|
| Konular: 50,310 | Mesajlar: 311,895 | Üyeler: 10,668 | Online: 212 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
![]() Rabıta 30.09.2007 Soru: 25 Aralık 2005 tarihli yazınızda şöyle demişsiniz: “Rabıta’yı, müridin, yeni girdiği seyr-ü sülûk sürecinde, her haliyle örnek aldığı üstadını tahayyül ve tasavvuruna yerleştirmek, kendisini ona benzetmeye çalışmak ve onu yokluğundayken yanındaymış gibi düşünerek tavr-u ahvaline ve düşüncelerine çeki düzen vermek olarak anlıyor ve bunda da bir sakınca bulunmadığını düşünüyorum.” “Keşke rabıtayı kendi anladığınız gibi değil de rabıtayı yaptıranların anlattığı şekilde değerlendirseydiniz. Mesela İsmailağa cemaatinin çıkardığı kitapta rabıta tarifi şu şekilde: “Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir” (Ruhu’l-Furkân c. II, s. 79) Peki hocam rabıta bu şekilde anlayanlar için bir sakınca teşkil eder mi? Zira rabıta yapanların sizin anladığınızdan çok adı geçen kitabın yazarlarının anlayışlarına daha çok rağbet ettiği kesin.”
__________________
|
|
|
| Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür edenler: | evlad-ı fatihan (06.08.09) |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Cevap:
Rabıta konusunda benim söylediklerimle burada nakledilen tarif –ki Mevlana Halid-i Bağdâdî (k.s)’ye aittir– arasında bir “zıddiyet” bulunmadığını söyleyerek başlayalım. Zira her iki yaklaşım da salikin, şeyhini tahayyül ve tasavvuruna yerleştirmesi esasına istinat etmektedir. Nihai amaç, şeyhin örnekliğinden ve rehberliğinden istifade etmek, manevî inkişaf sürecinde şeyhi de rabıtayı da vesile kılarak asıl maksuda vasıl olmaktır. Zaten Mevlana Halid (k.s)’in Rûhu’l-Furkân’da yer alan sözlerinin devamında da bu husus açıkça belirtilmektedir. Burada okuyucunun takıldığı nokta, “şeyhin mürid tarafından Mevla ile kendisi arasında vesile kılınması” hadisesi olsa gerek. Eğer mesele buysa, burada detayına giremeyeceğimiz “tevessül” meselesinin cevazı veya adem-i cevazı gündeme gelecektir. Bu konu için daha önce bu köşede kaleme aldığım yazılara bakılmasını tavsiye edeceğim. Eğer okuyucunun takıldığı nokta bu değil de, bütünüyle bu tarifte yar alan anlatılan sürecin “imkânı” ise, bunun bir tecrübe işi olduğunu hatırlatmak durumundayım. Felsefe’yi bir Felsefe talebesi olarak bizzat öğrenme sürecine giren İmam el-Gazzâlî’nin yaptığı gibi, eğer burada anlatılan sürecin yaşanmasının mümkün olup olmadığı merak ediliyorsa, yapılması gereken şey, bu tecrübenin bizzat yaşanmasıdır. Bütün bunları söylerken –her meselede olduğu gibi– rabıta konusunda şu veya bu çevrede müşahede edilen birtakım yanlış uygulamaların işin özüyle örtüşüp örtüşmediğiyle ilgileniyor değilim. Zira burada konuştuğumuz mesele işin aslî yanıdır. Şu veya bu şekilde istismar konusu yapılması ya da kötü örnekliklerin yaşanıyor olması, meselenin aslına
__________________
|
|
|
| Bu mesaj için Vukuf-i Kalbi kullanıcısına teşekkür edenler: | evlad-ı fatihan (06.08.09) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Administrator
Üye No : 2
Üyelik tarihi : 28-07-2008
Nereden : İstanbul
Konuları : 2171
Mesajlar : 13,859
Teşekkürleri: 7,795
5,707 mesajına 12,423 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Soru:
Tasavvuf konusunda ne diyorsunuz? Rabıta, fenafil şeyh, şeyhten şefaat veya himmet talep etme, başı sıkıştığında vefat etmiş bir şeyhin ruhaniyetinden yardım talep etme gibi mevzularda şirk tehlikesi var mıdır? Cevap: Ne yazık ki genellikle Tasavvuf denince akla ilk olarak soruda zikredilen hususlar geliyor. Tasavvuf'un bir "ruh disiplini" ve bir "ahlak eğitimi" olduğu ve bu yönüyle insana ve topluma tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de çok büyük faydalar sağladığı vakıası ihmale uğruyor. Din'in temel hedefi olan "insan-ı kâmil"i inşa etmek için üç Fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaid'i, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf'u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur. Zede almış, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen "bid'at vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Zahir'in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen "fısk vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Batın'ın ihmali ise, sa'y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek "iflas vadisi"ne sürükler. Dolayısıyla ben bu "Üç Fıkh"ı, bir bütünün üç ayrı cephesi ve üç ayrı yansıması olarak görüyorum. İsimlerinin farklı olması, zaman içinde meydana gelen –tabir yerindeyse– "iş bölümü"nü ve uzmanlaşmayı anlatması dolayısıyladır. Yoksa Selef-i Salihin'de bunların üçü de kâmil anlamda bir arada mevcut idi. Bu "Üç Fıkıh" arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber'i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler'de, Mücessime ve Müşebbihe'de görürüz. Fıkh-ı Zahir'i ihmale terk ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın'a gerekli önemi vermediği için bir başka aşırılığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve "Selefîlik" örnek gösterilebilir. Biraz daha özele inecek olursak, Tasavvuf'un temsil ettiği değerlerden yoksun bir İslam anlayışının zaman zaman aşırılıklara kayması gibi, Tasavvuf ekolleri içinde de zaman zaman aksi istikamette aşırı yönelişler bulunabilir. Bunun örneği tarih içinde de görülmüştür, günümüzde de görülebilir. Önemli olan, bunlar üzerinden toptancı ve genellemeci bir "Tasavvuf eleştirisi" yapma yanlışlığına düşmemektir. Soruda zikredilen diğer hususlara gelince her birinin delilleri ve tartışması ilgili çalışmalarda görülebileceğinden, burada bunları tekrar etmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim: Kendisini, bir üstadın vereceği eğitime ihtiyaç duymadan İslamî ilimlerde gereği gibi eğitebileceğini düşünen ve gerçekten de bunu yapabilecek kapasitesi bulunan kimse için –yine birtakım riskler bulunmakla birlikte– teknik olarak bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Tasavvuf da böyledir. Tezkiye-i nefs ve tehzib-i ahlak konusunda kimseden yardım almadan mesafe kat edebileceğini düşünenler ve yapmak istediği işin dünyevî ve uhrevî bedelini göze alabilenler için bir şeyhe bağlanmak da, diğer hususlara riayet etmek de gerekmez. Ancak bunun ne kadar güç bir iş olduğunu ve bir anlamda da Amerika'yı yeniden keşfetmek anlamına geleceğini de belirtmeden geçmek olmaz… Rabıta'yı, müridin, yeni girdiği seyr-ü sülûk sürecinde, her haliyle örnek aldığı üstadını tahayyül ve tasavvuruna yerleştirmek, kendisini ona benzetmeye çalışmak ve onu yokluğundayken yanındaymış gibi düşünerek tavr-u ahvaline ve düşüncelerine çeki düzen vermek olarak anlıyor ve bunda da bir sakınca bulunmadığını düşünüyorum. Fena fi'ş-şeyh de yine bu çerçevede düşünülebilecek bir durumu ifade eder. Kalbî ve zahirî ahvaline çeki-düzen vermek için şeyhinde yok olma ya da rabıta ile onun murakabesi altında bulunduğunu hissetme ihtiyacı duymayan, yani seviye olarak daha ileriye geçmiş bir kimse için elbette bunlar söz konusu olmayacaktır. Şeyhten himmet istemeyi, şeyhin dua ve teveccühünü talep etmek olarak anlıyorum. Mürşid (yol gösterici, irşad edici) makamında bulunan insanların duası elbette talep edilir; hatta manevî mertebeleri ne olursa olsun bütün mü'minler birbirlerine dua eder, birbirlerinden dua talep ederler. Şeyhin şefaati meselesine gelince, Hadis kitaplarında Ümmet-i Muhammed'den –Hz. Peygamber (s.a.v) dışında– günahkârlara şefaat edecek kimselerin bulunacağını anlatan sahih rivayetlerin mevcudiyeti, sorunun bu kısmına olumlu cevap verilmesini zorunlu kılmaktadır. Kimi rivayetlerde bunlar "melekler, sıddıklar, şehidler" olarak sayılırken[1], kiminde "ulema"[2], kiminde "müezzinler" zikredilmekte[3], kiminde de küçük çocukların ebeveynlerine şefaat edeceği haber verilmektedir.[4] Bunlar arasında Ümmet-i Muhammed'in bazı fertlerinin şefaatleri de hassaten zikredilmektedir ki, bunlar arasında kendi ev halkına şefaat edecek olanlar bulunduğu gibi, Mudar kabilesinin bireylerinden daha fazla sayıda insana şefaat edecek olanlar da vardır.[5] Bütün bu rivayetleri bir arada ele aldığımızda, kıyamet günü bu Ümmet'in bazı fertlerinin günahkâr mü'minlere şefaat edeceği ortaya çıkmaktadır. Bu meyanda salih ve kâmil insanların zikredilmesinde herhangi bir yanlışlık yoktur. Başı sıkışan, darda kalan kimsenin, ölmüş bir salih kulun ruhaniyetinden yardım talep etmesine gelince, burada tafsile gitmek gerekir. Ölmüş bulunan salih kimsenin, kendisinden yardım istendiğinde bunu duyma ve çağrıya icabet etme kudret ve tasarrufuna kendiliğinden sahip bulunduğunun düşünülmesi son derece tehlikelidir. Hz. Peygamber (s.a.v) bile kendisine getirilen salevatları, Allah Teala'nın, ruhunu iade etmesiyle işiteceğini ve mukabele edeceğini söylemiştir. Ama eğer salih kişiye Allah Teala'nın böyle bir hususiyet bahşedeceğine inanılarak, yani "Allah Teala'nın kendisine vereceği kudret ile benim sesimi duyabilir ve yardımıma koşabilir" diye düşünülerek böyle bir talepte bulunulursa burada şirkten söz edemeyiz. Maamafih sıkıntılı durumlarda doğrudan Allah Teala'dan yardım ve imdat istemek en doğrusudur. "İstimdat/istiğase" tabir edilen bu durum ile "tevessül" arasında fark bulunduğunu da ekleyelim yeri gelmişken. Burada doğrudan ölmüş kişiden talepte bulunma söz konusu iken tevessülde onu vasıta yaparak Allah Teala'dan isteme vardır. Eğer ölmüş kişiden yardım talep eden kişinin maksat ve niyeti de tevessül ise, bu takdirde yapılan işin –her ne kadar şeklen yanlış ise de– gayrı meşru olduğunu söyleyemeyiz. [1] Bkz. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 43; İbn Ebî Âsım, Kitâbu's-Sünne, 389 [2] İbn Mâce, "Zühd", 37. (İsnadı zayıftır. Bkz. el-Irâkî, Tahrîcu Ahâdîsi'l-İhyâ, I, 13) [3] el-Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, X, 381. [4] Ahmed b. Hanbel, IV, 105. [5] Ahmed b. Hanbel, V, 257, 61; İbn Huzeyme, Kitâbu't-Tevhîd,, 313 vd.
__________________
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| rabıtaebubekir, sifil |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|