|
| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 188 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Grubu : Misafir
Üye No :
Konuları : 227
Mesajlar : n/a
Son Aktivitesi : 01.01.70
Durumu :
|
HAK-BATIL MÜCADELESİNİN TARİHÇESİ İnsanlık tarihinin bugüne kadar geçirdiği medeniyet dönemlerine de bir bakış yapıldığında görülmektedir ki insanlık tarihi boyunca hep "Hakkı Üstün Tutan" bir medeniyet kurulmuş bu medeniyet insanlığa saadet getirmiş yeryüzünü etkilemiştir. Ancak bir müddet sonra "Hakkı Üstün Tutan" medeniyetin etkisinde kalan bölgelerin birisinde bu medeniyet dejenere edilmiş ve "Kuvveti Üstün Tutan" bir medeniyet haline dönüştürülmüştür. Bunun sonucu olarak hakkı üstün tutan medeniyetin yerine kuvveti üstün tutan bir medeniyet yeryüzüne hakim olmaya başlamıştır. Ancak bu da devam edememiş arkadan yeniden hakkı üstün tutan bir medeniyet kurulmuş ve yeryüzünde hakim olmuştur.Medeniyetler tarihindeki bu gelişme Tablo IIde özet bir grafik hafinde ortaya konmuştur. Medeniyetler tarihine bir bakış yapıldığı zaman görülüyor ki Mezapotamyada ilk yazının keşfiyle başlayan tarihi dönemlerin başlangıcında önce İbrahim (a.s.) öncülüğünde hakkı üstün tutan bir medeniyet kurulmuş. Bu medeniyet Mısır’ı etkilemiş ne var ki Mısırda firavunlar bu medeniyeti dejenere etmişler ve yerine kuvveti üstün tutan Mısır medeniyetini kurmuşlardır. Mısırdaki bu medeniyetin karşısında bu sefer Musa (a.s.) öncülüğünde yeniden Hakkı Üstün Tutan bir medeniyetin kurulduğunu görüyoruz. Bu medeniyet Yunanistanı etkiledi ve fakat Yunanlılar bu medeniyeti dejenere ettiler ve yerine "Kuvveti Üstün Tutan" bir medeniyet kurarak yeryüzüne hakim oldular. Bu medeniyetin karşısında ise bir müddet sonra İsa (a.s.) öncülüğünde yeniden Hakkı Üstün Tutan bir medeniyet kuruldu. Bu medeniyet de Roma’yı etkiledi. Romalılar hatta biz de Hıristiyan olduk dedikleri halde İsa (a.s.)ın öncülüğünü yaptığı medeniyeti dejenere ettiler. Yeniden "Kuvveti Üstün Tutan" Roma Medeniyetini kurdular. Roma Medeniyeti asırlarca insanlığa zulmetti. Bu zulmün karşısında Hz. Muhammed (s.a.v.)’in öncülüğünü yaptığı Hakkı Üstün Tutan "İslam Medeniyeti" kuruldu. Bu medeniyet en az 1000 yıl yeryüzüne hakim oldu ve insanlığa saadet getirdi. Batı, Avrupa bu medeniyetin etkisi altında kaldı. Bir yan Endülüsteki büyük İslam medeniyetinden ve diğer yan denizcilikte ilerlemiş Venedik Cenevizlerin Müslüman ülkelerden getirdikleri kitaplar ve haberler vasıtasıyla Müslümanlardan bir çok şey öğrendiler. Bu etkilerin sebebiyle Rönesans başladı. Batı Avrupa Müslümanlığın etkisiyle Ortaçağın karanlık Engizisyon döneminde bugünkü batı medeniyetine geçen değişimi yaşadı. Ancak ne var ki batılılar Müslümanlıktan öğrendiklerini dejenere ettiler. Tıpkı eski Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde olduğu gibi “Kuvveti Üstün Tutan” batı medeniyetini kurdular. Hak kelimesinin lügat manası "Değişmez" demektir. Istılah manası ise "Her şart altında doğru olan şey" demektir. Mesela iki kere ikinin dört ettiği gibi. Batıl kelimesinin lügat manası "isabetsiz, yanlış" demektir. Istılah manası ise "Her şart altında yanlış olan şey" demektir. Mesela iki kere iki üç eder iddiası gibi. Bugünkü batı medeniyeti, kendilerinin de her zaman belirttikleri gibi eski Roma medeniyetine, eski Roma medeniyeti eski Yunan medeniyetine, eski Yunan medeniyeti de eski Mısır medeniyetine yani Firavunlara dayanmaktadır. Firavunlar insanlara zulüm yaparken, bu yaptıkları zulümleri biz size zulüm yapıyoruz diye yapmazlardı. Yaptıkları zulümleri bu bizim hakkımız diye yaparlardı. Hataları onların hak anlayışlarının yanlış olmasında, batıl olmasındaydı. Batılın hak anlayışına göre hak 4 sebepten doğmaktadır: 1- Kuvvet 2- Çoğunluk 3- İmtiyaz, ayrıcalık 4- Menfaat, çıkar Hiç şüphesiz gerçekte bu sebeplerin hiçbirisi hak sebebi olamaz. Fakat batıl inanış bunları hak sebebi saymaktadır. Hakiki hak anlayışına göre hak 4 sebepten doğar bu sebepler şunlardır: 1- Cenab-ı Hakkın bütün insanlara eşit olarak verdiği temel insan hakları. Bu haklar şu 5 temel haktır: 1) Yaşama hakkı 2) Neslin korunması, ırz ve namusun korunması hakkı 3) Mülkiyet hakkı 4) Aklın korunması hakkı 5) İnancın korunması hakkı 2- Emek 3- Karşılıklı rıza ile yapılan mukavele 4- Adalet gereği doğan haklar. Hakiki hak anlayışına göre hak yalnız bu 4 sebepten dolayı doğar. Bunun dışında hiçbir sebepten dolayı hak doğmaz. Ne kuvvet, ne çoğunluk, ne imtiyaz ne de çıkar hak sebebi olamaz. İşte insanlık tarihi boyunca hak ve batıl birbiriyle mücadele etmiştir. Bu mücadelenin temelinde hak anlayışı ve kabulündeki farklılık yatmaktadır. Batıla dayanan medeniyetlerin temelinde "Kuvveti üstün tutan zihniyet" yatmaktadır. Hakka dayanan medeniyetlerin temeli ise "Hakkı üstün tutan zihniyete" dayanmaktadır. Takriben 300 yıldan beri yeryüzünde kaba kuvvete dayanarak üstünlük tesis etmiş bulunan "Batı medeniyeti" gerçekte "Kuvveti üstün tutan bir zihniyetin" medeniyetidir, insanlığa saadet getirmesi mümkün değildir. Sadece zulüm yapmaktadır. Nitekim bu medeniyet insanlığı iki ikiz kardeşle ezmektedir. Bunlardan birisi "Komünizm" diğeri de "Kapitalizmdir. Her iki sistemde temelde birbirinin aynıdır. Çünkü her ikisi de “Kuvveti üstün tutan bir zihniyet”e dayanmaktadır. Bundan dolayı netice itibariyle bir "Ezen-ezilen" sistemidirler. Aralarındaki tek fark komünizmde ezen güç siyasi güçtür, kapitalizmde ezen güç ekonomik güçtür, sermayeyi elinde bulunduran mutlu azınlığın gücüdür. Komünizm 70 sene insanlığa zulmettikten sonra yıkılmıştır. Kapitalizm de sadece zulmetmektedir, bunun da yıkılıp gitmesi mukadderdir. Şimdilik ayakta durmasının tek sebebi kapitalizmin, emperyalizm ve siyonizmin bir sömürü aracı olması yüzünden suni olarak korunması ve yaşatılmaya çalışılması yüzündendir. Her iki nizamın da temeli batıldır ve insanlığa saadet getirmesi mümkün değildir. İnsanlık şimdi kendisine "Mutluluk=Saadet" getirecek yeni bir nizam aramaktadır. Bu nizam ancak "Hakkı üstün tutan" "ADİL DÜZEN" nizamıdır. Ekonomik düzen medeniyetin etkisi altındadır. Onun için batıda gelişen ekonomik düzen, medeniyetinin etkisiyle “Adil Bir Düzen” olarak değil bir "Ezen-Ezilen" düzeni olarak gelişmiştir. Yukarıda da açıklığı gibi bu medeniyet üç asırdan fazla bir zamır İnsanlığa iki ikiz kardeşle zulmetmektedir. Bunlardan birisi "Kapitalizm" diğeri ise "Komünizm" dir. İnsanlık tarihinde ekonomik dönem olarak “Emek Mübadelesi” dönemine geçilince batıda kapitalizm hakim oldu. Bu kapitalizm aşağıda daha açık ve berrak olarak belirtilmiş olan özellikleriyle belirli sermaye sahipleri tarafından bütün çalışanların ve insanlığın sömürülmesine yol açtı. Büyük halk kitlelerini ezdi. Emperyalizm ve Siyonizm’in yürütücüsü ufak bir sermayedar zümreyi gittikçe zenginleştirdi. Tekeller, karteller oluştu. Bu grup siyasi düzeni ve bütün toplum düzenini etkileri altına aldılar. İnsanlık tam bir haksızlık, sömürü, zulüm dönemine girdi. u kapitalizmin zulmü karşısında bir yan sosyal patlamalar ve harpler çıktı. Diğer yan da kapitalizme karşı yeni bir düzen ortaya konmaya çalışıldı. Böylece "Komünizm" ortaya çıktı. Yine yukarıda açıklığı gibi Komünizm de temelde kuvveti üstün tutan medeniyetinin bir ekonomik düzeni olduğu için temelde kapitalizmin aynıdır ve bir "Ezen-Ezilen" düzenidir. Böylece batıda yapılan iş bir arabanın düz yolda giderken yolun sağına yuvarlığı görülünce direksiyonu hızla ve fazlaca kırıp bu sefer de arabayı yolun solunu yuvarlamak oldu. Komünizm kapitalizmin zulmünü ortaya koydu. Fakat tedavisini yapamadı. Bir hastalık yerine diğer bir hastalığı ortaya getirdi. Halbuki ekonominin bir de sağlam, sıhhatli, saadet getiren, haklı düzeni vardır. Bunun adı ise Adil Düzendir. Adil Düzen temel ilkeleri itibariyle asırlar boyu insanlık tarihinde zaman zaman o günün şartlarına göre uygulanmıştır. Ancak bugünün şartlarına göre maalesef henüz hiçbir ülkede bütün bir, düzen olarak mevcut değildir. Ancak ne var ki bütün insanlık bugün bu düzene muhtaçtır ve bu düzeni beklemektedir. İşte yukarıdaki tarihçe tablosunda düşey iki çizgiyle gösterilen, insanlığın bugünkü bulunduğu noktada durum budur. Nasıl insanlık bugüne kadar adeta gündüz ve gecenin birbirini takip ettiği gibi hep "Hakkı Üstün Tutan" bir Aydınlık Saadet Dönemi’nden sonra, "Kuvveti Üstün Tutan" bir "Karanlık Zulüm Dönemi" yaşamışsa takriben 3 asırdan beri insanlığa zulmeden karanlık batı medeniyetinin arkasından şimdi İnşallah en kısa zama "Hakkı Üstün Tutan Aydınlık Saadet Dönemine" geçecektir. ŞANLI MÜCADELENİN TARİHÇESİ * * Bu bölüm Ahmet Akgül’ün, “Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi” isimli kitabından alınmıştır.Erbakan Hoca 200e yakın ortağı organize ederek 1 Temmuz 1956 yılında Gümüş Motor Fabrikasını kurmuştu. Bu girişimle, tarımsal sulamada iş görmek ve özellikle şekerpancarı ziraatını destelemek üzere 15 beygir gücünde, çift silindirli dizel motorların ve pompaların üretimi amaçlanmıştı. Ortaklardan hiç kimsenin hissesi 5i geçmiyordu. O günkü fiyatlarla 6 milyon sermayeli Gümüş motor fabrikasına, Menderes hükümeti de 1 milyon 300 bin dolarlık yardımda bulunmuştu. Erbakanın Genel Müdürlüğünü yaptığı fabrikada, 500 personel çalışıyordu. 1958 yılına kadar Gümüş Motorda işler iyi gidiyordu... Ancak Türkiyenin kalkınmasını istemeyen ve 100 yerli motor üretimini hazmedemeyen Masonik çevreler, hükümeti ve odalar Birliğini de etkileyerek çeşitli zorluklar çıkarmaya başladılar. Erbakan Hoca’nın girişimiyle, şeker şirketinin Gümüş Motor’a ortaklığı da pek işe yaramadı. Erbakan 1963 yılında Gümüş motordan ayrılıp tekrar üniversiteye döndü. 1960 yılında Ankara’da yapılan sanayi kongresinde Erbakan "Türkiye’nin kendi otomobilini yapabileceği" fikrini ortaya attı. Asker yöneticileri, Eskişehir Demiryolları CER fabrikasını Hocanın emrine verdiler. Erbakan burada "Devrim" adı verilen ilk yerli otomobili yaptı. 1969 genel seçimleri yaklaşırken bütün gazeteler, Türkiye odalar Birliği Başkanlığına seçilen Erbakan’la ilgili haber ve yorumlarla doluydu. Odalar Birliğinin sanayileşme hamlesindeki rolünü çok iyi bilen ve Gümüş motor tecrübesiyle buranın mutlaka ele geçirilmesi gerektiğini düşünen Erbakan, önce Sanayi Başkanlığı, Genel sekreterlik gibi çeşitli kademelerinde görev yaptığı bu kurumun, nihayet idare kurulu üyelerinin seçimiyle, Genel Başkanlığına geliyordu . Erbakan’ın, meşhur Mason Sırrı Enver Batur’u devirip TOBun Genel Başkanlığına oturması, Masonik çevrelerde panik başlatıyordu. Çünkü Erbakan “döviz dağıtımına puantaj sistemi getireceğini, kredi paylaşımında İstanbul sanayicisiyle Anadolu sermayesini dengeleyeceğini, yatırımları verimli üretimlere yönelteceğini” söylüyor, böylece vurguna ve soyguna son veriyordu. Çünkü o dönem, odalar birliğine verilen 20 milyon dolar yatırım kotasının, 19 milyon doları İstanbul, İzmir tüccarına veriliyor, sadece1 milyon doları Anadolu’ya gidiyordu. İşte bütün bu haksızlıklara son vermek ve Milli sanayimizi kurmak ve geliştirmek amacıyla, önce dürüst ve değerli işadamlarının ve Anadolu zihniyeti taşıyanların, Genel idare kurulu üyeliğine seçimlerini sağladı. Ve yine kanunların öngördüğü şekilde, bu idare heyetinin seçimiyle Odalar Birliği Başkanlığına atı. Masonların baskısı ve büyük locaların talimatıyla, önce; "Sizi iflas ettiririz, Erbakan’a uymayın" diye Anadolu tüccarına gözdağı veren Başbakan Demirel, bunda başarılı olmayınca, ardından bu seçimlerin iptali için Danıştaya dava açtı ve haksız bulundu. Bu sefer kaba kuvvetle ve polis marifetiyle, seçimle o makama gelmiş olan Hocayı, görevinden uzaklaştırmak yoluna başvurdu. Kendi işlerine gelince "Demokrasi aşığı" geçinen ve hürriyet havarisi kesilen Demirel, o günlerde planladığı Trabzon gezisine çıkmadan önce, Ankara Valisi Ömer Naci Bozkurt ile Emniyet Müdürü İbrahim Urala telefonda: "Ne pahasına olursa olsun, bu adamı mutlaka oradan çıkarın" diye bağırıyordu .. Ertesi sabah, Emniyet şube müdürlerinden Kamil Özdilek ve Ahmet Özal odalar Birliğine giderek, Erbakan’ın makamını terk etmesini istiyorlar. Hoca haklı olarak direniyor ve saat 23.00e kadar onları oyalayıp bir ara fırsat bularak kapıyı kilitleyip çıkıyor. Ertesi gün, iki şube müdürü daha görevlendiriliyor ve kapının önüne polisler yığılıyor. Amaçları Hoca’yı binaya sokmamaktır. Ama O, arka kapıdan içeri girip çoktan makamına oturmuş ve görevine başlamıştır. Bunu öğrenen Demirel çılgına dönüyor. Yetkililere kesin talimatlar veriyor ve tehditler yağdırıyor. Bu sefer Hoca’yı makam odasından çıkarmaya bizzat Emniyet Müdürü, yanında bir manga polisle gidiyor ve Erbakan’dan derhal odayı boşaltmasını istiyor. Hoca sekreterini çağırıyor ve belki de ileride hesap sormak ve bu zorbalığı ispatlamak üzere zabıt yazdırmaya başlıyor. Aradan saatler geçtiği halde zabıt yazımı devam ediyor ve sabrı tükenen Emniyet Müdürü tutulan zaptın 54. sayfasında "artık yeter" diye kükrüyor ve sonunda zabıt bitiyor ve Hoca çantasını alıp makamını terk ediyor Bu olayın arkasından, birkaç yakın arkadaşıyla AP (Adalet Partisi) Genel Merkezine gidip Başkan vekili Nuri Bayar’la görüşen Erbakan, partiye üye olmak istediklerini bildiriyor. Gerekli evraklar doldurulup teslim ediliyor. Kendisine bu durumun genel idare kurulunda görüşüleceği söyleniyor. Halbuki daha önce böyle bir uygulama yoktu, ama bu sefer durum tehli görülüyor Demirel’in özel tahrik ve talimatıyla ayaklanan AP kurmaylarının birçoğunun "bu adam partimizi karıştırır" gerekçesiyle, üyelik istemi reddediliyor. Böylece Erbakanın üyeliği veto ediliyor. Hoca’nın üniversiteden arkadaşları olan ve Anadolu sermayesine yakınlığı ile tanınan, Mehmet Turgut ve Saadettin Bilgiç ekibinin, bu vetoya karşı çıkmaları AP’de bir iç karışıklığa neden oluyor. Hocanın APye müracaattaki asıl maksadının ise, bu partiyi masonların güdümünden kurtarıp, milli menfaatlere hizmet ettirmek olduğu anlaşılıyor. En azından, ileride "Madem siyasete soyunacaktın, ne diye dindar ve muhafazakar tabanlı bir parti varken ona girmedin?" şeklindeki itirazları peşinen önlemeyi amaçlıyor. Erbakanın kaybedecek vakti yoktu. 69 seçimleri yaklaşıyordu. Ve derken Konyadan bağımsız aday olarak seçimlere katılıyor ve 3 milletvekili oyu alarak meclise giriyordu. Böylece Demirele ve arkasındaki güçlere karşı şanlı ve anlamlı bir zafer daha kazanıyordu... Demirel, Bölükbaşı’nın deyimiyle, 60 ihtilalinden sonra, yol üstünde bulunmuş bir şapka gibi, DPnin yerine kurulan AP’nin başına geçirilmiş bulunuyordu. Demokrat Parti ve Menderes Hükümetleri, Müslümanlara müsamahakar davrıkları ve kısmen de olsa Milli bir çizgiye kayma eğiliminde oldukları için başta ABD olmak üzere, dış güçler ve masonik çevrelerce yalnızlığa itiliyordu. Bu nedenle 1959 da tüm dış krediler kesiliyordu. Hükümet çaresizlik içerisinde kıvranıyordu. Enflasyon, üçlü rakamlarla ifade ediliyordu. Zamlar ve yokluklar peş peşe geliyordu. Bu durumu fırsat bilen muhalefetteki CHP, dış güçlerin de tahrik ve teşvikiyle, halkı ve gençliği kışkırtıyor, iktidar ise sert tedbirlerle olayları önlemeye çalışıyordu. Ve nihayet ordudaki Türkeş’in başını çektiği Amerikancı Albay’lar, bazı solcu gençleri ve sözde aydınları da arkasına alarak, 27 Mart 1960’ta yönetime el koydu ve baş gösteren gericilik() tehsini de böylece zamanında durdurmuş oldu. Rahmetli Necip Fazılın deyimiyle, 60 ihtilaliyle “yoğurttan bir hükümete kartondan bir hançer saplanıyordu Yassı ada mahkemeleri sonucu, Rahmetli Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu, sudan bahanelerle ve suçsuz yere idam ediliyordu... kim bilir, belki de Menderes ve Polatkan’ın halktan gizlenen en büyük suçları, Gümüş Motor girişimlerinde Erbakana yardımcı olmaları gösteriliyordu... Türkeş gibi, özellikle Amerikada eğitilmiş olan ve çoğu yine Amerikan güdümündeki NATOda görevli bulunan ve genellikle Albay ve daha küçük rütbeli Komitacı kurmayların yaptığı 61 anayasası hazırlı ve 25 Ekim 1961de yapılan ,ihtilalin arkasından genel seçimlerde DPnin varisi olarak katılan AP önemli bir başarı sağladı. Askerlerin de dayatmasıyla, 10 Kasım 1962de AP+CHP koalisyonu kuruldu. 1963deki ara seçimler de AP’nin zaferiyle sonuçlı. Askerlere hoş görünmek için AP’nin başına getirilen Emekli Paşa Ragıp Gümüşpala, 1964te ölünce yerine partinin asıl kurucusu Sadettin Bilgiç’in seçilmesi beklenirken, onun yerine, hiç kimsenin,gerici ve tutucularla ilişkisi olduğu gerekçesiyle tanımadığı ve partiye hizmetine şahit olmadığı genç Su Mühendisi Süleyman Demirel getiriliyordu. Demirelin "mason" olduğu belgelerle açıklanınca da, muhafazakar tabanını ürkütmemek için "mason olmadığını gösteren bir belge" yine mason locaları tarafından derhal basına ulaştırılıyordu. Mason kurallarına ters olan bu davranış, bu sefer Locaları karıştırıyordu. Demirel, mevcut koalisyonu bozmak için, CKMP ve YTP ile anlaştı. 1965 bütçesine ret oyu kullanarak hükümeti düşürdüler. AP senatörü Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında 20 şubat 1965te AP-CKMP-YTP koalisyonu kuruldu. 10 Ekim 1965te yapılan genel seçimlerde ise, AP 240 milletvekili alarak tek başına hükümet oldu. Erbakan Hoca, 1969 seçimlerinden önce bir parti kurmaya fırsat bulamamıştı. Ancak pek çok arkadaşı, değişik illerden bağımsız olarak seçime katılmış, fakat sadece kendileri Konyadan kazanmıştı... Hemen arkasından 26 Ocak 1970 tarihinde, Milli Nizam Partisi kuruldu. Artık kendi değerlerimizi savunan ve bütünüyle inançlı kadroların güdümünde olan bir partinin varlığı kaçınılmaz bir zorunluluktu... MNP’nin kuruluşunun hemen ardından, Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu ile Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas APden ayrılıp MNPne katıldılar. Böylece MNPnin meclisteki sayısı, Erbakan Hocayla birlikte 3e yükselmişti. Milli Nizam Partisi hızla teşkilatlanmaya başladı. Halkımız, yıllardır hasretini çektiği bu siyasi harekete, umulan daha büyük bir ilgiyle sahip çıktı. Gönül erleri ev ev, köy köy dolaşıyor. Hak ile Batıl tanıtılıyor, ülke gerçekleri dile getiriliyordu. Birkaç sefer ziyaret ve sohbet edilen köy ve mahallere, sonunda bir teyp ve Hoca’nın bantları hediye ediliyor ve halkımız hararet ve heyecanla bunları dinliyordu... 24 Ocak 1971de MNP’nin 1. Olağan Kongresi, büyük bir coşkuyla yapılıyor ve hemen arkasından bir iki ay sonra gerçekleştirilen 12 Mart askeri Muhtırasıyla MNP kapatılıyordu. Her ne hikmetse, 12 Eylül 1980 hareketi de meşhur Konya mitinginin arkasından yapılmış ve diğerleriyle birlikte ve özellikle MSP kapatılmıştı. Her iki askeri darbenin de, MNP ve MSPnin böylesine görkemli ve ürkütücü gövde gösterileri yapmasının hemen arkasından gelmesi çok ilginç ve anlamlıydı... MNP’nin kapatılması gerekçeleri ise şunlardı: a) Partililerin Genel Kongrede içtikleri Milli Nizam ı. b) Aynı kongrede söylenen Milli Nizam marşı, c) Milli Nizamcıların okullarda din derslerinin zorunlu okutulmasını savunmaları, d) İzmir Gençlik Kollarının yayınladığı bir broşürde "Hak yol İslam yazacağız" şiirinin şeriat propagası sayılması. Milli Nizam yemini ise şöyleydi: "Ya Rabbi Kongremizi, Milli Nizam idaresinin bu memlekete gelmesine vesile kıl... Ya Rabbi sen, Milli Nizamı milletimizin dünya ve ahiret saadetine vesile kıl..." 12 Mart Muhtırası dönemi Anayasa mahkemesince Milli Nizam kapatılınca, Sahabelerin Mekke müşriklerinin zulmünden, Hıristiyan Habeşistana hicret ettiği gibi, Erbakan Hoca’da İsviçreye gitti. Bu hicret, hem çok yoğun çalışmalar yüzünden, yıllardır ihmal ettiği bazı rahatsızlıklarını tedavi imkanı bulmak... Hem daha güvenli bir ortamda, gelecekle ilgili plan ve projeleri hazırlamak... Hem de, millet ve memlekete hizmet yolunda hayatını adadığı, ama bir türlü anlaşılamadığı ve gerekli desteği bulamadığı için, etkili ve yetkili bazı makamlara, bir nevi sitemde bulunmak, gibi hikmetlere dayanıyordu... Erbakanın İsviçreye gidişinden bir müddet sonra, 12 Mart Muhtırasının Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ile Orgeneral Turgut Sunalp’ın İsviçreye giderek “Hoca’nın Yurda dönmesi ve yeniden siyasi ve fiili hizmetinin başına geçmesi” yolunda temenni ve teminatta bulundukları söylenir... Şimdilik sadece bir iddia olmaktan öteye gitmeyen bu durum doğru olsa bile, Türkiyenin kötü gidişatını, iç ve dış sorunlarını çok iyi bilen, Hoca’nın da karakter ve kabiliyetini takdir eden vatanperver bazı generallerin, sırf ülkeye hizmet gayesiyle giriştikleri bir teşebbüs sayılabilir... Ve zaten ülkemizde ve yeryüzünde, Adil bir düzen kurmak gayesiyle yola çıkan Erbakan Hoca gibi liderlerin, ordu gibi çok önemli bir kesimi ihmal etmesi de, elbette mümkün değildir... Ve derken MNP’nin kapatılmasından bir buçuk sene sonra, 11 Ekim 1972 yılında MSP kuruldu ve çok kısa bir dönemde 42 il ve 250 ilçede teşkilatlı. MSP’nin “Milli Devlet” hedefinin temel ilkeleri ise şöyle sıralanıyordu: 1-Milli Görüş’ün egemen olduğu dönemde, Türkiye’nin şartlarına, ihtiyaçlarına ve demokrasi startlarına uygun bir “Yarı Başkanlık Sistemi” öngörülmektedir. Cumhurbaşkanını ise tek dereceli seçimle halkın kendisi belirlemelidir. 2-Senato kaldırılacak, tek meclis sistemine geçilecektir. 3-Milli iradenin Meclise yansımasını engelliyen ve parlamentonun temsil gücünü gölgeleyen olumsuzluklar giderilecektir. 4-Önemli konularda Millet’in arzu ve iradesini ortaya çıkarmak ve halkın yönetimi üzerinde denetim ve kontrolünü sağlamak amacıyla “Referum-Halk oylaması” düzenlemesi getirilecektir. Böylece, meclislerden geçse bile milletin istemediği kanun ve kararlara karşı “Halk vetosu” hayata geçirilecektir. 5-Amerika ve Avrupa’da uygulanmakta olan “Jüri usulü” olgunlaştırılacak, bağımsız mahkemelerimizin “Milli irade ve genel vicdani muhasebe” doğrultusunda ve evrensel hukuk kuralları bağlamında adalet işlerini yürütmesine fırsat verilecektir. 6-Her seviyedeki hakimlerin ve farklı statüdeki mahkemelerin, kanunların boşluğunu doldurmak üzere verdikleri “İçtihadî kararlar”ın yine ehil ve yetkili hukuk adamlarınca bunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek bir mekanizma geliştirilecektir. 7-İç barışın sağlanması ve çok yönlü kalkınmanın başarılması için, bütün hak ve özgürlüklerin en geniş anlamda tanınması ve korunması gerekir. Demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla uygulanmalı ve Milli İradeye mutlaka saygı gösterilmelidir. 8-Anadolu kalkınması, ne devletçilikle, ne de mutlu azınlığın güdümünde değil, özel teşebbüs eliyle ve bölgesel kalkınma şirketleriyle gerçekleştirilmelidir. Devlet, sadece araştırma, proje ve alt yapı hizmetleri vermeli ve rehberlik etmelidir. Bütün bunlar 22 Ocak 1973’teki MSP kongresinde de dile getirilmiştir. Evet işte 1970’lerde Milli Görüş’ün genel hedefleri bunlardır. “Demokrasi, İnsan Hakları ve Özel Teşebbüs” gibi konulara sonradan ve göstermelik olarak sahip çıkıldığını ileri sürenler, otuz yıl önce dile getirilen, bu prensipleri okuyup gerçeği görmelidir. (Bak: Mim Sin Hareketi, Mustafa Özdamar, Çığır Yayınları, Nisan 1977, sh.92-93) Evet, Milli Görüş öyle göstermelik eylemlerin ve günü birlik söylemlerin değil, Milli hedeflerin, ilmi projelerin ve uzun vadeli bir sürecin sahibidir. Siyasi Partiler yasasının 111. maddesine göre "bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan parti üyeleri, kapatılma kararından itibaren 5 yıl süre ile hiçbir siyasi partiye giremezler" engelini, yine kanuni yöntemler ve gerekçelerle deliveren Erbakan Hoca, MNP’nin kurucularından pek çoğunu MSPnin kurucu üyesi yapmıştı. Ancak bir tedbir açısından MSP Genel Başkanlığına Süleyman Arif Emre getirilmiş, kendisi de genel kurulunun seçtiği 5 kişilik kontenjan yararlanarak partiye girmişti. Erbakan Hoca, Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas 17 Mayıs 1973’te resmen MSP’ye girdiler. 2 Temmuz 1973’te ise 13’ü albay, yüksek rütbeli 20 emekli subay MSP’ye katıldı. 14.Ekim 1973 seçimlerine Süleyman Arif Emrenin Genel Başkanlığında ve tabi yine Erbakanın liderliğinde girilmiş, önemli bir başarı sağlanarak 11.8 oy oranıyla 48 milletvekili ve 3 senatör kazanılmıştı. MSP 25 büyük kentin 11inde Türkiye ortalamasının üstünde rey almıştı. Urfa’da (43.5), Kahramanmaraş’ta (40.5), Sivasta (38.5), Erzurumda (34) oranında diğer bütün partilerden fazla oy alarak birinci oldu. Malatyada (32.5), Konyada (26.5), Elazığda (26.5), Diyarbakırda (19.5) oy alarak ikinci parti oldu. Ayrıca Kayseride (21), Adapazarında (17.6), İzmitte (15.5) oy alarak üçüncü parti oldu. 14 Ekim 1973 seçimlerinde CHP: 186, AP: 149, MSP: 48, Demokratik Parti: 45, Güven Partisi: 13, MHP: 3, Birlik Partisi: 1 Bağımsızlar ise 5 milletvekili çıkarmıştı. Seçimlerden hemen sonra, 20 Ekim 1973 tarihinde, Ankara Sümer Sokaktaki MSP merkezinde yapılan genel idare kurulu toplantısında, Erbakan Hoca Genel Başkanlığa yeniden seçildi. Süleyman Arif Emrenin bu makamda kalmasını ve kendi hesapları açısından Erbakan’ın dışlanmasını uygun gören iç ve dış çevrelerin hevesleri de, böylece kursaklarında kalmış oldu. 73 seçim sonuçlarından oluşan meclis aritmetiği bir koalisyonu zorunlu kılıyordu. Birçok koalisyon ihtimali üzerinde duruluyordu. Önceleri Diyarbakır Milletvekili Halit Kahramanla, Bingöl Milletvekili Abdullah Bazencir dışında, bütün milletvekilleri ve genel idare kurulu üyeleri, koalisyona ve özellikle CHP-MSP ortaklığına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Halbuki “hem MSP’nin ve idealinin sistem tarafından resmen kabul edilmesi, hem Milli görüşün iktidarda neler yapabileceğinin fiilen gösterilmesi, hem inançlı kadroların devlet kademelerine yerleştirilmesi ve yetiştirilmesi, hem ülkenin tek başına Ecevit’in azınlık hükümetinin tahribatına terk edilmemesi ve hem de bir hükümet kurulamaması sonucu, meclisin feshedilip yeniden seçime gidilmesinin önlenmesi gibi” pek çok ciddi gerekçeler ve Hudeybiye misali hikmetlerle, CHP- MSP koalisyonuna ihtiyaç duyuluyordu. Ve Erbakan bu tarihi fırsatı değerlendirmek istiyordu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini Ecevite verdi. Ecevit sırasıyla CGP, DP ve AP genel başkanlarıyla görüştü. Ancak bunlardan bir netice alınmamıştı. 3 Kasım 1973 günü Ecevit Erbakan’la görüştü. Hoca aynı gün, genel idare kurulunu topladı ve bir değerlendirme yapıldı. Bundan bir gün sonra ise, bütün il başkanları ve milletvekillerinin de katıldığı ikinci bir toplantı daha yapıldı. Ancak CHP ile koalisyona kimse sıcak bakmıyor ve Erbakan, bunun hayati önemini anlatmakta zorlanıyordu. Sonunda Ecevite "Hayır" denildi. Bunun üzerine Fahri Korutürk, hükümeti kurmak üzere, AP genel başkanı Demireli görevlendirdi. MSP, CGP ve MHP koalisyona girebileceklerini söylediler. Demokratik parti ise, koalisyona girmeyeceğini ama dışardan destekleyebileceklerini bildirdiler. "Bu sefer millet bize muhalefet vermiş" diyen Demirel, bunu bahane ederek görevi iade etti. Korutürk, CHP- AP koalisyonu kurmak üzere, kontenjan senatörü Naim Taluyu tekrar görevlendirdi. Demirel, buna da yanaşmadı ve 25 Aralıkta, Talu görevi iade etti, ancak aynı gün yeniden görev verildi. Talu, her partinin katılımıyla sağlanacak bir Milli koalisyon denemesine girişti. Ancak AP, CHP ve MSP bunu kabul etmeyince, 10 Ocak’ta görevi iade etti. Bu arada Erbakan Hoca, Hasan Aksayı AP Balıkesir Milletvekili Cihad Bilgehana gönderdi. “AP’den 51 milletvekilinin ayrılıp MSP’ye katılmalarını, böylece MSP milletvekili sayısının 99a çıkıp, AP’nin 98e ineceğini ve bu durumda, Korutürkün Hükümeti kurma görevini mecburen kendisine vereceğini ve böylece ülkeye çok hayırlı hizmetler yapacak bir koalisyon kurulabileceğini” anlatmaya çalıştıysa da, maalesef bundan da bir sonuç alınamadı. Bu hükümet bunalımı devam ederken, 9 Aralık 1973te yapılan yerel seçimlerde MSP, bütün şer güçlerin korkunç saldırıları, halkı aldatmaları ve hatta korkutmaları karşısında, istediği başarıyı sağlayamıyor, oy oranı 12den 5.12lere düşüyordu. CHP 5, AP ise 4 oylarını arttırmıştı. Bu şartlarda erken seçim, MSP için hiç arzu edilmeyen sonuçlar doğurabilirdi. Milletvekilleri ve genel idare kurulu üyeleri, geç de olsa bu gerçeği anladılar ve CHP-MSP koalisyonuna kerhen de olsa razı oldular. Ve uzun süren görüşmeler ve tartışmalar sonucu, nihayet 25 Ocak 1974de her iki partinin birlikte hazırladığı hükümet protokolünü imzaladılar... MSP-CHP koalisyon hükümeti 26 Ocak 1974de göreve başladı. 1 şubatta Meclisten güven oyu alındı. MSP’den sadece Bursa milletvekili Dr. Emin ACAR "Hayır" oyu kullanmıştı. MSPden Şevket Kazan Adalet, Oğuzhan Asiltürk İçişleri, Fehim Adak Ticaret, Korkut Özal Gıda ve Tarım, Abdülkerim Doğru Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına, Süleyman Arif Emre, Diyanetle ilgili Devlet Bakanlığına, Erbakan Hoca ise Başbakan yardımcılığına ve Ekonomik Kurul Başkanlığına getiriliyordu. Bu koalisyon umulduğundan çok daha uyumlu ve verimli hizmetlere başladı. MSPli bakanlıklar, hem maddi, hem de manevi ala çok becerilikli ve bereketli işler başarıyordu... Artık bu hükümete "Erbakan Hükümeti" deniyordu. Başta Ecevit, diğer bütün CHP’li bakanların, Erbakanın güdümüne girdiği söyleniyordu. Erbakan Ecevite, onlarca İmam-Hatip Okulu açtırıyor, 6 bin yeni imam ve müezzin kadrosu çıkartıyordu. Tarım Bakanlığında faizsiz kredi dağıtımını başlatıyor, ahlaksız yayınlara savaş açılıyordu. Sanayileşme hamlesine hız veriliyor ve inançlı kadrolar her kademede görev alıyor ve Müslümanlar artık ikinci sınıf vataş muamelesinden ve aşağılık kompleksinden kurtuluyordu. MSP-CHP koalisyonunu Necip Fazıl şöyle değerlendiriyordu: “Milli Selamet Partisi, her şeyden önce, davasını gerçekleştirme yolunda puthane ile havra arasında tercihini yapmak zorundaydı. Halk partisinin son şekil değiştirmesini hesaba katarak, doğru bir karar vermiş, havranın daima havra kalacağı, puthanenin ise belki yavaş yavaş dalalet komasından çıkacağı, hiç olmazsa bu yenilik ve demokratiklik gayretiyle dindarları dışlamak taassubunu bırakacağı ümidiyle MSP tercih ve tayinini hatasız yerine getirmiştir”. (N.Fazıl Kısakürek 03.02.1974, Milli Gazete). Durum böyle düzgün giderken CHPnin gündeme getirdiği Af Yasası ortalığı karıştırdı. MSP’liler, özellikle “eyleme geçmiş ve fiili suç işlemiş 141, 142, 146 ve 149. maddelere giren anarşistlerin” affına şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak 163 dahil, diğer bütün fikir suçlularının affına taraftardı. 15 Mayıs 1974’te Af Yasası Mecliste onaylı. MSP’liler sadece fikir suçlarının affına "Evet", eylemcilerin ve anarşistlerin affına ise "Hayır" dedi ve kanun bu şekliyle meclisten geçti. Ancak CHP, hemen arkasından anayasa mahkemesine giderek, onların da affedilmesini sağladı. Ne var ki meşrep taassubundan ve benlik sevdasından bir türlü kurtulamayan, hazımsız ve huzursuz bazı Milletvekilleri, "Komünistleri nasıl affedersiniz?" diye MSP içinde, Erbakana açıkça tavır almaya ve problem olmaya başladılar. Bu ekibin DP milletvekili Mehmet Turgutla da sık sık görüştükleri biliniyordu. Bu arada Erbakan Hoca, Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Hacca giden ilk Türk Devlet adamı şerefini kazı... Daha sonra Kenan Evren, Bülent Ulusu, Turgut Özal, Kaya Erdem, Kazım Oksay gibi şahsıların da hacı olmasına bir nevi öncülük yaptı... 15 Temmuz 1974te, Kıbrısta sürpriz bir gelişme oldu. Yunanistaki Amerikancı faşist albaylar cuntasından cesaret alan EOKA’cı Samson bir darbe yapmış ve ENOSİS’e doğru ilk adımı atmıştı. Hedefleri Kıbrısı Yunanistana katmaktı. Bundan 5 gün sonra, 20 Temmuz 1974te Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Barış Harekâtına girişti. Harekatın kararlaştırılmasında, başlatılmasında ve başarılmasında, Erbakan başrolü oynamıştı. Kıbrıs Çıkarması, koalisyon ortakları arasındaki gerginliği bir süre unutturmuş gibiydi... Ne var ki Amerikalı ve Avrupalı dostlarımızın() şiddetle karşı çıkmasına ve ambargo uygulamasına rağmen, Erbakanın Kıbrısı kurtarma konusundaki kararlılığı, bardağı taşıran son damla oldu ve malum çevreler Ecevite bu koalisyonu bozma talimatı verdi. DP’liler de erken seçim için CHPye yeşil ışık yakınca, Ecevit bahane aramaya başladı. Bu sırada Ecevit İskinav ülkelerine bir geziye çıkacaktı. Protokole göre, yurtdışına çıktığında yerine Erbakanın vekalet etmesi gerekiyordu. Ancak Ecevit vekaleti, CHP’li Devlet Bakanı Orhan Eyüboğlu’na bırakmak istiyordu. MSP’liler bu durumda hiç değilse Hocanın da, bari Libya’ya gitmesinin uygun olacağı fikrini ortaya atıyor, ama Ecevit gazetecilere: "Kıbrısla ilgili başarı ile sürdürülen uluslararası politikayı göz göre göre tehye atamayacağını" söylüyordu. Bunun Türkçesi, Erbakanın Kıbrıs konusunda, dış güçlerin keyfine göre hareket etmeyeceğiydi... Ecevitin bu inadı karşısında MSP’liler İskinav gezisinin kararnamesini imzalamayınca, 19 Ekim 1974 tarihinde CHP-MSP Koalisyonu yıkılmış oldu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, yeni hükümeti kurma görevini Kontenjan Senatörü Sadi Irmaka verdi. Irmak Hükümetinin kurulduğu 17 Kasım 1974 günü MSP 3. Büyük Kongresini yaptı. Malum ve marazlı muhaliflerin sıkıntı ve sorunlarına rağmen bu kongre de başarıyla sonuçlı. Sadi Irmak Hükümeti güvenoyu alamayınca, 31 Mart 1975 Tarihinde AP-MSP- MHP- CGP ve DPden Sadettin Bilgiç’le beraber ayrılan 9 bağımsızın katılımıyla 1. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti kuruldu. Erbakan yine Başbakan yardımcısıydı. 1. MC Hükümeti kurulduktan bir müddet sonra, Muş Milletvekili Hamdi Çelebi "MSP yobazların eline geçiyor" diyerek partiden istifa etti. Bundan kısa bir zaman sonra ise, Bitlis bağımsız milletvekili Muhittin Mutlu ile Erzurum bağımsız milletvekili Melik Fırat MSP’ye girdi. Hemen arkasından, Sivas milletvekili İhsan Karaçam ile Zonguldak Milletvekili Zeki Okur, MSPden ayrıldı. 12 Ekim 1975’te Senatörlük ve 6 milletvekilliği için yapılan seçimlerde, MSP 3 senatörlük kazanabilmişti. Seçimin ardından, ordu ile daha ılımlı ve olumlu ilişkilere zemin hazırlamak açısından olacak, Hoca parti merkezinde kurdurduğu Halkla ilişkiler Bürosunun başına, üç emekli generali getirmişti. MSP’deki parti içi muhalefet giderek huysuzlaşıyordu. Derken meclis 5 Haziran 1977de erken seçim kararı aldı. Seçime az bir zaman kala. A Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, Hulusi Özkul, Yahya Akdağ, Cahit Karaçor, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas gibi, genellikle Nurcuların yazıcılar kolundan olan bu müzmin muhalifler, tek tek partiden ayrılıyor ve MSPden desteğini çekiyordu. Daha sonra Nizam partisini kuran bu muhalifler, tam bir hezimete uğrayacak ve adları bile unutulacaktı. Hatta 3. Büyük kongreden sonra bu şahıslar, 8 maddelik muhtıra mahiyetinde bir imzalı metin hazırlayarak, Erbakan Hoca’ya takdim ettiler: 1-Usulüne uygun istişare etmediniz. 2-Halisane ikazlarımızı dinlemediniz 3-Kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözettiniz 4-Dalkavuklara güvendiniz, emaneti ehline vermediniz. 5-Kamuoyunda davamızın hafife alınmasına vesile olan beyanatlar verdiniz. Davamızın başarısına yarayacak ilmi çalışmalar yerine, süfli politika usullerine tevessül ettiniz. 7-Maslahat icabıdır, diyerek yalan söylediniz Bu şartlar altında vebale ortak olmamak için, sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz. 8-Ancak bütün ihtilaflarımızı halledecek “ ilim ve irşat ehli bir üst hakemler kuruluna” razı olmayı, yegane çare olarak görmekteyiz. Meclis grup odasında kendisine okunan bu metni dikkatle dinleyen Erbakan Hoca, asaletine yakışan bir sabır ve olgunlukla, şu anlamda bir cevap verdi: "Zikredilenlerden birisi hariç, diğerlerinde belki haklılık payı olabilir. Evet, birçok hatalar yapmış olabiliriz. Bu bizim acemiliğimize, devlet idaresindeki tecrübesizliğimize, istismar edilen iyi niyetimize ve bazı konular ve kişiler hakkındaki bilgi eksikliğimize bağlanmalı ve bağışlanmalıdır. Ama asla iştirak etmediğim husus ise, 7. maddedeki yalan söylediğimi zannetmenizdir. Mensuplarımıza hedef göstermek, ümit ve güven vermek ve Allahtan dua makamında temenni etmek maksadına yönelik bulunan ve zaten caiz olan sözler dışında, hayatım boyunca yalan söylemeğe asla tenezzül etmedim. Bundan sonra da etmeyeceğim.. " Halbuki, tenkit edilen diğer maddeler bile, asla doğru değildir. Ya onların o konudaki İslamın hükmünü yanlış ve eksik bildiklerinden, ya anlayış ve feraset körlüklerinden, yada kötü niyetlerinden ve oyun bozanlıklarına bahane uydurma gayretlerindendir. 8. Maddedeki "Hakemler kurulu" teklifi ise, itaatsizliklerine, keyfi hareket isteklerine ve teşkilatı "7 kocalı Hürmüz" şaşkınlığına düşürme gayretlerine bir kılıf gibidir. Bu teklif ilmen de, aklen de, dinen de geçersizdir. MSP, 1977 seçimlerine, işte böyle bir parti içi kargaşa ile girdi. Sağcı, solcu bütün partiler birbirleriyle göstermelik horoz dövüşü yaparken, hepsinin ortak hedefi MSP idi. Mason-Muhafazakar tüm basın, MSP ve Erbakan aleyhinde şeytanları bile utıracak bir kampanyaya girişmişti. Dışarıdakiler iftira, alay, tehdit ile MSP’yi hırpalarken, içerdekiler de maalesef makam, menfaat ve ganimet hırsıyla birbirine girmişti... Ve tabi, seçim sonuçları herkesi şaşırtmış ve hayal kırıklığına uğratmıştı. Aslında MSP, 1973e göre reylerini bir hayli arttırmıştı. Ancak özel hazırlanan seçim kanunu oyunları ve kütüklerde yazılı seçmen listesinden bile 3 milyon fazla kullanılan sahte ve mükerrer oylar yüzünden, MSP sadece 24 milletvekili ve 1 senatör kazanmıştı. Oy oranı da bu yüzden 11.8den 8.6ya düşmüştü. MSPnin 1977 adaylarından birisi de Turgut Özaldı. Turgut Özal, Erbakan Hocanın Teknik Üniversiteden tanışı ve arkadaşıdır. O dönem Turgut - Korkut Özal kardeşler, yakalarında devamlı Bozkurt rozeti taşıyacak kadar hızlı birer Turancıdır... Hem cumaya camilere, hem de gece eğlencelerine katıldıkları için, Hoca bunlara soğuk bakmaktadır. 1. MC. Hükümeti döneminde, Başbakan Demirel, Turgut Özalı Merkez Bankasının başına geçirmek istediği, ancak Hoca’nın buna karşı çıktığı anlatılır. Özala önce MHP’liler İstanbuldan senatörlük adaylığı teklif ettiler, ama kabul etmedi. Sonra Demirel, Seyfi Öztürk ve Nahit Menteşe’yi, Bursa’dan liste başı adaylığı için Özala gönderdi. Özal bu teklife hazırdı ama, daha önce MSPden aday olmak üzere kardeşi Korkuta söz vermişti. Bazı mahfillerde, Korkut Beyin “ağabeyini de yanına alarak, Erbakanı devre dışı bırakmak ve MSPnin başına konmak hesapları yaptığı” konuşuluyordu. Ve Turgut Özal MSPnin İzmir milletvekili adayı oldu. 27 Mayıs 1977de, saat 20:50-21:00 arası yaptığı radyo konuşmasında Özal şunları söylüyordu: "... Karşılaştığımız meselelerin hallinde, en başta hızlı ve yaygın bir ağır sanayiden başka yol olmadığı, açık bir surette ortadadır. ... Kıbrıs sonrası gelişmeler, bu konuda Milli Görüşün ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. ... Faizsiz kredi ile yapılacak yatırımların, üretimi katbekat arttıracağı muhakkaktır. Devleti yönetecek kadroların, bilgili ve cesur olduğu kadar, imanlı ve ahlaklı olmaları da lazımdır... Milli Selamet kadrolarının, bugün Türkiyenin sorunlarını en iyi bilen güçlü ve inançlı bir teknik kadro olduğundan hiç kimsenin şüphesi kalmamıştır...” İşte Erbakan Hoca, etiket ve yeteneklerini Hakkın ve hayrın hizmetinde kullanmak ve onu bütünüyle Milli Görüşe kazırmak ve Özalı malum çevrelerin güdümünden kurtarmak için, kendisini İzmirden aday gösteriyordu... 1977 seçim sonuçları da koalisyonsuz bir hükümet kurmaya müsait değildi. Erbakan Hoca’nın değimiyle, bu seçimlerde MSP’ye sallanan kahpe kılıçların rüzgarından, 45 milletvekili olan Demokratik Parti ile 13 milletvekilline sahip C. Güven Partisi silinmişti. CHP oylarını 8 artırıp 213, AP oylarını 7 arttırıp 189, MHP ise 100 artırıp 16 milletvekili çıkarmıştı. Özellikle MSPnin güçlü olduğu yerlerde, MHP’nin desteklendiği dikkatlerden kaçmamıştı... MSP, 48 milletvekilinden 24e düşmüştü ve anahtar küçülmüştü ama, bu sefer etkisi ve önemi daha da büyümüştü... Öyle ki, MSP’siz hükümet kurulamaz hale gelmişti. Tabiri caizse, anahtar küçülmüş, maymuncuk olmuştu ve artık her kapıyı açıyordu. MSPnin milletvekili sayısının düşmesi, “Irak misali çeşitli bahanelerle Türkiyeye saldırmayı bile düşünen, Siyonist güçlerin, bu hırsını ve hıncını törpülenmesi ve "Nasıl olsa kendi kendine eriyor" diyerek, çok kötü ve korkunç niyetlerinden vazgeçmesi bakımından da, hikmet ve takdir açısından yararlı ve hayırlı olmuştur... Dünya tarihinde, belki de en fazla hükümet kurma görevi veren Cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk, bu sefer CHP lideri Eceviti görevlendirdi. Ecevitin kurduğu 40. hükümet güvenoyu alamadığından, 21 Haziran 1977de düştü. Bunun üzerine hükümeti kurma görevi AP lideri Demirele verildi. Yapılan görüşmeler sonucu, AP-MSP ve MHPden oluşan 2. MC hükümeti kuruldu. 17 Ocak 1977de mecliste güven oylamasına gidilmesinden birkaç gün önce, Erbakan Hoca’nın 4 Aralık 1977de Urfada yaptığı bir konuşmada "MSP’ye oy vermek "Biz din düşmanlığı istemiyoruz demektir. Biz insan haklarına saygı istiyoruz demektir. Biz camilerimize geçmişte olduğu gibi ahır yapılmasını arzu etmiyoruz demektir" şeklindeki sözleri, 6187 sayılı kanuna aykırı bulunarak, Cumhuriyet Başsavcılığına “partinin kapatılması ve Hocanın dokunulmazlığının kaldırılması” istemiyle dava açılıyordu. Hatta Yargıtay Başkanı Cevdet Menteş: "Bu işte geç bile kalındı" diyordu. Çok şükür ki, o arada partiler yasasında yapılan ve Fahri Korutürke onaylatılan küçük bir değişiklikle, bu badire de atlatılıyordu. 2. Milli Cephe Hükümetinde de, en hızlı ve hayırlı hizmetleri yine Erbakancılar yapıyordu. MSP, hayırlara motor, şerlere fren oluyordu. MSP "Önce ahlak ve maneviyat" parolasına uygun olarak açtığı İmam-Hatip okullarının sayısını 300e çıkarıyor, temelini attığı 200 ağır sanayi fabrikalarından 70 kadarını hizmete ve üretime açıyordu. Bu arada "MSP’yi Erbakan kurtarma ve kaleyi içten yıkma" operasyonları da hızlanıyordu. Ve nihayet, 15 Ekim 1978de yapılan MSP Büyük Kongresinde çıbanlar deşiliyor, muhalifler cebindeki taşları ortaya döküyordu. Korkut Özalın başını çektiği ekip “önce Hocanın çevresini boşaltmak ve genel idare kuruluna kendi adamlarını doldurmak, arkasından da bir parti içi darbe ile Hocayı devre dışı bırakmak” amacına yönelik, iki kademeli bir plan uyguluyordu, ama başarılı olamıyordu... Hoca Kongreyi açılış konuşmasında “77 seçim sonuçlarının bir hezimet olmadığını, cemaat ve teşkilatımızın elinden geleni yaptığını, ama rakiplerin ve dış güçlerin bütün imkanlarıyla MSP’ye saldırdığını ve takdiri ilahi olarak ortaya çıkan bu neticenin hakkımızda hayırlı olacağını, telaş ve endişeye gerek bulunmadığını” güzel bir dille ifade etti. Arkasından, bir nevi zorla kürsüye çıkan Korkut Özal, Erbakanı edebiyat yapmak ve cemaatı oyalamakla suçluyor, 77 sonuçlarının açık bir hezimet olduğunu savunuyor ve bundan birinci derecede Hocayı sorumlu tutuyor ve Erbakan bu hezimetin hesabını vermesini istiyordu... Bunun üzerine söz alan Ali Oğuz "Fehim Adak Bey, 1973de Mardinden milletvekili seçildi ve bakan oldu... Bütün ülkeye ve özellikle kendi bölgesine halkı memnun edecek hizmetler götürmüş ki, 1977 seçimlerinde MSP, Mardinde milletvekili sayısını ikiye çıkardı. Buna karşılık biz 73’te Erzurumdan 3 milletvekili kazık. Korkut Bey ise özellikle o bölgeye hizmet götürecek Gıda Tarım ve Hayvancılık bakanlığına getirildi... Ve 77 seçimlerinde, kendilerinin aday olduğu Erzurumdan bu sefer 6 milletvekili çıkarmamız gerekirken, tam tersine bire düştü. Demek ki Korkut Bey, bakanlığında başarılı olamamış ve yararlı hizmetler yapamamıştır... Bu nedenle önce Zat-ı alileri, kendi seçim bölgesindeki bu hezimetin hesabını versinler, ondan sonra Genel Başkanımızdan hesap istesinler..." diyerek çok nefis bir cevap veriyor ve Özalı susturuyordu. Ve Kongreyi takip eden gün, Hürriyet Gazetesinin manşeti çok ilginçti ve ipucu vericiydi: "İçten ve Dıştan Yapılan Bütün Girişimlere Rağmen Yine Erbakan..." Hocanın da çok güzel izah ve ifade ettikleri gibi, MSPnin asıl oyları 77de aldıklarıydı. Zira 73te 12 Mart muhtırasını yiyen ve prestijini yitiren Demirele karşı sağ kesimde oluşan güvensizlik ortamından yararlanarak, DP bile 45, CGP 13 milletvekili çıkarmıştı. Hem üstelik, 73’te MSP’nin bu denli patlama yapacağı hesaba katılmadığı için, fazla üzerine varılmamış ve aleyhine tavır alınmamıştı. Yine Hocanın benzetmesiyle Rusyadan gelip Karadeniz üzerinden güneye göç eden ve artık giderek gücü tükenen bıldırcınlar, avcılar tarafından karşılarına çekilen çadırlara çarpıp tuzağa düştükleri gibi, 73’te siyasi bir belirsizlik ve çaresizlik içinde bunalan insanların oyunu almak ta çok zor olmamıştı. Ama 77 seçimlerine, hem iktidar olmanın avantajıyla girilmesine, hem de 73ten katbekat daha fazla gayret gösterilmesine rağmen, rakiplerin korkunç hücumları ve hileleri ve Siyonist mahfillerin çok ciddi tedbir ve endişeleri yüzünden, ancak 24 milletvekili çıkarılmıştı ve her şeye rağmen önemli bir başarı kazanılmıştı... Ve elbette Bedirdeki safiyet ve samimiyeti, Uhudda gösteremeyen ve ganimet sevdasına düşen Ashabın akibetinden de ders alınmalıydı... Ne yazıktır ki 73teki ihlas ve iyi niyet, 77de yerini makam ve menfaat gayretine bırakmıştı... Daha sonra "Parti bizim yan teşebbüsümüzdür", "Tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla desteklemeye devam etmiştik." "Cihad yapıyoruz" diyor "Ben cihad emiriyim" diyor... “Şu a bir harp mı var Türkiyede?” "Sen Afganistana gittin mi?... Mersedeslere kurularak saltanat sürüyorsun... “En büyük cihat parti sığında müşahit olmakmış...” "Almanyadan valizlerle gelen paralarla zenginleşmiş, kardeşlerimizin parasıyla bütçesi kabarmış şişmiş insan...?" gibi sorumsuz ve seviyesiz sözlerin sahibi bir şeyh Efendiyle işbirliğine giren Korkut Bey, 10 Ekim 1993 büyük kongresinde, arkadaşlarıyla birlikte Refah’a katılma yolunda bir arzu ve işaret gösterince, 15 Temmuz 1993te iş ortağı Hasan Kalyoncu’nun evinde, RPyi temsilen Recai Kutan ve Abdullah Gül’ün iştirak ettiği özel bir toplantıda, yine "Erbakan Hoca iyi bir liderdir, ama artık çevresi mutlaka değişmelidir. RP kitle partisi olmak istiyorsa yeni ve yıpranmamış isimlere yer vermelidir." şeklinde teklifler getirmiş ve yakın arkadaşlarının Merkez Karar ve Yönetim Kuruluna alınmalarını ve Belediye Başkan adayları yapılmalarını şart koşmuştu. Hem yukarıda bahsettiğimiz şeyh Efendiyle, hem de Korkut Bey ekibiyle, her şeye rağmen olumlu ve ılımlı ilişkiler kurmak ve aradaki kırgınlığı kaldırmak isteyen Erbakan Hoca, belki de kendi koltuklarının sallanacağı endişesine kapılan bazı zevatın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, getirilen bu tekliflere sıcak bakmış, samimi yaklaşmış, ancak bu ekibin "Kitle partisi olmak ve iktidara ulaşmak için Amerika ve İsrail aleyhtarlığını bırakmak dahi gerekebilir." şeklindeki bazı şüpheli teklifleri ve aşırı taviz istekleri reddedince, beklenen katılım gerçekleşmemişti. RPye girmek için bir sürü şart koşan ve taviz isteyen bu ekip, amacına ulaşamayınca, kayıtsız şartsız ANAPa teslimiyet göstermiş ve 26 Mart seçimlerinde bu partiyi desteklemişti. Ve zaten daha sonra Star TVnin bir Kırmızı Koltuk Programına katılan Korkut Özal "Türkiye İsrail’in liderliğinde kurulacak bir Ortadoğu Ortak Pazarına girmelidir..." şeklinde, herkesi hayrette bırakan sözler sarf edecekti... Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, 2. MC Hükümetinde de, Koalisyon Ortaklarının çıkardığı pek çok sıkıntı ve soruna rağmen, yine de Erbakan önemli hizmetler yapmaya muvaffak oluyordu. Ama bu arada... Dış güçlerin ve masonik merkezlerin telaş ve tedirginliği de giderek artıyordu. Çünkü Erbakan Türkiyeyi yalnız bölgesel değil, hatta evrensel bir güç merkezi yapma yolunda adımlar atıyor ve yeni bir dünya medeniyetini kurmaya hazırlanıyordu. Erbakanın aleyhinde, şeytanları bile utıran iftira ve karalama kampanyaları da işe yaramıyordu. Örneğin, daha önce AP milletvekili Zekeriya Kürşat, İsveçte 4.5 kg uyuşturucu ile yakalığı ve yine MHP senatörü Kudret Beyhan Fransada, 146 kilo baz morfinle tutuklığı halde, bunların dedikodusu yapılmıyor ve partileri suçlanmıyordu. Ama MSPnin Diyarbakır eski milletvekili ve 77de liste başı yerine 3. sıraya konulduğu için Hocaya hıncı bulunan ve MPSden resmen istifa edip ayrılan Halit Karamanın, sözde arkadaşı ve ortağı sayılan Nusrettin Gündüzhan, Almanyada 3kg eroinle yakalanınca, basında kıyamet kopuyor ve Hocayı bu işe bulaştıracak kadar alçalıyordu. Bu arada ilgili ve yetkilileri uyarmak üzere 16. Şubat 1977’de Erbakan Hoca Generallere ve parti temsilcilerine bir brifing verdi: Hoca, ülkemizde başlatılan büyük kalkınma hamlesinin bazı mihrakları rahatsız ettiğini ve bunları fesat çıkarmaya ve kasıtlı, propagaya yönelttiğini hatırlatarak, “Kalkınmanın ve kurtulmanın temel şartı bu yıkıcı ve kışkırtıcı propagalara kapılmamaktır” dedi. Büyük hedef ve hamlelerin, her şeyden önce inançla ve kendimize güvenle başarılabileceğini söyleyen Erbakan : Yıllardır yanlış ve yanıltıcı bir propaganın etkisiyle, batılıların bizden akıllı ve başarılı oldukları kanaatinden ve maalesef düşürüldüğümüz aşağılık kompleksinden sıyrılmamız gerektiğini” söyledi. Milli Görüşün başlattığı ağır sanayi hamlesinin bu hız ve heyecanla devam ederse Türkiye’nin, 5 yıl sonra Fransa’yı, 25 yıl sonra Almanya’yı yakalayacağını... 2002 yılında ise nüfusu 80 milyona Milli geliri 400 milyar dolara ulaşmış Büyük Türkiye’nin ortaya çıkacağını müjdeledi. Derken 1980 yılı gelip çatmış ve Cumhurbaşkanlığı seçimi iyice yaklaşmıştı. APden Saadettin Bilgiç ve Emekli Orgeneral Faik Türün aday olmuşlar, ama seçimi kazanamamışlardı. CHPnin eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da yeterli oyu alamamıştı. Hatta bir ara, Eski Cumhurbaşkanları ve tabi senatör olan Cevdet Sunay ve Fahri Korutürkün “Korkut Özalı Cumhurbaşkanı adayı göstermek istedikleri, ancak sakallı olduğu için buna yanaşamadıkları” iddiaları bile ortaya atılmıştı. Bir yan, devamlı körüklenen sağ-sol kavgası ve giderek alevlenen anarşi belası, bir yan kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimi, bir yan ağırlaşan hayat şartları ve geçim sıkıntısı ve hepsinden önemlisi, kasıtlı olarak körüklenen "Gericiler geliyor, laiklik elden gidiyor" yaygarası, yeni bir ihtilale zemin hazırlıyor ve gerekçe oluşturuyordu. Ve 6 Eylül 1980de "Kudüs’ü Kurtarma Günü" adıyla, Konyada yapılan muazzam mitinge, dışarıdan katılan bazı provokatörlerin kasıtlı ve planlı şımarıklıkları, bardağı taşıran son damla sayılıyor ve bir hafta geçmeden, 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren, ordu adına yönetime el koyuyordu. Ve 12 Eylül 1980 Cuma sabahı bir grup askerin başındaki yüzbaşı, Erbakan Hoca’nın, her türlü imkanlarına rağmen, ancak sıradan bir genel müdürün oturabileceği, Ankara Yukarı Ayrancı Güvenlik caddesi Güven Sokak’taki, 20 nolu apartmanın 8 nolu dairesindeki sade evinin kapısını çaldı ve nazik bir şekilde elindeki mektubu uzattı: "Sayın Necmettin Erbakan Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi, veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak, ülkeyi parçalanma noktasına getirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla; iç hizmet yasasının kendisine tevdi ettiği, Cumhuriyeti koruma ve kollama yetkisine dayanarak, yüce Türk Milleti adına yönetime el koymuştur. Parlâmento ve hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler durdurulmuştur. Can güvenliğiniz, Türk Silahlı Kuvvetlerinin teminatı altındadır. Bu maksatla, emniyet içinde, evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İZMİRe gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres, aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz. Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur. Rica ederim. Adresiniz: Uzunada-İzmir İmza: Orgeneral Kenan Evren Genel Kurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Hoca, gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde mektubu okudu ve hemen hazırlı. Muhterem eşini ve henüz bir yaşındaki Muhammet Fatihi ve diğer kız çocuklarını Allah’a ısmarlayarak Etimesgut Havaalanına gittiler. Demirel, Ecevit ve eşleri de havaalanındaydı. Sadece, Cumhuriyetçi Güven Partisi Lideri Turan Feyzioğluna mektup gönderilmemiş, Türkeş ise, darbeyi önceden haber alıp saklanmıştı... Pervaneli bir uçak, üç lideri ve eşlerini alıp havalı. Hocayı İzmire, diğerlerini Çanakkaleye bıraktı... Hoca Uzunadada 20 gün kadar tutuldu. 15 Eylül’de teslim olup adaya getirilen Türkeş ve ailesiyle, ara sıra görüşüyordu. Bu arada, liderlerin ortadan kaldırılacağı yolundaki endişeleri dağıtmak için M.G. Konseyi tutuklu liderlerin telefon numaralarını vermiş ve isteyenlerin görüşebileceğini söylemişti. Bir arkadaşla birlikte, biz de şansımızı denedik ve radyolardan bildirilen numaraya telefon açtık... Hayret ve hasret birbirine karışmıştı... Evet, Hocam telefona çıkmıştı... Telefonu açan arkadaş şaşırmış, ayağa kalkmış ve bir eli havada: "Hocam vur de vuralım, öl de ölelim" diye bağırıyordu... Konuşma bitti... Hocam "telaş ve taşkınlık etmememizi ve yakında Ankaraya dönüp yeniden hizmetlerin başına geçeceğini söylemiş, bizi teskin ve teselli etmişti... Ve bir hafta geçmeden de, Hocayı Ankaradaki "Ordu Dil Okulu" diye tanıtılan, iki katlı istihbarat okuluna nakletmişlerdi.. Askeri Savcılıkça, 8 Ekim 1980 günü, MSP dosyası, sıkı yönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesine gönderildi. MSP dosyasına Hakim Albay Hamdi Sevinç bakıyordu. Sevinç, 9 Ekim günü istihbarat okulunda, sabaha kadar MSP’liler in sorgulanmasını yaptı ve "Kesin delil bulunamadığından "Erbakan Hoca, Tahir Büyükkörükçü ve Temel Karamollaoğlu” dışında, bütün MSP’lilerin tahliyesine karar verildi... Ancak bu sevinç pek uzun sürmeyecekti... Zira 15 Ekimde tahliye edilenler tekrar tutuklanacaktı... Ve ne garip tecellidir ki, bu tahliye kararını veren Hakim Albay Hamdi Sevinç, yıllar sonra, 10 Ekim 1993de Refah Partisine girecekti... MSPlilerin İstihbarat Okulunda kaldıkları kısma "Selamet Koğuşu" deniyor, zindana atılan Hz. Yusuf misali, burada ilim ve ibadetle vakitlerini değerlendiriyorlardı. Erbakan Hoca ve arkadaşları tutuklanmalarından tam 223 gün sonra, 23 Nisan 1981de, Ankara Sıkı Yönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesinde yargılanmak üzere, Mamaka götürüldüler. Başsavcı Albay Nurettin Soyerin okuduğu iddianame iki gün sürdü: MSPliler “laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel kanunlarını, topyekün dini inançlara uydurmak amacıyla, partiyi illegal cemiyete dönüştürmek ve şeriat düzenini geri getirmek” iddiasıyla yargılanıyordu. Mahkeme Başkanı Hakim Albay Niyazi Çağındı. diğer iki Hakim ise, birisi Binbaşı İ. Uğur Yılmaz ile Sivil Hakim Kayahan Özdendi. 24 Nisan 1981deki duruşma, zaman yetersizliği nedeniyle 1 Mayıs 1981e ertelendi. O gün tüm sanıklar dinlendi ve duruşma 15 Mayısa ertelendi. 15 Mayısta sivil Hakimin red oyuna karşılık, asker hakimler 13 MSP’li yi daha tahliye etti. Bu suretle, Lütfü Doğan, Ali Oğuz, Abdurrahim Bezci, Ali Güneri, Fehmi Adak, Yasin Hatiboğlu, Abdullah Tonba, A. Remzi Hatip, A. Rıza Öztürk ve Şener Battal çıktılar. 5 Haziran 1981deki duruşmada, yine sivil hakimin aleyhteki kararına rağmen, 2 asker hakim, bu sefer Korkut Özalla Mehmet Okulu bıraktılar. 26 Haziraki duruşmada, 70 yaşındaki Emekli Tabip Albay Fehmi Cumalioğlu’nun savunması Hakim Albay Niyazi Çağını ağlatıyordu. 21 Temmuz 1981deki duruşma sonunda ise, yine sivil hakim Kayahan Özdenin muhalefetine rağmen, diğer iki asker hakimin kararıyla, başta Erbakan Hoca, bütün MSPliler tahliye edildi. Ancak mahkeme tutuksuz dışarıdan devam edecekti... Tahliye kararını veren Albay Niyazi Çağın Diyarbakıra, Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz ise Elazığa tayin (veya sürgün) edildi. Daha sonra emekli olan Hakim Albay Niyazi Çağın, bir ara ENKA-KUTLUTAŞ şirketlerinin Suudi Arabistaki Sosyal işler Müdürlüğünü yürütmekteydi. Başsavcı Albay Nurettin Soyerin yerine ise, Yarbay Atilla Tulay getirildi. Nihayet 24 Şubat 1983de mahkeme Erbakan Hocaya 4 yıl ağır hapis, 1.5 yıl da Eskişehirde mecburi ikamet cezası verdi. Öbür MSPlilere ise, 2 ile 4 yıl arasında çeşitli hapis cezaları verilmişti. Ancak bu karar MSPlilerce Askeri Yargıtaya götürüldü. Yargıtay bu kararı bozunca, 1 nolu Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi 13 şubat 1985 tarihinde, delil yetersizliğinden berat kararı verdi. Bu mahkemelerin bir ikisi hariç, hemen hepsine katılmak bizlere nasip oldu. Tutulan savunma avukatlarına bile, nasıl konuşacaklarına, hangi kanun maddelerine dayanacaklarına kadar, her şeyi tek tek Hoca söylüyor, yazdırıyor ve hatta unuttukları ve eksik bıraktıkları konuları, mahkeme aralarında bizzat hatırlatıyordu... Erbakaki örnek ciddiyet ve yüksek cesaret ise, hem dinleyenlerin, hem de hakimlerin hayranlığını arttırıyordu. Bu mahkemeler bir nevi medrese olmuş, kutlu mesajımızın her kesime ulaştırılmasına vesile yapılmış ve en yetkili mahkemelerce Hocanın ve teşkilatının suçsuzluğu ve haklılığı resmen tespit ve tescil edilmişti. Ve şu Takdirin cilvesine ve Hakkın hikmetine bakın ki, Erbakan Hocanın çok istediği halde, iktidarda bile yapamadığı pek çok hayırlı hizmetleri ve ülke için yararlı gelişmeleri, Cenab-ı Hak 12 Eylül yönetimlerine yaptırıyordu .. Milli Görüş sayesinde uyanan ve şuurlanan toplumun karşısında Kenan Evren: "Allahın rahmeti üzerinize olsun" (16 Ocak 1981. Adana) "Biz aynı dinin evlatlarıyız. Bizim dinimizde kindarlık yoktur. Bizim dinimiz affedicidir. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler." (14 Ekim 1980 Diyarbakır). "Dinsiz bir millet düşünülemez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız" (15 Ocak 1981. Konya). "Tanrısı bir, Kuranı bir, Peygamberi bir olanları ve aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları, birbirinden koparmaya imkan yoktur" (17 Ocak 1981 Hatay) "Başınızı örtün, ama yüzünüzü açın..." (6 Temmuz 1986 Erzurum) gibi sözleri konuşmak durumunda kalıyor. Ziyaul Hakla kardeş olup kucaklaşıyordu. Ayrıca, Diyanet işleri Başkanlığı kaynakları kat kat arttırılıyor, din dersleri okullarda mecbur hale getiriliyor, yeni imam-Hatip okulları ve ilahiyat Fakülteleri açılıyordu Allahuekber-Allah en büyüktür... O, kimlerin eliyle neler yaptırıyordu.. 12 Eylül sonrası, diğer parti liderleri gibi Hoca da siyasî yasaklıydı. Refah Partisinin kuruluş dilekçesi 19 Temmuz 1983de İçişleri Bakanlığına verildi. Kurucu Genel Başkan Avukat Ali Türkmen görülüyordu. 33 kurucu üyeden Ahmet Tekdal ve Abdurrahman Serdar gibi birkaç kişi dışında, 29u Milli Güvenlik Konseyince veto edildi. RP 7 Kasım Genel seçimlerine yetişmek için 29 kişilik bir kurucular listesi daha hazırladı ve bunları 8 Ağustosta İçişleri Bakanlığına iletti. Milli Güvenlik Konseyinin, parti kurucularını inceleme süresi 20 gündü. Ama bu sefer 21 gün sonra kararını bildirdi ve 25 kişi daha veto edildi. Bu bir günlük kasıtlı geciktirme yüzünden, RP 7 Kasım Milletvekili seçimlerine giremedi. Resmi engeller yüzünden, Kuruluşunu ancak 21 Eylülde tamamlayabilen RP, 25 Mart 1984 belediye seçimlerine katılabildi. Van ve Şanlıurfa başkanlıklarını kazanan RP 4.8 oy almıştı. 30 Haziran 1985de yapılan 1. Olağan Kongre muhteşemdi. RP Genel Başkanlığına Ahmet Tekdal seçildi. RP, 28 Eylül 1986 Milletvekili ara seçimlerinde oylarını 5.7 ye çıkardı. 6 Eylül 1987 de yapılan referum sonucu, Başbakan Özalın açıkça "Hayır" için çalışmasına rağmen, 50.25 gibi kıl payı bir oranla, eski siyasi yasaklar kaldırılınca, 25 Eylül 1987de RPye üye olan Erbakan, 11 Ekim 1987de yapılan 2. tarihi ve talihli kongrede, yeniden RP Genel Başkanlığına seçildi. Hocanın yasaklılığı kalkınca RPye Genel Başkan olmak yerine, "perde arkasında duran Manevi Lider" konumunda kalması gerektiğini savunan bazı safların, ne dava çıkarlarına, ne de vefakarlığa uygun olamayan bu tekliflerini, Erbakan anlamlı bir espri ile cevaplırıyor ve onların gerçek amacını şöyle dile getiriyordu: "Siz Beni manevi başkan değil, uhrevî başkan yapmak istiyorsunuz.." Yani “Beni diri diri mezara gömmek ve siyasi mirasımı bölüşmek için çırpınıyorsunuz “... Halbuki bu davanın, Erbakan gibi bir beyne ve birikime mutlaka ihtiyacı vardı... Hocanın Genel Başkanlığında girilen 29 Kasım 1987 Erken Genel seçimlerinde RP 10 barajını aşamadı, ama oy oranı 7.20ye ulaşmıştı. RP, 26 Mart 1989 Yerel seçimlerinde ise büyük bir başarı kazanıyor, oyların 9.8e çıkarıyor, Konya, Sivas, Kahramanmaraş, Urfa, Van başta olmak üzere 20’ye yakın il ve 40 kadar belde başkanlığı elde ediyordu. 20 Ekim 1991 Genel seçimlerine MÇP (Milliyetçi Çalışma Partisi-Alparslan Türkeş)- IDP (Islahatçı Demokrasi Partisi-Aykut Edibali) ittifakıyla giren RP, büyük bir patlama yapıyor 17ye yakın oyla 62 milletvekili alıyordu... Artık mecliste gerçek etkili ve yapıcı muhalefeti, RP temsil ediyordu. 26 Martta kazanılan belediyeler ise, bereketli ve becerikli hizmetleriyle gönülleri fethediyor ve Adil Düzenin örnek uygulamalarını gösteriyordu. Ve derken, 27 Mart 1994 Yerel seçimlerinde yer yerinden oynuyor, Başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Diyarbakır, Erzurum gibi büyük şehirler olmak üzere, 30a yakını il ve 400 belediye başkanlığı Refahın eline geçiyordu... 1996 Yılında yapılan Genel Seçimlerde RP 22 oy alarak en büyük parti oldu. Ve 29 Haziran 1996 da Refah-Yol hükümeti kurulup ERBAKAN başbakan oldu. Ankara Ticaret Odası’nın, 2002 Yılında, hükümetlerin performanslarını değerlendiren raporunda da ifade edildiği gibi, ERBAKAN Hükümeti, efsane hizmetleriyle Cumhuriyet Tarihi’nin en başarılı hükümeti oldu. Böylece bütün milletin gönlünü fetheden Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’a halk tarafından “Efsane Başbakan” ünvanı verildi. |
|
|
![]() |
| Etiket |
| hakbatıl, mücadelesinin, tarihçesi |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|