mustafa Efendi’nin, boynu hizasında sağa sola işleyip duruyordu! O zaman mesele birden ve herkesin kavrayacağı gibi anlaşılmış oldu. Şeriat ve skolastik münakaşaları hemen kesildi ve bütün encümenin yeni anlayışına tercüman olur gibi Hoca Mustafa Efendi işi kestirip attı:
“Affedersiniz efendim” dedi. “Biz meseleyi başka nokta-i nazardan mütalâa ediyorduk. İzahatınızdan aydınlandık...”
Müşterek encümen derhal, saltanatın kaldırılması kararını aldı. Sonra hemen bir kanun layihası hazırlandı. Aynı günde ve meclisin ikinci içtimasında okundu. Bu arada oy toplama usulü üzerinde bazı zikzaklar yapılmak istendi. Fakat Gâzî Meclis kürsüsüne fırladı ve:
“Bunlara hacet yoktur efendim. Çünkü memleket ve milletin istiklâlini ebediyen koruyacak esasları, yüksek Meclisin müttefikan kabul edeceğini zannederim.” diye konuştu.
Saltanatın kaldırıldığına dair kanun tasarısı oya konuldu ve reisin sesi duyuldu:
“Müttefikan kabul edilmiştir!..” 1935 yılının son ayları idi. Amerika Birleşik Devletleri’nin ünlü gazetecilerinden Gladys Baker, Atatürk’le bir röportaj yapmak için Türkiye’ye gelmişti. O günlerde de yabancı basın organlarında Gâzî’nin diktatör olduğu yönünde pek çok yazı yayınlanmıştı. Glady Baker inkılaplarının sahibine bu konuda ne düşündüğünü sordu, aldığı cevap pek de doyurucu değildi:
“Ben diktatör değilim. Benim kudretimin olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. İsteyip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Ancak, diktatör başkalarını zorla kendi iradesine boyun eğdirendir. Bense kimseye zorla bir şey yaptırmam, kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.” Gâzî, bir noktayı boşlukta bırakıyordu. Muhaliflerin kalplerini kırarak değil, kazanarak hükmetmek... Peki muhalifler ikna olmazlarsa ne olacaktı? O zaman kürsüde söylenen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir!” şeklindeki sözleri hatırlarına getirip, susacaklardı. Bu da diktatör olmadığını söyleyen Gâzî’nin, sonuç alma yolunda bir ikna metodu idi.

GÂZÎ’YE ARTIK “DUR” DENİLMELİ!
Fırtınalı bir hayattan esintiler. Bu söz Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ve yaşadıklarını anlatmaya yeter mi acaba? Şu anda üzerinde yirminin üzerinde devlet olan üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun tasfiyesi ve ancak Anadolu’da bir Cumhuriyetle yetinmek. Onu bile bir takım şartlara bağlı olarak lûtfen sunulan bir amorti olarak almak. Ve üstüne üstlük sadece vatan kurtarmak değil, aynı zamanda inkılaplar adına toplumun tüm sosyal yapısını alt-üst edecek değişimlere imza atmak. Mustafa Kemal fırtınadan da öte adeta için için patlamaya hazır bir yanardağ gibidir. Bir gün inkılaplarının dozunu öyle artırır ki Kurtuluş Savaşı’nı yaptığı arkadaşları “dur” deme ihtiyacını hissederler. Rauf Orbay, Refet Bele, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak’a gelirler ve Gâzî’ye artık “dur” denilmesi gerektiğini söylerler. Onun da onayını alarak İsmet İnönü’ye çıkarlar. İnönü ise, onlarla aynı fikirde olmadığını, Gâzî ne yapıyorsa doğru yaptığını söyler. İşte bu noktada inkılapların sahibine “dur” demeye hazırlanan kumandan arkadaşlarının hezimeti başlar. Sonunda İzmir suikasti bahane edilerek, “dur” deme cesaretini gösteren eski arkadaşlar da tutuklanır ve İstiklâl Mahkemelerinde kulakları çekilir. Artık bir tek irade vardır, Gâzî Mustafa Kemal! O da zaman zaman kürsüye fırlayıp “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” dese de, yabancı gazetecilere “Ben diktatör değilim” diyebilmektedir. Biz de onun hayatına ayna tutalım ve yaşanmış sayısız örnekten birkaçını sunalım dedik. Karar sizin.
FATİH UĞURLU

“BU MEMURİYETLERİ DAĞITAN MAKAM OLACAĞIM!”
“Mustafa Kemal, Selanik’te yine bir akşam o zaman sıhhiye müfettişi olan eski Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpos birahanesinde oturmuşlar, içerlerken devletin dış siyaseti bahis mevzuu oluyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey, birtakım acı tenkitler yaptıktan sonra işi latifeye dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey’i göstererek:
“Bu sakim siyaseti bir gün doktor vasıtasıyla düzelttireceğim!” deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker: “Ne?.. Ne?.. Sen mi düzelttireceksin?” diye istihfafla sormuş. Bunun üzerine Nuri Bey’le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş:
“Evet, ben doktoru Hariciye Nazırı yapacağım, bütün falsoları ona tamir ettireceğim.”
Nuri Bey latife ederek sormuş:
“Demek sen, doktoru Hariciye Vekili yapacaksın, o halde ya beni?”
“Seni de vali ve kumandan yaparım!”
Bu muhavereye hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
“Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?”
Mustafa Kemal Bey, Salih’in bu sualine, biraz düşündükten sonra:
“Salih seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım” cevabını verince, Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
“Allah’ını seversen sen ne olacaksın ki hepimize şimdiden böyle birtakım mansıplar veriyorsun?” demiş.
Mustafa Kemal, Nuri Bey’in sorduğu bu suale gülerek:
“Bu memuriyetleri, bu mansıpları veren ne olursa işte ben o olacağım” diye cevap vermiş.”
KILIÇ ALI/HATIRALAR

Selanik’ten sınıf arkadaşı
Kılıçoğlu Hakkı: Mustafa Kemal’de sönmeyen bir yükselme hırsı vardı
Padişah’ı tahttan indirmek için Vatan ve Hürriyet cemiyetini kurmuşlardı. Yapılan yemin töreninde:
- Bu uğurda ölümü göze alacağız, diyen arkadaşına Mustafa Kemal çok önemli bir ders verecekti:
- Mesele ölmek değil, ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmektir!
Selanik’ten sınıf arkadaşı olan Kılıçoğlu Hakkı onu anlatırken, onun önemli bir özelliğini de açıklamaktadır aslında:
“Mustafa Kemal’de, sönmeyen bir yükselme hırsı vardı. Onun askeri kudretini 1327 (1911) yılı kışında, harita üzerinde idare ettiği bir harp oyununda gördüm. Kolorduda çok kıymetli görünüşte ve her rütbede subaylar vardı. Ama büyük genelkurmayın emrettiği bu harp oyununun idaresini hiç kimse üstüne alamadı. Mustafa Kemal:
- Ben yaparım, dedi. Yaptı ve başardı. Bu olay, rakiplerini büsbütün korkutmuştur. Bu vesile ile onun, yalnız askeri kudretini değil emsalsiz bünye dayanıklığını da görmüştük. Akşamüstü karargâha dönünce, hep aynı arkadaşları ile masaya otururdu. Gece yarılarına kadar konuşur ve içerdi. Herkes yorgun ve bitkin yatağına giderken Mustafa Kemal, tek başına kalarak, bir yandan içkisine, bir yandan da, ertesi gün herkese vereceği vazifeleri hazırlamaya devam ederdi. Pek az uyur ve gene de herkesten evvel toplantı yerinde bulunurdu.
Tatbikattan sonraki tenkitleri ise, canlı ve sertti. Bir defa bir kurmay yarbayı (ki kendisinden üst’tü) öyle haşladı ki:
- Bileğinizde saatiniz, elinizde harita çantanız ve pergeliniz vardır. Bunları kullanmak hatırınıza gelmedi mi? Yarın harp meydanında böyle mi hareket edeceksiniz? Bitmiştir o kıta...
Arazi üzerindeki tatbikat ise, bir ay sürdü. Mustafa Kemal vaziyete öyle hakimdi ki, bütün harekât boyunca kolordu kurmay başkanı ancak bir put gibi kalmıştı...”
Mustafa Kemal’in 1918’de Karlsbad’ta yazdığı hatıra defterinde, hayatının adeta özeti olan bir sayfa vardır ki (Afet İnan’dadır) onun ne kadar hırslı ve yapacaklarını çok önceden planlayan, hiçbir adımı tesadüfen atmayan bir kişilik olduğunu gösterir:
“Benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı içtimaiyemizde arzu edilen inkılabı, bir anda ve birden yani, bir “Coup”da tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben bazıları gibi, efkâr-ı ulemanın (alimlerin fikirlerinin) yavaş yavaş benim tasavvuratım (düşündüğüm işler) derecesinde, tasavvur ve tefekkür etmeye (tasarılamak ve düşünmeye) alıştırmak suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum. Böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten (yüksek tahsil yaptıktan) sonra, hayat-ı medeniye ve içtimaiyeyi tetkik ettikten ve hürriyeti tezevvük (hürriyetten zevk almak) için, sarf-ı hayat ve evkat ettikten (hayatımı ve vakitlerimi harcadıktan) sonra avam mertebesine ineyim? Onları kendi mertebeme çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.
Ama bu meselede tetkike değer bazı noktalar var. Bunları iyice kararlaştırmadan işe başlamak hata olur...”
__________________
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...
View Nureddin Zengi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13.09.09, 17:27   #2
Nureddin Zengi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Refah
Üye No : 2526
Üyelik tarihi : 10-02-2009
Nereden : İstanbul
Konuları : 127
Mesajlar : 949
Teşekkürleri: 233
278 mesajına 406 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Nureddin Zengi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 21.05.11
Durumu : Status: Offline

Standart

İki asker, Reşit Galip'i bir anda kucaklayıp havaya fırlattılar! "Biz istersek böyle de hareket edebiliriz"

Atatürk’ün bir göz işareti yetmişti

İki asker, Reşit Galip’i bir anda kucaklayıp havaya fırlattılar! “Biz istersek böyle de hareket edebiliriz”


Askerler, Reşit Galip’i iki üç sefer havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk’ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar var hızlarıyla havaya sallıyorlardı. Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan sonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk sofradakilere döndü. Gülerek, “Biz istersek böyle de hareket edebiliriz” dedi.

“Bizim Hitler her gün konuşur”
Sofrada bir gün Kılıç Ali, Recep Zühtü, Ata’nın etrafını çevirmişler, şurdan buradan konuşuyorlardı. Bir ara Recep Zühtü, Atatürk’e, “Paşam” dedi. “Reşit Galip’e biri demiş ki: ‘Hitler bugün konuşacak’ Bunun üzerine Reşit Galip de şu cevabı vermiş: Bizim Hitler her gün konuşur.”

Atatürk’ün sıra dışı bir Milli Eğitim Bakanı vardır ki, onun göreve gelişi de sıra dışıdır. İnkılapların sahibi onu ilk defa Mersin Türk Ocakları’nda keşfetmişti. Gazi, o gün yapılan teşrifatı beğenmemişti, sinirli idi. Reşit Galip, kürsüye geldi, konuşmaya başladı. Atatürk’ü çeşitli yönleri ile tanıttıktan sonra ona döndü ve “Senin asıl büyüklüğün, milletin bir ferdiyim diye övünmendedir” deyiverdi.

Bu takdim şekli birden bire Gazi’yi yumuşattı. Çok hoşuna gitmişti. Tabii gönlünde Reşit Galip adını bir yerlere yazacak ve onu inkılapların yerleşmesi kavgasında görevlendirecekti. Mudanya’dan Trabzon’a giderken Sinop Limanı’nda demirlediklerinde Kılıç Ali’ye dönecek ve Reşit Galip’i soracaktı: “Mersin’de bir doktor görmüştük. Adı Ragıp mıydı neydi?” Hamdullah Suphi, Doktor Reşit Galip’i kendine has üslubu ile övmeye başladı. Böylece Reşit Galip’in boş bulunan birkaç milletvekilliği için yapılacak seçimde adaylığı Hamidiye kruvazöründe kararlaştırılmış oluyordu. O yıllarda tuhaf bir demokrasi olduğu için, milletvekili adayları, Bakanlar Kurulu ve partinin genel yönetim kurulu ile grup yönetim kurulu üyelerinden oluşan parti divanı tarafından belirlenir ve ilan edilirdi. Yani dostlar alışverişte görsün demokrasi... Reşit Galip’in adaylığı tartışılırken, sadece Sağlık Bakanı Doktor Refik Bey (Saydam) muhalefet şerhi koymuştu. Kılıç Ali, sebebini sorduğunda şunları söyleyecekti:
“Kılıç Ali, belki doğru yapmadım. Fakat ben gidip bizzat Gazi’ye niçin muhalif kaldığımı arz edeceğim. O zaman hiç şüphe etmem ki beni haklı bulacaklar ve mazur göreceklerdir.”

Hemen arkasından şunları ekledi:
“Bu adamı çok iyi bilirim. Şimdi bir köy doktorunu milletvekili yapıyoruz. Yarın milletvekilliği kendisine az gelecek. Bakan olmak isteyecek. Bakan olursa o da az gelecek Başbakanlık isteyecek! Başbakan olursa... Ondan sonra ne isteyeceğini artık sen anla...”

REŞİT GALİP, İSTİKLÂL MAHKEMESİ ÜYESİ OLDU
Reşit Galip, milletvekili seçildi, gelir gelmez İstiklâl Mahkemesi üyesi oldu. Yapılan toplantılarda sık sık kürsüye gelir ve güzel konuşması, konuya hakimiyeti ile dinleyenleri etkilerdi. Kısa sürede sevildi ve Gazi’nin de gözüne girmeyi başardı. Aynı zamanda Ankara Halkevi Başkanlığı’nı da deruhte etmeye başlamıştı. Devrimlerin halka yayılabilmesi için tiyatroya özel bir önem verilmesini istiyor, fakat piyade albaylığından emekli eski bir asker olan Milli Eğitim Bakanı Esat Bey (Sagay) ona engeller çıkarıyordu. Bir gün sofrada dananın kuyruğu kopuverdi. Aldığı alkolün de tesiri ile coşan Dr. Reşit Galip, Gazi ile o güne kadar kimsenin konuşmaya cesaret edemeyeceği, edemediği tonda konuştu, kelimelerle kırdı, döktü. O günlerin en canlı tanığı, Atatürk’ün sofrasını kuran, ona 12 yıl hizmet eden uşağı Cemal Granda’dan o geceyi dinliyoruz:

YAŞLI İNSANLARA VEKİLLİK YAPTIRMAMALI
“Dolmabahçe Sarayı’nın Harem kısmında (Hususi Daire) akşam sofrasını henüz kurmuştum. Mevsimlerden yazdı. Misafirler birer ikişer geldiler. Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına kadar süren toplantı sonunda Reşit Galip’in ayağa kalktığını gördüm. O zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca’yı kastederek “Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor” Dedi.

LÜTFEN SOFRAYI TERK EDİNİZ
Bunun üzerine Atatürk:
- Memlekette Maarif Vekili yok mu?
- ...
- Var ya... Esat Hoca mükemmeldir.
Deyince Reşit Galip hayır anlamında başını sallayarak:
- Çok iyi ama, çok da ihtiyar. Artık ondan geçmiştir. Bu memleketin Maarif Vekili o adam değildir, dedi.
Bunun üzerine Atatürk’le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti:
- Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur, nasıl Maarif Vekili olamazmış.
- Değil seni okutmak, senin feriştahını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz.
O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir hükümet üyesi hakkında bu derece sert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi. Atatürk tarifsiz şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden, çok sakin şu emri verdi:
- Lütfen sofrayı terk ediniz!
- Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Gerçi biz saraydayız ama, hocanız Hace-i Sultanî değildir. Cumhuriyette serbesttir... diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra, “Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim” dedi ve salondan çıkıp gitti.
Hemen arkasından koştum. Doğru Harem kısmındaki yatak odasına girmişti. Ben de arkasından girdim. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk soyunana kadar bir kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse onunla böyle konuşmamıştı.
- Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz, dedi.
Cevap vermeyerek yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktım. Oradaki görevim bitmişti.
Yemek salonuna dönünce bir de ne göreyim. Reşit Galip, rakı kadehini hırsından dişlerinin arasına almış kemiriyor. Baş ucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlar. Reşit Galip başını kaldırıp beni görünce:
- Çelebi, bana bir kadeh rakı ver, diye bağırdı.
- Efendim, kilerci uyumuş diye atlatmaya çalıştım.
- Demek bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı desene... diye acı acı söylendi.
Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’nın yolunu tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını Umumi Kâtip Tevfik Bey’den borç aldığını hatırlarım.
Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul’daydık. Yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana:
- Çelebi efendi, şimdi Ankara’da Reşit Galip Bey bir konferans verecek, onu dinleyelim, dedi.
Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. Reşit Galip’in Türkocağı salonunda verdiği konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü:
- Kendisini affettirdi, dedi.
Onbeş gün kadar sonra da biz Ankara’ya gittik. Ertesi akşam Reşit Galip’i sofraya çağrılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı. Birkaç gün sonra da Anadolu Ajansı, Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu.
O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip’in üzerinden sevinç akıyordu. Toplantının en kıvamlı anında Atatürk, kapıda duran askerlerden ikisini çağırdı, sonra onlara işaret ederek yeni bakanı “âltı okka” yapmalarını emretti.
Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayanî iki asker, Reşit Galip’i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan bakan, önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne haddine... Dev gibi muhafızların birer çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün...
Mecliste bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağı merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise soğukkanlı ve tabii görünüyordu. Askerler, Reşit Galip’i iki üç sefer havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk’ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar var hızlarıyla havaya sallıyorlardı.
Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan sonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk sofradakilere döndü. Gülerek:
- Biz istersek böyle de hareket edebiliriz, dedi.
Acaba Atatürk, bu oyunla, vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip’e bir ders mi vermek istemişti?

Atatürk, istediğini göklere çıkarır, istediğini de yerin dibine batırırdı
Sofrada bir gün Kılıç Ali, Recep Zühtü, Ata’nın etrafını çevirmişler, şurdan buradan konuşuyorlardı. Bir ara Recep Zühtü, Atatürk’e:
“Paşam” dedi. “Reşit Galip’e biri demiş ki ‘Hitler bugün konuşacak.’ Bunun üzerine Reşit Galip de şu cevabı vermiş: Bizim Hitler her gün konuşur.”
İşte böyle, Atatürk, istediğini göklere çıkarır, istediğini de yerin dibine batırırdı da hiç kimsenin sesi çıkmazdı, çıkamazdı. Çünkü o, demokratik bir diktatördü, nev’i şahsına münhasır!
__________________
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...

Konu Nureddin Zengi tarafından (13.09.09 Saat 17:28 ) değiştirilmiştir..
View Nureddin Zengi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13.09.09, 17:30   #3
Vukuf-i Kalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Vukuf-i Kalbi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline

Standart

Hay ALlah razı olsun,bunu arıyordum bende,evdeki nutukta bulamamıştım..
__________________




View Vukuf-i Kalbi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13.09.09, 17:36   #4
Nureddin Zengi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Refah
Üye No : 2526
Üyelik tarihi : 10-02-2009
Nereden : İstanbul
Konuları : 127
Mesajlar : 949
Teşekkürleri: 233
278 mesajına 406 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Nureddin Zengi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 21.05.11
Durumu : Status: Offline

Standart

Böyle azimkâr bir halka daha fazla tazyik yapılamaz! Gazi, kumandana emir vererek, seçimi serbest bıraktırdı: Müntehib-i sânilerle beraber terk etti

Binbaşı ve jandarma kumandanı, “Biz emir aldık. Müntehib-i saniler hükümetin gösterdiği zevata reylerini verecek. Vermedikleri takdirde biz verdirteceğiz. Başka münakaşa istemez” diyerek kesip atarlar. Bunun üzerine Hacı Alaaddin Bey, “Madem ki böyle emir aldınız, böyle arzu ediyorsunuz, bizler de kaza namına mebus intihabına iştirak etmiyoruz ve çıkıyoruz. Sizler de istediğiniz gibi oturabilirsiniz” deyip, bütün müntehib-i sânilerle beraber belediye dairesini terk ederek, kasaba içerisine dağılırlar.

Biz vekil olarak zeki beyi istiyoruz
Hacı Alaaddin Bey: “Paşam ellerinden öperim. Bu benim elimde değildir. Halk and içmiştir. Zeki Bey Umumi Harbte bizim ölümüze tabut, dirimize beşik olmuştu. Bizi her türlü felaketten kurtarmış, harpten sonra da açlıktan ölüm derecesine gelen ahalinin imdadına yetişerek bize hem yiyecek ve hem de tohumluk temin etmiştir. Eğer bizi istemiyorsan, birer kağnı, bir de massamız vardır. Yer gösterin gidelim. Biz vekil olarak Zeki Beyi istiyoruz.”

Zeki Kadirbeyoğlu, 1884 Gümüşhane doğumlu. 1905 yılında İstanbul’da Galatasaray Sultanisi’ni bitirir ve Gazze’de mutasarrıflık (kaymakam) yapan babası İbrahim Lütfi Paşa’nın yanına gider. Orada bir yıl kaldıktan sonra Gümüşhane’ye dönerek ticaretle uğraşır. O günlerin olağanüstü şartlarında siyasete atılır. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanında Gümüşhane Mebusu olarak vazife yapar. Bu meclis, İngilizler tarafından çalışamaz hale getirilince Ankara’ya gelir. 1923 yılındaki seçimlerde Gümüşhane Mebusu olarak TBMM’ye girer. Mecliste hilafetin ilgasına tek başına karşı koyar. Kadirbeyoğlu, hatıralarında o gün yapılan seçimlerde Gazi’nin sergilediği tavrı çok açık bir şekilde anlatır. Böyle bir seçim, hangi demokratik ülkede yapılır, bu seçimi yapanlara diktatör denir mi denmez mi bunlar tarihin terazisinde tartılacaktır elbette…

¥ MEBUS SEÇİMİ BİR GÜNDE YAPILMIYORDU
“O zaman intihabat vilayetlerde ayrı ayrı yapılıyor ve kaza merkezlerinde bile birer ikişer gün fasıla ile müntehib-i saniler rey veriyorlardı. Bugünkü gibi bütün memlekette bir anda ve bir günde mebus seçimi yapılmıyordu.

İlk intihab Kelkit kazasına emir verildi.

Süvari Seyyar Jandarma Taburu, kaza merkezini ihata ederek Tabur Kumandanı bir müfreze ile ayrıca belediye dairesini çevirip kendisi de içeri girdi. Aynı zamanda jandarma kumandanı, kaymakam vekili tedbir alarak o da belediye dairesine dahil oldu. Müntehib-i saniler de tamam olduğundan belediye reisi Hacı Alaeddin Bey merhum ayağa kalkarak: “Büyük misafirlerimiz biz şimdi mebus intihabına başlayacağımızdan, sizlerin belediye dairesinden lütfen çıkmanızı rica ederiz. Arzu buyrulur ise, yanımızdaki ufak odada oturunuz” demesi üzerine, süvari binbaşısı ile kaymakam vekili olan jandarma kumandanı: “Biz, buraya intihabı yaptırmak için geldik. İntihap bizim yanımızda yapılacak ve her müntehib-i saninin yazdığı veyahut yazdıracağı pusuluları göreceğiz. Hükümetin istedikleri adamlardan başka hiç kimseye rey verilemez” dediler.

HALK, KENDİ VEKİLİNİ KENDİSİ SEÇECEK
Bu açık ve sarih tehdit karşısında belediye reisi Hacı Alaeddin Bey merhum: “Efendiler, bizim elimizdeki İntihap Kanunu’nda sizlerin bulunacağına dair hiçbir kayıt yoktur ve halk da kendi vekilini kendisi seçeceğine ve buna karışanların ağır cezalara çarptırılacağına dair maddeler de vardır. Hükûmet istediğini yapacaksa, daha bu ahaliyi aylardan beri köylerinde niçin tedirgin edip, bu mahsul zamanı yerlerinden oynattınız? Kaza İdare Meclisi kararı ile yapılır, biterdi. Biz de bu eziyetlere katlanmazdık. Ben sizi, burada bırakamam. Elimdeki kanun da bunu emrediyor.”

BAŞKA MÜNAKAŞA İSTEMEZ
Binbaşı ve jandarma kumandanı, “Biz emir aldık. Müntehib-i saniler hükümetin gösterdiği zevata reylerini verecek. Vermedikleri takdirde biz verdirteceğiz. Başka münakaşa istemez” diyerek kesip atarlar. Bunun üzerine Hacı Alaaddin Bey, “Madem ki böyle emir aldınız, böyle arzu ediyorsunuz, bizler de kaza namına mebus intihabına iştirak etmiyoruz ve çıkıyoruz. Sizler de istediğiniz gibi oturabilirsiniz” deyip, bütün müntehib-i sânilerle beraber belediye dairesini terk ederek, kasaba içerisine dağılırlar. Neticenin bu hali kesbedeceğini hiç de ümit etmeyen kumandan ve kaymakam vekili hayretler içerisinde şaşırırlar; binbaşı doğruca telgrafhaneye koşup, evvelce aldıkları talimat dairesinde Mustafa Kemal Paşa’yı aramaya mecbur kalır.

VAZİYET MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA BİLDİRİLİR
Bir buçuk saat zarfında irtibat temin edilerek, Kelkit Belediye Reisinin ve müntehib-i sanilerin aldığı vaziyet Mustafa Kemal Paşa’ya bildirilir. (Bu muhabere Kelkit Telgraf ve Posta Memuru Gümüşhaneli Müftüzade, elyevm mütekait ve berhayat bulunan İsmail Efendi’den aynen alınmıştır.) M. Kemal Paşa, belediye reisini telgraf başına çağırmalarını emreder. Reis Hacı Alaaddin Bey’i hanesinden çağırırlar. Milyonlarca insana nümune olacak şekilde medeni cesaretini gösteren bu hamiyetli Koca Türk telgraf odasına girerken, Mustafa Kemal Paşa karşısındaymış gibi fesini düzeltmiş ve ceketinin önünü iliklemekle velev gıyabında bile olsa büyüğüne karşı olan bu tazimini göstermiştir. Muhabere memuru Mustafa Kemal Paşa’ya, belediye reisinin hazır bulunduğunu ve aldığı aziyeti haber vermesi üzerine; Mustafa Kemal Paşa: “Reise selamlarımı söyleyiniz” demiş, reis de bilmukabele paşanın ellerinden öptüğünü bildirmişti.

ZEKİ BEY HAKKINDA MERAK ETMEYİNİZ
Mustafa Kemal Paşa: “Hacı Bey! Benim size gösterdiğim mebuslara rey verecek olursanız, hem sizin hem de memleketiniz hakkında çok iyi olur. Ve siz de, memnun olursunuz. Peki Bey’i biz boş bırakmayacağız. En yakın zamanda onu en büyük memuriyetlere koyacağız. Kelkit ahalisine de selamlarını söyleyiniz. Tekrar ediyorum, Zeki Bey hakkında hiç merak etmeyiniz.”
Hacı Alaaddin Bey: “Paşam ellerinden öperim. Bu benim elimde değildir. Halk and içmiştir. Zeki Bey Umumi Harbte bizim ölümüze tabut, dirimize beşik olmuştu. Bizi her türlü felaketten kurtarmış, harpten sonra da açlıktan ölüm derecesine gelen ahalinin imdadına yetişerek bize hem yiyecek ve hem de tohumluk temin etmiştir. Eğer bizi istemiyorsan, birer kağnı, bir de massamız vardır. Yer gösterin gidelim. Biz vekil olarak Zeki Beyi istiyoruz."
M.KEMAL PAŞA’NIN SUALLERİ
Mustafa Kemal Paşa’nın “Massa nedir?” diye sual etmesi üzerine, memur İsmail Efendi, arabaya koşulan hayvanatı sürmek için, iki metre uzunluğunda bir değneğin ucuna sokulan bir çiviye massa tabir edildiğini izah eder.

Mustafa Kemal Paşa: “Binbaşı ve jandarma kumandanı orda mıdır?” sualine karşı da, muhabere memuru “Evet, buradadırlar paşam” cevabın verir.

Mustafa Kemal Paşa, onlara hitaben: “Çekiliniz! Ve intihabı, serbest bırakınız. Bu nisbette azimkâr olan bir halka fazla tazyik yapılamaz” derler.

Bunun üzerine ikindiye yakın müntehib-i saniler belediye dairesinde tekrar içtima ederek iki rey muhalife karşı bütün reyleri bana verdiler; diğerleri, birçok kimselere dağıtıldı.

İKTİDARI ELLERİNDE BULUNDURANLAR, İNSANLARI YANILTABİLİRLER, AMA TARİHİ ASLA
Bu hali haber alan Seyran jandarma kumandanı ve aynı zamanda kaymakam vekili, belediye reisine gidip yalvararak, aman beni tehlikeli bir mevkie düşürmeyiniz. Reyleri şimdiden taksim edelim. Tam ve mutlak biri Zeki Bey’e diğer reyleri de Celal Bey’e, Hasan Fehmi Bey’e, Rıza Bey’e, Asım Bey’e bu dördüne taksim edelim. Reis Giriftizade Mehmed Bey’i ancak bu şekilde ikna edebilirler. Ve Seyran’da reyler açık açık yazılarak reis Mehmed Bey’in kontrolünden geçtikten sonra intihap bu şekilde yapılır.”

Böylesine bir seçimi yaptıran ve bunu da içine sindirebilen inkılapların sahibine “diktatör değildi” diyenlerin dayandıkları argümanları tarih mutlaka sorgulayacaktır. İktidarı ellerinde bulunduranlar, belli süre insanları yanıltabilirler, ama tarihi asla. Demokrasinin ne olduğunu yavaş yavaş içine sindiren Kemalistler, “Evet diktatördü, ama demokratik bir diktatördü” diyerek son noktayı koydular. Demokrasi kültürü yerleştikçe cumhuriyeti kuran irade yeniden sorgulanacaktır şüphesiz.
Hükümet namzetlerinin kazandırılması elzemdir…

Dorul kazasına gelince, iki kazanın müntehib-i sanilerine müsavi olan bu daire-i intihabiyyede Gümüşhane Jandarma Kumandanı ve aynı zamanda vali vekili olan Osman Bey, aşağıdaki telgrafı Dorul Jandarma Kumandanı ve Kaymakam Vekili olana çeker:
Dorul Kaymakam Vekâletine
İntihap hakkında Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinden alınan telgrafname kazanıza da tamimen bildirilmişti. Telgrafname münderecatı dikkatı nazarınıza alarak, her neye mal olursa hükümet namzetlerinin kazandırılması elzemdir.
Vali Vekili ve Jandarma Kumandanı Osman
Güzergâhta bulunan bu kasaba en çok nüfus kesafetine malik olup, vürud eden müntehib-i saniler belediye dairesinde içtima ederler. Toplantıya jandarma kumandanı müsellah kuvvetlerle girerek yukarıda yazılan telgrafı aynen reis ve müntehib-i sanilere tebliğ ettikten sonra muhalif bir rey verenin canlı olarak buradan çıkamayacağını da söyler.
Gördün mü Hakimiyyet-i Milliyyeyi!..(Z.K.)
Şapka Kanunu’nu tenkid ettiği için sürgüne gönderilen hattat!
“Şapka Kanunu’nun yeni çıktığı sıralarda İstanbul’un meşhur hattatlarından Suud-ul Mevlevi vardı. Bu zat bazı resmi makamlara kendi hatt-ı desdî ile mektuplar yazarak mezkûr kanunu tenkid etmişti. Bu makamlar Suud-ul Mevlevi’nin mektubunu emniyete havale ettirerek hakkında derin bir tahkikat açtırmışlardı. Onu da, merhum İskilipli Atıf Hoca gibi asmak istiyorlardı. Karakolda kendisine pek çok eziyet etmişler. O da, vaziyetin vehametini görünce mevzuubahs mektupları kendisinin yazmadığını, bunları bir başkasının yazıp gönderdiğini, fakat, kasden üzerine kendisinin adını koyduğunu iddia etti. Bunun üzerine, mektuplar hakkında ehl-i vukup tetkikatı yaptırıldı. Ehl-i vukuf olarak meşhur hattat İsmail Hakkı Altunbezer ile beni tayin etmişlerdi. Suud-ul Mevlevi son derece iyi bir hattattı.
Yazısını nerede görsek tanırdık. Fakat, emniyette imanlı bir polis kulağımıza eğilerek, onu bu mektuplarından dolayı mutlaka asmak istediklerini, Ankara’dan bu minval üzere gizli emir geldiğini, mümkünse Hoca’yı kurtarmak için gerekeni yapmamızı söyledi. Bunun üzerine, vaziyetin vehametini kavradık. Polisler, tahkikata mevzu teşkil eden mektupları getirdiler. Bunlar Suud-ul Mevlevi’nin elinden çıkmıştı. Hat, onun hattıydı. Kendisine bir sayfa yazı yazdırdık. Sonra da bir rapor tanzim ederek kanaatimizce bize gösterilen mektuplardaki yazı, huzurumuzda mukayeseye medar olmak üzere yazdırılmış bulunan sayfadaki yazının aynı olmadığını, bunların bir başka meçhul şahıs tarafından yazıldığı halde, altlarına kasden Suud-ul Mevlevi’nin imzasının atıldığını mübeyyin bir rapor tanzim ederek alakadarlara verdik. Bu suretle, bu zatı kurtardığımızı ümid ederken bir de, zavallının aniden ve mahkeme kararı olmaksızın Sinop’a sürgün edildiğini öğrendik. Ailesi efradıyla görüşüp helalaşmasına dahi müsaade edilmemiş. Yıllarca orada polis nezareti altında sürgün yaşamıştır.

”Hattat HAMİD AYTAÇ/Sebil’den
__________________
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...
View Nureddin Zengi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13.09.09, 17:36   #5
Nureddin Zengi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Refah
Üye No : 2526
Üyelik tarihi : 10-02-2009
Nereden : İstanbul
Konuları : 127
Mesajlar : 949
Teşekkürleri: 233
278 mesajına 406 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Nureddin Zengi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 21.05.11
Durumu : Status: Offline

Standart

Alıntı:
Vukuf-i Kalbi´isimli Arkadaşımızdan Alıntı Mesajı göster
Hay ALlah razı olsun,bunu arıyordum bende,evdeki nutukta bulamamıştım..
Kalp kalbe karşıymış demekki
__________________
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...
View Nureddin Zengi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Nureddin Zengi kullanıcısına teşekkür edenler:
Vukuf-i Kalbi (13.09.09)
Alt 22.09.09, 14:49   #6
Nureddin Zengi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Refah
Üye No : 2526
Üyelik tarihi : 10-02-2009
Nereden : İstanbul
Konuları : 127
Mesajlar : 949
Teşekkürleri: 233
278 mesajına 406 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Nureddin Zengi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 21.05.11
Durumu : Status: Offline

Standart

Ahmet Emin, sen muhalefeti beni inkâra kadar vardırdın! "Hep yanımda olacağına söz verirsen tekrar gazeteciliğe dönebilirsin" diyen Gazi:

Ahmet Emin not alırken, kendi ağzından söylenen sözlerin manasını da kavramaya çalışıyordu. Atatürk ondan, “Bir daha senin karşına çıkmayacağım, senin yanında olacağım, memlekete ancak böyle hizmet edileceğine inanıyorum” sözünü alıyordu.

Birkaç gün sonra, Falih Rıfkı, Ahmet Emin’e şu haberi getirdi:
“Karpiç’te sana dikte ettirdiği açıklamanın yayımlanmasını gerekli görmüyor. ‘O bir şakaydı’ diyor. Ama istersen mesleğe dönebilirmişsin.”

Ankara başkent yapılmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul sessiz sedasız unutulmaya mahkûm edilmişti. Gazi Mustafa Kemal tam tamına 7 yıl İstanbul’a gitmeyecek ve herkesi Ankara’ya çağıracaktır. Ankara artık her şeyin merkezi olmalıydı. Bunun için de bütün ülkelere büyükelçiliklerini Ankara’ya taşımaları için bedava arsa verilmektedir. Tüm dikkatlerin Ankara’ya çevrilmesinin istendiği bir zamanda, bu çağrıya kulak vermeyen çok önemli bir kesim vardır ki, yaptığı iş itibarı ile her şeyden önemlidir;

İstanbul basını...
İstanbul basını bir türlü inkılapların kayıtsız ve şartsız emrine girmemiştir. Kafasına göre, yapılanları eleştirmektedir. Öyle ya, hür basın böyle olurmuş. Ama o günler, o olağanüstü günler inkılapların sahibine tamamen teslimiyeti gerektiriyordu. Her ne kadar Gazi “Ben diktatör değilim” dese de, adı konulmamış bir dikta idaresinin yürürlükte olduğunu herkes görüyor ve biliyordu. Yalnızca bunu seslendirmeye kimsenin cesareti yoktu.
¥ Memleketin bir ucundan diğer ucuna darağaçları kurulmuştu
Nasıl olsundu ki? Memleketin bir ucundan diğer ucuna darağaçları kurulmuştu. Darağaçlarının gölgesinde inkılaplar yapılıyordu. Sonunda Şark İsyanı patlak verdi. Hükümet aradığı fırsatı bulmuştu. Takrir-i Sükûn ya da Takrir-i Zulüm dönemi tekrar daha canlı, daha heyecanlı şekilde başlıyordu.

¥ Hedefte istanbul basını var
İstiklâl Mahkemeleri kuruldu, tabii akabinde de yeniden darağaçları!.. Bu defa hedefte İstanbul basını vardı. İstanbul basını Ankara önünde diz çöktürülecekti! Öyle de oldu. Takrir-i Sükun Kanunu’nun ilk uygulaması, İstanbul’daki gazeteler ve dergilerin üzerine bir karabasan gibi çökmek oldu. 6 Mart 1925 günü, İstanbul’da çıkmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak-Çekiç, Sebilürreşad adlı gazete ve dergiler kapatıldı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyete karşı yapılan yayınların şiddetle kovuşturulup önleneceğini açıklıyordu. Meclis’teki tek muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, TBMM’de 11 Mart 1925 günü Dahiliye vekiline yönelttiği soru önergesiyle, hükümetin keyfî uygulamasını tenkit ediyor ve basın özgürlüğünü savunuyordu.
¥ Gazeteciler tutuklanıyordu
Hükümet, cevaben Hüseyin Cahit Bey’in Tanin gazetesini de kapatıyordu. İş sadece gazete kapatmakla kalmıyor, bazı gazeteciler tutuklanarak İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanıyorlardı. Vatan gazetesi de kapatılmıştı. Takrir-i Sükûn döneminde kapatılan gazete ve dergi sayısı oldukça fazladır. Birkaç örnek vermek gerekirse Yoldaş (Bursa), Presse de Soir, Resimli (Ay) Hafta, Vatan’ın yerine çıkan Millet, Sada-yı Hak, Doğru öz, İstikbal, Tok Söz, Sayha sayılabilir.

Tutuklanan gazeteciler ise, Eşref Edip, Velid Ebuz Ziya, Abdülkadir Kemalî (Öğütçü), Fevzi Lütfü (Karaosmanoğlu), Sadri Ethem (Ertem), İlhami Safa, Gündüz Nadir, Ahmet Emin (Yalman), Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri), İsmail Müştak (Mayakon).

¥ ahmet emin yalman ticarete atılıyor
Sonunda Ahmet Emin Yalman, gazeteciliği bırakacak ve ticarete başlayacaktır. Basın hürriyetinin tam manası ile rafa kaldırıldığını anlamıştır. Beraat ettiği halde pes etmiştir, zira inkılapların sahibi tarafından verilen bir gözdağı da söz konusudur. Tam 10 yıl gazetecilik yapmaz Yalman. 10 yıl sonra bir gün gazeteciliğe nasıl başladığını, Atatürk’ün iki dudağı arasında olan izni nasıl aldığını Kılıç Ali hatıralarında anlatır. Okuyun ve Atatürk’ün nev’i şahsına münhasır bir diktatör mü, yoksa demokrat mı olduğuna siz karar verin:

“Bir akşam Ankara’da Atatürk’le birlikte Karpiç’e yemeğe gitmiştik. Ahmet Emin Yalman ve eşi Rezzan Hanım da arkadaşlarıyla birlikte orada, bir masada oturuyorlardı. Ahmet Emin Bey, Birinci Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet’in ilanı sırasında bazı muhalif yazılar yazmıştı. Hatta bir ara Şark İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Bu mahkemenin beraatle sonuçlanması üzerine gazeteciliği bırakmaya karar vermiş, ticarete başlamıştı.
¥ Atatürk, Ahmet emin yalman’ı yanına çağırdı
Atatürk, Ahmet Emin Bey gözüne ilişince beni yanına çağırarak kulağıma şunları söyledi:
‘Kılıç Ali, Ahmet Emin Bey’i sofraya davet et. Kendisiyle biraz konuşacağım.’
Emrini hemen yerine getirdim. Ahmet Emin Bey ve eşi sofraya geldiler. Atatürk’ün aklına hemen askeri rüştiyedeki Türkçe hocası Tevfik Bey geldi. Onun, kendisine tam not verişini anlatmaya başladı:

‘Ahmet Emin Bey’in pederi Osman Tevfik Bey, askeri rüştiyede Türkçe hocamdı. Ben hiç iyi yazı yazamazdım. Yazılarım adeta kargacık burgacıktı. Hâlâ da iyi yazamam ya... Tevfik Bey buna rağmen, diğer derslerde başarılı olacağını bilerek bana tam not verirdi. Ne garip tecellidir ki, babası, diğer derslerde başarılı olacağımı hissederek tam not verirken, oğlu Ahmet Emin Bey, bu kadar hizmetlerimizi gördüğü halde bana sıfır not verdi.’

Atatürk’ün bu yarı şaka yarı ciddi serzenişi, Ahmet Emin Bey’i çok üzdü. Ama çok sıkıldığı için cevap veremedi. Çok zeki olan eşi Rezzan Hanım, hemen söze girdi:

‘Estağfurullah efendim! Nasıl olur? Hiç de böyle düşünmemiştir.’

Rezzan Hanım’ın bu savunması Atatürk’ün hoşuna gitti. Onu şu sözlerle taltif etti:

‘Aferin! Çok zeki bir Türk kızı!’

Sonra Ahmet Emin Bey’e dönerek sordu:
‘Emin Bey! Vaktiyle İzmit’te size Matbuat Umum Müdürlüğü’nü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) teklif ettiğimiz zaman yeni nişanlı olduğunuzdan söz etmiştiniz. O zaman nişanlandığınız bu hanımefendi miydi?’

Ahmet Emin cevap verdi: ‘Evet efendim!’

‘Görüyorsunuz, akıllı hanımlar kocalarının hayatında nasıl değişiklikler yapıyor! (Beni göstererek) İşte Kılıç Ali’nin de evlendikten sonra hayatı değişti.’

Atatürk, Rezzan Hanım’a şunu sordu:
‘Hanımefendi, hayatınızdan memnun musunuz?’ Sözünü esirgemeyen Rezzan Hanım, yarı şaka, yarı ciddi bir cevap verdi:

‘Hayır efendim, memnun değilim. Ben gazeteciyle evlendim. Halbuki o sonradan tüccar oldu. Ben işadamlarını sevmem.’

Rezzan Hanım’ın bu cevabı üzerine Atatürk, Ahmet Emin Bey’e döndü: ‘Gazeteciliği niçin bıraktınız? Niçin gazete çıkarmıyorsunuz? Yarından itibaren gazetenizi çıkarmakta hiçbir sakınca yoktur. Bilakis memnun oluruz.’

¥ Yalman, Gazete çıkarmama kararını Atatürk’e de bildirmişti
Ahmet Emin Yalman, Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandıktan sonra verdiği gazete çıkarmama kararını Atatürk’e de bildirmişti. Atatürk tarafından tekrar gazete çıkarmaya teşvik edilişi herhalde bir çeşit izin verişti. Atatürk, sözlerini şöyle sürdürdü:

‘Gazeteni çıkar ve şimdi yazdıracağım notlar da ilk sayınızda yayınlansın.’
Hemen bir kalem-kâğıt getirilmesini emretti. Ahmet Emin Bey’e birtakım notlar dikte etmeye başladı. Atatürk, Ahmet Emin Bey’in eski harflerle yazdığını görünce sordu:
‘Ne? Hâlâ eski yazı mı?’

Rezzan Hanım yine ortaya atıldı:
‘Paşam! Acele söylüyorsunuz. Çabuk not edemediği için stenografi yapıyor.’
Bu hazırcevaplık da Atatürk’ün hoşuna gitmişti:

‘Ben tevekkeli akıllı Türk kızı demedim!’
İşin asıl önemli yanı, tutulan bu notların sonradan okunmasıydı. Ahmet Emin Bey, bu notların sonra okutturulacağını tahmin etmediği için, acele ve belki de eksik tutuyordu. Notlar biter bitmez -tahmin ettiğimiz gibi- Atatürk, Ahmet Emin Bey’e dedi ki:

‘Rica edeyim beyefendi, yazdıklarınızı kalkıp okur musunuz?’

Zaten sıkılgan olan Ahmet Emin Bey, birden şaşaladı. Notları güçlükle okumaya başladı. Ahmet Emin Bey’in güç durumda olduğunu gören Atatürk, bu kez Rezzan Hanım’dan rica etti:

‘Hanımefendi, lütfen siz okur musunuz?’

Rezzan Hanım ayağa kalkarak, Ahmet Emin Bey’in acele tuttuğu karışık notları okumaya başladı. Çok güzel okuyordu. Atatürk çok memnun olmuştu.

İşte o gece, Ahmet Emin Bey’e tekrar gazete çıkarma izni bu şekilde ve Rezzan Hanım sayesinde verildi. Olay 1935 yılında cereyan etmekteydi.”

¥ Atatürk’ün dikte ettirdiği notlar nelerdi?
Atatürk’ün Ahmet Emin Yalman’a dikte ettirdiği notlarda neler vardı? Onu da Refik Halit Karay’ın hatıraları tamamlıyor:

“ ‘Öyleyse bu şimdi bana vereceğiniz cevaba bağlı’ dedi Atatürk. Soru sorar gibi değil, bir anı anlatır gibi konuşmaya başladı:
‘Seneler evvel, benim Selanik Askeri Rüştiyesi’nde çok sevdiğim bir hüsnühat (yazı) hocam vardı. Bütün derslerimden tam not alırdım, ama yazım okunmaz haldeydi. Buna rağmen o bana tam not verdi ve sınıf birincisi olmamı tehlikeye sokmadı. Yıllar geçti. Hayata atıldık. Memleketime ve milletime hizmetlerde bulunduğumu sanıyorum. Tam bu sırada karşıma hocamın oğlu çıkıyor ve bana bütün yaptıklarım için sıfır not vermeye kalkışıyor. Ne diyorsunuz buna?’

¥ Mesleğine geri dönmek için YALMAN’IN Hayranlığını dile getirmesi gerekiyordu
Ahmet Emin bembeyaz oldu. Atatürk ona: ‘Sen muhalefeti, beni inkâra kadar vardırdın’ diyordu. Mesleğine tekrar dönmek istiyorsa, Atatürk’e olan inancını ve hayranlığını ispat etmeliydi. Yalman, gözleri dolu dolu, tutuk bir dille konuştu:

‘Hizmetlerinizin büyüklüğünü takdirde kimseden geri kalmayı kabul etmem Paşa Hazretleri. Bu hizmetler en aşırı ümitlerimin de üzerindedir. Yaptıklarınıza o kadar değer veriyordum ki, sizinle ilgili her şeyin aynı ölçüye uymasını diliyordum; tenkit ve uyarılarımı da bu amaçla yapıyordum. Araya bazı hatalı görüşlerim katılmış olabilir paşam. Pratik icapları ve imkânları ölçmekte zaman zaman yanılmış olabilirim. Fakat sizi temin ederim ki, size karşı sevgim daima hudutsuzdur. Kimsenin tesiri altında kalmadan, kimseye alet olmadan tenkitler yaptım. İyi niyetimden kimse şüphe edemez. Her zaman memleketin iyiliğini düşündüm.’

‘İyi niyetinizden kuşkum olsa, sizinle bu konuşmayı yapmazdım’ dedi Atatürk ve hemen ekledi:
‘Bu dediklerinizi kamuya açıklamak ister miydiniz?’

‘Elbette Paşam!’

‘O halde bu açıklama şeklini ben tespit edeceğim, siz lütfen not alınız!’
Atatürk, ağır ağır söylemeye başladı:
‘On yıldır mesleğimden uzak düştüm. Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar. On yıl önce tabiat kuvvetlerinin gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi. Tabiat kuvvetlerinin de kabahati değildi. Kusuru, ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe sahalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin ‘Bu memleketi harap olmaktan kurtaracak bir adam yok muydu?’ diye sorduğu suale, ‘Evet, var!’ diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.’

Ahmet Emin not alırken, kendi ağzından söylenen sözlerin manasını da kavramaya çalışıyordu. Atatürk ondan, ‘Bir daha senin karşına çıkmayacağım, senin yanında olacağım, memlekete ancak böyle hizmet edileceğine inanıyorum’ sözünü alıyordu.

* “Atatürk’ün dikte ettirdiği sözler şakaydı”
Birkaç gün sonra, Falih Rıfkı, Ahmet Emin’e şu haberi getirdi:
‘Karpiç’te sana dikte ettirdiği açıklamanın yayımlanmasını gerekli görmüyor. ‘O bir şakaydı’ diyor. Ama istersen mesleğe dönebilirmişsin.”

Şaka ile karışık olarak Ahmet Emin Yalman’ın kulağı çekilmişti. 10 yıl mesleğini icra edemeyen Yalman, demokratik bir süreçten geçerek önce tövbe istiğfar ediyor, sonra da sadakat yemini; “Gazi Paşa, sen çok yaşa!”
__________________
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...
View Nureddin Zengi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
ben, değilim, diktatör

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Neden AKP'li değilim ? hasantalha SİZDEN GELENLER 43 20.11.10 03:57
Müslümanım, İslâmcı değilim... Cihad Yıldızı © Geri Dönüşüm Kutusu 2 12.06.09 10:56
Müslümanım, İslâmcı değilim... el Büğdüzi M.Şevket Eygi 0 07.06.09 11:51
Kenan evren, diktatör pinochet ve ergenekon… KOCAYUSUF SERBEST KÜRSÜ 1 20.04.09 22:00

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:02 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.