|
| Konular: 50,310 | Mesajlar: 311,895 | Üyeler: 10,668 | Online: 218 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Saadet
Üye No : 514
Üyelik tarihi : 15-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Üsküdar
Konuları : 524
Mesajlar : 5,768
Teşekkürleri: 2,967
2,172 mesajına 3,803 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 9
![]() Son Aktivitesi : 06.06.10
Durumu : Status: Offline
|
Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan meselelere nasıl bakılması gerektiği konusunda kafalar eni-konu karışık durumda. En küçük bir fıkhî meselede bile ehli tarafından tercihte bulunulmasına tahammül gösteremeyenlerden, ihtilafın alanının en temel itikadî meselelere bile uzanabileceğini düşünenlere kadar geniş bir yelpaze söz konusu.
Bu meseleyi tafsil etmeden, genellemeler yaparak ve kestirmeden giderek hüküm vermek isabetli olmaz. Zira kalkış ve varış noktamız, ele aldığımız meselenin mahiyetine/muhtevasına göre değişiklik arz edecektir. Benim burada yapmayı tercih edeceğim tafsil, "itikad"i", "fıkhî" ve "diğer" olmak üzere üç ana gövde üzerine ibtina edecek. Elbette bunların her biri de kendi aralarında maddelere ayrılacak. 1. İtikadî alan. İnanılması "zaruri" olan temel itikad esaslarında ihtilaf olmaz. Dolayısıyla bir kimse açık ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan birini veya birkaçını -ne suretle ve gerekçeyle olursa olsun- inkâr ediyorsa, kendisini "Müslüman" olarak ifade etmesi hiçbir şeyi değiştirmez, o kimse dinden çıkmıştır. Allah Teala'nın varlığı ve birliği, peygamberlerin, meleklerin ve kitapların varlığı, ahiret günü ve kader meseleleri böyledir. Burada son madde üzerinde biraz durmak gerekir. Fazla yer işgal edeceği için bir başka yazıda müstakil olarak ele alınması gereken bu nokta üzerinde şimdilik şunu söyleyelim: Biz bir fiili işlemeden Allah Teala bizim o fiili ne zaman ve nasıl işleyeceğimizi ve fiilin sonuçlarını bilemez gibi bir anlayış açıkça küfürdür. İtikadî alana taalluk etmekle birlikte "detay" sayılabilecek hususlar da vardır. İmanın tarifi, meleklerin tabiatı, peygamberlerin sayısı, kuldaki kudret ve iradenin mahiyeti... gibi hususlar böyledir ve bunlar üzerindeki ihtilafın -ilgili ayet ve hadisler tamamen göz ardı edilmedikçe- kişiyi dinden çıkardığını söylemek isabetli değildir. 2. Fıkhî alan. Bu alan üzerinde fazlaca sarf-ı kelam etmeye gerek yok zannederim. Zira fıkhî meselelerdeki ihtilafın hem "kaçınılmaz", hem de "gerekli" olduğu konusunda aklı başında kimsenin bir itirazı yoktur. Ancak burada iki noktanın altını çizmek gerekir: A. İhtilafın kabul edilebilir bir gerekçesi olmalıdır. Yani ihtilaf, nassların yapısından, farklı anlama tarzlarından.. vb. metodolojik gerekçeleri ortaya konulmuş tutumlardan kaynaklanmalıdır. "Ben yaptım, oldu" mantığıyla ortaya konulan ihtilafa itibar edilmez. B. İcma son derece önemli bir unsurdur. Üzerinde ihtilaf edildiği bilinmeyen bir meselede farklı bir görüş ortaya atma cür'etini göstermeden önce, öncekilerin o farklı görüşe ve gerekçesine muttali olmadığından emin olunmalıdır. Bu ise hayli zor bir meseledir. "Onların gözünden kaçmış olamaz mı?" tarzındaki düşünce belki bu cür'ete haklılık kazandırır gibi görünür; ancak aldatıcıdır. 3. Diğer meseleler. Burada kasdettiğim, bilhassa itikad ve ahkâm alanına "doğrudan" girmeyen ayet ve hadislerin delaletidir. Herhangi bir Kur'an ayeti veya hadis hakkında "ben böyle anlıyorum" deme hakkımız var mıdır? Burada da tafsile gidilmelidir. Yapı olara farklı anlaşılmaya müsait, tefsirlerde ve hadis şerhlerinde farklı anlaşıldığını gördüğümüz ayet ve hadisler hakkında, makul gerekçelerini ortaya koymak kaydıyla ve bir tarafı yaparken bir başka tarafı yıkmak gibi garabetler sergilememek şartıyla "ehil kimseler" tarafından farklı yorumlar yapılabilir. Yoruma açık olmayan hususlarda tevile dayalı olarak da olsa temel kabullere aykırı şeyler söyleyen kimseler tekfir edilmese bile, tehlikeli bir noktada bulundukları bilinmelidir. Burada, "Bir meselenin yoruma açık olup olmadığına kim karar verecektir?" şeklindeki mukadder sorunun cevabı şudur: İlgili husustaki nass(lar)ın yapısı, Sahabe döneminden itibaren üzerinde farklı bir yorum yapılıp yapılmamış olması ve yapılacak farklı yorumun nasslarda sarahaten yer almış hususlarda açıkça çatışma teşkil etmesi durumunda yorumun makbul olmayacağı, dolayısıyla sahibinin yoldan saptığına delalet edeceği açıktır. İmam el-Gazzâlî'nin Kânûnu't-Te'vîl isimli eseri bu konuda gerçekten ufuk açıcı niteliktedir. Herhangi bir ayet ya da hadis hakkında "kişisel yorum"unu ortaya koymadan önce bu alanla iştigal eden herkesin mutlaka belli bir metodolojik/usulî zeminde bulunduğundan emin olması gerekir. Şu nokta son derece önemli: Efendimiz (s.a.v)'in, Sahabe'ye (r.anhum) tebliğ etmesi gereken her şeyi tebliğ ettiğinde şüphe yok. Onların da Efendimiz (s.a.v)'den aldıklarını kendilerinden sonrakilere aktardıkları kesin. Zira aksi halde bu dinin, daha ilk nesilde ortadan kalktığı ya da tahrif olduğu söylenmiş olur. Şu halde Sahabe, bilhassa "dinin sabiteleri" bağlamında neyi nasıl yapmışsa, onu öyle yapmaya dikkat etmek gerekir. Usul-i Fıkıh ilmine bir bütün olarak bakıldığında, genel bir "Selef" vurgusunun baskın olduğu görülür. Sahabe icmı ve genel olarak icma, sahabî kavlinin hücciyyeti, Medine Ehli'nin ameli, hükmen merfu rivayetler... gibi hususlar hep bunun göstergeleridir. Müslüman bilincinde Selef kavramı nirengi noktası gibidir. Biz kendimizi Selef'e bakarak ayarlarız. Elbette bu sebepsiz değildir. Bilhassa Efendimiz (s.a.v)'in yönlendirmeleri ile oluşmuş bir bilinç durumudur bu. "İslâm'da yorum tekeli yoktur", İslâm'ın evrenselliği, yorum zenginliğindedir"... gibi ne anlattığı çok da iyi tesbit edilmemiş sloganların arkasına düşerek birtakım temel hakikatleri ıskalamayalım...
__________________
''Cahil, öfkelenince bağırır-çağırır; akıllı ise, yapması gerekli olan şeyleri planlar...'' (M. Fethullah Gülen) |
|
|
| Bu mesaj için el Büğdüzi kullanıcısına teşekkür edenler: | Vukuf-i Kalbi (02.05.09) |
|
|
#2 | |
|
Grubu : Misafir
Üye No :
Konuları : 227
Mesajlar : n/a
Son Aktivitesi : 01.01.70
Durumu :
|
Alıntı:
Yazinizin bu kisminda gecen sözler tipki vahabi anlayisini benmseyen selefilerin bakis acisi gibi. Böyle söyleyerek kendilerince ayet ve hadislere ters düsen hüküm ve yorumlari kabul etmeyib itikadi ve ameli mezheb imamlarimizin bize gösterdikleri yolun disina cikmamaktadirlar. "Ayet ve hadisleri selefin anladigi gibi anlayabilmemiz icin bunlar hakkinda yorum yapilmamali" diyerek ayet ve hadisleri kendi kafalarina göre anlamaya calistiklarindan dolayi aslinda mücdehid olmamalarina ragmen mücdehidlik yapmaktadirlar ve böylece yeni yorumlara ve ihtilafa sebeb olmaktadirlar. Konu misafir tarafından (02.05.09 Saat 10:14 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Şmdi tam ben açacaktım,Allah razı olsun. Ah bi anlasak...Yarı aklımızla dinin temel değerlerini saçma sapan amaçlar uğruna veya din ile temellendirdiğimiz fiiller için besbelli olan hükümleri görmemezlikten gelmeyi bi bıraksak...
__________________
|
|
|
| Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür edenler: | el Büğdüzi (02.05.09) |
|
|
#4 | |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Saadet
Üye No : 514
Üyelik tarihi : 15-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Üsküdar
Konuları : 524
Mesajlar : 5,768
Teşekkürleri: 2,967
2,172 mesajına 3,803 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 9
![]() Son Aktivitesi : 06.06.10
Durumu : Status: Offline
|
Alıntı:
bu yazı ebubekir hocanın yazısı benim değil.
buyrun yanlışlarını ilmi delillerle destekleyerek ciddi bir reddiye yazın biz de okuyarak anlayalım.
__________________
''Cahil, öfkelenince bağırır-çağırır; akıllı ise, yapması gerekli olan şeyleri planlar...'' (M. Fethullah Gülen) |
|
|
|
|
|
#5 | |
|
Grubu : Misafir
Üye No :
Konuları : 227
Mesajlar : n/a
Son Aktivitesi : 01.01.70
Durumu :
|
Alıntı:
Yani onlarda "Biz kendimizi Selef'e bakarak ayarlarız" diyorlar ve böyle yaparak ayet ve hadisleri kendi kafalarina göre yorumlayarak aslinda selefin yolunda olan mücdehid ve müceddid imamlarimizin bize bildirdikleri mezheblerin disina cikmis oluyorlar. Bu yazinin yanlis anlasilmamasi niyetiyle konuyla alakali oldugunu düsündügüm bazi eklemeler yapmak istiyorum: Tarih boyunca yetismis ve dini meselelere aciklik getirmis olan mücdehid ve müceddid derecesindeki alimlerimizin Kuran ve Sünnete bagli kalarak bize gösterdikleri yolun disina cikarak aykiri fetvalar ve yeni görüsler,yeni yorumlar yapabilmek icin bu alimlerimizin derecesinde olmak gerektigini Ehli-Sünnet ölcülerine bagli degisik kitablardan defalarca okudum,hocalardan defalarca dinledim...söylenen sey genellikle "ictihad kapisi kapanmamis olsada KURAN-SÜNNET-ICMA ve KIYAS delilleriyle belirlenmis olan temel konularin disina cikmamak sarttir,cikabilmek icin en az onlar kadar derin bilgiye,mücdehid veya müceddid derecesinde alim olunmasi gerekiyor.Bu devirde bu derecede kimse yoktur" deniliyor. Görebildigim kadariyla bunda ittifak var. Onun icin Akaid ilmi,Fikih ilmi ve Tasavvuf ilminde Kuran-Sünnet-icma- ve kiyas ölcüleriyle belirlenmis olan temel konularin disina cikarak farkli yorumlar ve bakis acilariyla kafa karistiranlardan uzak durmakta,en azindan körü körüne baglanmamakta ve Kuran-Sünnet yolunun yolcularinin saglam,güvenilir kaynak eserlerinden uzaklasmamakta fayda var düüncesindeyim. Kuran ve Sünnettin yaninda bu kaynak eserlerden faydalanmak cok önemli. Onlarin Kurani kerimi ve sünneti anlama kabiliyetleriyle bizim kendi kafamiza göre anlama kabiliyetimiz arasinda daglar kadar fark var düsüncesindeyim. Bunun icin Allah mücdehid alimler göndermistir,onlar bize nasil iman etmemiz,neyi nasil anlamamiz ve yasamamiz gerektigini bildirmistir.. Asagdaki bilgileri sadece paylasmak niyetiyle aktariyorum. Öncelikle mücdehid olabilmenin sartlarina bakalim: "Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri meşhûr “İzâle-tül-hafâ” kitâbında buyuruyor ki: Müctehid olmak için, fıkh bilgilerinin çoğunun, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve icmâ’dan ve kıyâsdan, edille-i tafsîliyyelerini bilmesi lâzımdır. Her hükmün delîlini bilmelidir. Delîle zann-ı kavî hâsıl etmelidir. Müctehid olabilmek için bu beş ilmde mütehassıs olmak şartdır: İlm-i kitâb-ı kırâet ile ilm-i tefsîr, ilm-i hadîs ki, her hadîsi senedleri ile bilmesi ve sahîhi, za’îfi hemen tanıması, üçüncüsü, ilm-i ekâvîl-i selefdir. Yanî her mes’ele için selef-i sâlihînin ne dediklerini bilmelidir ki, İcmâ’dan dışarıya çıkmasın.Bir mes’ele üzerinde iki başka kavil olmuş ise, kendisi bir üçüncü yola sapmasın. Dördüncüsü, ilm-i arabîyyet, ya’nî, lugât, nahv, mantık, beyân, me’ânî, belâgat ve sâir arabî ilmlerdir. Beşincisi, ilm-i turuk-ı istinbât ve vücûh-i tatbîk-i beynel-muhtelifeyndir. Böyle derin bir âlime müctehid denir. Böyle bir âlim, cüz’î mes’elelerden birinde çok düşünür. Buna benziyen her hükmü, delîlleri ile birlikde inceler. Muhakkak bilmelidir ki, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edebilmek için de, bu beş ilmde derin mütehassıs olmak lâzımdır. Bunlardan başka, âyet-i kerîmelerin sebeb-i nüzûlünü bildiren hadîs-i şerîfleri de bilmeli. Selef-i sâlihînin tefsîr için söylediklerini bilmeli, hâfızası, anlayışı çok kuvvetli olmalı. Âyet-i kerîmelerin siyâk, sibâk ve tevcihlerini ve benzeri şeyleri iyi anlamalıdır.” www.muhabbetullah.com sitesinden alintidir Ayet ve hadisleri kendi kafamiza göre anlamaya calisma meselesi… Bir Hocaefendinin bu konudaki aciklamasina aynen katildigim icin seninle paylasmak istiyorum: Malumnuzdur ki, ayet ve hadisler edebi yönden en zengin ve benzeri olmayan, söz ve manaları ihtiva den hazinedirler.onların bir benzerlerini asla kimse sarf edemez ve o muhteşem mana alemine giremez..hadis ve ayetlerde bazen öyle kelimelerle karşılaşırız ki, manasını aklımız idrak edemez…hatta bir çok alim bile, bir kelimenin lafzını tevil ederken ihtilaf etmiş ve edegelmişlerdir…bu ayetlerdeki lafızların değişik manaya geldiklerinden dolayıdır… Ayet ve hadislerin şerhlerine baktığımız zaman; “ şu alim bunu öyle alamış,falan alim bunu öyle anlamış” gibi ifadelere sartlarız…dimiii….işte bu ayet ve hadislerin değişik manaları ifade ettiklerini gösterir…***bazen bir söz geçer ayet ve hadiste,”ama kastedilen şey başka olur”…ayet ve hadislerde; kinaye,eş anlam,mecaz anlam gibi birçok edebi snatı görebilmekteyiz… Ve alimleri alim yapan şeyin; AYET VE HADİSLERİ KAVRAMA VE TEVİL ETME gücüne sahip olduklarını yine bilyoruz inşALLAH..alimler ayet ve hadislere baktıklarında, “neyin kastedildiğini,hangi lafızların hangi manada kullanıldığını., ayet veya hadisin ne zaman nazil olduğunu,kimleri kasteddiğini, bilir ve anlarlar…zaten işte bundan dolayı alimdirler yaa…. Ve bizim gibi acizler, AYET VE HADİSLERİ tevil etme ve anlama gücüne sahib değildirler.ayet ve hadislerin tevili için alimlere ihtiyaç duyarız.zira başka çaremiz yoktur da..kendi aklımıza tevil yapmamız ALLAH muhafaza çok tehlikeli bişeydir..ucunda delalaet , hatta şirke düşme bile vardır bunun… Diyeceğim şudur ki; ayet ve hadisleri kendi mantığımızla tevil etmeye kalkışmayalım inşALLAH…alimler,müfessirler,fakıhler nasıl anlamışsa öyle anlıyalım…bu konuda onlara ittibaa edelim..zira helali-haram,haramı-helal anlar isek kendi aklımızdan, bu çok tehlikeli bir iş olur hakkımızda…biz buna muktedir değiliz. Bazen kardeşler gelir ve bir mesele hakkında bişey söylerler..ve akabinden hadis okurlar konuyla ilgili..ama bide bakarlar ki, okudukları hadisten çıkardıkları hüküm, alimlerin görüşlerine (icmaya) testir...çıkmaza girerler... -Eeee ben hadis okudum ama bu konuda...okuduğum hadiste öyle diyor!!!! (diye çıkmaza girdikleini ifade edeler).... işte bu hadisi tevil etmeden doalyı çıkan sorundan ibarettir...demek ki alimler kardeşimizin okuduğu hadisi farklı tevil etmişlerdir...(otada bişey yok yani...) onun içindir ki, hadis ile beraber onun şerhini okumalı ve öğrenmeliyiz...ancak o zaman o hadise vakıf olabiliriz....kendi kafamıza göre tevil ederisek çıkmaza girmememiz mümkün değildir... 73 Fırka İslam dininin mensupları farklı firkalara ayrılmışlardır. Hz. Peygamber (asm) şu ifadeleriyle insanlık alemindeki ihtilaf gerçeğine işaret eder: "Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." denilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Hadis-i şerifte, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, yetmiş ikisi Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya Ehl-i sünnet denir.) [C.2, m.67] Kurtulan firka Ehli-Sünnettir. Dogru yolun Ehl-i sünnet vel-cemaat olduğunu İslam âlimleri ittifakla bildirmişlerdir. Peki Ehli Sünnet kimlerdir? Yakın zamanlara kadar bir müslümanın bilmesi gereken esaslar arasında, itikadî ve amelî mezhebinin ne olduğu konusu da bulunurdu. Çoğumuz artık “itikadî” “amelî” gibi kelimeleri bilmediğimiz gibi mezhep kavramını da tam manasıyla bilmiyoruz. Ama bu durum ne konunun önemini azalttı, ne de tertemiz dinimizin bugünlere taşınmasında Cenab-ı Allah’ın vesile kıldığı müctehid alimlerimizin kıymeti azaldı. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Ne Demek? İslâm bilginleri, buradaki Hz. Peygamber s.a.v.’in yolundan gidenleri “Sünnet” kelimesi ile, Ashab-ı Kiram r.a.’ın yolundan gidenleri ise “Cemaat” kelimesi ile ifade ettiler. Böylelikle Hz.Peygamber s.a.v. ve ashabının yoluna uyanlara “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” (Sünnet ve Cemaat mensupları) denildi. Bununla birlikte, kurtuluşa erenlerin yalnızca bir tek fırka olmasından hareketle, bunun çok küçük bir zümre, diğer 72 fırkanın da çok büyük bir kesim olduğunu düşünmemek gerekir. Yine, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i, tarihte ve bugün, İslâm dünyasını parçalara ayıran fırkalar gibi bir fırka olarak değerlendirmemek de gerek. Tam tersine, 72 fırka dediğimiz gruplar bu tür küçük fırkalardır. Ehl-i Sünnet ise, İslâm alimlerinin ve İslâm ümmetinin asıl büyük çoğunluğunu oluşturan ana caddedir. İslâm’ın temel kurallarının ve ana esaslarının oluşturduğu tertemiz yoldur. Bu özelliğiyle Ehl-i Sünnet, İslâm bilginleri tarafından bir fırka ya da mezhep olarak değerlendirilmedi. İslâm’ın ruhuna tam anlamıyla nüfuz etmiş, Kur’an ve Sünnet’e en uygun yol, yani bizzat İslâm’ın kendisi olarak değerlendirildi ve öyle kabul edildi. Hak Mezhepler Mezhepler, İslam dininin itikadî ve amelî sahadaki düşünce ekolleridir. Mezhep, gitmek anlamındaki Z-H-B kökünden türetilmiş bir kelime olup, "gidilen yol" anlamındadır. İslâm’ın kendisini temsil eden bu ana caddede, itikat ve amelin temel konularında tam bir birlik bulunmaktadır. ‘Füruat’ dediğimiz ayrıntı meselelerde ise, fikir ayrılığını İslâm dini son derece normal karşılar. Hatta kolaylık açısından, fikir ayrılıkları gerekli görülmüştür bile denilebilir. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmuşlardır. İşte gerek itikat, gerekse amelî (uygulamalarla ilgili) meselelerde Ehl-i Sünnet dediğimiz ana caddede bazı hak mezhepler ortaya çıktı. Amelde Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî; itikatta da Maturidî ve Eş’arî mezhepleri oluştu. Bunların hepsi Kur’an ve Sünnet kaynaklı, hak olduğu İslâm alimlerinin ve İslâm ümmetinin şahitliği ile sabittir. Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma gücüne sahip olamayan taklit ehlinin, hem itikatta, hem de amelde bunlardan birine uymaları zorunludur. Karışıklıklar ve Doğru Anlayışa İhtiyaç Ehl-i Sünnet itikadının ve kelâmının önde gelen isimlerinden biri İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’dir. Nitekim, Fıkh-ı Ekber başta olmak üzere, bugün elimizdeki eserlerinin hepsi akaid ve kelâmla ilgilidir. Ehl-i Sünnet’in diğer bir önemli ismi de Selefiyenin imamı Ahmed b. Hanbel’dir. Ancak, İmam-ı Azam’dan İmam Maturidî rh.a. ve İmam Eş’arî rh.a.’e kadar geçen yaklaşık iki asır içerisinde Ehl-i Sünnet çizginin dışında olan Mutezile kelâmı mutlak hakimiyetini kurmuştu. O dönemlerde Kelâmı yeren eserler, daha çok Mutezile kelâmına karşı yazılmıştır. Bu yüzden, gerçek itikat esaslarının yeniden belirlenmesi için yeni bir çıkışa ve daha önce var olan altyapı üzerinde yeni bir bina kurulmasına ihtiyaç duyulmuştu. Bunu yerine getirme görevi de iki büyük alime, İmam Maturidî rh.a. ve İmam Eş’ari rh.a.’e nasip oldu. Bu iki imam, Ehl-i Sünnet’in görüşlerini sistemleştirdiler ve yaydılar. Aralarında temel inanç konularında hiçbir ayrılık yoktur. Tek kurtulus firkasi Ehli Sünnet İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Hadis-i şerifte, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, yetmiş ikisi Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya Ehl-i sünnet denir.) [C.2, m.67] Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (İnsanlar, dinde çeşitli gruplara bölündüler. Her grup, kendi yolunu doğru sanıp sevinmektedir.) [Müminun 53] Bir kimse, kendi başına Kur’an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri okuyup da doğru yolu bulamaz. İşin ehli olan âlimlere ihtiyaç vardır. 73 sahte altının içine bir tane hakiki altın konsa, bunu sarraflardan başkası anlayamadığı gibi, 73 fırkadan hangisinin doğru olduğunu da ancak Ehl-i sünnet âlimleri anlar. Akıl ile doğruyu bulmaya çalışırsak bu çok güç, hatta imkansızdır. Her fırkadaki insan, “Bu fırka doğru yolda” diyor. Bu işte selim olmayan akıl ölçü olmaz. Ölçü olsaydı, 72 sapık fırka meydana çıkmazdı. Her fırkaya girenler de, aklına göre bu fırkaları tercih etmiştir. Akla uyulursa, insan sayısı kadar fırka meydana çıkar. Piyasada birçok kitap, birçok grup var. Bunlar için bizim iyi veya kötü dememizin bir kıymeti yok. Yani bir insan biz iyi deyince iyi olmaz, biz kötü deyince kötü olmaz. Şahıs ismi kitap ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü imam-ı Rabbani hazretleri veriyor: (Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Âyet-i kerimede, (Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoklarını küfre sürükler, çoklarını da hidayete ulaştırır) buyuruluyor. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayanlar yanlıştır.) [1/ 286] Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır. Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69] (Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13] (Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20] Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise, ihlasla yaptığı dua sebebiyle doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Dua etmekten çekinmemeli, Ya Rabbi, doğru olan hangi grup ise bize onu nasip eyle demelidir. Yani özetle: Tutundugumuz dala dikkat edelim,ölcümüzün ve süzgecimizin Ehli-Sünnet olmasina dikkat edelim,kendimize ona göre eserlerinden faydalanabilecegimiz "alimler","hocalar" secelim. Ölcü ve süzgec herhangi bir zatin görüsü,kitabi degil ve olmamali. Ölcü ve süzgecimiz mücdehid ve müceddid imamlarimizin vesilesiyle ve islam alimlerimizin ittifakiyla Kuran-Sünnet-Icma-kiyas delilleriyle bizlere kadar ulasan EHLI-SÜNNET yoludur. Ehli-Sünnet ayni zamanda AKAID ilmi-FIKIH ilmi ve TASAVVUF ilmi dengesidir. Bu üc ilim alaninin biri eksik veya yetersiz olursa yanlis görüsler,sapik düsünceler,bozuk inanclar ve dengesizlikler ortaya cikiyor. Bu konuda Milli-Gazete yazarimiz Ebubekir Sifil hocamizin cok güzel tesbitleri var: " Din'in temel hedefi olan "insan-ı kâmil"i inşa etmek için üç Fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaid'i, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf'u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur. Zede almış, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen "bid'at vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Zahir'in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen "fısk vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Batın'ın ihmali ise, sa'y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek "iflas vadisi"ne sürükler. Dolayısıyla ben bu "Üç Fıkh"ı, bir bütünün üç ayrı cephesi ve üç ayrı yansıması olarak görüyorum. İsimlerinin farklı olması, zaman içinde meydana gelen –tabir yerindeyse– "iş bölümü"nü ve uzmanlaşmayı anlatması dolayısıyladır. Yoksa Selef-i Salihin'de bunların üçü de kâmil anlamda bir arada mevcut idi. Bu "Üç Fıkıh" arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber'i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler'de, Mücessime ve Müşebbihe'de görürüz. Fıkh-ı Zahir'i ihmale terk ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın'a gerekli önemi vermediği için bir başka aşırılığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve "Selefîlik" örnek gösterilebilir. " Bu dengeden Mücdehid ve müceddid derecesinnde olan büyük islam alimleri anlar. Bu derecede olmayanlar kendilerini alim sanarak mücdehid veya müceddid olmamalarina ragmen yani bu isin ehli olmamalarina ragmen kurani kendi kafalarina göre yorumlarlarsa Ehli-Sünnet disi sapik firkalar ortaya cikar. Isin ehli olmayanlarda bunlari "alim" sanarak peslerinden gider ve Allah korusun yoldan cikabilir. ISLAMDA DOGRU ITIKAD EN ÖNEMLI MESELEMIZDIR CÜNKÜ ITIKADIMIZ BOZUK OLURSA IBADETLERIMIZ BOSA GITMIS OLUR. Dünyadan herkes ahirete yolculuk yapıyor. Herkes bir vasıtaya binip gidiyor. Bir vasıtaya binmek değil, doğru vasıtaya binmek önemlidir. Yanlış vasıtaya binen, istediği yere değil, vasıtanın gittiği yere gider. Kâbe’ye gitmek için niyet edip Paris’e giden uçağa binen, niyeti halis olsa da Kâbe’ye varamaz. Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. Doğru iman sahibi olmaya çalışmalıdır. İtikadı düzeltmeden önce ibadet etmenin faydası olmaz. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru itikad 1 rakamı gibidir. İhlaslı ibadetler sağına konan 0 [sıfır] rakamı gibidir. Bir sıfır konunca 10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne kadar 0 konursa değeri artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, yani riya ile yapılan ameller de, soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna konan sıfır gibi değersizdir. İtikad doğru olunca ibadetleri arttırmak, insanın gayretine, ihlasına, ilmine bağlıdır. İstediği kadar artırır. Ancak, doğru itikadı, yani ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç faydası olmaz, soldaki sıfır gibi değersizdir. Bütün dünya bize verilse, fakat itikadımız düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün dertler bize verilse, itikadımız doğru ise, üzülmek gerekmez. Doğru itikadın Ehl-i sünnet vel-cemaat olduğunu İslam âlimleri ittifakla bildirmişlerdir. |
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| tekeli, yorum, İslam’da |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|