|
| Konular: 50,310 | Mesajlar: 311,883 | Üyeler: 10,668 | Online: 207 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
İSLAM’ DA KÖLELİK
[1] Bu konuya girmeden önce özetle ve genel olarak Köle (Rıkk) ve Köle Edinme (İstirkak) hakkında bilgi vermek gerekir. Kölelik: Bir kişinin tabii hürriyetinden mahrumiyetle başkasına mülk olmasıdır.[2] Rivayete göre bir kimseyi köle edinme toplum hayatının ilk teşekkülünde ortaya çıkmıştır. Bu söz çok isabetli ve doğrudur. Çünkü gerçekte köle edinmek toplumların ilk teşekkülünde insanlık daha cehalet karanlığı içinde bulunduğu sıralarda ortaya çıkmıştır. Bunu gerektiren hallerin yayılması pek kolaydır. Şöyle ki: Çalışıp çabalamak insan için en güç, en sıkıntı veren gerekliliklerden olduğu cihetle tabii olarak insan bu sıkıntıdan bu yorgunluktan kurtulmak çaresini aramaya başlamış, bu çareyi de bizzat toplumda, avucunun içinde bulmuştur. Yani güçlü olanlar bu sıkıntıları zayıflara yükletmiş, işte köle edinme de böyle ortaya çıkmıştır. O devirden sonra savaşlar zuhur etti. İnsanın açgözlülüğü arttı. Bundan dolayı köle edinmek dünyanın her tarafında, toplumların büyük kısmında yayıldı. Herkes düşmanları öldürmemeye, çalıştırmak için sağ bırakmaya başladı. Bununlar birlikte bilinmelidir ki tabiat, iklim- ki toplumların gelişmesinde çok büyük etkiye sahiptir- köleliğin de gelişip yayılmasında çok büyük etkisi olmuştur. Hatta çok zaman geçmeden doğuda medeniyetin başlangıcında bulunan tüm kavimler arasında olağan üstü yayılıp artış göstermiştir. Çünkü buralarda sanatkarlık ve ticaretin ulaştığı önemli dereceye nispeten kölelerin fiyatı pek az, gördükleri iş ise çok fazlaydı. Halbuki bu durum kuzey kavimlerinde tersineydi. Yani buralarda köleleri beslemek büyük bir masraf gerektirdiği halde iş ve çalışmalarından o kadar fayda sağlanamazdı. İşte bunun içindir ki kölelik eski zamanlarda kuzey memleketlerinden çok güney memleketlerinde yayılmıştır. Bu da bize gösterir ki köle edinmek iş ve meşguliyet temeline dayalı iktisadi iş ve tedbirlerdendir. Şimdi teker teker çeşitli toplumlardaki kölelik hallerine değinelim: A- ESKİ DEVİRLERDE KÖLELİK 1. Eski Mısırlarda Kölelik Köleler Mısır’da iş ve çalışmada kullanılan bir aletten ibaret sayılmakla birlikte ziynet ve azametli gösteriş için gerekli nesneler arasında sayıldıklarından hükümdarların saraylarında köleler mevcut olduğu gibi rûhâni ve askerî reislerin hanelerinde de köleler mevcuttu. Fakirlik, yoksulluk bunların dışındaki kimselere dahi köle edinmeye vesile olmuştur. O zamanlarda kölelik, hayatı sona erdirme ve devam ettirme hakkından ibaretti. Genellikle esirler devletin köleleri sayılarak Mısır ülkesinin ihtiyaçları, yahud süs ve gösterişini gerektiren işleri bunlara gördürürlerdi. Bunlar umûmun faydasında istihdam edildiklerinden haklarında şiddet gösterilirdi. Fakat sonradan kullar hakkında buna nispeten lütuf ve güzel muamelede de bulunulurdu. O derece ki bir câriyenin zevceliğe yükselmesi caizdi. Mısırlılar’ın ahlak ve adetleri köleler için şefkati, himayeyi icap ettiriyordu. Yalnız ahlak ve adetleri değil kanunları da köleleri eziyet ve zulümden açık bir şekilde koruyordu. Kanunlarda: “bir köleyi öldürenin cezası idamdır” şeklinde bir nass vardır.[3] 2. Hintlilerde Kölelik Manu[4] Kanunu bir Sudra’nın[5] bir Brehmen’e ve belki bütün insanlara nazaran derecesini bir dînî ve kanuni sınırla sınırlıyor. Bu kanunda deniliyor ki. "Bir Brehmen bir Sudrayı satın alırsa veya almazsa bile- Sudra'nın esir olması nedeniyle- herhalde hizmetine mecbur edebilir. Çünkü bu gibi insanları Cenab-ı Hakk Brehmenlere hizmetçi olarak yaratmıştır. Bir de Sudra -efendisi kendisini azad etse bile- yine hizmetçiler sınıfından ayrılamaz. Çünkü onların i'tikâdınca bir adamdan sâhib olduğu bir tabii hali gidermeye kimsenin gücü yetmez. Bu değerlendirmelerden sonra Manu Kanunlarında şunlar da görülür: “Eğer Sudra bir Brehmen’e karşı itaatsizlik ederse o Sudra mutlaka öldürülmelidir. -Eğer aşağı tabakadan (yani Sudra sınıfından) biri Dudyas’tan[6] birine söverse o adamın cezası dilini koparmaktır. Çünkü onun dili Brehmen'in alt kısmından gelmiştir. –Eğer bunlardan(Sudra'lardan) biri bir Dudyas’ın isim ve sıfatını alaycı bir şekilde anarsa o adamın cezası on parmak uzunluğunda bir hançeri ateşte iyiden iyiye kızdırdıktan sonra ağzına sokmaktır. –Bir Sudra dalgınlıkla Brehmen'lerin vazifeleriyle ilgili işlerde vaaz ve öğüt vermeye kalkarsa hükümdar onun ağzına, kulaklarına kaynamış zeytinyağı akıtmalıdır. –Bir Brehmen bir Sudra'nın bir şeyini çalarsa Brehmen'den para cezası alınır. Fakat bir Sudra bir Brehmen'den bir şey çaldığında Sudra'nın cezası yakılmaktır. –Eğer bir Sudra hâkimlerden birini dövmeye yeltenirse o Sudra demirden bir şiş geçirilerek diri diri ateşte pişirilecektir. Bir Brehmen bu fiili işleyecek olursa ondan para cezası alınır. Brehmen kanunlarınca hizmete mecbur kişiler iki kısma ayrılır: Hizmetçiler ve köleler. Temiz işler hizmetçilere, pis işler kölelere yüklenmiştir. 3. Asurlular Ve İranlılar’da Kölelik Asurluların tarihine bakıldığında eski asırlarda burada da kölelik çok yaygın ve saraylar, köşkler sırf güzellik ve ziynete mahsus olan câriye ve kölelerle doluydu. İran’a gelince –ki o zaman Asya’nın bilinen sınırlarına kadar genişlemişti- buradaki çeşitli kavimlerin çoğunun bildiği çeşitli kölelik türleri vardı. Çobanlar, ziynet ve zenginlik göstergesi köleler gibi. Kürdistan'da Ananis[7] Mabedinde ve Kapadosya'da (Komana)[8] heykelinde bir takım köleler bulunurdu ki, bunlar halkın hurafelerinin icap ettirdiği pis ve çirkin işleri icra için bulundurulurlardı. Bununla birlikte gelenek-görenek icabı bazı şehirlerde kölelerin dinlenmesi için belirli vakitler tahsis olunurdu. Hatta kanun yapıcılar köle sahiplerinin kendi köleleri hakkında zulüm ve zorbalıklarını azaltmalarına çalışmışlardır. Heredot[9] diyor ki: “bir İranlı’nın yalnız bir kabahat için kölesini şiddetli ve zalimcesine cezalandırması caiz değildir.” Fakat köle önceden işlediği bir kabahati tekrar ederse o zaman efendisi ya öldürür ya da dilediği şekilde cezalandırmaya başvururdu. 4. Çinlilerde Kölelik Köleliğin bu memleketlerde ne zaman ortaya çıktığı belli değildir. Fakat şurası kesindir ki milattan asırlarca evvel umûmun faydasına olan işlerde çalıştırılan köleler mevcûd olup bunlar esirlerle, mahrûmlardan meydana gelmekteydi. Sonraları halk bu duruma alışınca kölelik revaç bulmuştur. Köleler ya dışardan alınır ya da memleket içinden temin edilirdi. Nitekim devlet de böyle yapardı. Savaşlarda elde edilen esir ve eşya ya büyük subaylara paylaştırılır yahud parası toplanarak devlet hazinesine konurdu. İşte dışardan köle tedariki devletçe bu şekilde halledilirdi. İçeride ise fakirlik sebebiyle kölelik ortaya çıkardı. Çünkü birçok yoksul kimse ya kendisini veya çocuklarını satmaya mecbur olurlardı. İşte böylece halkta devlet gibi hem içten hem hariçten köle sahibi olurdu. Çin’de birçok aile böyle fakirlik nedeniyle esaret boyunduruğu altına alınırdı. Bundan başka esirlerden de alınıp-satılan köleler az değildi. Çin’de bir efendi kölesi hakkında tam bir tasarruf hakkına sahipti. İstediği anda satabildiği gibi çocuklarını satmaya hak ve yetkisi vardı. Bununla birlikte öyle zannedilir ki Çin ülkesinde kölelere kötü ve zalimce muamele edilmezdi. Çünkü memleketin kanunu, halkın örf ve ahlakı kölelere lütuf ve merhametle muameleye müsaitti. Kölelerin hayat ve şahsiyetlerinin korunması için imparator Kuvan-Çün[10] tarafından iki emirname çıkarılmıştır. Bu iki emirname insanlığın son noktasını, merhametin makam ve yüksek mertebesini gösterir ibareler içermektedir. Bu emirnamelerde deniliyor ki: “İnsan yer ve gökte var olan mahlûkâtın en üstün ve şereflisidir. Kim ki kölesini öldürürse cürmünü örtmek için bir çıkış yolu bulamaz. Kim kölesini ateşle dağlamaya yeltenirse kanun gereği yargılanır ve herhangi bir köle efendisi tarafından ateşle dağlanırsa kölelikten azad olur.” Yukarıdaki paragraftan anlaşıldığına göre Çin’de köleler diğer yerlere nazaran oldukça lütuf ve himayeye mazhardırlar. Hatta bazıları talihinin yâver gitmesi sonucu efendilerinin yanında büyük mevki elde etmeyi başarırlar, efendilerinin i'timâdını kazanırlardı. Bazıları da bir maişet kapısı bularak kölelik bağından kurtulabilirlerdi. Bunun için iyi niyetli, salim düşünceli, asaletleriyle seçkinleşmiş Çinlilerde kölelik az idi. 5. İbraniler’de Kölelik Eski devirlerden bu millet içinde kölelik mevcuttu. Köleler, meşguliyetleri sürekli seferler ve savaş olan bu kavmin büyükleri yanında zenginlik göstergesi oldukları gibi hayvanlardan da farklı değildi. Fakat nasıl ki bir atın sahibi atına, bir deve sahibi devesine taşıyamayacağı bir yükü yüklemek istemezse bunun gibi akıllı bir efendi gücünün üstünde bir işle kölesini ezmezdi. Bununla birlikte kölelerin daha bir takım hakları vardı: Her köle her yıl yedi hafta istirahat hakkına sahipti. Bir efendinin kendi kölesini zalimane ve acımasızca dövüp rencide etmesi câiz olmadığından eğer efendi kölesini döverse az şiddetli bir cezaya çarptırılacağı gibi kölenin herhangi bir uzvunu keserse veya dişini kıracak olursa daha şiddetli bir cezaya çarptırılırdı. Şu halde denilebilir ki İbrânîler kölelerine kendilerine davrandıkları gibi davranırlardı. Hatta bir efendinin câriyesine seçkin bir mevkî takdis ederek kendine zevce edindiği çokça vaki olurdu. Bundan daha garibi erkek evladı olmayan efendisinin kızıyla evlenmesine izin verildiğiydi. Bir de İbrânîler çoğunlukla câriyelerini odalık edinirlerdi. Kısacası kölelik gerek İbrânîlerde gerek komşuları olan diğer milletlerde iyi muamele görüyorlardı. Fakat ne Yunanistan’da ne de Roma’da o lütuf merhametin bir benzeri görülmez. Fazladan olarak Hz. Musa(as)'ın şerîatinde: "Köle cezayı hak etmişse bu husûstaki hüküm mutlaka hâkim tarafından verilmelidir” hükmü vardı ki, bu hüküm o biçâreler için efendilerinin zulüm ve zorbalıklarına, heva ve heveslerine karşı bir ihtiyat ve merhamet siperi olmuştur. 6. Yunanlılar’da Kölelik Kölelik Yunanistan’ın her tarafında yaygın olduğu halde bu milletin öğüncü olarak ortaya çıkan bu kadar filozoftan bunu çirkin, âdâb ve güzel ahlaka aykırı görmeyerek hatta bizzat Aristo –insanların soylarının ve sınıflarının çeşitliliğine dayanarak- köleliğin sağlıklı oluşunu, meşrûluğunu te'yîd ve isbât etmiş, köleleri “ruhlu bir âlet, yahud hayat sahibi bir eşya” diye tarif ettikten sonra, insanlığı da hürler ve tabii olarak köleler diye ikiye ayırmıştır. Yunanlılar köleleri birbirinden oldukça farklı iki kısma ayırırlardı. Birinci kısım, zaptettikleri memleketlerin halkıdır ki bunlar kendi topraklarındaki bir azınlık gibi sayılırlar. İkinci kısım ise, alınıp satılan esirler olup bunların üzerinde efendilerinin mutlak efendilik hakkı vardı. Esirlerin büyük kısmı bu ikinci kısımdan yani alınıp satılarak ülke dahiline girenlerden oluşurdu. Ancak gerek alım satım ve gerek esaret yoluyla birinin mülkü olan bir kadının efendisinin yatağa davetine mani olmaya hakkı yoktur. Bununla birlikte bu gibi bir durumun mahsûlü olan çocukların hür oldukları tasdîk edilmiştir. Fakat böylesi durum kendileri için düşüklük, i'tibâr kaybı ve bir ayıp sayılırdı. Yunanistan’da köleliğin ortaya çıkışı korsanlıkladır. Yunan korsanları esir olarak satılmak üzere, ayak bastıkları sahillerin ahalisini kaçırırlardı. Bir süre sonra küçük Asya’da ki Yunan sömürgeleri esir alım satımı için büyük büyük pazarlar haline geldi. Hatta Atina şehri bu pazarların en önemlisini teşkil ediyordu. Atina’ya köle ticaretinde rekabet edebilen ancak Kıbrıs, Sisam özellikle Sakız gibi eski beldelerdi. Bu beldelerin bu rekabetteki başarıları esir yollarına yakınlıklarından ileri geliyordu. Rivayete göre Sakız ahalisi esir ve câriye ticaretiyle ilk önce uğraşanlarmış. Yunanlılarda esirler ya efendilerine hizmet ederler yahud kendileri için çalışırlardı. Fakat kendileri için çalıştıklarında efendilerine her gün için kararlaştırılan belirli bir ücret vermeye mecburdular. Hatta şöylesi bir durum da vardı ki, bir çok Yunan külliyetli esir satın alarak onları kiraya verirlerdi. Gerçekte bu yol, bir mülk sahibinin rahat kar elde etmek için kullandığı en tercih edilen şekil, en faydalı yoldur. Atina’daki evlerin hizmetlerini de esirler görürdü. Evinin hizmetini gördürmek için bir köleye sahip olmaktan mahrum olan bir fakir de yoktu. Yunanlılarca bir efendinin esiri üzerinde ki hukuku diğer sahip olduğu eşyaya olan hukukundan hiçbir şekilde farklı değildi. Bir efendi kölesini rehin de edebilirdi. Bununla birlikte Yunanlılarca –Isparta müstesna– bir kölenin hali Romalılarca köleler için reva görülen şiddet seviyesinde değildi. Tarihçi Plutark diyor ki: “orada (yani Roma’da) bir hür, hürlerin sahip olabilecekleri hakların en yüksek derecesinde bulunduğu gibi, bir esir de esirlerin düşebileceği hukuksuzlukların en alt seviyesindeydi”. Bununla birlikte Yunanlılar’da bir efendi kölesini değnekle dövmek değirmen taşını döndürmekle cezalandırabilirdi. Bundan başka itaatsizlik eden veya Berberi[11] beldelerden getirilen kölelerin alnı üzerine demir dağlama yapılırdı. Ancak kölelerin hayat ve şahısları kanunun himayesi altında olup bir kölenin öldürülmesi kanun hükmü olmadıkça uygun görülmezdi. Atina’da esirlik bağından kurtulmuş, hürriyete kavuşmuş köleler vardı. Fakat bunlar vatandaşlık haklarına sahip değillerdi. Bulundukları mevki oralarda oturan gariplerin mevkiinden farklı değildi. Efendilerinin veliliğine, onlara karşı bir takım görevleri yerine getirmeye mecburdular. Bundan başka bir sınıf umumi köleler vardı ki, hükümet bunları bazı işlerini gördürmek için satın alırdı. Bu sınıf kölelerin bir kısmı şehrin korunma ve gözetiminde görevlendirilerek toplumun emniyet ve asayişinin muhafazasına mecburdu. 7. Romalılar’da Kölelik Eski devirlerde esirlerin kul, köle edinilmesi yolunda öncekilerin sahip oldukları adetlere tabii olarak Romalılar da uymuştur. Başlangıçta Roma’da her türlü iş hürlerden oluşan işçilerce görülürdü. Tarihin başlarında büyük bir şöhret kazanan bu şehrin adamları bu şekilde her türlü insani meziyetlere sahipken sonradan fetihlerle ülkenin genişlemesi nedeniyle debdebe ve gösterişe boyun eğmeye başladığından önceki durum, yani hürlerin iş görmeleri büsbütün ortadan kalkmış ve neticede eşraf ve zenginler köleler edinerek önce tarla ve tarım işlerinde sonra sanatlar ve alet gerektiren işlerde istihdam etmeye başlamışlardır. Roma’da kölelik çeşitli şekillerdeydi. Savaşlarda yenilen kavimler esir edildiği gibi kölelerden doğan çocuklar da esir olurlardı. Bundan başka şehrin kanun ve nizamlarının bazı maddelerine göre hüküm giyerek köle haline gelenlerden oluşmuş bir sınıf köle daha vardı. Romalılarca kölelik için en büyük vesilenin savaşlar olduğunu izaha gerek yok. Bundan dolayı savaş için ordu bir tarafa hareket ettiğinde esir tüccarlarının da orduyla birlikte gitmeleri adet hükmündeydi. Büyük bir galibiyet sonucunda binlerce esirin çok düşük bir fiyatla satın alındığı çoğunlukla vaki olurdu. Satmak için yahud her türlü fuhuş, fısk ve fücuru işlemek üzere ötekinin berikinin çocuğu, hanımı, kızı da kaçırılırdı. Bununla birlikte Romalılarca bu ticaret haysiyet ve namusa aykırı sayılırdı. Ancak yine bu ticaret pazarı büyük revaçta ve bununla uğraşanlar da büyük bir servete sahip olmakla övünürlerdi. Bu cümleden olarak Sezer ve Ogüstüs zamanında yaşamış olan esir tüccarı Koranyüs büyük bir servet ve şöhrete sahipti. Roma’da esir satışı arttırmayla yapıldığından esirler herkesin görüp velev ki müşteri olmasın- dokunabilmesinin kolay olabileceği bir yerde, yüksekçe bir taş üzerine çıkarılarak teşhir olunurdu. Zamanımızda cambazların atlarda, kısraklarda yaptıkları gibi o zamanda esir tüccarcı esirlerin kusur ve ayıbını gizlemek için hileler tertip ettiklerinden, müşteri satın alacağı kölelerin çırılçıplak kendisine gösterilmesini isterdi. Talim ve terbiye görmüş esirlerle, tiyatro sanatını öğrenmiş esirler oldukça pahalıydı. Hele fuhuş ve benzeri işlerle sahibine büyük servet kazandıracak olan güzel kızların, kadınların fiyatı daha da yüksekti. Roma imparatorluğu zamanında güzel, nazik kızlara sahip olmak için büyük paralar sarf edilirdi. Bu durum ahlaksızlığın, artık edep ve hayanın bozulduğu, gösteriş ve sefahatin haddi aştığı zamanlardadır. Roma şehri köleleri sınıflara ayırmakta Yunanlılara benzemekteydi. Hem genel hem özel köleler vardı. Genel köleler hükümetin malı olup durumları özel kölelerden daha iyiydi. Genel yapıların korunması ve hizmeti, hüküm ve kahinlere görevlerini ifada yardımcı olmaktan başka hapishane gardiyanlığı, cellatlık, gemilerde tayfalık hizmetleri bunlara gördürülürdü. Özel kölelere gelince bunlar efendilerinin evlerinde her türlü hizmeti yapmaya mecbur olduklarından hem kapıcı, hem aşçı, hem dışardan eve eşya taşımak için hizmetkarlık bunların göreviydi. Köleler kanun nazarında herhangi bir eşya hükmünde olduklarından bir kölenin ne aileye ne bir şeye sahip olma, ne de şahsi tasarrufa hakkı olamazdı. Eski söylentilerden anlaşıldığına göre doğum, köle edinme sebeplerinden sayıldığından kanun bir efendiye kendi câriyesinden doğan çocukları esir olarak edinmeye müsaade ederdi. Kanunda belirtildiğine göre nikah dışı hallerden dolayı bir çocuk doğduğunda annesi hangi durumdaysa çocuk da o durumda olur. Yani –hamilelik esnasında ne olursa olsun- çocuğu doğurduğu zaman esirse çocuğu da esir olur. Hürse çocuk da hürdür. Bununla birlikte bu şiddet sonradan değiştirilerek dünyaya gelen çocuğun annesi hamileliğinde[12] hürriyetine kavuşmuşsa bu halde çocuğun da hür olarak kabul edilmesi kararlaştırılmıştır. (Bkz:Jüstinyanus hükümleri) Romalılarda köleleri cezalandırmak hakkı efendilerin esirlerine olan sahiplik hakkı gereği sayıldığından köleleri şiddetle bazen benzeri duyulmamış vahşi ve zalimce cezalarla cezalandırırlardı. En hafif ceza eller ve ayaklar bukağılı, kelepçeli olarak her çeşit işkenceye maruz bir halde tarla sürüp, ekim dikim işlerinde çalıştırılmalarıydı. Kamçıyla cezalandırma şiddet ve sıkıntının ötesindeydi. Bu öyle bir noktaya ulaşırdı ki çoğunlukla köleler buna dayanamaz ölürlerdi. Ellerinden asıp ayaklarına ağırlıklar bağlamakta kölelere uygulanan cezalar cümlesindendi. İşte bu biçareler böyle çeşitli azaba, felakete uğratıla uğratıla sonunda kanun koyucuların cidden şefkat ve merhametini celp etmişlerdir. Bunun üzerine bunlara iyi muamele edilip lütuf ve merhamete mahzar olmalarına dair kanunlar yapma lüzumu hissedilmiştir. Bu hususta yapılan ilk kanun “Petronya Kanunu” olmuştur. Bu kanunda kölelerin yırtıcı hayvanlarla pençelenmesi yasaklanmışsa da şayet bu gibi bir köle cezayı hak ederse hakim tarafından uygun görülmek üzere icrasına yine cevaz verilmiştir. Yaşama ve ölme hakkı denen ve hukukçu Çayus[13] tarafından insan haklarından sayılan mesele üzerine kurulu olarak “Antonyan”[14] bir emirname çıkararak “bir efendi kendi kölesini haksız yere öldürürse başkasının malı olan bir köleyi öldürmüş sayılır”[15] demiştir. Köle sahiplerinin kölelere kötü davranmaları da men edilmiştir. Bundan sonra Kloryus tarafından neşredilen bir emirnamede “Bir efendi kölesini öldürürse cinayet suçunu işlemiş sayılır”.
__________________
|
|
|
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
B-ORTAÇAĞ’ DA KÖLELİK
Berberi kavimlerin[16] kanunları Romalıların kanunlarına benzemektedir. Çünkü köleleri basit bir eşya, hatta at, öküz vs. evcil hayvanlar mertebesinde telakki etmektedir. Bir efendi sahip olduğu değerli eşyayı nasıl sarf edebilirse kölesi için de aynı muamelede bulunmasına kanunları müsaitti. Hatta bir efendi kendi kölesini öldürebilirdi. Çünkü köle o efendinin sahip olduğu eşyadan sayılırdı. 1- Galileliler’de Kölelik Galileliler’de Çiçeron asrında çiftçilik işleriyle uğraşmak basit ve küçültücü işlerden sayıldığından tüm tarım işleri kölelere gördürülürdü. 2- Germenler’de Kölelik Tarihçi Tacitus’ un belirttiğine göre Germenler kumara oldukça düşkündüler. Hatta bazı kumar tutkunları çoğunlukla haddi aşarak hanımları, çocukları, hatta kendilerini bile ortaya koyarlardı.Gerek miras yoluyla gerekse esirlik yoluyla Almanların tahakkümünde bulunan kölelere gelince bunlar, ev hizmetleriyle mükellef değillerdi. Her biri kendine mahsus bir eve sahip olup, istediği şekilde idare ederdi. Fakat efendisine sanki kira öder gibi bir miktar buğday veya hayvan yahudda elbise verirdi. Cermanyalılar’da kölelik bundan ibaretti. 3- Frank'lar’da Kölelik Fransızlar’da kölelik şiddetin, zulmün son derecesindeydi. Salik[17] kanunu başlangıçta esirlerle hürlerin arasında bir çok engel ve kuvvetli ayrımlar koymuş ve bu iki sınıf arasındaki evlenmeleri imkansız hale getirmişti. Çünkü bu kanunda: “ahaliden biri yabancı bir esir kadınla evlenirse köle olur” hükmü olduğu gibi köle ile evlenen hür bir kadın da köleye dönüşerek ceza görürdü. 4- Vizigotlar’da Kölelik[18] Bu kavimdeki kanunlar yukarıda zikredilen kanunlara nispet kabul etmez derecede şiddetli ve barbarcaydı. Bunların kanunlarında deniliyor ki. “ hür kadın kendi kölesiyle evlenirse her ikisi diri diri yakılarak cezalandırılır.” Fakat kadın o köleye sahip değilse nikahları fesh olur ve her biri değnek cezasına çarptırılır. Bununla birlikte onlarda köle ve hayatı efendisinin istediği yolda, mutlak şekilde efendisinin tasarrufu altında olmayıp bir kölenin öldürülmesine ancak hakim hükmedebilirdi. Fakat köle ölüm cezasına layık görülürse hakim tarafından ölümüne hüküm verildikten sonra efendisine teslim edilir, efendisi de istediği gibi yapardı. 5- Ostrogot Ve Lombardiyalılar’da Kölelik Bu iki kavimde esirler için çok şiddetli düzenlemeler yapılmıştır. Herhangi bir kadın, bir köleyle evlenecek olsa ölümle cezalandırılırdı. 6- Anglo Saksonlar’da Kölelik Bunlar diğer kavimlerde olduğu gibi esirleri iki büyük kısma ayırırlardı: Bunlar ya taşınabilir ya da gelir getiren mallara benzemekteydi. İlk sınıftan olanların alınıp satılması serbestti. İkinci gruptakiler ise tarımsal işlerle yükümlü oldukları araziden ayrılmazlardı. Bu kavmin çökmesinden az evvel kölelerin kendilerine özel olarak sermayeye sahip olmaları için efendilerine verilmesi gereken parayı temin etmek için uğraşırlardı. Hristiyanlık dönemindeki kölelik için dördüncü bölümde bilgi verilecektir.
__________________
|
|
|
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
C-SON ASIRLARDA KÖLELİK
Son asırlardaki köleliği nazar-i dikkate alırsak, ecnebi memleketlerde zencilerin köleliğini, istihdam edilen kişi noktasından Romalılar’daki köleliğe benzer ve fakat aslında cidden aykırı olduğunu görürüz. Şöyle ki: sömürgeler meydana getirme, arazi ile onu işleyen ahalisinin satın alınmasını gerektirmedi. Aksine keşfedilen yerin zapt edilmesinden sonra ahalisi dağıtıldı veya kökü kurutuldu. O halde bu gibi araziler için ahaliye zorunlu ihtiyaç vardı ki bu amacın gerçekleştirilmesi için zencilerin getirilip yerleştirilmesinden başka çare bulunamamıştır.[19] Zenci Yasası Bu isim her memlekette kölelik hakkında meydana getirilen kanun ve kuralların hepsi için kullanılır. Bütün Fransız sömürgelerinde bulunan esirlerle, azat edilenlerin durumlarını düzenlemek için 17 Mart 1685 tarihinde ortaya konan bir resmi yazıda, siyah derili azadelerin medeni ve siyasi haklara sahip oluşları kararlaştırılıp azat etmeklikte azat olan için ikinci bir doğuş olarak kabul edilmiştir. Fakat kanunu yapan meclis bu usûl çerçevesinden hareketle aklen istenen sonuçları elde etmek için teşebbüste bulunduğu zamanda şiddetli zorluklara, çekişmelere duçar olmuştur. Çünkü “Zenci Yasası”nın, aşırı maddelerinden ve zalimce hükümlerinden başka hiçbir hükmü geçmiyordu. Esir sahiplerinin tasarruflarının sınırlanmasıyla kölelerine karşı gözetmeleri gereken bazı haklar yükleyen maddeleri ise yok hükmünde terk ve ihmal edilmişti. Zenciler eğer küçük bir kabahatle efendilerine veya hürlere karşı haddi aşma yahud da en küçük bir hırsızlık suçunu işleseler ölüm ya da en az dövme vb. gibi bedeni bir cezayla cezalandırırlar. Bu ise mezkur kanunun –daha fazlası düşünülemez derecede- bir aşırılığa sahip olduğuna yeterli delildir. Efendisinden kaçan köleler için konmuş olan işkence çeşitlerini insan okursa ürperti duymaması mümkün değildir. Bunların birinci ve ikinci defalardaki cezaları kulak kesmek, mahmuzla vurmak, kızdırılmış demirlerle dağlamak ve üçüncüsü idam edilmektir. Şiddeti hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın bu kanun –karşılaştıracak olursak- İngilizlerin sömürgelerindeki kanunlardan geri kalmaz. Jamaika ve İnticava sömürgelerindeki kanun maddelerinden biri şöyleydi: “Bir köle efendisinden kaçtığında, kaçma süresi altı aydan fazla olursa cezası ölümdür.” 1685 yılı mart ayında yayınlanan kanunun en kötü hükümlerinden biri şöyledir: “Köle sahibi veya kölelerin reisi öldürürse hakimler beraat ettirme yolunu gözetmede serbest olup gıyablarında bile beraat ettirmeye yetkileri vardır”. Hilyar du Pertui, (Sen Dominik Sömürgesi hakkındaki değerlendirmesinde)[20] diyor ki: “1865 yılında yayınlanan emirnamede, zincirlerle bağlanmak yahud sopayla dövülmek, ölünceye kadar dayak atılmak, zalimce ve vahşice yakılmak yüzünden her gün meydana gelen köle ölümleri men edilemiyor. Bütün bu vahşice işler sömürgelerde işleniyor, fakat buna engel olan yok. Hatta bütün beyaz derili adamlar siyah derili olanlara çok kaba ve aşırı muamelede bulundukları halde bu yüzden hiç sorumlu olmuyorlar. Bir köle bir zarara uğrarsa bu zarara bakmamakta hakimlerce adet olmuştur. Ola ki bu zarar, eziyete uğrayan kölenin değerini düşüre!!” Sömürge cemiyetleri her zaman tevil konusunda ileriye gidilmesinin men’ine dair hükümetin bakanlıkları tarafından çeşitli emirnameler yayınlanmıştır. Bu emirnamelerden birinde şöyle denir: Damarında esir kanı bulunan bir kadınla neseb sahibi birinin evlenmesiyle ilgili oranları araştırmak men edilmiştir. Bu gibi adamlar sömürgelerde hiçbir göreve layık görülmediğinden başka beyaz renkli adamlardan da aşağı seviyede sayılırdı. Tahsil yapmak için beyaz ırktan olmayan kimselerin Fransa’ya gelmeleri yasaktır. Hatta buna dair kanunda açıkça deniyor ki “ her ne seviyede bulunursa bulunsun siyah ırktaki düşüklük ve küçüklüğün giderilemeyişi ve hafifletilmesi güzel idarenin sonuçlarındadır. Kral hazretleri renklilerle (zencilerle) bunların zürriyetlerinin beyaz ırka mahsus olan meziyetlerden sonsuza kadar mahrum oluşlarına dair hükmün değiştirilmeden kalması fikrindedir.”[21] Bunlar hep 18. asrın sonlarında Fransızların büyük ihtilaline yakın zamanlarda olmaktaydı. Zenci yasasının maddeleri hükümet merkezinden yahud sömürgelerdeki idarelerin uyguladığı hükümlerle günden güne artıyordu. Zenci Yasası, Fransa sömürgeleriyle o sömürgelere eklenen yönlerde ortaya konan hükümlerin teyidiyle yeniden kaleme alınan kanunlar için esas olmuştur. Fakat ta ki Fransa’ da 1848 yılı şubat ayında ki büyük ihtilal ortaya çıktı köleliğin yeniden kaldırılmasına sebep oldu. Fransa bununla övünebilir. Zenci yasaları diye de bilinen ve Birleşik Amerika’nın güneyindeki eyaletlerinde köle ve derileri renkli olanlara mahsus olan eski kanunlara gelince: Bunlar nefret edilecek, tüyler ürpertecek derecede şiddetli ve zalimce hükümler ihtiva ediyorlardı. Amerika’nın Luisiana, Carolina ve daha bazı eyaletlerinde geçerli yasalarda: “Bir efendi kölesi için mutlak tasarruf sahibidir.” İfadesi açıkça yer almaktadır. O halde bir efendi kölesini satabildiği gibi kira, rehin, hapis de edebilirdi. Bundan başka daha birçok işte kullanabilirdi. Köle ebedi olarak köleliğe mahkum sayıldığından efendisine ve efendisinin ailesine fevkalade bir hürmet, itaat ve boyun eğmeye mecburdu. (Luisiana eyaletinin zenci yasalarına bakınız) İnsanın sahip olduğu tabii haklarından biri olan kendi şahsına karşı yapılan saldırılara müdahale etmek hakkına gelince, zenciler –Güney Carolina eyaletinin köle yasalarına göre- ondan mahrumdular. Kölenin izinsiz bir yere gidip gelmesi de caiz değildir. Tüm şartların yazılı olduğu resmi bir izin belgesine sahip olmayınca bir köle bulunduğu ekin tarlasından dışarı çıkamazdı. Fakat bu izin kendisi için bir bel olurdu. Çünkü umumi yollardan birinde yediden fazla köle bir yerde bulunursa kanuna aykırı hareket etmiş olduklarına hükmolunurdu. Bunun üzerine beyaz adamlardan oradan geçecek ilk kimsenin o toplanan köleleri tutup her birine yirmi sopa vurma hakkı ve yetkisi vardı. Köle insan değil herhangi bir nesne sayıldığından onu bir yerden başka bir yere nakledenler, kaybolmasından veya herhangi bir arızadan –nasıl malda bir zarar veya bir çuval tahılda telef meydana gelebilirse- sorumlu tutulurlardı. Kanunun açık hükümlerinden biri de; kölelerin nefis ve ruhları yoktur. Anlayış ve zekadan da nasiplerini alamamışlardır. Hayat ancak kollarında bulunur. Yukarıdaki izahlardan anlaşılmaktadır ki, bir zenci için tam bir hürriyet söz konusu değildir. Fakat buna karşın sorumluluğu çok büyüktür. Köle kendi haklarıyla ilgili hususlarda herhangi bir eşya hükmünde sayıldığı halde yapması gereken vazifelerle ilgili hususlarda adam yerine konduğundan hürriyeti sopa ve ölüm cezasını gerektirdikçe herkes onu hür sayardı. Mahalli kurallarla efendinin istekleri köleye birçok görev ve iş yüklediği gibi isyan eden köleyi yola getirmek için en aşırı cezalar reva görülürdü. Beyazlar için cinayet sayılan fiiller siyah köleler için de cinayet fiili sayılmazdı. Bunun için zenci birçok suç ve kötü fiillerden dolayı cezaya çarptırılırdı ki o gibi bir fiil beyazlar tarafından yapılacak olursa cezaya çarptırılmazlardı. Bu ise sadece renk farklılığından kaynaklanıyordu. Bundan dolayı cezaların çeşidi beyaz ve siyah ırka göre ciddi bir şekilde farklılık arz ediyordu. Adi kanun, efendisini yahud hanımını yahud efendisinin çocuğunu döven ya da yaralayan veya beyazlardan birinin bir organını yaralayan, yahud da üçüncü defa olarak döven, isyan eden veya bunlara benzer cürümleri işlemeye cesaret eden bir zencinin ölümünü ve izin almaksızın bir yere gittiği halde yakalanan yahud bir sebepten dolayı efendisini kızdıran zencinin sopayla dövülmesini emrederdi. Güneydeki çeşitli eyaletlerde azat olanlar dahi kendileri için kaleme alınmış olan kanun ve ilkelerin şiddeti altında eziliyorlardı. Oralarda, kölelik kaldırılmadan azat edilmişlerin şahitliği geçerli değildi. Fakat şahitlik kendileri gibi azat edilmişler ve kölelere yönelikse kabul olunurdu. Bununla birlikte bunlara, kanunda açıkça yazılmış olan yemin ettirilmezdi. Çünkü bu yemin esirlerin ağızlarına girip de kirlenmek derecesinden yüksek şerefli sayılırdı. Silah taşımaya da hakları olmadığından buna aykırı harekette bulunan azat edilmişler sopa cezasına çarptırılırdı. Yukarıda bahsi geçen kanunun hükümlerinden üzere bu gibi adamlar kendi bedenlerini kaba ve basit kumaştan başka elbise ile örtmeleri uygun görülmezdi. Ta ki kürek cezasına mahkum olanlar gibi kendilerini uzaktan görenler ne olduklarını anlasınlar. Yani böyle elbise o gibi adamların özel bir alametiydi. Bir de beyaz derili olmayan biri bir beyaz deriliye söver veya döverse hapis veya para cezasına çarptırılırdı. Eğer bir zenciye bir beyaz derili önce davranıp vurur da zenci de nefsini müdafaa için savunurken kazayla o beyazı öldürürse katil suçu işlemiş kabul edilip ona göre cezalandırılırdı. Zikredilen kanun bu kadar maddeyi kapsamakla yetinmiyordu. Beyaz ırktan olmayanların bir yerden bir yere gitmesine de izin vermezdi. Bu durumda serbest dolaşım tezkeresini istemekten bunlar mahkumdular. Sadece renklerinden dolayı her yerde dikkat çekerlerdi. Çünkü renkleri kendilerinin esir olduğunu belli ettirirdi. O halde beyazlar tarafından hapis ve ihanete maruz olmaktan kurtulmak için yerleşmiş oldukları yerden dışarı çıkmaları uygun görülmezdi. Çünkü dışarıda beyazlar tarafından tutuklanarak esir diye satılabilirlerdi. 1859 yılında Amerika’daki birleşik cumhuriyetlerden Arkansas eyaletinde parlamento tarafından, beyazların dışındaki kimselerin eyaletten çıkarılmasına dair bir düzenleme yapılmıştır. Bundan sonra hükümet 1860 yılı Ocak ayından evvel eyaleti terk etmeyenleri yakalayarak açık arttırmayla esir diye sattı. Bu durum Missiuri, Luisiana, ve diğer bazı eyaletlerde de aynen uygulanırdı. Köleliğin kaldırılmasına çalışarak, kaldırılmasının gereği hakkında bağıranlara gelince bunlar zenci kanununun maddeleri gereği herkesçe ayıplanıp hakarete uğradıkları gibi bir veya birden çok esiri veya efendisine itaatsizliğe teşvik edenler –ister sözlü ister yazılı her ne olursa olsun- idam edilirler. Azat edilmiş zencilerden durumdan hoşnutsuzluğu veyahud esirlere verilen emirlere itaatsizliğe teşvik edici şekilde bir gazete veya risale, yahud herhangi bir yazı yayınlayanların cezaları idam ve müebbet kürek idi. Hür zencilerin veyahud zenci esirlerin kalplerinde kin ve nefreti uyandıracak bir söz söyleyen veya işaret eden veya harekette bulunan kişilerin cezası da ya idam veya beş yıldan, yirmi bir yıla kadar kürek, herhangi bir yazılı metin sokanların cezası da aynıydı. İşte zenci yasasında yazılı olan maddelerin başlıcaları yukarıda zikredilenlerdir. Bu maddelerin hükümleri birleşik Amerika’yı mahveden o malum iç savaştan evvel yürürlükteydi. 1862’ de başlayan bu iç savaş, köleler için kanunlar koyanların beyinlerinde dolaşan zalim ve vahşice fikirleri bize apaçık bir şekilde gösteriyor. Fakat zenciler hürriyete kavuşma gibi bu savaşın sonucunda büyük bir ganimet ve nimet kazandılar.
__________________
|
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
D- HRİSTİYANLIK’TA KÖLELİK
Hristiyanlık köleliğin kaldırılmasına veya şiddetinin azaltılmasına muvaffak olabildi mi gerçekte İncil’ de denilmiştir ki: “Bütün halk birbirini kardeş bilmeli, sevmeli” fakat esirliğin aleyhinde olarak bir açık hüküm mevcut değildir. Hz. İsa aleyhisselâm'ın bahsetmediği bu husus kendinden sonra havariler tarafından da konu edilmemiştir. Bunun için Hristiyan milletler içinde kölelerin haramlığını ileri süren hiçbir millet bulamazsın. Bu çeşitli Hristiyan milletlerden tevellüt eden Yunan (Roma), Katolik, Protestan kilisesinde de durum böyleydi. Havarilerden Paulus[22] Efesliler’e gönderdiği bir mektupta Hz.İsa aleyhisselâm’a nasıl itaat edilirse efendilerine de öylece itaat etmelerini[23] esirlere tavsiye ettiği gibi. Timeteos’a[24] gönderdiği diğer bir mektupta da efendilerini her türlü ululama ve yüceltmeye layık görmelerini tavsiye etmiştir. Paulus mektubunda efendileri Hristiyan olan esirlerin efendilerine güzel hizmet etmelerini tavsiye ettikten sonra Hz.İsa aleyhisselâm’ın mukaddes öğretilerinin ancak bundan ibaret olduğunu ve bu öğretilerin takvaya mutabık bulunduğunu söylemiş, bundan başkasını öğretenleri zorbalık ve cehaletle nitelendirmiştir. Bununla birlikte diğer yönden muamelelerinde lütuf ve yumuşaklıkla davranmalarını esir efendilerine de tavsiye ediyordu.[25] Titus’a[26] gönderdiği bir mektuptaysa Hz.İsa’nın aleyhisselâm öğretileri gereği esirleri her hususta efendilerinin hoşnutluğunu kazanmaya davet ediyor.[27] Havarilerden Petrus[28] birinci mektubunda esirlerin kendi efendilerine itaat etmelerini, onlardan korkmalarını tavsiye etmektedir.[29] Havarilerden sonra gelen ruhani reisler havarilerin izinden gittiklerinde tabii olarak köleliği caiz görmüşlerdir. Hristiyan azizlerinden Spirianus’la[30] papa büyük Saint Grigorius[31], Saint Paulus’un sözlerine dayanarak köleliğin zaruri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hristiyan azizlerinden Basilius[32], Efes halkına hitaben, Saint Paulus tarafından gönderildiği evvelce zikredilen mektuptaki hükümleri söyledikten sonra: “ Bu ise, Allah’ın azamet ve kudretini yüceltmek için esirin efendisine itaat etmesi gerektiğini gösterir” demiştir. Yine azizlerden Piloze’li İsidoros’ da esirlere hitaben diyor ki: “Efendin seni azat etmek istese bile esir olarak kalmanı tavsiye ederim. Çünkü bu şekilde hem gökteki hem yerdeki efendilerine hizmet etmiş olacağından hesap gününde az hesap görürsün.” Azizlerden Thomas[33]’ta diyor ki: “ Tabiat bazı mahlukatı esir olmaya tahsis etmiştir.” O, bazı eşyayı diğer bazı eşyaya his ve manevi bakımdan tabi kılar, aralarındaki illerin varlığı hakkındaki zannı teyit ederek, tabii ilahi, insani konularla filozof Aristo’nun bu husustaki görüşlerini buna delil göstermiştir. Bossuet[34] mağlup olanların öldürülmesinin zafer ve galibiyetten doğan bir hak olduğunu iddia ederek mağlupların esir edilmelerinin o tür kimseler için bir nimet ve rahmet olacağını beyan etmiştir. Kilisenin öğretileri ilk zamandan bugüne kadar hiç değişikliğe uğramamıştır. Bu ciheti, sözlerine güvenilir son dönem ilahiyatçıların ifadeleriyle ispat edebiliriz. Bayi[35], Tevrat’taki Çıkış'ın on birinci bölümüyle Levililer'in on beşinci bölümündeki hükümlerle kilise kanunlarındaki çeşitli tariflere dayanarak, köleliğin sıhhatini itirafla, insanın kendisini satmasının caiz olduğunu ve savaştan dolayı düşmanın esir ve köle edilmesi hakkının doğduğunu söylemiştir. Zamanından Le Mans şehrinin[36] ruhani reisi Bauilliet manastırlardaki öğretimin temeli sayılan (ilahi hükümler) adlı eserinde köleliği itiraf edip fazladan olarak da esir ticaretini meşru bir ticaret saymıştır. Lion adlı papaz da yazdığı (adalet ve hak) adlı eserinde Boillet’in izlediği yolu izlemiştir. Saint Espery kilisesi reisi papaz Ferdimillet de köleliğin Hristiyanlığın kanunları cümlesinden olduğunu itiraf ederek bu ispatı da Fransız sömürgelerindeki köylere mahsus dini öğretileri kapsayan kitabında açıkça yazmıştır. Bu kitap Roma'daki dini meclisin tasdikiyle 1835 yılında yayınlanmıştır. Papaz Boton’da (Şeriatların Felsefesi adında, 1860 yılında basılmış olan kitabının 89. sayfasında ) diyor ki. “hâdiselerle ilgili haller sürekli değişkendir. Bunun için bazı durumlarda caiz görülen kölelik bazen diğer hallerde caiz görülmez. Fakat esirlik her iki halde de sahih ve dine uygundur.” Mösyö Patrive La Rok "Hristiyan Milletindeki Kölelik Hakkında Değerlendirmeler" adlı 1864 yılında Paris’te basılmış olan kitabında: Hristiyanlığın köleliği hiçbir nass ile haram etmediği gibi, ameli olarak da kaldırmadığını söyledikten sonra, sözünü yukarıda belirttiğimiz Hristiyan azizlerinin görüşleriyle ve daha başka görüşleriyle teyit etmiştir. La Rousse[37] "Asrın Evrensel Büyük Sözlüğü" adlı eserinde[38] diyor ki: “Hristiyanlarca esirliğin bu güne kadar devam edip gelmesinde garipsenecek bir şey yoktur. Çünkü resmi ruhani reisler bunun doğru ve meşru olduğunu söylüyorlar.” La Rousse bunun ardından “bununla birlikte her ne kadar bazı papazlar esirliğin sıkıntılarını hafifletmeye çalışarak esirlerin azat edilmeleri yolunda gayret ve yardımları olmuşsa da bu gayret ve yardımlar sadece şahsi bir içtihattan ibaret olduğundan, yukarıda ispat ettiğimiz iddiaları çürütemez” ibresini zikrettikten sonra diyor ki: “Kısacası, Hristiyanlık esirliği bu günde bile geçerli görüyor. Hristiyanlığın esirliği kaldırmaya çalıştığını ispat etmek çok zordur. Sonradan ortaya çıkan sözler, ancak diğer fikirlerin ortaya çıkışından neş’et etti. Bu fikirler ise, Fransa’nın büyük ihtilalinin eseridir. Ki bu elere güçlendirip sağlamlaştırdığı serbestliğin temel prensipleriyle köleliği kökünden yıkarak “Kanun önünde bütün insanlar eşittir” yüce fikrini yükseltip sağlamlaştırdı.”
__________________
|
|
|
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
E- MÜSLÜMANLAR’DA KÖLELİK
İslam’ın doğduğu zaman her yerde olduğu gibi Cahiliye Arapları arasında da kölelik büyük bir mevkîye sahipti. Fakat denilirse ki, İslam dini köleliği o zamanlarda geçerli olan hükümleriyle kabul etmedi mi? Biz de deriz ki; buna cevap verebilmek için öncelikle İslam’ın doğuşunda zaman ve mekanın durumunu gözden geçirmek gerekir. Risalemizin başlarında köleliğin batıdan ziyade doğuda gelişip yayılmasına iklimin büyük yardımı olduğunu söyleyerek sebeplerini de belirttik. Bilindiği üzere İslam, Arap şehirlerinde ortaya çıkmasına nazaran, bir yönden o zamanki köleliğin derecesiyle ahalinin ona olan rağbetlerini anlamak, diğer yönden Hz. Peygamber ’in peygamberliğinin başlangıcında ve hatta peygamberlik zamanının tümünde, dini yaymaya karşı, gerek silah ve gerek diğer vasıtalarla pek çok engellemeyle karşılaştıkları halde Arapları cehalet dünyasından kurtarmak, özellikle o zamanda güneş ve yıldıza tapma gibi müşrikliği ortadan kaldırarak Allah’ın birliğine ikna ile baba ve dedelerinden görmüş oldukları batıl ve sapık adetleri terk ettirerek fazilet yoluna ve sünnet-i seniyyeye yapışmaları için sarf ettikleri çabayı ve bir de kabile reisleri tarafından hiçbir ilahi hakimiyet altında bulunmamak için yapılan tehditleri anlamak bizim için güç değildir. Bu hakikatle o günlerde ne derece heyecan ve karmaşık duygular içinde olduğu da anlaşılır.Şu halde deriz ki, senelerce hatta asırlarca alışılmış, ahlakla kaynaşmış bir şeyi men edip yasaklamak fikirlerdeki heyecanın bir kat daha artmasına sebep olmaz mı? Tabii böyle bir adeti yeniden men edip yasaklamak hikmete uygun düşmeyeceği gibi usûl, nizam ve maslahata da uygun düşmez. Bunun için İslam köleliğin yeniden kaldırılmasını emretmedi fakat olduğu gibi de bırakmadı. Bu, İslam’da var olan genel hükümler o zamanlarda bu hususta yürürlükte olan hükümlere aykırıydı. Bunun için İslam köleliğin kaynağını kurutmaya, izlerini silmeye, o günlerdeki geçerli olan çerçevesini iyice daraltmaya gayret etti. Ünlü düşünür Gustave Le Bon, “Arap Medeniyeti” adlı eserinde diyor ki: Köle kelimesi 30 yıl önce yazılan Amerikan romanlarını okuyan bir Avrupalı’nın önünde telaffuz olunursa derhal hatırına, ayaklarına ağır zincirler, ellerine demir kelepçeler takılan, sopa darbeleriyle sevk edilen o bedbaht, yeterli gıda alamayan, bir karanlık hücreden başka mesken ve sığınağı bulunmayan Amerikan köleleri gelir. Ben burada da bu halin doğru olup olmadığını, birkaç yıl önce Amerika’da İngilizler tarafından yapılan durumlara gerçekten uygun bulunup bulunmadığını ve o zamanlarda zencinin fiyatı pahalı olmasına nazaran böyle bir sahip tarafından helak edilip öldürülmeye kadar her türlü azap ve eziyete reva görülmesinin muhtemel işlerden olup olmadığını tetkik edecek değilim. Fakat saf hakikate gelince İslam’daki kölelik Hristiyanlar’daki köleliğe tamamen aykırıdır.” İslam şu kaideyi sağlamlaştırmaya başlamıştır: “İkisi de hür anne-babadan doğmuş olan bir Müslümanın her ne durumda olursa olsun köleliği caiz değildir." Gerçekte şu kaide büyük bir meziyeti, muazzam bir faydayı kapsamaktadır. Çünkü bu fahiş zulümden, insanlık ailesinin büyük bir kısmını kurtardı gibi bu günlerde herkesin meşgul olmasına layık görülen mühim kölelik meselesinin çözümü için de bir anahtar olmuştur. İşte bunun için eğer Avrupa devletleri esir ticaretinin yasaklanmasına hizmet edecek yeni ve etkili tedbirleri icraya çalışacaklarsa o halde medeniyet nurlarını Din-i Mübin-i İslam vasıtasıyla Afrika kabileleri arasında yaymalı ve bu hususun fiiliyet sahasına kavuşması için de Müslümanlara yardım etmelidirler. O ateşe, putlara tapan kimseler Müslüman olduktan sonra esir ticareti kendi kendine yok olmaya yüz tutar. Çünkü kölelik bu din sahipleri arasında caiz değildir. Hatta bu dinde müminlerin birbirleriyle savaşmaları yasaklanmıştır. Kuran-ı Azimüşşan’da : “Eğer mü’minlerden iki taife birbirleriyle savaşırlarsa onların arasını nasihat ve Allah(c.c)’ın hükmüne davetle ıslah edin. Eğer o iki taifenin biri diğer taifeye saldırırsa o saldıran taifeyle savaşın; ta ki Allah-u Teala(c.c) adaletli olanları sever”[39] buyurulmaktadır.
__________________
|
|
|
|
|
#6 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
1. Köleliğin Kaynağı
Savaş kölelik için birinci kaynaktır. Fakat bu savaş yerel manadaki savaş değildir. Biri kanuni ve muntazam olmak. diğeri de kafirlerle olmak üzere iki şarta bağlıdır. Cenab-ı Hakk (c.c) Kur’anı-ı azimüşşan’da buyuruyor ki; “kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle küçül(üp boyun eğ)erek cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”[40] Bu ayet-i kerimede puta tapanlarla kitap sahipleri arasında ayırım vardır. Müslümanlar bir şehri fethetmeden evvel barış görüşmeleri yapmak üzere o şehre elçiler göndererek her şehir ve memlekette aynı bir takım şartlar talep ederlerdi. O elçiler şu istekleri karşı tarafa iletirlerdi: “Reisimiz, eğer bizim dinimizi kabul etmeyecek olursanız, sizinle savaşmamızı emretti. O halde bizden olunuz, sizi kardeş biliriz. Menfaatimize ait hususlarda bize tabi, ibadet ve ahlakımızı talep edici olunuz ki sizinle çekişmeyelim. Eğer bunu yapmazsanız hayatta bulunduğunuz sürece yılda bir vergi veriniz. Biz de size zarar vermeye kalkışacaklarla, her ne şekilde olursa olsun size düşmanlık edenlerle savaşacağımız gibi antlaşmamıza tam olarak bağlı kalacağız. Bunu da kabul etmezseniz aramızda savaş var. Bu savaş Cenab-ı Hakk’ın (c.c) emri olan vazifeleri tamamlanıncaya kadar sürecektir.” Kafirler bu iki şarttan birini kabul ettiler mi Müslümanlar antlaşmalarını yerine getirmeye. sözlerinde durmaya başlarlar ve bu yoldan asla sapmazlardı. Bununla birlikte savaş neticesi mağlup olanlara iyilik ve güzellikle davranırlardı. Bunun delili olarak Hz.Ömer (r.a)’in Kudüs-ü şerif’e girdiklerinde gösterdiği yüce gönüllülüğü gösteririz. Hz. Ömer (r.a) Kudüs-ü Şerif’e küçük bir toplulukla girdi. Dini mekanları ziyaretinde kendisine Patrik Sofranyus’un refakat etmesini istedi. Sonra da emniyet içerisinde bulunduklarını, mallarını kiliselerini gözeteceklerini ve saygı göstereceklerini, Müslümanların hiçbir kiliseye saldırıda bulunmayacağını halka ilan etti. Fakat kafirler teklif edilen şartları kabul etmezlerse yegane hüküm savaşmaktı. Savaşlarda kafirler mağlup olurlarsa galiplere -halife tarafından bir özel beyanla- köle olurlardı. Bununla birlikte bu hal onların sonsuza kadar köle olacaklarını göstermez. Düştükleri kölelik durumundan kurtulmaları mümkündü. Çünkü merhamet kapıları o gibi düşkünlerin önünde açıktı. Herkes belirli bir fidyeyle kurtulabildiği gibi Allah (c.c) rızası için azat etmeye de halifenin hakkı vardı. Nitekim Kur’an-ı Azimüş-Şan’da Resul-ü Ekrem ’e hitaben şöyle buyrulmuştur: “(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın, (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız)…”[41]İşte bir insanı köle edebilmek için yukarıda belirtilen kurallara uymanın ne derece zaruri olduğu bu ayetle sabittir. Bunu bilerek muhalefet edenler büyük bir günah irtikap etmiş, şiddetli bir cezayı hak etmiş sayılırlar. Ebu Hureyre (r.a)[42] şu hadis-i Nebevi'yi rivayet ediyor: “Hz. Peygamber ; Cenab-ı Hakk (c.c) insanlardan üçünün kıyamet gününde ben hasmıyım. Bunlardan biri benim adımla söz verip sonradan sözünden dönen, ikincisi hür bir kimseyi satıpta parasını yiyen, üçüncüsü de bir kimseyi ücretle çalıştırıp ondan faydalandığı halde ücretini vermeyendir. Buyurmuştur. demiştir.”[43] Ebu Davud’un[44]. Abdullah bin Ömer[45] (r.a)’dan naklettiği hadis’te “hür bir kimseyi kendine köle edinen adam”[46] şeklinde de bir rivayet vardır.Müslümanlar esirleri köle edinmek hususunda dinlerinin vermiş olduğu müsaadeden nadiren istifade ederek daima vergi almakla yetinmişlerdir. Bu cümleden olarak Nebiyy-i Ekrem efendimiz Hazretleri yılda bin elbise vermek üzere Necran Hristiyanlarıyla barış antlaşması yaptığı gibi Hz. Ömer (r.a)’de adam başına Müslümanların verdiği verginin iki katına denk bir vergiyle Beni Tağlib Hristiyanlarıyla barış antlaşması yapmıştır.Amr bin As (r.a)’ da Mısır’da bu güzel yoldan ayrılmayarak halka dinlerini serbestçe yaşayabileceklerini, adalet ve insafla muamele edeceğini, herkesin mal, can ve hanesine asla bir zarar gelmeyeceğini ve Roma İmparatorluğu tarafından yüklenen aşırı vergilere karşılık her fert için ancak yılda iki vergi dinar alınacağını anlatmıştır. Zamanımızdaysa Müslüman hükümetler harp esirlerine uluslar arası hukuka göre muamele etmektedir. İşte yukarıda anlatılanlardan anlaşıldığı üzere Müslümanlarda köleliğin yalnız bir kaynağı vardır. Bu kaynak, köleliği dar bir çerçeveye sıkıştırıyor. Halbuki köleliğin kaynakları diğer milletlerde pek çok ve çeşitliydi. Mesela Roma’da kölelik harp esirlerini, onların çocuklarını ve bazı kanunlarda belirtildiği şekliyle esir düşenleri kapsamaktadır. Burada dikkate değer bir nokta daha vardır ki, o da esir tüccarlarının hiçbir zaman Roma’da olduğu gibi mağlup olan tarafın çocuklarını çalıp köleleştirmek ve askerlerin gayr-i meşru arzularını teskin etmek üzere kadınlarını fuhuş ve ahlaksızlık yerlerinde teşhir etmek için İslam askeriyle beraber savaş meydanına gittikleri asla görülmemiştir. Çünkü İslamiyet hiçbir zaman böyle çirkef bir işi uygun görmedi. Bunun için akl-ı selim apaçık olarak hükmeder ki, orta Afrika’da adam avlayıp satmak, bunlara en çirkin ve zalimce muameleleri reva görmek gibi en insanlık dışı tavırları İslam dini’nin uygun gördüğünü zannedenlerin söyledikleri, işin gerçeğine uygun değildir. Çünkü bu din-i Mübin, inkar edilmesi mümkün olamayacağı üzere iyiliklerin her türlüsünü emreden, kötülüklerin de her türlüsünü yasaklayan bir dindir. 2. Kölelere Yapılan Muameleler Şark memleketlerinde halkın seçkin kazanımlarından biri de, önceden nasılsa o hali öylece muhafaza etmesidir. Şarkta bir köle bulunduğu ailenin fertlerinden sayılan itibarlı bir hizmetçidir. Şarkta bir kölenin sahibine olan yakınlığı, garpta bir hizmetkarın efendisine olan yakınlığından fazladır. İslam’da efendiyle kölesi arasında bir fark ve uzaklığı gerektiren bir ayrım görülemez. Çünkü Müslümanlar’da kölelik yüz karası ve utanılacak bir şey değildir. Böylelikle köleler itibarını kaybedip aşağılık bir duruma düşmüş, toplum tarafından dışlanmış insanların oluşturduğu bir sınıf olmayıp, lütuf ve yumuşaklıkla muamele görürler. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur. Anne-babanıza sözle ve fiili olarak ihsanda bulunun, akrabanıza, sıla-i rahimle ve yetimlere gönüllerini okşayarak, fakirlere sadakalarla, yakın komşularınıza şefkat ve merhametle, uzak komşularınıza hayrı isteyip zararı defetmekle, eş, dost ve arkadaşınıza haklarını gözetip, sevgiyle, yolcu ve misafire ikram edip doyurmakla, köle ve câriyelerinize giydirerek ve yumuşaklıkla, hepsine gücünüz yettiğince iyilikte bulunun. Muhakkak ki Allah (c.c) bu zikredilenlere iyilik etmeyip kibirli bir şekilde suçlanarak haksızca insanlara karşı böbürlenenleri sevmez.”[47] İslam şeriatını şöyle göz ucuyla inceleyenler İslam’ın kölelerin maruz kaldıkları ahkam ve cezaların hafifliğini fazlasıyla arzu ettiğine dair birçok delili müşahede ederler. Allah-u Teala (c.c) Hazretlerinin “(câriyeler) evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı uygulanır...”[48] buyurması bu hususta yani şu zayıf görülen köleler hakkındaki inayet ve lütfun ne beliğ bir delilidir. Bu hususta Hz. Peygamber ’in hadislerini gözden geçirenler, bunların da lütuf ve merhametle kaynaşık olduğunu görürler. İmam Ali (k.v) Hazretlerinin Hz. Peygamber ’den rivayet ettiği şu “mülkünüz altında olan şeyde Allah’tan korkun”[49] hadis-i şerifini dikkatle inceleyiniz. Ümmü Seleme (r.a)’dan “namaz hususunda ve elinizin altında bulunan şeylere muamele işinde Allah’tan (c.c) korkunuz"[50] şeklinde gelen bu rivayeti de dikkatiniz altına alınız. Görürsünüz ki mülk sahibinin köle hakkındaki muamelede Allah’tan (c.c) korkması farz namazlardaki korku mertebesindedir. Halbuki namaz dinin direği olduğu gibi İslamiyet’in en önemli rüknüdür. Resulullah vefatından önceki hastalığı sırasında “namaz ve sahip olduklarınız!”[51] buyuruyorlardı. Bu cümle Nebiyy-i Ekrem ’in son sözü olmuştur.Bu hususta ziyadesiyle tarif ve açıklığa sahip bir takım hadisler daha vardır. İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamber’ den naklen diyor ki “Resullullah iki zayıfa, köle ile kadına muamelede Allah’tan (c.c) korkunuz.”[52] buyurdu. Yine bir hadisinde Hz. Peygamber “Dostum Cebrail aleyhisselâm bir esire yumuşak muameleyi o derece tavsiye etti ki insanlar köle edilmezler ve istihdam olunmazlar zannettim”[53] buyurmuştur. Artık İslam’ın yukarıda belirttiğimiz şiarlarını anladıktan sonra bu Din-i Mübin için vahşilik ve barbarlık isnadında bulunmak akıl sahipleri için mümkün müdür? Bu konuda belirttiğimiz kısmi deliller bu kadar değildir. Hz. Peygamber ’in ağzından şöyle nakledilmiştir: “Kardeşleriniz olan köleleriniz sizin hizmetçinizdir. Cenab-ı Hakk (c.c) onları sizin tasarrufunuz altına koydu. Bunun için eli altında kardeşini bulunduran ona yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. (Hatta sahibi yokluk içinde yaşasa bile kölesini böyle yoksulluk içinde yaşamaya zorlayamaz.) Onlara takatlerinin üstünde yük yüklemeyiniz. Eğer böyle yaparsanız kendilerine yardım ediniz[54].” Diğer bir Hadis-i Şerif’te “ Şüphesiz Allah (c.c) size mülk kıldı, eğer isteseydi sizi onlara mülk kılardı” buyurulmuştur. Hz. Peygamber bunu açık bir hükümle destekleyip takviye etmiştir. Çünkü kölelerin ellerini, ayaklarını kesmek vs, gibi şekilde işkence edilmelerini yasaklamıştır. Bu hale cür’et edenlere bu şekilde işkence edilen kölelerin azat edilmelerini istemiştir.İbn Cüreyc şöyle bir rivayette bulunmaktadır: “Zenba’ bir gün kölesini bir câriyesiyle sohbet ederken görüp kölenin hem burnunu kesmiş hem de hadım etmiştir. Köle Hz. Peygamber’ e gittiğinde, Efendimiz: “Seni bu hale getiren kimdir? Diye sormuşlar, kölenin “Zenba” demesi üzerine Zenba çağırılmış, Resulullah : “Bunu niçin yaptın? diye sormuş, Zenba’ da bu durumu anlatmıştır. Bunun üzerine Efendimiz köleye dönerek: “Haydi git, azatsın!” buyurmuşlar, köle “artık kimin kölesi olacağım diye sorunca Hz. Peygamber: “Allah ve Resulünün…! karşılığını vermiştir.”Muhterem okuyucularımız hadım edilmiş bir kölenin “Kimin kölesi olacağım?” suailini dikkatle düşünmelidirler ki, ilk anda göze çarpmayan önemini takdir edebilsinler. Zira Resul-ü Ekrem 'in yukarıdaki cevabı azat olan kölenin, geçimini sağlamaktan aciz kaldığı takdirde geçimini kendi üzerine aldığını taahhüt etmesi demektir. Bundan dolayı, Resul-ü Ekrem ahirete yürüdüğünde Allah ve Resulü namına azat olan bu köle Hz. Ebubekir (RA)e gelerek “ Rasulullah’ın vasiyeti?” deyince Hz. Ebubekir (ra): “Evet, sana, ailene verilmekte olan nafaka devam edecektir.” buyurup ahirete yürüyünceye kadar bu nafakayı vermeye devam etmişler; irtihâlinin ardından azatlı köle Hz. Ömer (ra)e müracaat ederek talebi üzerine Mısır’da geçimini temin edecek bir yerin kendisine verilmesi için Mısır Valisine emir verilmiştir.[55] Kölelerin hakkına riayet, refah durumuna itina hususları da şefkat ve merhametin son derecesindeydi. İbn-i Ömer (ra) Rasulullah in ağzından işiterek diyor ki: “Kölesine kim tokat atarsa, yahud döverse cezası kölenin azat edilmesidir.” Ebu Hanife’nin (ra) mezhebinde bir adam bir köleyi öldürmeye teşebbüs ederse idam olunur. İbn-i Ömer’in (ra) rivayet ettiği yukarıdaki hadisten –tokat atma, dövme az olsun, çok olsun, meşru veya gayr-i meşru bulunsun- her halde azat etmenin gereği anlaşılır.Yukarıdaki değerlendirmeleri hiçbir alim ileri sürmemiştir. O halde bundan mutlak şekilde köleye ilişmemenin gerektiği hususu anlaşılır mı? Hayır anlaşılmaz. Var olan deliller ve alimlerin icması şöyledir: Bir efendi kendi kölesini vurabilir ancak mesele bu vurma meselesi işkence halinde olmayıp sadece kölenin terbiye ve edebi içindir. Fakat her halde bir efendinin kölesine on değnekten fazla vurması caiz değildir. Bir köle eğer dini görevlerini yerine getirmede kusurlu davranırsa o zaman ona vurmak caizdir. Resul-ü Ekrem bu hususta:” Kölen Allah’a (c.c) karşı olan görevlerinde asilik ederse onu vur. Sana karşı asi olursa affet.” Buyurmuştur. Hz. Peygamber kendisine tabii olanlara kölelere karşı affedici olmalarını pek çok tavsiye ederlerdi. İbn-i Ömer’in (r.a) rivayetine göre bir adam Resulullah ın huzuruna gelmiş, ya Resulallah kölemi kaç defa affedeyim diye sormuş, yine cevap verilmemiş. Nihayet dördüncü kez sorduğunda Resul-ü Ekrem yüksek sesle: “Ecir ve sevaba nail olmak istersen kölenin kusurlarını günde yetmiş kez affet.” Buyurmuştur. Resul-ü Ekrem kölenin köleliğini yüzüne vurarak onu küçük görmeyi de nehy etmiştir. Ebu Hureyre (r.a)’nın rivayetine göre Resul-ü Ekrem şöyle buyurmuştur: Sizden hiçbir kimse kölem, câriyem dememeli; oğlum, kızım, delikanlım demelidir[56].” Ebu Hureyre (r.a) bu hadis-i şerif’e dayanarak “(Abd’im ‘kulum, kölem demeyiniz’ demeyiniz; çünkü hepimiz Cenab-ı Hakk’ın (c.c) kuluyuz.” demiştir.
__________________
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| kölelik, tarihte, İslâmda |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|