|
| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 191 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5084
Mesajlar : 16,304
Teşekkürleri: 24,279
9,025 mesajına 19,445 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
DOĞUDA, BATIDA VE İSLAMDA KADIN Prof.Dr. Necmettin ERBAKAN
Sözlerime başlarken böyle çok muhterem bir topluluk huzurunda bendenize sizlere hitap etmek şerefini ve imkânlarını bahşetmiş olmasından dolayı «TÜRK EV KADINLARI DERNEĞİ» ne huzurlarınızda teşekkürü bir borç bilirim. Konuşmam belki biraz zaman alacaktır. Onun için oturmama müsaadelerinizi rica edeceğim. Benim ayakta duruşum belki sizi rahatsız edebilir. Efendim, bugün burada hep birlikle Doğu’da, Batı’da ve İslâm’da kadın mevzuu üzerinde bir görüşme yapacağız. Bu kelimeler biraz umumi kelimeler. Böyle bir isim altında konuştuğumuz mevzuun ne olduğunu baştan tam manası ile kestirmek mümkün olmuyor. Ama müsaade buyurur iseniz ben bu mevzuun içerisine gireyim, Neyi belirtmek istediğimiz, tahmin ediyorum ki konuşmalarımız esnasında ve sonunda daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bugün bütün dünyaya baktığımız zaman hakikaten iki ayrı blok göze çarpıyor. Bunlardan bir tanesi Doğu Bloku dediğimiz memleketlerin teşkil ettiği bir alem; diğeri de Batı Bloku dediğimiz memleketlerin teşkil ettiği bir âlem.Biz bu konuşmamızda önce bu iki blokun içerisinde kadının yerini inceleyeceğiz; sonra da bu tetkikimizden bazı neticeler çıkartmağa çalışacağız. Bu tetkiki yaparken, blokların temel yapılarını ele alıp bu temel yapılar nezdinde kadının yerini belirtmek mecburiyetindeyiz. Bir blokun temel yapısını şu üç yönden incelemek faydalı olur; iktisadi sistem, sosyal yapı ve dünya görüşü. Tetkikimizde böyle iktisadi bir sistemin, böyle sosyal bir yapının, böyle bir dünya görüşünün, netice itibariyle cemiyet içerisinde şöyle bir kadın ortaya çıkarmış olduğunu belirtmek istiyorum. Önce Doğuyu ele alalım; Efendim, bugün Doğu Blokuna dahil komünist memleketler hakikaten iktisadî sistem, sosyal yapı ve dünya görüşü bakımından başlı başına bir âlem ifade etmektedirler. Bu alemin teşekkülüne bir vesile, bildiğimiz gibi bundan takriben 100 sene kadar önce Karl Marks, isimli bir Yahudi hahamın ortaya atmış olduğu iktisadi nazariyeler sebep olmuştur. Bu zatın malum nazariyeleri ortaya atmakta sadece iktisadi bir görüş belirtmek istediği, yoksa daha başka neticelere varmak mı istediği münakaşa götüren bir husustur. Kendisinin yetişme tarzı, ideolojik davaları göz önüne alınacak olursa biraz safdillik olabilir. Takriben 100 sene kadar önce ortaya atılan bu fikirler bundan elli sene önce Rus ihtilalinde kendisine bir vatan buldu. Rusya’da bu fikirler komünizm rejiminin yerleşmesine yol açtı. Böylece komünîst sistem kendisine bir tatbik sahası bulmuş oldu. 2. Cihan harbinden sonra Rusya’nın bir takım memleketleri işgal etmiş olması neticesi bu sistem muhtelif ülkelere yayıldı, en aşağı 8 ülkede tatbik sahası buldu ve bu tatbikat bugüne kadar aşağı yukarı 25 senelik bir devre geçirdi. Dolayısıyla bugün artık bir takım faraziyelerin insanları hangi neticelere götüreceği hususu bariz bir şekilde ortaya çıkmıştır, öyle ki vaktiyle sırf nazarî olarak ortaya atılan bir takım iddiaların tatbik sahasına konulduklarında ne gibi neticeler verebileceği hususu bugün artık bir kehanet olmaktan çıkmış, gözle görülür bir hakikat halini almıştır. Bu hakikatin içerisine girmek bugün mümkündür. Yakın vakte kadar Doğu memleketlerine seyahatler yasaktı. Bilindiği gibi yakın vakte kadar ancak çok mahdut bazı yerlere seyahate müsaade olunduğu halde, yavaş yavaş bu müsaadeler genişletilmiş ve bu ülkelerin durumlarını mahallerinde İncelemek bugün artık İmkân dahiline girmiştir. Bendeniz Doğu Bloku memleketlerine müteaddit seyahatleri bilfiil yapmış bulunuyorum. Hatta bir ay kadar önce bir fuar münasebetiyle Batıdan Doğuya geçmek, kısa bir zaman fasılası İçinde Leipgiz ve Münih Fuarlarını gezmek İmkân ve fırsatını buldum. Daha önceden de Doğu Blokuna çeşitli münasebetlerle seyahatim oldu. Bu münasebetle huzurunuzda rivayetlere îstinat ederek değil, fiili müşahadelerime dayanarak konuşuyorum, Doğu Blokunda anafikir komünizm fikridir. Bu fikrin tatbikatında fert diye bir unsur kabul edilmiyor. Tek gaye olarak toplum menfaati adı altında bir gaye ortaya konuluyor ve bu gaye uğrunda icabında her türlü ferdi haklar rahat rahat feda edilebiliyor. Bu memleketlerde iktisadi hayat tamamen planlanmış durumdadır. Ve plân mecburî bir plandır. Plan herşeye kumanda eden bir baskı, bir tevcih vasıtasıdır. Bu planın hangi maksatlarla hazırlandığı, her vakit münakaşa edilebilîr. Ama orta yerde bir vakıa vardır. Bu memleketler de idare eden ve idare edilen diye iki ayrı zümre vardır. İdare edenler idare edilen zümreyi bu plânın tatbikine mecbur tutar. Bundan başka Doğu Blokunda kâr mefhumu diye bir mefhum yoktur. Mülkiyet diye bir mefhum yoktur, mal cemiyetindir, para cemiyetindir. İnsanlar ancak zarurî miktarınca bunlardan faydalanabilirler. Yaşamak için zaruri olan miktarın fazlası mutlaka cemiyete aittir. Dolayısıyla insanlar; daha fazla çalışıp, daha fazla kazanmak İstedikleri zaman kazanacakları bir şey yoktur. Elde edebilecekleri her şey tahtid edilmiştir Fazla istihsal cemiyetin malıdır denilir ve İstihsali edenin elinden alınır. Kimsenin malı mülkü yoktur. Taksi şoförü kendi taksisinde bir memurdur, sürücüdür. Herkes evinde kiracıdır ve bîr şeye sahip olmak isteseniz olamazsınız. Bu durum tabii cemiyette çok mühim neticeler doğurmuştur. Böyle bir durum insan tabına, Însan yaradılışına uygun olmadığından dolayı derhal cemiyet hayatında aksaklıklarını göstermektedir. Geçen sefer yapmış olduğumun seyahat bunu çok açık şekilde gösterdi. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e geçişimiz esnasında gördüğümüz manzara şu oldu: Doğu Berlin’de şehir sanki alarm düdüğü çalmış, herkes mahsenlere kapanmış, caddelerde kalan ancak üç beş kişi geziniyormuş, manzarasında idi. Vitrinler fevkalâde sönük, eşyalar üstüne atılmış durumda bulunuyordu ve İnsanların da yüzleri gülmüyordu. Bu manzaranın, rejimin tabiî bir neticesi olarak telâkki edilmesi lazım gelir. Çünkü o vitrini hazırlayan insanın daha iyi hazırlamakla elde edeceği netice yoktur. Bütün mesele kendisine verilmîş olan görevi şeklen yapmış görünmesinden ibarettir. İnsan şevkinin, insanı daha iyiye,daha güzele, daha yükseğe sevk edici tesirinden bu rejimde faydalanılamıyor. Çünkü daha iyiye gitmekte ferdin elde edeceği hiç bir ilâve neticesi yoktur. Böyle bir rejimin iktisadî hayatta büyük ve vahim neticeleri kendisini açık bir şekilde göstermekledir. Bu memleketlerde bazı evlerin inşa edildiklerini görüyoruz. Nitekim bizleri de gezdirdiler. bunları gösterdiler. Yalnız bunlar hakikatte birtakım zaruri icapların ortaya koymuş olduğu neticelerdir. İnsanın kendi insanlığını duyarak, şevkle yaparak bu eser benimdir, şu neticeyi ben yaptım diyebileceği bir esere rastlanamıyor. Elde edilen neticeler insanoğlunun yaradılışına uygun olmayan ve dolayısıyla her türlü hissiyattan yoksun bir nevi makineleşmiş mekanik hareketlerin toplamı ruhsuz neticelerdir. Evet, evler yapılmış fakat altı çocuklu bir aileye 48 metrekarelik yer reva görülmüş Fabrikalar yapılmış, fakat bu fabrikalar istihsali arttırsın, refah seviyesini yükseltsin, dolayısıyla fertlere bir şey getirsin diye değil idare eden zümreye filânca maksat için şu imkan lazımdır, o imkân doğsun diye yapılmıştır. Bu telâkki tarzının insan saadetine vurduğu darbeyi her köşede, her bucakla ve her çevrede görmek mümkündür. Vaktiyle yapmış olduğumu; bir seyahatte eski büyük fabrikalardan birinin umum müdürünün bugünkü rejimde bir dairede kâtip olarak kullanıldığını gördük. Çünkü bugün umum müdür yapılmış olan kimse eski bir kazancı çırağı idi ve herhangi bir yazıyı yazmaktan aciz olduğu için yanında, eski umum müdür seviyesindeki bir insan, bir uşak, bir kâtip gibi kullanıp yazılarını yazdırmak ihtiyacındaydı. Eskiden umum müdür olan zat gayet kültürlü ve eski devri görmüş bir kimse olup, cari baskı rejimine rağmen yabancılarla gelip konuşacak kadar cesur idi. Hâdise Çekoslovakya’da geçmişti. Bu zata sordum : * Bugün memleketinizi eski haline nazaran gerilemiş görüyorum, bütün bu gayretlerle elde etmiş olduğunuz neticeler nereye gidiyor? Bu tecrübeli zatın verdiği cevap çok veciz oldu. * Bizde elde edilen neticeler kontrolün kontrolüne gidiyor. Çünkü; dedi: * Bizde isçilerimiz çalışmaz, bunların başında bir kontrol vardır. O kontroller de çalışmaz, bunların başında da da bir kontrolün kontrolü kontrolü vardır. Aslında kontrolün kontrolü hiçbir iş yapmayan torpilli kimselerdir. Çok yüksek ücret alırlar. Dolayısıyla bizde iktisadi hayatın mânası tek kelime ile hülâsa edilecek olursa kontrolün kontrolüne girer. Oradan bazı makineler satın alıyorduk, Bu hususta da ayrıca önemli tavsiyelerde bulundu. * Sizden bir ricam var. Ben memleketini, vatanını seven bir insanım. Buradan aldığımız malların bilahare aleyhimize netice vermesini istemem. Burada bu mallar paketlenirken sandıklanırken lütfen başında kendi adamlarınızı bulundurun. Çünkü bizim işçimiz makinelerin bir cıvatasını sıkarsa öbür cıvatasını sıkmaz. Zira her iki cıvatayı da mükemmel sıkmış olması veya sıkmaması arasında bir fark yok. Bu rejim aslında isçiye refah getirmek için ortaya çıktığını iddia eden bir rejimdir. Halbuki hakikatte isçiye bir refah getirmemiştir. İsçinin birtakım haklarını gasp etmek ve onun normal ihtiyaçlarını karşılayamadığı halde, işçiyi baskı altında tutmak tatbikatı içerisindedir. Bu memleketlerde işveren ve devlet aynı kimsedir, isçinin kendisine tatbik edilen ücret sistemine itiraz merci yoktur. İşveren ve devlet aynı kimse olduğu için bütün sınıfsızlık iddialarına rağmen bu rejimdeki insanlarda yine bir idare eden ve idare edilenlerin zümresi tabii olarak teşekkül etmiştir. Yalnız tek fark idare edenlere karşı bir itiraz merci ve bir itiraz imkânı yoktur, idare edenler rahat rahat bu rejim içerisinde her türlü zulmü, işkenceyi tatbik edebilmektedir. Demin söylediğim, uzun yıllardan sonra varılan iktisadî neticeler maalesef Doğu Blokunda sadece birkaç cümleyle hülâsa ettiğim neticeler olmuştur. Bu rejim İnsan tabiatına uygun değildir ve yürümüyor. Nitekim bu kadar senelik tecrübeden sonra bu rejimin en koyu iddiacıları dahi mutlaka geriye ricat etmek zaruretini duymuşlar ve yavaş yavaş kendi ideolojik dâvalarından fedakârlık edip memleketle doğan iktisadî müşküllere çare bulmak zorunda kalmışlardır. Nitekim Kuruşçef’in başkanlığı zamanında yaptığı bir konuşma çok enteresandır ve mühim bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Söylediği söz şu: * Rusya’da ‘ziraî istihsal istediğimiz neticeleri vermeyecek, Komünist rejimi iyi bir rejim ama İnsan tabiatına uymuyor. Nitekim bizim köylülere kendi evinin geçimini temin etmek için kendine ait olmak üzere evinin etrafında çok mahdut arazi ayırıyoruz, bir de köyün müşterek, büyük arazisini ayırıyoruz. Köylüler kendilerine ait olan kısmı çok iyi ekip biçiyorlar. Müşterek kısmı ekmiyorlar, dolayısıyla esas hazineye gelecek olan kısımdan iyi netice alamıyoruz. Öbür kısımlarda istihsal yürüyor. Eğer biz Rusya’da zirai istihsali artırmak istiyorsak gelin arkadaşlar, köylülerin evlerinin etrafındaki kendilerine ait bu arazi bölümlerini büyütelim. Bunun mânası köylülere mutlaka mülkiyet tanımak mecburiyetindeyiz, demektir ve bu yol da birçok adımlar atmağa mecbur kaldılar. Zira iktisadi hayat arzettiğim gibi insan tabiatına uygun olmayan bir prensibin kurbanı haline gelmiş idi. Bundan başka fabrikalarda prim sistemleri, para sistemleri ve birbirine rakip fabrikalar sistemlerine dönmeye mecbur kaldılar kî biri istihsal etmezse öbürü ediyor, bak sen niçin istihsal etmiyorsun diye bir bahane bulup, itip, kakma imkânı elde etsinler diye. Bunun da mânası tekrar yavaş yavaş kâr sistemine dönmek demektir. Bu günkü hakikatlere dayanarak artık gayet rahat bir şekilde ifade etmek mümkündür ki: «bazı tesadüflerle kendinin» bir yurt bulmuş olan komünizm sistemi insanlık tarihînde! muayyen bir devir yaşamak imkânını elde etmişse de insan tabiatına uymayan bu düşünce ve sistem bir müddet yaşamış, ondan sonra kaybolup gitmiştir diyeceğimiz seneler uzak değildir. Bir dönüş başlamıştır ve bu dönüşün sonu bu çeşit memleketlerde normal metotlara, sistemlere gelinmesiyle neticelenecektir. Efendim, bu tabloyla sizlere Doğu Blokundaki iktisadî manzarayı belirtmeye çalıştım. Doğu Blokunda sosyal hayat, böylesine bir iktisadî düşüncenin tatbikatından dolayı yine insana saadet getirmekten uzak bir manzara arzetmektedir. Doğuda sosyal hayatta bir defa bizlerin anladığı manâda bir aile mefhumu ortadan kalkmıştır. Kadın erkek herkes hiçbir fark gözetilmeksizin en hafif işten en ağır işe kadar çalışmak mecburiyetindedirler. Sadece kadınların biraz daha az ücret alması sureti ile aynı ağır işi yapmaları tatbikatı olarak. Çocuklar aslında ailenin malı sayılmaz. Bunlar cemiyetin birer elemanı telâkki edilerek, çok rahatlıkla daha küçük yaşta hattâ doğumundan itibaren aileden uzaklaştırılmakta ve hususi yetiştirme yerlerinde birtakım; şöyle terbiye edersek cemiyete daha faydalıdır, böyle terbiye edersek daha faydalıdır gibi nazariyelerle çeşitli yollardan yetiştirme kampları içerisine gönderilmektedir. Normal bir aile hayatı yoktur. Ayrıca çok mühim bir hususu tespit etmeğe mecburuz. Böyle bir cemiyette mutlak manada birtakım kıymet hükümleri ve ulvî mefhumlar tamamen değersiz sayıldığı için cemiyette bizim anladığımız manada bir nizam, bir huzur ve bir manevî tatmin durumu mevcut değildir. Ayrıca her şey materyalist ve maddeci bir açıdan ele alınmış olduğu için insanların manevî tarafları dumura uğramıştır. Bu son yapmış olduğumuz seyahatte hakikaten insanlık mefhumlarını kaybetmiş; bir nevi robotlaşmış kimselerin içine düştüğümüzü hissettik. Meselâ; arabayla herhangi bir yere gidiyorsunuz, şoför arabayı otelin önünde durduruyor. Normal bir insan müşterisinin bavuluna yardım eder. Ama Doğu Blokunda böyle bir şey katiyyen mevzubahis değildir. Şoför otelin önünde durduktan sonra çabucak alın bavulunuzu diyor, bir ihtarda bulunuyor ve ondan sonra yoluna devam ediyor. Çünkü insanlık mefhumu orta yerden kalkmıştır ve şoför kendine verilen mekanik vazifeyi ifa etmiştir. Bundan ötesinde menfaatini düşünmektedir ve içerideki müşterisine bavulu çabuk alın filânca yere gideceğim demekten çekinmemektedir. Şoförü, odacısı, kapıcısı müdürü her şeyi böyle maddî olan bir cemiyet, meğer insanı ne kadar çok müteessir edecek bir cemiyet imiş. Bunu fiilen içine düşenler açık bir şekilde görmektedirler. Cemiyette insanı esas tatmin eden, huzur, karşılıklı sevgi, muhabbet ve manevî kıymetler orta yerden kalkarsa nasıl huzursuz bir manzara meydana gelir, bunu Doğu’da görmek mümkündür. Hakikaten saadetten uzak bir yer. Mesele bununla da kalmıyor. Bu iktisadî güven böyle bir sosyal hayatı orta yere koyduktan başka bir de insanlara gayet tatminsiz bir dünya görüşü getiriyor. Bir defa bu sistem, tamamıyla maddiyatçı bir sistem, materyalist bir sistemdir ve ahiret mefhumuna kendi düşünce sisteminde katiyyen yer vermemiştir. Dolayısıyla her şeyin bu dünyadaki gelip geçici esaslarına göre tanzimi orta yere çıkmaktadır. Gelişmiş, olgun bir insanın yalnız böyle gelip, geçici şeylerle tatmin olmasına imkân yoktur. Sadece bu bakımdan sistemi ele alırsak insanlara saadet getiremez insanları tatmin edemez. kabule şayan bir netice ortaya koyamaz. İktisadi hayatıyla, sosyal bünyesiyle ve böylesine tatminsiz bir dünya görüşüyle kurulmuş ve bazı tesadüflerle meydana gelmiş ve mutlaka muvaffak gözüyle bakmak mecburiyetinde olduğumuz bu âlemde, kadının yerini ararsak onun için hususî bir yer bulmamıza imkân yok. Bu âlemde kadın, erkekle hiç bir farkı olmayan ve her meselede daha az işi başardığı için daha az ücret almağa mahkûm bir varlıktır. En ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Buralardaki fabrikaları gezerken çok defa, ağır tezgâhların başında kızgın demirleri eldivenleri içinde elleriyle, çekmeye mahkûm kadın tipleriyle karşılaşılmaktadır. Haddehanede kadın, gelen kızgın demiri maşayla tutup, ikinci haddeye vermek mükellefiyeti ile karşı karşıyadır. Kan, ter içindedir, akşama evine geç saatte dönecek ve ertesi sabah tekrar bu işin başına gelecektir. Kendisine manevî bakımdan hiçbir şey gösterilmemektedir. Bilâkis erkekten daha az ücret almak durumundadır. Yine, doğudaki kadın dediğimiz zaman size bu tablonun yanında bir diğer tablo daha tarif edeyim. Leipzig’de bir müze gezdik. Bu müzede izahat veren bir kadın tipi gördük. Bu kadın; her saat başı aynı sözleri tekrar etmek suretiyle gelenlere izahat vermek görevini almış bir kadın. Yüzelli sene önce bir halk isyanındaki kahramanları, bunlara ait bir heykeli anlatırken 45 dakikalık konuşmasının yarım saatinde hiç alâkası olmadığı halde Rusları methetmeğe mahkûm kadın. Görüyorsunuz Ruslar o zamandan beri bizi kurtarmak İçin ne büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır, demeğe mahkûm bir Alman kadını. Konuşmasında yüzünün ifadesi öyleydi ki lisanihal ile; * Ah, ben normal, serbest bir yerde olsam size bu abidenin tarihçesini ve bizim hikâyemizi o kadar güzel anlatmasını bilirim, amma... ne yapayım ki burada bu tekerlemeyi aynen tekrar etmeğe mecburum, demekteydi. Efendim, müsaade buyurursanız projektör-lerimizi Doğudan, Batıya çevirelim: Batıda aynı ölçüler içinde ele alındığı zaman durum şöyle; iktisadî sistemi ele alalım. Batıda iktisadî sistem, demin Doğuda söylediğimizin aksinedir. Batıda bir mülkiyet esası vardır. Bir kâr sistemi mevzuubahistir. İnsanlar kendileri için bir takım neticeleri elde edebilirler. Ve bunlarla diledikleri şeylere sahip olabilirler. Batıda kapital vardır ve para parayı çeker sistemi bütün hükmüyle caridir. Kuvvetli kapital, iyi iş bilir organizasyon daha büyük kazançlara geçebiliyor. İnsanlar diledikleri kadar eşyaya, mala, mülke sahip olabiliyorlar. Bu durumun verdiği çok faydalı bir netice var. O da insan tab’ını, insan şevkini çalışmaya sevk etmiş olduğu için Batıda, istihsal fazladır. Bu fazla istihsal daha fazla kazancı daha yüksek hayat standardını getirmiş. Refah ve hayat standardı yükselince devlet mekanizması o cemiyetin çalışamayanlarına, düşkünlerine, fakirlerine bu yüksek muhassaladan rahatlıkla büyük imkânlar ayırabilmekte, fakire, fukaraya devlet eliyle büyük yardımların yapılması mümkün olabilmektedir. Fakat bu iktisadî hayat, bana sorarsanız, ideal bir hayat değildir. Zira Batıda böylesine bir gidiş aynen Doğudaki gibi materyalist esaslara göre tanzim edilmiştir. Bunun neticesi olarak Batıdaki zenginler, fakirlerle ilgilenmek hususunda kendilerinde bir mecburiyet duymamaktadırlar. Onlar da çalışıp kazansın demektedirler. Fakirlerin kazanması devletin zoruyla, devletin elindeki daha rahat imkânlarla kolaylıkla yapılabilmektedir. Ama bu kazanma, bu alâka, manevî bir açıdan meydana gelmemektedir. Dolayısıyla Batıda, insanların büyük kazançlar karşısında kendi nefislerini frenleyememek gibi bir tehlike mevcuttur. Ve bu gidişin neticesi olarak da Batı’da her şey kârla, parayla ölçülmüş olduğu için insanlarda insaf dediğimiz hassa kısmen dumura uğramıştır. Batı’da öyledir ki, bir insan bir kuruş için karşısındaki insana en büyük eziyeti verir, o kuruştan fedakârlık yapamaz, Bu noktayı size bir misalle arz edeyim. Bir profesör arkadaşım, geçenlerde Fransa’da bir otele gitmiş. Bu arkadaşım; Gençliğimde Fransa’da uzun müddet kaldım. O zaman onları çok pembe gözlükle görmüştüm. Şimdi bir müddet yaşlandıktan sonra tekrar gittim. Fransa’da o zaman görmediğim birtakım hususlar gözüme çarptı. Bir pazar günüydü, kaldığım otelin parasını verecektim. Para, farz edelim 791 lira ödemesi lâzım. 790 liralık bozuk ve 1000 bütünüm vardı. 79O’ı veriyorum otelciye, illâ 1 lirayı istiyor. Al şu 1000 lirayı bozdur dedim. Peki dedi ve uşağını koşturdu, yarım saat. Pazar günü, herhangi bir yer de bozduramıyor, o bir liradan fedakârlık yapamıyordu. Batı’da hakikaten böyle materyalist bir yapı ve insaf bakımından kısmen dumura uğramış bir bünye vardır, ve bunu Batı memleketlerine seyahat eden arkadaşlarımız, kardeşlerimiz birçok misalleriyle görmüşledir. Realiteleri tespit ederek yürüyelim. Batıda sosyal hayata gelelim. Batıda sosyal hayatta bir aile mefhumu mevcuttur. Mülkiyet vardır. Herkes çoluk - çocuk sahibidir. Ve bunlarla teşekkül etmiş düzenli bîr aile sistemi vardır. Ancak bu tam saadet getirecek bir yapı içinde değildir. Çünkü Batı mutlaka kadının da erkek gibi aynı şartlarla çalışmasını zarurî görmektedir. Yine Batıda büyük bir bölgeyi kaplayan Katolik mezhebine göre ayrılma boşanma yoktur. Bir defa evlendikten sonra ayrılma yoktur. Boşandıktan sonra da başkasıyla evlenmek mümkün değildir. Bundan başka yine bu âlemde aile her iki taraf da tamamen eşit şartlarla çalışmağa mecburdur. Herhangi bir boşanma halinde kadına nafaka diye bir şey mevzubahis değildir. Kadın da çalışabilir bir unsur kabul edildiği için onun da çalışıp kendisine kazanç temin etmesi zarurî görülür ve kadınla erkeğin çalışma hayatında her yerde tamamen eşit oldukları iddia edilirse de Doğu Blokuna nazaran Batıda kadınlara yine insafla, şefkatle muamele edilmektedir. Onlara ağır işlerin verildiği son derece nadirdir. Daha rahat, kadın bünyesine daha uygun işlerde çalıştırılmaktadır. Batı Blokunun kısaca dünya görüşüne de bir göz atalım: Batı Blokunda dünya görüşüne daha ziyade Hıristiyanlık fikirleri hâkimdir. Bu fikirlere göre bir ahiret düşüncesi mevcuttur. Ancak bu düşüncede Müslümanlıktaki gibi bir berraklık yoktur. Batıda bir defa esas itikadın temelini teşkil eden bir teslis nazariyesi vardır. Bir vahdet yoktur. Cenabı Hakkın birliğine, esas mukaddes tek varlığın o olduğuna dair berrak bir inanç yoktur. Bizler çok şükür müslüman diyarında yetiştiğimiz için bu husustaki düşüncelerimize kendiliğinden sahip olmuşuz gibi geliyor bizlere, Ama bu âlemde yetişmeyen, Batılı İnsanların esas tefekkür sistemlerini, dünya görüşü sistemlerinin nihaî noksanını araştırdığımız zaman orada bir bulanıklık, orada bir keşmekeşlik görüyoruz ve bunun tabiî büyük neticeleri oluyor. Bir Batılı asker hücuma kalktığı zaman kime yalvaracağını bilememenin tereddüdü içindedir, Meryem Anaya mı, İsa’ya mı, Cenab-ı Hakka mı yalvaracak? Bu durum karşısında tereddüttedir. Ama bir müslüman için böyle bîr durum mevzubahis değildir. Cenabı Hak birdir, tektir, mukaddestir ve itikatta vahdaniyet prensibi esastır. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5084
Mesajlar : 16,304
Teşekkürleri: 24,279
9,025 mesajına 19,445 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Batının ikinci büyük huzursuzluk kaynağını Ruhban sınıfı teşkil etmektedir, insanların kendi içerisinden bir gurup, bir teşkilâta mensup olmakla kendilerine birtakım özellikler izafe etmektedirler: Meselâ, bu sınıfa mensup olmayan insanlar ruhban sınıfına günahlarını affettirmek mecburiyetindedirler. Bu sınıf insanların başına geçmiş olan bir papa, dinî esaslarda dilediği gibi fetva vermeye yetkilidir. Onun sözü aynen bir kanun hükmündedir, Onun karşısına başka bir kuvvet kolay kolay çıkamaz. Ruhban sınıfı kendilerinin insanlarla Cenab-ı Hak arasında bir vasıta olduklarını kabul etmektedirler. Bu durum, Batıda manevî huzur ve saadetin teessüsüne mâni olan mühim bir unsur teşkil etmektedir. Bu tespitlerden sonra Batıya baktığımız zaman Batıdaki kadının rolünü kısaca şöyle hülâsa etmemiz mümkündür. Doğuya nazaran tabiî, fersah, fersah ilerde ve ona nazaran daha mesut bir durumda. Fakat tam bir tatmin edilmiş ve huzura kavuşmuş durum mevcut değildir. Çünkü kadın mutlaka erkekle eşit tutulma bahasına en ağır işlerde çalışmağa mecburdur. Kadın mutlaka gelir getirmelidir, Gelir getirmediği takdirde aile yapısında bu bakımdan materyalist usulde kendisine küçük bir unsur gibi bakılmaktadır, Bir erkek ailede para kazanmakla aileye daha büyük menfaat getirdiği haleti ruhiyesi içindedir. Bu, hakiki saadete geniş ölçüde mani olmaktadır. Hıristiyanlığın birtakım kaideleri, kadına onun tab’ına ve insan haklarına uymayan birtakım mecburiyetler ve mükellefiyetler yüklemektedir. Dolayısı ile Batıdaki kadını tam mesut bir kadın olarak telâkki etmemiz mümkün değildir. Sadece Doğuyla mukayese ettiğimiz zaman, daha refah içerisinde, daha fazla insanî muamele gören bir kadın durumundadır. Bu iki sistemi, bu iki tabloyu belirttikten sonra hiç şüphesiz hepiniz şimdi, peki öyleyse hakikî saadet, kadının hakiki yeri, nerededir diye merak etmeye başladınız. Bu merakınızı gidermek için hemen belirteyim ki kadının hakiki yeri müslümanlıktır. Bu hakikati açıklayıcı bazı izahlarda bulunmamızın faydalı olacağı kanaatindeyim: Bugün şu anda yeryüzünde, iktisadî sistemiyle, sosyal sistemiyle ve dünya görüşüyle tam manasıyla yerleşmiş bir İslam âlemi yoktur. Ama bunun fiilen mevcut olmaması, Müslümanlığın hakikaten en ideal sistemi getirmiş olduğu hakikatini orta yerden kaldıramaz. Dolayısıyla biz, falanca veya filânca memleketteki değil Müslümanlığın getirdiği ölçüler içerisinde, İslam aleminin iktisadî sistemini, sosyal sistemini, ve dünya görüşünü kısaca gözden geçirdikten sonra İslam’ın, Müslümanlığın kadına verdiği kıymeti ve kadını saadete götürmek üzere getirdiği esasları belirtmeye çalışacağız. Müslümanlığın kendine has mütekâmil bir iktisadi sistemi mevcuttur. Bu iktisadi sistem ne Doğudaki sistemdir, ne de batıdaki sistem. Çünkü müslümanlık iki kanatlıdır, daima maddiyatla maneviyatı birbirine paralel yürütmüştür. Bundan dolayı müslümanlıkta hem maddiyat vardır, hem de bununla beraber her zaman her yerde hiç ayrılmayacak şekilde bîr de maneviyat vardır. Müslümanlığın iktisadî sistemi maddiyata hürmetkârdır. Herkesin malı, mülkü vardır ve herkesin malı mülkü kendisine aittir, masundur, kimsenin buna yan bakmağa gözü ve hakkı yoktur. Ve bu hak o kadar mühim bir şeydir kî; Peygamber efendimiz Âleyhisselâtı Vesselam birçok tavsiyelerinde; ‘’Bana ahirete geldiğinizde başka türlü kusurla, günahla gelin ama kul hakkıyla gelmeyin’’ buyurmuştur. Bunun mânası başkalarının her türlü malı, para vesaire gibi hakkına son derece riayetkar olmamızın gerekli olduğudur, Müslümanlık aynı zamanda kâra ve kazanmaya da büyük yer vermiştir. «Veren el, alan elden üstündür.» buyurulmuştur. Bunun mânası her Müslüman kazanmak için çalışmak ve başkalarına yardım etmekle görevlidir. Yine müslümanlıkta «Elkâsibu habibullah» buyurulmuştur. Çalışanı Allah sever, çalışan Allah’ın sevgilisidir, denilmiştir. Binaenaleyh müslüman behamahal çalışmak, bir istihsal yapmak ve iktisadî bakımdan faydalı bir unsur olmakla görevlidir. Bu bakımlardan baktığımız zaman müslümanlık adeta Batı blokuna benziyor, gibi geliyor. Mülkiyete hürmetkârlığı esas alıyor. Ama müslümanlık sistemi Batının kapitalizm sisteminin ta kendisi değildir. Aradaki büyük fark şuradadır. Müslüman kazanacak, fakat müslüman israf yapamaz. «İsraf haramdır». Binaenaleyh müslüman kazandığını mutlaka hayırlı bir sahaya harcamakla görevlidir. Batıdaki insanın böyle bir prensibi yoktur, o kazandıktan sonra parasını her türlü nefsanî arzusu uğrunda rahat rahat harcayabilir. Ama müslümanlıkta, bütün bu kazançlardan sonra mütevazı olmak, israf etmemek, daima başkalarına faydalı olmak, fakirlere yardımcı olmak gibi bir âmil, bir esas mevcuttur. Bu bakımdan İslâm sistemi batı rejiminin mahzurlu taraflarını ortadan kaldırıp, kapitalizmin erişemediği ulvî gayeyi kendi ölçüleriyle manevî kuvvetlerden faydalanarak ihdas etmek imkânını bulmuş bir sistemdir. Bu sistemin meydana getirdiği iktisadî hayatta hakikaten maddiyatla maneviyat birbirinden ayrılmaz. Bunu birçok misallerle görüyoruz, biliyoruz. Bundan birkaç yüz sene evvelki Osmanlı imparatorluğuna seyahate gelmiş olan bir batılı seyyahın müşahedeleri bu hususu bize kolayca açıklayan bir misal teşkil etmektedir. Bu seyyah bir gün sabahın erken saatinde bir Müslüman mağazasından alış veriş yapmaya gelmiş, sormuş bir malın fiyatını, şu kadardır demişler. Fiyatı münasip görmüş ve peki öyleyse bu malı almak istiyorum dediği zaman, Türk dükkân sahibi kusura bakmayın şu karşıdaki komşumda aynı mal, aynı fiyata mevcuttur, acaba mümkün müdür bu malı ondan satın alsanız. Batılı afallamış ve sormuş: Niçin bana bunu tavsiye ediyorsunuz? Türk mağaza sahibi: sabahtan beri dikkat ediyorum, karşıdaki komşum hiç satış yapmadı, siftah bile etmedi. Halbuki ben birkaç satış yaptım. Gidiniz ondan alınız da onun gönlünü de hoşnut ediniz. Müslümanlık iktisadi maddiyatın yanında mutlaka maneviyatı da beraber yürütmüştür. Bu, ne doğunun ne batının erişemeyeceği ulvî bir neticedir. Bundan bîr müddet önce İstanbul’da bir akşam toplantısına davet edildim. Yaşlı bir hanım Müslümanlığı kabul etmiş, Kendisi uzun seneler Yunanistan’da kalmış, 40 sene müslüman olmak için çırpınmış ve nihayet İstanbul müftülüğünde Müslümanlığını resmen tescil ettirmiş. O günün akşamı akrabasının evine gitmiş. Biz de bu günün akşamında yapılan toplantıda bulunuyoruz. Kadın bu güne eriştiğinden dolayı son derece memnun. Çünkü belli halinden. Biz daha söze başlamadan önce dedi ki, tabii buraya geldiniz, toplandınız. Benim niçin müslüman olduğumu merak ediyorsunuz. Siz sormadan ben size kısaca anlatayım: Biz dedi, Konyalı zengin, müslüman bir ailenin yanında idik. Babam, annem ve kardeşlerim bu evde hizmetçilik yapıyorduk. Bu ailenin son derece zengin bir efendisi vardı. Bu efendi memleketin sayılı. Zenginlerinden olmakla beraber son derece mütevazı bir insandı. Ben çocukluğumda hiç bir bayram hatırlamam ki diyor, bu kadın, bu müslüman efendisi kendisinin hizmetçisi olduğumuz halde önce bayramlarda bize, hizmetçinin çocuklarına iyi, yeni hediyeleri ayakkabıları kendi öz çocuklarından daha sonra alsın. Her bayram önce bize alır, ondan sonra kendi çocuklarına en fazla aynı kalitede ayakkabıyı alır getirirdi. Çok zengin bir insana bu tutumu veren böyle bir dine kırk seneden beri ben hayran kalmayayım da kim kalsın? Bugün böyle bir dinin mensubu olmak şerefine eriştiğim için hayatımın en mesut gününü yaşıyorum. Hakikaten Müslümanlık sistemi, Müslümanlık yolu zenginliktir, insanı zenginleştirir ve sonunda manevî bakımlardan da yetişmiş bir insan ortaya koyar. Müslümanlık ticarete büyük ehemmiyet vermiştir. Tüccarların, hakikî tüccarların peygamberlerle, şehitlerle beraber haşrolacağını bildirmiştir. Ama bundan daha büyük ehemmiyeti cömertlere vermiştir. “Cennete ilk girecek olan cömertlerdir.” Cömertliğin manası kendi hoşuna giden şeyi, kendi nefsi için ayırdığı şeyi başkasına verebilmek, hediye edebilmek, feragatkâr İnsan olmak demektir. Müslümanlık daima manevî hedefleri maddî hedeflerin üzerine yerleştirmek suretiyle hakikî adaleti, hakikî nizamı ihya etmiş, ihdas etmiştir. Sosyal hayata geldiğimiz zaman müslümanlıkta aile, cemiyetin esasını teşkil eder. Çoluk - çocuğuyla bütün haklarıyla nizamlı, sistemli, birbirine hürmetkâr, sevgi içerisinde bir aile vardır. Komşuluk hakkını son derece üstün tutmuştur. 40 ev ilerisine kadar komşu saymıştır, insanların birbirlerine iyilikle, şefkatle, rahmetle kolaylıkla muamele etmelerini emretmiştir. Böyle birbirine ulvî bağlarla bağlı bir insan cemiyeti sosyal bakımdan en huzurlu cemiyet olmak durumundadır. Hatta eski büyüklerin bazı tavsiyeleri şöyledir: iki müslüman birbirine giderken, ben şimdi şu yaklaştığım arkadaşımdan ne menfaat elde edeceğim diye bir araya gelirse o buluşmalarından hayır gelmez, bilâkis ben şimdi şu gitmiş olduğum kardeşime hangi hususta faydalı olurum diye yaklaşırsa o buluşmadan, o bir araya gelip görüşmeden büyük faydalar çıkar demişler ve bu tavsiyelerde bulunmuşlardır. İnsanlar hep başkalarına yardım etmek için içlerinde manevi bir imkana, manevî bir kuvvete sahip olurlarsa böyle bir sosyal düzende hiç şüphesiz mutlak saadet meydana gelir. Dünya görüşünü ela alacak olursak, müslümanlık mutlaka her hususta ahireti gözetmeyi emretmiştir. Zira, hakikaten normal, yeteri derecede gelişmiş bir insan bu dünyadan ibaret bir hayat ile tatmin olamaz. Mutlaka ahirete inanmak, ahiretin varlığını bilmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu dünyada eğer herşey ölümle bitecek olursa bütün bu yaradılışın manası bir abesten başka bir şey olamaz. Mutlak adaletin tecelli edeceği gün bu dünyanın içinde de vardır. Arkasında da gelecektir. Ve bu yaradışlar geçici değildir, insan mutlaka sonsuza kadar gidecek bir yaradılıştadır. Cenab-ı Hak bunları tahakkuk ettirecek kudrettedir. Dolayısıyla müslüman sadece maddiyatını düşünen bir insan değildir. Birçok hususlarda ahretini de düşünür. İktisadî nizamda da bu düşünce nazım rolünü oynar. Hatta hakiki bir müslüman tacirin şöylesine bir sıfatı vardır. Bilfiil cereyan etmiş hâdise ile arz edeyim. Bir gün Peygamber fendimiz Aleyhissalâtu vesselâm sabah namazından sonra bir pazar yerini gezerlerken, orada bir tüccarın bir malı diğerlerine nazaran daha ucuz fiyatla sattığını görmüşler ve kendilerine sormuşlar ki, bu malı böyle ucuz fiyatla satıyorsunuz, az kâra kanaat ediyorsunuz, sırf müslüman pazarında ucuzluk olsun ve Cenab-ı Hak ahirette sizin bu hareketinizden dolayı size büyük sevap versin diye mi bunu yapıyorsunuz? O da demişti ki; evet ya Resulullah ben bunun için yapıyorum. Yoksa herkes yüksek fiyata satıyor, ben de satabilirim, ama az kârla kanaat ediyorum. Pazarımızda ucuzluk olsun, burası müslüman diyarı, benim bu hareketimin sevabını Cenab-ı Hak mutlaka verir. Onun üzerine Peygamber efendimiz ellerini açıp, böyle bir tüccar, böyle bir satıcı için çok büyük dualarda bulunmuştur. Binaenaleyh, hakikî müslüman tacir, böyle hareket edince, tüccardır. Bu tüccarların doğuracağı iktisadî hayatta da mutlaka bereket vardır. Şimdi bu dünya görüşü bu sosyal yapıya sahip olan müslüman âlemi içerisinde kadının yerine bir göz atalım. Efendim bir müslüman hanımı, iktisadî hayatta çalışabilir, çalışır. Hatta bazı hizmetlerin kadınlar tarafından görülmesi teşvik edilmiştir. Hatta bazı yerlerde hanımların çalışması zarurî bile görülmüştür. Meselâ, hemşirelik görevinde, bir müslüman diyarında hastanelerde hemşirelik, hastabakıcılık görevinin bilhassa kadınlar tarafından yapılması tercih edilmiştir, teşvik edilmiştir. Yine kadın hastalıkları doktorluğu gibi birtakım görevlerin kadınlar tarafından yapılması, hatta önemle üzerinde durulması gereken bir husus addedilmiştir. Bundan başka kadın müslüman yapısında, başka hususlarda çalışır. Belki Sümerbank Umum Müdürünün odasına gitmiş arkadaşlar vardır. O odada bir dokuma fabrikasının resmi var. 150 sene önceki bir dokuma fabrikası. Birçok müslüman hanımlar bu dokuma fabrikasında gayet güzel bir çalışma havası içerisinde bulunuyorlar. Merak eden arkadaşlar gidip görebilirler. Müslümanlıkta kadın çalışabilir ve iktisadî hayatta bir unsur olabilir. Kadın müslümanlıkta aynen erkek gibi ilimle, ibadetle mükellef tutulmuştur. Cenab-ı Hak insanları kadın, erkek, siyah beyaz diye ayırmıyor. Kimin Allah’tan korkusu en fazla ise insanların içerisinde en efdali odur diyor. Herhalde kadının erkeğe, erkeğin kadına Allah indinde hiçbir üstünlüğü mevzubahis değildir. Cemiyet içerisinde müslümanlık kadına onun yaradılışına uygun görevler tevcih etmiştir. Hiçbir zaman onu ne Doğudaki, ne batıdaki zoraki çalışma sitemlerine mecbur saymamıştır. Belki bazı erkeklerimizin şu anda hoşuna gitmeyebilir. Bir latife olarak söylüyorum. Çok dikkatle açıklayalım ki, müslüman bir ailede kadın hiç bir iş yapmağa mecbur değildir. Hatta çocuğuna bakmağa bile mecbur değildir. Bütün evin vazifesini görmek, evin kazancını temin etmek erkeğin vazifesidir. Müslümanlıkta kadına kendi yaradılışına uygun görevleri yapmak tavsiye edilmiş ve eğer o bunun fazlasını yaparsa bu onun hakikaten manevî arzusuyla yaptığı, dünyada ahirette bir mükâfatını göreceği bir ilâve çalışma olarak bir lütuf olarak telâkki edilmiştir. Müslümanlıkta kadının ne Doğuda, ne de Batıda erişemeyeceği çok büyük yeri vardır. Bunu müsaade buyurursanız, birkaç ayeti kerime ve birkaç hadisi şerifle tarif etmeye çalışalım. Nisa suresi ismi altında Kur’an-ı Kerim’de kadın süresi denilen bir sure vardır. Bu surenin 19 uncu ayetinde (kadınlara en iyi şekilde muaşerette bulunma) emrolunur. Bunun mânası müslümanlıkta kadınlara karşı hürmetkâr, yumuşak, haşin olmamak üzere muamelede bulunmak emrolunmuştur. Onların tabi yapıları bu istikamettedir. Böyle hareket etmek lâzım gelir. Yine Bakara suresinin 187. ayeti kerimesinde (Onlar sizin libasınız, siz de oların libasısınız) buyurulmuştur. Libas, elbise ve örtü manasındadır ve bunun da hakikî manası dış tesirlere karşı her türlü zarar verecek şeylere karşı onları korumak manasındadır. Hadisi şeriflerde kadın müslümanlıkta şöyle belirtilmiştir: (Dünya bir metadır. Onun en hayırlı metaı da Saliha bir kadındır.) Diğer bir hadisi şerifte: (Kadınlar hakkında hayırlı tavsiyelerde bulunmam için benden sorunuz, ne söylerseniz söyleyin bu hususta size tavsiyede bulunayım, yardımcı olayım.) Diğer bir hadisi şerifte; (Müminlerin kâmili, ahlâkı en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız, kadınlara karşı e hayırlı olanınızdır) buyurulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte; (Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, öz nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, efradı ailenin senin üzerinde hakkı vardır, her hak sahibine hakkını ver) buyurulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte; (ilim tahsil etmek kadın, erkek her mümine farzdır) denilmiştir. Dolayısıyla onların da görevli oldukları ve esas Allah katında mühim olan görevler bakımından onların da aynen mükellef oldukları, kendilerine hürmet gösterilmek, iyi muamele edilmek mecburiyetleri yanında erkeklerle tamamen eşit oldukları beyan edilmiştir. Diğer çok mühim bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: «Ya Resulullah, benim için güzel sevgi ve bakımıma en çok muhtaç olan kimdir, kime bu hizmeti yapmalıyım?» Peygamber Efendimiz Aleyhüsselâtu Vesselam buyurmuşlardır ki; annen, sonra kime denilmiş, yine annene, sonra kime denilmiş, tekrar annene denilmiş, tekrar sorulduğunda babana buyurmuşlardır. Binaenaleyh müslüman ailesinde çocuk üzerinde annenin üç hakkı varsa, babanın bir hakkı vardır. Anne hakikaten muhterem, mukaddes, büyük bir varlık olarak müslümanın dünya hayatında, sosyal görüşünde ve iktisadî varlığında çok mühim yeri olan bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de Nisa suresi isimli bir kadın suresi olduğu gibi, peygamber Efendimiz Aleyhissalâtu vesselamın meşhur Veda Haccındaki hutbelerinde ki, bu insanlara son yaptığı bir hutbedir, mühim bir fasıl kadınlara ayrılmıştır, son derece veciz, insanlara hakikaten en özlü, en güzel tavsiyeyi yapan, veda hutbesinde kadınlara ait kısım şöyledir: «İnsanlar; kadınların hakkını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız, onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizlerin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye çiğnetmemeleridir. Kadınların da sizlerin üzerindeki hakları, memleket göreneğine göre her çeşit giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir,» buyurulmuştur. Böylece müslümanlıkta hakikaten kadın, ne Doğunun; ne de Batının erişemediği son derece muhterem bir mevkie erişmiştir, sahiptir, yerleştirilmiştir. Efendim, bir an için Doğuda kadını düşündüğüm zaman hatırıma bir hadde makinesi geliyor, hakikaten bilfiil gördüğüm gibi bir hadde makinesi başında kan, ter içinde en ağır hizmette, kendisine hiç bir karşılık vaat edilmeden çalışan, yorgun, bedbaht bir kadın tipi görüyorum, hayalimdeki tabloda. Batıdaki kadını düşündüğüm zaman erkek kadar çalışan ve kendinin birtakım haklarında vs. mutlaka eşit tutulacaksın iddiası altında materyalist bir görüşle madde olarak tutulan bir kadın var. Kendi tab’ına kendi hususiyetlerine uygun bir muameleye tabi tutulup, lüzumlu hürmet, lüzumlu şefkat kendisine gösterilmiyor. Bu kadın çalışıyor, bu kadın tam manisiyle tatmin olunmuş değil, esas yerini bulmuş değildir. Demin tarife çalıştığım İslam âleminde kadını düşündüğümüz zaman ise, oradaki kadın muhterem bir kadındır, oradaki kadın hakikaten cemiyetin temelidir ve oradaki kadın temizliğin, terbiyenin örneğidir. Hepiniz bizim ninelerimizin mis kokan tertemiz bohçalarını hatırlarsınız. Kadın hakikaten o bohçaları hazırlayan, temiz bir insandır. Cennete gitmeğe namzet bir insandır. Hatta İslâm tablosunda cennet annelerin ayağının altındadır. Cenneti ayağının altında tutan bir varlıktır. Hepinizi hürmetle selâmlarım. Milli Şuur Dergisi |
|
|
| Bu mesaj için Alemdâr-ı İslâm kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz: |
![]() |
| Etiket |
| batıda, doğuda, erbakan, kadın, kadın or profdrnecmettin, İslâmda |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın hayatı | Cihad Yıldızı | PRF.DR. NECMETTİN ERBAKAN | 10 | 19.10.09 01:36 |
| Doğuda, batıda ve islam'da kadın | Adige Abzakh | İSLAMİ HAYAT SORU-CEVAP | 0 | 08.06.09 11:20 |
| Prof dr necmettin erbakan ın iş hayatı | Cihad Yıldızı | PRF.DR. NECMETTİN ERBAKAN | 0 | 05.06.09 14:46 |
| Prof dr necmettin erbakan ın soyu | Cihad Yıldızı | PRF.DR. NECMETTİN ERBAKAN | 0 | 05.06.09 14:38 |
| Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN-MÜCADELESİ | Elcihad | Erbakan'ın Mücadelesi | 0 | 12.11.08 10:34 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|