| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 193 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MGForum AKADEMİ » MGFORUM ARAŞTIRMA EKİBİ » Haftanın Konusu »

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 20.12.09, 15:19   #1
Ruh-efzâ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3 Ruh-efzâ is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline

Standart 21-12-2009 Haftanın Konusu : Güzel Ahlâk Sahibi Olmak





بسم الله الرحمن الرحيم

...Güzel Ahlâk ...

( Güzel Ahlâk Sahibi Olmak/Olabilmek )


وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

Hiç şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzerindesin.(Kalem Sûresi, âyet :4)


Ahlâk'ın ehemmiyeti,her düşüncenin üstündedir. Zirâ insanlığın ayakta durması ahlâk iledir. İnsanlığın düzeni güzel bir şekilde devamı, saadet ve olgunluğa ulaşması ancak ahlâk sayesindedir. Güzel ahlâk öyle bir yüce haslettir ki görüldüğü yerlere başka bir hayat, başka bir yücelik verir, güzel ahlâktan mahrumiyet ise en büyük bir felâkettir. Ahlâktan mahrum yerlerde fâzilet güneşi doğmaz, saadet yıldızları parlamaz, meziyet çiçekleri açılmaz, hakikî medeniyetten eser görülmez.

Ahlâkın kıymet ve ehemmiyetine insanlığın sosyal hayatı pek güzel şahittir. tarihe bakıldığında görülür ki, muhtelif milletlerin en mesut devreleri ; ahlâk sahibi oldukları zamanlara tesadüf etmektedir. aksine, perişan, darmadağın oldukları devirler de ahlâktan uzaklaştıkları zamanlara tesadüf etmiştir.

Peygamber Efendimiz ( sallallahü aleyhi vesellem ) şöyle dua ederdi :

“İlâhî! zatından sıhhat ve afiyet, bir de güzel ahlâk temenni ederim.”

Yine Resul-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

“Ruhumu kudret altında tutan Allah'a yemin ederim ki cennete sadece güzel ahlak sahipleri girer.” (Tirmizi;Huccetü'l İslam-İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din)

“Müminin mizanında en ağır basacak şey güzel ahlaktır. Muhakkak ki, Allah Teala işi ve sözü çirkin olan ve hayasızca konuşan kimseye buğz eder.”
(G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis)

“İmanın kemali, güzel ahlakladır.”(Ahmed Ziyaüddin,Ramuz El Hadis)

“Kıyamet gününde bana en yakın ve katımda en sevgili olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır. Benden en uzak ve katımda en sevimsiz olanınız ise, çok konuşan, lüzumsuz ve uzun konuşanlarla, kibirli olanlarınızdır.” (Sünen-i Tirmizi C.4, syf.370)

“Güzel ahlak hataları eritir. Suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak ta ameli bozar. Sirkenin balı bozduğu gibi.”(Hz.İbni Abbas r.a.) Ramuz el-Hadis syf.215

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”(Ramuzul Ehadis syf.245)

Mü'min güzel ahlâk üzerie olmalıdır, ve güzel ahlak konusunda Peygamber Efendimizin muazzam hayatını kendisine örnek almalıdır.

Rabbimiz(c.c) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَوَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

Andolsun ki, sizin için ve Allah'a ve ahiret gününe (Allah'a ulaşma gününe) ulaşmayı dileyen ve Allah'ı çok zikredenler için, Allah'ın Resûl'ünde güzel bir örnek vardır.( Ahzâb sûresi, âyet :21)

Güzel ahlâk sâhibi olabilmek için gayret içinde olmalıyız... İslam'ın kuralları çervesinde, hayatımızı, fikirlerimizi tanzim ve tertip etmeliyiz. Peki bir mü'min güzel ahlâk sahibi nasıl olur ? Öncelikle güzel ahlâk sahibi kişilerin meclisinde bulunmalı, sohbetlerine iştirak etmeli, Cenab-ı Hakkın emirlerini yapıp, nehyettiği kötülüklerden sakınmalı,Peygamber Efendimizin sünnetine uygun hareket etmeli,her türlü haram, zulüm ve haksızlıklardan uzak durmalı, gizli ve açık her yerde, Allah`ın murakabesinde olduğunu hatırlamalı,günah ve faydasız olan sözleri söylemeyip, az ve faydalı konuşmalı,vaktini boşa geçirmeyip, dünya ve ahirete yarar bir şeyle meşgul olmalı,hiç kimsenin aleyhinde konuşmamalı ve kimseyi rahatsız etmemeli,elinden geldiği kadar herkese maddi ve manevi yardımda bulunmalı,büyüklere hürmet, küçüklere şefkât göstermeli, alçak gönüllü, samimi, tatlı dilli ve güzel yüzlü olmalıdır.


Unutulmamalıdır ki , Güzel Ahlâk kişiyi Allah(c.c)'a yaklaştırır.

... ... ...
__________________
_________________________________________________



Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?..





bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır
çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile


iç içe bir lisândır.







Rabia Hilal..

Konu Alemdâr-ı İslâm tarafından (20.12.09 Saat 18:49 ) değiştirilmiştir..
View Ruh-efzâ'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Ruh-efzâ kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (21.12.09), el Büğdüzi (26.12.09), fatımatüzzehra (20.12.09), Isti'sam (20.12.09),  (20.12.09)
Alt 20.12.09, 15:32   #2
Ruh-efzâ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3 Ruh-efzâ is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline

Standart

بسم الله الرحمن الرحيم

Nevas b. Sem’an’dan şu rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hayırdan ve şerden sordum; şöyle buyurdu:

“İyilik (hayır) güzel ahlaktır. Şer ise, vicdanını rahatsız edip de insanların bilmesini istemediğin şeydir.” (Müslim syf. 2553)

Şüphesiz ki güzel ahlak ameller arasında en çok cennete girmeye sebep olanıdır. Ebu Hureyre hadisinde olduğu gibi... Ebu Hureyre şöyle der: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların cennete girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu. O, şöyle buyurdu: “Allah’dan hakkıyla korkmak ve güzel ahlak” İnsanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu ve şöyle buyurdu: “Ağız ve ferc (cinsiyet uzvu)” (Tirmizi 2005.hâdis, İbni Mace 4236.hâdis)


Güzel ahlak, müslümanın Kıyamet günü hasenat terazisinde bulacağı en ağır şeylerdendir.
Ebu’d Derda radıyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Kıyamet günü mü’minin mizanında (terazisinde) hiç bir şey güzel ahlaktan daha ağır değildir. Şüphesiz ki Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiye buğzeder.” (Tirmizi 2003.hâdis, Ebu Davud 4799. hâdis)

Güzel ahlakla ahlaklanan kişi için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cennetin en yükseğinde bir köşk garanti etmiştir:

Ebu Ûmame’den şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Ben , haklı olsa bile cidali (tartışmayı) terkeden için cennetin kenarında bir eve kefilim. Şaka dahi olsa yalanı terkeden için cennetin ortasında bir eve kefilim ve ahlakı güzel olan kimse için cennetin en yükseğinde bir eve kefilim.” (Ebu Davud 4800. hâdis)

Güzel ahlak ile ümmetin en hayırlıları, kerem ve fazilet sahipleri vasıflanır. Müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri) bir hadiste Abdullah b. Amr b. El-Âs’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Sizin en hayırlı olanlarınız ahlak bakımından en güzel olanlarınızdır.” ( Buhari, Feth’ul-Bâri (8/507) -Müslim sf. 2583 )

....
__________________
_________________________________________________



Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?..





bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır
çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile


iç içe bir lisândır.







Rabia Hilal..
View Ruh-efzâ'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Ruh-efzâ kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (21.12.09), el Büğdüzi (26.12.09), fatımatüzzehra (20.12.09), Isti'sam (20.12.09),  (20.12.09)
Alt 20.12.09, 19:11   #3
Minikkelebek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Üye
Üye No : 6379
Üyelik tarihi : 11-12-2009
Mesleği : Psikoloji öğrencisi
Nereden : Belçika
Konuları : 21
Mesajlar : 43
Teşekkürleri: 23
33 mesajına 77 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 0 Minikkelebek is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.12.09
Durumu : Status: Offline

Standart

İman-Ahlâk Münâsebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı

Ahlâk, iman ve takvâ ile iç içedir. İman ağacı, gönül toprağına dikilmişse mutlaka “iyi ahlâk” adlı meyve verir. İmanla ahlâk arasındaki kopmaz bağ konusunda çok sayıda hadis rivâyeti vardır.

“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel olanlarıdır.”

"Sizden biriniz, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz."

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.”

Rasûlullah’a (s.a.s.) soruldu: "Mü'minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?" "Ahlâkça en güzelleridir!" cevabını verdi. Tekrar soruldu: "Pekiyi, mü'minlerden hangisi en akıllıdır? "Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır."

“Sizin en hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.”

“Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.”

"Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir."

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

“Hayâ imandandır.”


İslâm Ahlâkının İman ve İbâdetle İlgisi

İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Sahaları birbirinden ayrı gibi görünen bu esaslar, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Zira İslâm dininin hedefi, bütün insanlığın ahlâkını en mükemmele ulaştırmaktır. Hz. Peygamber'in ahlâkını soranlara Hz. Âişe'nin: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur'ân'dan ibaretti.” demesi; peygamber olarak gönderilmesinin sebebini Rasûlullah Efendimizin, ahlâkı tamamlayıp bütünlemeye bağlaması ve Allah Taâlâ'nın Hz. Muhammed’i (s.a.s.) “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin yüce bir mertebesinde bulunmaktasın” diye övmesi, İslâm dininin en önemli gayesinin beşeriyete mükemmel bir ahlâk disiplini kazandırmak olduğunu açıklığa kavuşturmaktadır.

Müslüman, dininin buyruklarını benliğine öylesine mal edecek ki, bütün davranışları en güzel ahlâk prensipleri hâlinde ortaya çıkacaktır. Aslında iman ve ibâdet esaslarının tamamı, müslümanı bu olgunluğa eriştirmek için emredilmiştir. Bu seviyeye çıkan insanın kalbinde bütün mahlûkat için iyi ve güzel duygular boy atacak, asil şahsiyetine yakışmayan her türlü kötülükten uzaklaşacaktır. Tıpkı midenin sindirdiği yiyeceklerin sonunda kuvvet ve enerji şeklinde kendini göstermesi gibi, kalbin derinliklerine inen iman da kendini bize güzel huy şeklinde gösterecektir.

İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber'in hadislerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edilir: “Mü'minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.” Şu hâle göre mükemmel bir ahlâka sahip olmayan kimsenin iman itibarıyla kemâle ermesi de söz konusu olamaz. Bir diğer hadiste şöyle buyurulur: “İman yetmiş nevidir. En üstünü “Lâ ilâhe illâllah (Allah'tan başka ilâh yoktur)” demek, en aşağısı, yol üzerinde insanlara ezâ verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.”

Yine şu hadis-i şerifler de iman ile ahlâkın ve özellikle hayânın etle kemik gibi birbirinden ayrılmaz birer özellik olduğunu belirtir: "Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayâdır."; “Dört haslet peygamberlerin (ortak) sünnetlerindendir: Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.”; “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”; “Hayâ, imandandır, imandan bir şûbedir.”

Hayâyı imandan sayan Allah’ın Rasûlü, imanı en güçlü insan olduğu gibi, hayâsı da aynı şekilde toplum arasında en büyük olan idi. Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık."

Demek ki hayâ duygusuna sahip olmak sadece ahlâkî bir özellik değildir; ayrıca imanı tamamlayıp mükemmelleştiren bir duygu ve davranıştır, imanın yetmiş küsür bölümünden biridir. İmanı ahlâktan ayrı olarak düşünmeyen önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) yine buyurur ki: “Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği hayrı, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”

İşte bu tür hadisler, dinin temeli olan iman kökleriyle ahlâk esaslarının ayrılamayacak şekilde birbirinin içinde eridiğini ifâde etmekedir.

Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtrîdir. İnanan bir mü’min de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, hevâ ve sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir. Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güçlülüğü veya zayıflığı belirleyecektir.

Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalp iyi ise, yani iman kalpte bütünlük ve olgunluk arz ediyorsa, beden kalpteki imana uygun olarak eylemini yapacaktır. Çünkü fiziksel eylemler, daima psikolojik eylemleri izlerler. Psikolojik eylem iyi olursa, fizyolojik eylem iyi olur. “Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.” Psikolojik açıdan mü’minin ahlâkî davranışı ve hayâsı onun kalbindeki imanın dışa yansımış şeklidir.

Aile Ahlâkı

Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir.

Ailede üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma olmalı ve aile fertleri birbirlerine karşı güzel davranışlar sergilemelidir. Ailede mutlu olmak ve bunu hayat boyu sürdürebilmek için eşler ve çocuklar çaba sarfetmeli ve gereken fedâkârlıklardan çekinmemeli, her kişi öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Her insanın, ailesindeki diğer şahıslara karşı görevlerinin olduğunu unutmaması gerekir.

Ailede tevhidî değerlere önem verilmiyor, Allah’a kulluk üzere haklar ve sorumluluklar değerlendirilmiyorsa, böyle bir aile kurumu, bireyleri ne dünya ve ne de âhiret mutluluğuna ulaştırabilir.

Şuurlu Müslüman bir fert, eşinin ve çocuklarının hakkını çiğnemez, ailesiyle iyi geçinir. Eğer eşlerden biri veya her ikisi görev ve sorumluluklarını yapmazsa zâlim (zulüm işleyen), adâletsiz (hak edene hakkını vermeyen) kişi olur ve bunun sonucunda da evlilikte anlaşmazlık, kavga, huzursuzluk olur. Böyle kimseler öncelikle kendilerine zarar verirler, sorumsuzluklarının dünyevî cezası olarak kendilerini vicdan azâbı rahatsız eder durur. Bu hak ihlâli sürdüğü müddetçe tüm aile bireylerinin de psikolojileri bozulur. Ve giderek bu tür ailelerden oluşan toplum da çöküntüye uğrar.

Evli çiftlerden biri: “Eşim bana karşı sorumluluğunu yerine getirmiyor” diyor. Ama kendinin de eşine karşı sorumlu olduğunu unutuyor. Eşler kendini düşündüğü gibi eşini de düşünmelidir. İlk sen sorumluluğunu yap, sen yapınca eşin de senin hakkını gözetecektir. Sorumluluk duygusu çok önemlidir. Özgürlüklerimizden ve haklarımızdan önce görevlerimizi düşünüp ona göre davranmalıyız. Yani, beraber yaşadığımız veya karşımızdaki kişilerin haklarına kendi haklarımızdan önce yer vermeliyiz.

Müslüman olduğunu iddia eden bireylerin oluşturduğu topluma bakalım. Saâdet asrı öncesinin, Kur’an tâbiriyle “ilk câhiliyye”nin her türlü câhilliği, çirkinlik ve isyanı olanca rezilliğiyle sergileniyor. Bu modern câhiliyye toplumu, helâk edilen bütün kavimlerin helâk olmalarına sebep olan bütün rezilliklerini istisnasız işlemekten çekinmiyor. Bunun en önemli sebebi, şirkin bütün boyutlarından sakınıp tevhidî imanın tüm gereklerini yerine getirmeyiş; Allah Rasûlü’nün ifadeleriyle hayâ ve güzel ahlâk şeklinde dışa rengini veren iman. “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap!”

Günümüzün beşerî dini olan kapitalizmin ise, insanlığın yozlaşmasındaki fonksiyonu tartışılmaz. Yozlaşmanın çok basit bir sebebi var. İki cihan serveri Allah Rasulü (s.a.s.) buyurdu ki: "Hayâ, imandandır."; “Kim ki utanmıyor, istediğini yapsın!” Kapitalizm, insanların ar ve hayâ duygularını kaybettirmektedir. Her şeye ekonomik sebeplerle bakmayı öğreten kapitalizm, erkekleri, kadınları, çocukları utandığı ve sıkıldığı ortamlarda çalışmayı mâzur göstermektedir. Ekonomik gerekçelerin arkasına sığınan bu insanlar, yozlaşmanın da kapısını aralamaktadırlar.

Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi. İnsanın da öyle.

Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV.ler, bilgisayarlar geldi.

Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.

İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.

Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla özgürlük gitti; kölelik geldi.

İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle yakınlık geldi.

Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk, hevâya kulluk, emir kulluğu geldi.

Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı geldi.

Okumak gitti; bakmak geldi. Televizyon seyrederken "gözlerim kızarıyor" diyen birisine diğer birisi "Benim de yüzüm kızarıyor" demiş. Bir başkası da çıkıp “ancak yüzünün kızararak seyredebileceğin çirkinlikleri seyrediyorsun, öyleyse senin de yakıcı ateşte imanın kızarıyor” demesi gerekiyor. Gözlerin, yüzlerin ve imanların kızarmaması, âhirette de her tarafı kızartan kızgın demirlerle insanın dağlanmaması için bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı.

Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar tarafından zihinler ve gönüller işgal edildi.

Sorumlu bir insanın “iman”dan sonra temel görevi, dinini hakkıyla öğrenmek, öğrendiklerini yaşamak ve onu insanlara öğretip onların da müslümanca yaşamalarına vesile olmaktır. Bu durum da en azından ve hiç ihmal edilmeden ailelerde tümüyle yerine getirilebilir. Bu konumundan dolayı hâlâ bazı temel değerlerin önemsendiği ve ev dışı hayata rağmen ve ona temelden zıt şekilde bir kısım İslâmî uygulamaların hâlâ geçerliliğini sürdürmesinden dolayı aile ve aile hayatı büyük çaplı tahribata uğratılmak istenmektedir. Artık gençler evlenmeyi pek câzip görmemeye başladı. Evlenme yaşı giderek daha uzuyor. Boşanmaların sayısı her yıl rekor kırıyor. Bununla birlikte, aile hayatı artık dedelerimizden ve babalarımızdan gördüğümüz şekilde yanlış birçok cehâlet, gelenek ve örfün hüküm sürdüğü şekilde devam edemez. Bu topraklardaki günümüz yaşama biçimi ile 30 sene öncesinin özellikleri arasında öyle büyük bir uçurum var ki… Dünün (doğru-yanlış iç içe geçmiş) cevaplarıyla bugünün sorunlarını çözmek mümkün değil. Bunca hücuma ve giderek artması engellenemeyen ifsâda rağmen, aile kurumunun kendini koruması için kesinlikle radikal bir değişim ve dönüşüm geçirmesi, bilinçli bir değerler sistemine dayanması kaçınılmazdır. İslâmî şuura, ilme ve örnekliğe/modelliğe dayalı, bugünün küfür ve şirkine olduğu gibi yarının daha da çirkinleşecek ve şirretleşecek çirkinliklerine karşı dayanabilecek nesiller yetiştiren birer okul haline gelmelidir evler.

İslâm bireyin özel hayatını yönlendirdiği gibi, aile ve toplum hayatını da düzene koyar. Bununla birlikte günlük yaşayışının en uzun zamanının içinde geçtiği aile hayatının her noktasında nasıl yaşanacağını hükme bağlar. Denilebilir ki, İslâm tam anlamıyla ve her yönüyle bir aile dinidir. Evler Müslümanlar için kaledir, sığınaktır, moral depolama yeri, çocuklar için karantina mekânlarıdır. Mü’minin evi, İslâm toplumunun çekirdeğidir. O, evini bu bilince uygun olarak inşâ eder. İslâmî eğitim ailede başlar ve toplum içinde gelişerek devam eder. Bizler dinî gıdamızı/besinlerimizi, annemizden süt emer gibi “ailemiz”in müşfik göğüslerinden emerek alırız. Bu itibarla, çocuklarımıza ikram ettiğimiz inanç, ahlâk ve hayat anlayışı helâl olmalıdır. Rabbimizin haram kıldığı inanç, düşünce, ahlâk anlayışı ve yaşam tarzı kesinlikle çocuklarımıza verilmemelidir. Bunlar bizleri ve çocuklarımızı zehirler ve hayatımızı felç eder.

Aile hayatı, insanların cenneti veya cehennemidir. Aile yuvasını küçük çaplı cennete benzeten mü’minler, ebedî yurtlarına en güzel şekilde bu cenneti taşımış olacaklardır. Yeter ki aile bireyleri, Allah ve Rasûlünün kendilerine yüklediği görevleri ihsan bilinciyle en güzel şekilde yerine getirme gayreti göstersin.

İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaz için mescide giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, iyilik yapmaları için onları devamlı teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya ve âhiret saâdetinden sorumlu tutardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine hiçbir şekilde vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.

Günümüzde “müslümanım” diyenlerin uygulama yönüyle evleri, Peygamber evine hiç benzemiyor. Peygamber düşmanı Batılının evlerine daha çok benziyor. Evler çoğu koca için bir otel ve lokanta görevi üstleniyor. Ev hanımları için de evler daha çok mutfaktan ibâret. Hanımlar da kendi rollerinin evin hizmetine bakmak ve yemek hazırlamak gibi uğraşlardan ibaret olduğunu düşünüyor. Çocuklar içinse ev, internet demek, televizyon demektir, oyun alanıdır, nefse hoş gelen özelliklerdir. Kapitalizmin, kendisi gibi garibanların teriyle çalışan çarklarını döndürmek ve yakasını bu çarka kaptırdığı için kendisi de bunun arasında ezilerek kendinden geçmişçesine yorgun argın akşam eve dönen aile reisi, en önemli görevinin kendisiyle birlikte çocuklarını ve eşini ateşten korumak olduğunu düşünmüyor bile.

Evde insan, kendini daha özgür ve daha güvende hissedeceğinden insanın içyüzü daha net şekilde açığa çıkar. Dağınıklığı, giysilerine gösterdiği özen, insanî ilişkilerdeki zaafları, tenbellikleri, ihmalkârlıkları, saygı ve sevgi anlayışı ve her şeyden önce; imkânı varken evine şeariatı hâkim kılıp kılmaması gibi insanın makyajı, sırları evde dökülür. Ev hayatı, sanallıkları kaldırmaz; insan, toplum hayatında takmak zorunluluğu hissettiği yüzündeki maskeyi eve girer girmez atar. Kendine hizmet eden eşine ve çocuklarına teşekkür eden kaç aile reisi vardır bu toplumda, hata yaptığında eşinden veya çocuklarından özür dileyen? Onlardan saygı beklerken kendisinin de onlara saygı duyması gerektiğini düşünen babaların sayısı ne kadardır acaba? Evini okul ve mescid haline getiren, koca rolü kadar hoca rolü de oynaması gerektiği idrâkinde olan ne kadar koca vardır dersiniz? Kocasına ve çocuklarına devamlı merhamet ve şefkatini gösteren ve evini huzur yuvası ve anaokulu haline getiren anaların sayısı ne kadardır ve bu tahminî sayı, anaların oranı içinde kaçta kaçtır? Anne ve babasının her meşrû emrini seve seve yerine getiren ve onların doğru tavsiyelerine en az gıda ihtiyacı kadar açlık hissiyle yaklaşan, nebevî ihtardaki gibi burnunun sürtülmemesi için ana babasına hayat boyu bakmaya çalışan hayırlı evlât sayısı için ne dersiniz?

Evler haramların benimsendiği ve kötü alışkanlıkların edinildiği yerler olmamalı, tam tersine müslümanca bir hayatın güzelliklerinin sergilendiği mekânlar haline gelmelidir. Evler, İslâmî çalışma yapan kimselerin mezarları değil, her gün yeniden dirilecekleri mekânları, yakıtlarını dolduracakları benzinlikleri olmalıdır. Evler televizyon sayesinde birer sinema salonuna, gazinoya, futbol stadyumuna benzememelidir. Evler, gücü yetenin gücü yettiği kişiye deşarj olmak için ağzına geleni söyleyebileceği, elinden geleni yapacağı yerler olmamalı. Evlerimiz, her çeşit tatlılıkların yaşandığı, devamlı huzurla ruhların tatmin olduğu küçük cennetlerimiz olmalı. Allah’a isyan edilen veya kavga gürültü içinde birbirlerine hastalık gibi zor katlanılan yerler olmamalı evler.

Edeb, terbiye, ahlâk ve görgü kuralları uygulamalı şekilde evde öğrenilir. Aile bireyleri, eve girerken birbirlerine selâm vermelidir. Birbirlerinin hal ve hatırlarını sormak, varsa problemlerini sonuna kadar dinleyip çözüm getirmek, evin ortak eşyalarının ve alanlarının kullanımında özen gösterip temizliğe ve düzene uymak, sevinçli ve özel günlerde paylaşım ve katılım içinde olmak aile ile ilgili edepler arasında ilk akla gelen şeylerdendir. Evde aile bireylerinden biri ders çalışıyorsa veya kitap okuyor ya da namaz kılıyorsa diğerleri tarafından saygı görmek, evde ihtiyar dede ve nine varsa onları hiç rencide etmemek, diğer akrabalara karşı saygılı ve hoşgörülü olmak, hepsinden önemlisi anne ve babaya karşı saygısızlık yapmamak ve ihsâna aykırı davranışlarda bulunmamak gerekmektedir. Anne ve babanın da çocuklarını Allah’ın bir emaneti olarak değerlendirip onları her türlü şirkten ve küfürden korumanın ilk ve en temel görevleri olduğunu unutmamak, namaz ve tesettür bilinci vermek, haram ve helâl konularında ve ahlâkî hususlarda onları güzel bir tarzda yetiştirmeye çalışmak aile bireylerinin âdâbı arasında saymamız gereken özelliklerdendir. Aile bireyleri özgürlük sınırlarını bilip onu aşmamalıdır. Birbirlerine karşı hoşgörülü, kibar ve nâzik olmalıdır.

Çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz'in "Çocuklarınıza önce 'Lâ ilâhe illâllah' cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin." şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu suretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.

Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim'de özel olarak açıkça zikredilmiştir. Peygamber Efendimiz'in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri28 bu konuda başta anne babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.

Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi; müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel olarak ancak evde kazandırılabilir. Evde “hoca” görevini de üstlenmesi gereken “koca”, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.

İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş tüm pedagoglar, "altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder" görüşünde birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu önem taşır.

Evlerde müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur'an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur'an'dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur'an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.

Âile eğitiminde ebeveynin, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme.

Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuk eve geldiğinde, yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini gündüzüne katıp, "çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?" diye planlar, programlar yapmalıdır.

Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metot mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel ahlâk kazandırılmalıdır.

Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, çocukları haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup kafa ve kalplerini gıdasız bırakmaları, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli besleyerek doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.

İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok titiz olunmalı.

Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV, sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir.

Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır. Demek ki, “çocuğumun eğitimi konusunda ben fazla bir şey yapamam, gücüm ve imkânım yok!” diyemez anne ve baba. Çok şeyler yapabilir ve yapmalıdır.

Bütün bunlar için ailelerde Allah sevgisine ve korkusuna dayalı hayâ bilinci olmalı, O’nun râzı olmayacağı her çeşit inanç, niyet, söz ve davranıştan uzaklaşarak önce Allah’a karşı hayâ sahibi olduğumuzu göstermeliyiz. Sonra aile bireyleri olarak birbirimize karşı takınacağımız sorumluluk bilinci, yanlış şeyler yaparken birbirimizden utanmayı da sağlayacaktır. Unutmayalım ki, hayâ perdesiyle süslenmemiş bir ev, ev olmaktan çıkmış bir hapishane ve mezarlığa dönmüştür.

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi
__________________
A gönül! Mecnun misali, Leylâ’nın zülfüne hemen gönül bağlama.
Çünkü seni aşk çöllerinde gezdirip duran Leylâ değil, Mevlâ’dır hep…


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
View Minikkelebek'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Minikkelebek kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (21.12.09), Ruh-efzâ (21.12.09)
Alt 20.12.09, 19:20   #4
Minikkelebek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Üye
Üye No : 6379
Üyelik tarihi : 11-12-2009
Mesleği : Psikoloji öğrencisi
Nereden : Belçika
Konuları : 21
Mesajlar : 43
Teşekkürleri: 23
33 mesajına 77 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 0 Minikkelebek is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 20.12.09
Durumu : Status: Offline

Standart

Kur’an’da İnsanın Terbiye Süreci

Kur’an bir hidayettir, Kur’an Rahmettir. Kur’an insanı zulumattan nura çıkartır. Kur’an gönüllere bir şifa, hakkı batıldan ayıran furkandır. Ancak tüm bunlarla birlikte, Kur’an gerçek bir terbiye kitabıdır.

İnsanı Allah yaratmıştır, onun olumlu ve olumsuz yönlerini, açmazlarını, düşkünlüklerini, zaaflarını ve onlardan nasıl kurtulacağını ve nasıl terbiye olacağını “O” göstermiştir. Yüce Allah bir Rab’dir. Rab: İnsanı en iyi eğiten, öğreten, yetiştiren, insanı terbiye edip, asıl yurda (ahirete) hazırlayandır.

“Arınmayı içten arzu eden adamlar vardır. Allah temizlenip arınanları sever” (Tevbe-108).
“Kim temizlenip arınırsa, artık o kendi nefsi için temizlenip arınmıştır” (Fatır-18).

Temizlenip arınmak, terbiye sürecinin başlangıcıdır. Bir insanı önce ailesi, sonra çevresi, daha sonrada (eğer yapabilirse) kendisi terbiye eder. Ancak en ideal ve doğru olanı, onu Yaratanının terbiye etmesidir. Bu ise ancak, O’nun bize indirdiği Kur’an’a yönelmekle mümkün olabilmektedir.

Kur’an’ın hangi ayetine bakarsak bakalım mutlaka olgun bir imana ve Allah’a kulluğa çıkacak şekilde indirilmiştir. Tüm ayetler birbirini tamamlar ve hiç birisinde en ufak bir tenakuz yoktur. Yine Kur’an’ın hangi ayetine bakarsak bakalım, mutlaka insanı onaran ve terbiye eden bir yönü vardır. Çünkü bu Kitap mutlak Mürebbi olan tarafından insanın terbiye edilmesi için indirilmiştir.

Yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi Allah insanın temizlenip arınanları sever. İnsanın temizlenip arınabilmesi için kirlenmiş olduğunu fark etmiş olmalıdır. O yüzden kişi mutlaka önce kendisini tanıma sürecine girmeli, kendisini anlamalı ve nasıl ve neden terbiye olması gerektiğine iyice ikna olmalıdır. Çünkü her terbiye süreci uzun bir yol alır, zahmetlidir ve birazda insana acı verir. Çünkü kişi, alışkanlıklarından ve alıştığı hayattan kolay kolay vazgeçmek istemez.

“Doğrusu biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” (Tin-4-5).

Rahman, yukarıdaki ayette insanın şeklen, biçim olarak en güzel biçimde yaratıldığını, ancak buna mukabil insanın diğer yönü olan yani nefsi yönünün aşağıların aşağısına çevrildiğini söylüyor. İşte insanın dünyadaki yaşama gayesinin en başında yer alan durumlardan bir tanesi de bu ayettir.
Yani biçim olarak en güzel şekilde yaratılmış olan insanın, ruhi olarak ta ona denk hale getirilip terbiye edilmesi gerekir. Allah insandan onun sorumlu olduğu şeyleri ister, sorumlu olmadıklarını ise istemez. Allah insandan organlarını daha iyi yapmasını istemez, vücudunun şeklini değiştirip başkalaştırmasını istemez. Ancak nefsini tanımasını, terbiye etmesini, güzelleştirip olgunlaştırmasını ister.

“Ey Ademoğlulları, içinizde size ayetlerimi haber veren elçiler geldiğinde, kim sakınır ve (davranışlarını) düzeltirse onlar için korku yoktur, onlar mahsunda olmayacaktır” (Araf -35).

Kişi kendisini, yaratanının öngördüğü şekilde, onun Kitabına uygun olarak terbiye edebilirse doğruyu bulmuş ve hidayete gelmiş olacaktır. Çünkü özünde Rahmani terbiyeyi içermeyen bir kulluk, her zaman eksik ve hatalı olacaktır. Rahmani terbiyenin kaynağı ise Kur’an’dır.

“Ben nefsimi temize çıkartmam. Çünkü gerçekten nefis – Rabbimin kendisini esirgediğinin dışında – var gücüyle kötülüğü emredendir” (Yusuf -53).
“Nefse ve ona ”bir düzen içinde biçim verene”, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene, onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Onu örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır” (Şems- 7-8-9-10).
“Artık kim taşkınlık edip azarsa ve dünya hayatını seçerse, şüphesiz cehennem (onun için) bir barınma yeridir. Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi hevadan sakındırırsa, şüphesiz cennet (onun için) bir barınma yeridir” (Naziyat -37-38-39-40-41).

İnsan nefsi karmaşık bir yapıya sahiptir. Sorunlar yumağıdır. İnsana kötü ve yanlış şeyleri güzel ve çekici gösterme özelliğine sahiptir. İnsan, nefsinin etkisinde kalarak yanlışa meyleder. Nefis her zaman “nefis” olan şeyleri isteyerek insanın dikkatini dağıtır ve onun iyiliklere ulaşmasını engeller. Nefis bunu yaparken, kendisinin adeta akıl hocası olan şeytanının sözünü dinler. Çünkü şeytan nefsi iyi tanır, onun nelerden hoşlanacağını çok iyi bilir. Şeytandan korunabilmek için, insan mutlaka ”muhsin” ve ”muhlis” olmalı, kendisini tanıma sürecine girmeli. Kendi öz muhasebesini yapmalı, hareketlerini davranışlarını tanımalı, bunları nasıl olgunlaştırıp düzelteceğini düşünmelidir. Bu eylemi yaparken de Yüce Yaratıcısını hiç unutmamalı ve onun Kitabullah’ını önüne koymalıdır. Bizi yaratan ve bizi her şeyiyle en iyi tanıyan ”O” olduğuna göre O’nun Kitabı ve O’nun güzel Resulü’nün sünnetleri bizi terbiye etmelidir.

Kur’an insanı nasıl terbiye eder?

Kuran’ı Kerim’in inzal (iniş) sırası, aslında Allah (c.c.)’ın insanlığı terbiye sürecidir. Rahman katında elimizdeki mevcut haliyle mahfuz olan Kitabullah, elimizdeki şekliyle inmemiş, terbiye süreci dikkate alınarak aşama aşama tedrici olarak inmiştir. Yine Kur’an, birçok ayette açıklar, izah eder, emreder ve yasaklar. Bu insanlığın Kur’an’a göre terbiye süreci dikkate alınarak bir uygulama yapılacak ise, aynı yolun izlenmesi gerektiğinin de ayrı bir delilidir.

Kur’an insanı terbiye ederken ”üç aşmalı” bir yol izler. Birinci aşama; zihnin terbiyesi. İkinci aşama; kalbin terbiyesi. Üçüncü aşama; amellerin (hayatın) terbiyesidir.

Bu aşamaları uygularken asla aceleci bir tavır sergilemez. Her zaman tedrici bir üslup benimser. Unutulmamalıdır ki, Kur’an başında, Kâinatın en güzel insanı (s.a.v.) olduğu halde terbiye süreci 23 senede tamamlanmıştır. Değişim ve terbiye kolay değildir. Çünkü insan doğası, bir değişime direnç gösterir. Zihnin ikna süreciyle yumuşama gösterir, ameli uygulama ile olgunlaşır. İşte bu noktada terbiye sürecinin varmak istediği yerdir. Sonuçta artık insan, zihni, kalbi ve ameli terbiye sürecini tamamlamış olur.

1. Zihin terbiyesi

Zihin; insan neslinin, beyni ve aklı ile gerçekleştirdiği tüm tefekkür ve tasavvur faaliyetlerinin hepsine birden verilen isimdir. İnsanı sevk ve idare iki mekanizma vardır. Bunlardan birincisi zihin, ikincisi kalptir. Zihin duru ve düzgün olursa, kişinin kalbi de hayatı da duru ve düzgün olacaktır. Eğer zihinde kirlenmeler ve şüpheler (marazlar) baş göstermişse artık ikinci idare mekanizma olan kalpte de kirlenmeler ve marazlar oluşmaya başlayacaktır.
İşte bu yüzden Rahman, insanın terbiye sürecine zihin tasavvurlarında ki sorunların ve yanlışların düzeltilmesinden başlar. Bir insanın zihnindeki doğru bilgiler eksikse, ya hevasından ya da hayalinden konuşmaya başlar. Bu da insanın helakini getirir. Rahman bu yönünü terbiye etmek ve işe doğru zihin inşaasından başlamak istediği için,
“Oku, yaratan Rabbi’nin adı ile” (Alak- 1)
“Kur’an’ı tertil üzere (ağır ağır/ düşünerek) oku” (Müzemmil- 4)
diyerek, Kur’an’î terbiyenin nereden başlaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

Kişinin zihinde aydınlık ve hakikat yoksa orayı karanlık ve cahillik doldurur. O yüzden insan okumalı, anlamalı ve terbiye olmalı. Ama neyi okumalı ve nasıl okumalı? İşte bu iki soru, insanı çok düşündürmüştür. Ancak ayete tekrar dönecek olursak, birinci soru olan neyi okumalıyız sorusunu, insanı Allah’a ve hakikate götürecek bilgi ve hikmet olduğunu anlayabiliriz. Çünkü Allah, bizim okuyarak O’ndan uzaklaşmamızı değil, aksine O’na yaklaşmamızı ve yola girmemizi arzu eder. Yine Peygamber Efendimizin (s.a.v.),
“Faydasız ilimden sana sığınırım”, sözünden okumaktan kastın, fayda sağlamak olduğu da anlaşılmaktadır.
İlk inen ayette ki ikinci dikkat çekici nokta ise ”Rabbi’nin adı ile” ifadesidir. Bu ifade ikinci soru olan, nasıl okumalıyız sorusunun cevabının oluşturmaktadır. Eğer Allah (c.c.) bir Rab ise, ki öyle, o zaman O’nun bizi terbiye etmesine müsaade edici olarak, ama mutlaka O’nun adıyla okumalıyız. O’nun adı anılmadan başlanan her iş, Hz. Peygamberin (s.a.v.) de belirttiği gibi eksiktir, güdüktür.
O yüzden insan Allah adıyla, Allah için ve Allah’ın kendisini terbiye etmesine müsaade ederek okumalıdır. Zihni, Rahman’ın öngördüğü doğru bilgilerle terbiye edilmiş insanın, artık kalbide ve hayatı da doğru üzere kurulacaktır. İşte Rahman’ın bizden istediği de budur.

Terbiye Olmamada Israr ve Müstağnilik
Yine Rahman, terbiyenin başı olan ”Alâk” suresinde,
“Hayır, gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğü için” (Alak- 6-7)
Ayet-i Kerimesi ile kişinin kendisini müstağni; yani zengin, ihtiyaçsız, kimseye muhtaç olmayan olarak görmesinin azma sebebi olduğu ortaya koyuluyor. İnsanda yeterlilik duygusu önce zihinde başlar, oradan kalbe iner, kalbte ”kibir” halini alır ve sonuçta kişinin bütün hayatını olumsuz etkileyen bir virüs gibi kişiyi sarar ve mahveder. Terbiye olmamak müstağniliğe, müstağnilikte azgınlığa götürür. İnsanın müstağnilikten kurtulabilmesi için, yine aynı suresinin 12. ayetinde belirtildiği gibi takvalı olması gerekir.

Takva; İnsanda Allah’a karşı korkup sakınma, daha doğrusu Allah’ın rızasızlığından korkup sakınmadır. Bir açıdan da kişinin kendisini koruması anlamına da gelir. Eğer kişi bakış açısına ve hayatına dikkat etmeden yaşarsa sürekli kirlenecek, Allah’tan ve O’nun rızasından uzaklaşacaktır. Rahman takvayı insanı örten bir elbiseye benzetir:
“Ey Ademoğlulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik. Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar” (Araf – 26).
Elbise, insanı dıştan gelecek olumsuz etkilere karşı nasıl korursa, takvada insanı manevi anlamda dıştan ve içten gelebilecek olumsuz durumlara karşı korur. O yüzden, terbiye mutlak anlamda ancak takva ile olgunlaşır.

“Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir” (Alak- 8).
İçinde bulunduğumuz hayatın, çoğu kez bizi sarıp kuşattığını ve bir yerlere doğru sürükleyip götürdüğünü fark etmeyiz. Ancak insan bu dünyada misafirhanededir ve döneceği yer Rabbinin yanıdır. Eğer hayatın bu acımasız dişlileri arasına kul kendisini kaptırır ve önce varacağı yeri sonra da Allah’ı unutursa, Allah’ta onu unutur ve bu kişinin mutlak felaketi anlamına gelir. İşte Allah bu büyük tehlikeyi bize hatırlatarak bizim çok dikkatli olmamızı ve ”Ahiret terbiyesi” içinde olmamızı ister. Ahireti unutmadan yaşayan insan, dünyayı olması gereken yere oturtur. Gözünde ve gönlünde büyütmez, dünyanın onup alıp götürmesine fırsat vermez. Sonuçta insan, nerede ne kadar kalacaksa oraya o kadar önem vermesi gerekir! İşte bu, bir ahiret terbiyesidir.

Zihin Terbiyesinde Hak-Batıl ayrışması
“Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzeresin. Artık yakında göreceksin ve onlarda görecekler sizden hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını. Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir” (Kalem- 4-5-6-7).

“Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. Şunlardan hiçbirine itaat etme: yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren, hayrı engelleyip duran, saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba, saygısız, sonra da kulağı kesik, mal ve çocuklar sahibi oldu diye, kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, (bunlar) eskilerin uydurma masallarıdır diyen” (Kalem -8-9-10-11-12-13-14-15).

Rahman, daha ikinci inen sure olan, Kalem suresinde iyilerle kötülerin, beyazlarla siyahların, aydınlıkla karanlığın arasını açmak ister. Çünkü siyah boya, beyaz boyaya ”bir kaşık” karıştığında, artık beyaz hiç bir zaman saf beyaz olamayacaktır. Artık ”o” kirlenmiş ve grileşmeye başlamıştır. Rahman bunu bildiği için kirlilerle temizlerin arasını açarak terbiye etmiştir. Ancak aslolan beyaz boyaların kendisini ”takva” ile muhafaza ederek, yavaş yavaş kendi boyasından siyah boyalara aktarma yapmalı ve onlarında zaman içinde kendisi gibi beyazlaşmasını sağlamalıdır. İmani terbiye de bunu gerektirir…

Terbiyeden ve Eğitimden Vazgeçmemek
“Şimdi sen Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmamış olsaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda atılmış olacaktı” (Kalem- 48-49).

Terbiye süreci zor ve zahmetlidir. Bazen, kendimizi terbiye sürecinde yol almış olsak bile, etrafınızı terbiye etmeniz zor hatta bazen imkânsızdır. İnsan böylesi bir durumda umutsuzluğa ve karamsarlığa düşmeden yolunu sabırla ve istikrarla, Hz. Nuh’un (a.s.) kararlılığıyla sürdürmelidir. Rahman’ın beklediği ve doğru olan da budur.

“Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz ise (ağır bir) sorumluluktur” (Ahzâb- 15).
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimide beklemektedirler. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini-özlerini) değiştirmediler” (Ahzâb- 23).
İman ettiğini söylemek, Rahman’a bir çeşit ağır bir söz vermektir. Söz vermek zihin ve kalb işidir. İnsan haklılığına ve gerekliliğine inandığı bir sözü verir. Ancak insan çoğu kere söz verdiği zamanki hali üzere kalmaz. Çünkü insan yaşarken hayatına birçok yabancı tasavvurlar akar. Önce bunlara dönüp bakmaz. Ancak onlar hayatına akmaya tüm hızıyla devam eder. Önceleri pek itibar etmediği bu düşüncelere, sonraları acaba diyerek yaklaşır. İşte değişimin ilk başlangıç yeri burasıdır. İnsan bunu zihninde pek önemsemez ancak burası önemli kırılma noktasıdır. Çünkü zihin batılın haklı olabileceğine bir inanmaya başladığında artık kendisi olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. Geri dönülmesi kolay olmayan bir yola yavaş yavaş girilmiş demektir.

Rahman, insanın inancının gelişmeye açık, olumsuz değişmeye kapalı olmasını ister.
Rahman, kendisine verilen sözlere sadakat göstermemizi ister.
Rahman, bizim kendimizi başıboş bırakmamamızı ister.

İnsan tüm bunları ancak komplekslerinden kurtulduğunda başarabilir. Çünkü kompleksler bozulmaların ana kaynağıdır. Kompleksler ve kişisel zaaflarımız şeytanın en çok vurduğu yerdir.

2. Kalbin terbiyesi

Kalbin kelime anlamı: Bir halden başka bir hale, bir durumdan başka bir duruma geçmek, yani inkilab eden demektir. Kalb; Rahman’ın insana bahşettiği en kıymetli organdır. Maddi vücudumuzdaki kalbimiz eğer sağlıklı ise bedenimizde sağlıklıdır. Eğer kalb bozulmaya başlamış ise bedenimizde bozulmaya başlamış demektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsad olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalbtir” (Buharı. Müslim, Ibn Mace) buyurmuştur.

Maddî bedenimizin olduğu gibi, manevî bedenimizinde kalbi vardır. Orası kirlenir ve bozulursa insanın tüm hayatı kirlenir ve bozulur. Eğer insanın kalbi tüm marazlardan ve kirlerden arınırsa hayatı doğru, güzel ve temiz olur. İşte Rahman’ın insandan beklediği de budur.

Kalb, imanın ve küfrün, sevgilerin ve nefretlerin, tüm duyguların, özelliklede takvanın üretildiği yerdir. Aynı zamanda kalp bir tatmin odasıdır. İnsanın ikna olduğu yer gerçekte akıl değil kalptir. Akıl düşünür ölçüp biçer, elde ettiği verileri kalbe gönderir. Kalb ikna olmuş ve huzur bulmuş ise mutmain olur. Kalbi gerçekte mutmain edecek olan ise Allah’ın zikridir. Zikir ise, Allah’tan bize inen şeylerin tamamıdır.
“Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalbler yanlızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Rad-13)
Rahman, bizim başka şeylere yönelerek tatmin olmamızın mümkün olamayacağını söyleyerek, bize kalb terbiyesini öğretiyor. Çünkü bir insanın kalbi terbiye olmuş ise artık insanın tüm vücudu ve hayatı terbiye olmuş demektir.

Kalbin Katılaşması
“Bundan sonra kableriniz, yine katılaştı, taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir” (Bakara- 74).
“Asla hayır, onların kazandıkları, kalbleri. üzerinde pas tutmuştur” (Muttaffifin- 15).

İnsan hayatın içinde kirlenir ve yara alır. Bu yaralar zamanla büyür ve insanın kalbinin kabuk bağlamasına ve katılaşmasına sebeb olur. Katılaşmış bir kalbin artık doğruyu ve hakikati anlaması kolay olmaz. İnsan kendisini sürekli kontrol etmeli ve tevbe istiğfar etmeli. Kalbi katılaştıran hastalıkların başında zikirden uzak durmak gelir. Dünyaya düşkünlük, günaha düşkünlük, çok gülmek, çok konuşmak, çok yemek ve şehevi arzulara fazlaca düşkünlük kalbi katılaştırır ve nurunu alır.

Kalbin Yumuşaması
“İman edenlerin Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalb erinin ’saygı’ ve korku ile yumuşaması zamanı gelmedi mi? Onlar bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalbleride katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı” (Hadid- 16).

Yukarıdaki ayetten anladığımıza göre, bir müminin imandan hemen sonra kalbinin yumuşamadığı, bunun biraz zaman alacağı anlaşılıyor. Demek ki insan kalbinin yumuşaması için sağlıklı bir manevî sürece ermesi gerekir. Katılaşmış kalblerin yumuşatacak olan yegane ilaç ise, Ranman’dan inen zikrin tamamıdır. İnsan zikre sarıldıkça, anlamsız şeylerden ve şeytanın şerrinden uzaklaşır. İnsan şeytandan uzaklaştıkça İlah’a sarılmanın haklılığını ve güzelliğini anlar. Kısaca kalbin yumuşaması da Kur’an’î terbiyenin bir sonucudur.

Kalbin Körelmesi
“Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalbler kör olur” (Hac- 46).

Kalbin körelmesi, insanın artık gerçeği idrak edememesi, anlayamaması, duyarlılığını tamamen kaybetmesidir. Böyle bir hale gelmiş bir kalb artık, kalb olmaktan çıkmış, adeta taşlaşmıştır.
Peki kalbin körelmesi neden olur? Hiçbir şey bir anda olmadığı gibi, körelmede bir anda olmaz, yavaş yavaş olur. Kainatın en güzel insanı diyor ki:
“İnsan bir günah işledikçe kalbinde bir kara leke olur. Günaha devam ettikçe lekelerde artar ve kişinin kalbi kararır“.
İşte kalbin kararmasının temel sebebi, günah ve tuğyanda ısrarlı olmaktır. Kişi kara lekelerle kalbini örttükçe artık orası tamamen kapanır, adeta bir zift tabakası gibi kalbi simsiyah yapar. Artık insanın en nemli yeri tamamen kör olur.
Kalb kararmasının panzehiri, çokça tevbe istiğfar getirmek yaptığı günahı önemsiz ve küçük görmemek, onu Rahman’a varacak bir yol belirlemektir.

Kalb hastalıkları
“Şeytanın katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalbleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, uzak bir ayrılık içindedirler” (Hac-3).
“Ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz“.
“İşte orada, iman edenler, sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmıştı“.
“Hani münafık olanlar ve kalblerinde hastalık bulunanlar: Allah ve Resulü, bize hoş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi diyorlardı” (Ahzab- 10-11-12).

İnsan bedeninin hastalanması hem iç etkenlere, hemde dış etkenlere bağlıdır. Kalb hastalıklarıda aynı şekilde hem iç etkenlere hemde dış etkenlere bağlıdır. İnsan hastalanmaya başladığını çoğu kez fark edemez, ancak ne zamanki hastalık ilerler, marazlar, tüm bedeni sarmaya başlar, kişi ancak o zaman gaflet uykusundan uyanmaya başlar, çoğu kez uyanamaz bile…

Bu durum, insanın kalb marazlarına karşı rahat davranmasının, içinde besleyip büyüttüğü şüphelerinin üzerine gitmediğinin bir sonucudur. İnsan kalbinde cevabı verilmemiş bir soruyu ve şüpheyi şeytan sürekli kaşır, kanatır ve marazın azmasına sebep olur. Sürekli Kur’an’ı okuyarak kendisini Rahman’ın terbiye etmesine müşahade etmiş insanlar kalb marazlarına karşı daha duyarlı olurlar. Şeytanın hilelerine karşı Rahman onlara basiret verir.
Kocaman bir ağaç nasıl ki küçük bir tohumdan çıkar, uygun ortam ve iklim bulursa yavaş yavaş büyür, kök salar ve gelişirse, insan kalbindeki marazlarda tıpkı bunun gibi küçük bir tohumdan meydana gelir. Allah (c.c.) insanoğlunu yaratırken bir imtahan vesilesi olmak üzere her insanın içine farklı türlerde, maraz olmaya müsait tohumlar yerleştirmiştir. Kişi bu tohumları daha büyümeden, Kur’an’i terbiye sürecine girerek yok etmelidir. İşte ozaman imtahanını başarıyla tamamlamış olur. Zaten Rahman’ın istediği de budur.

Rahman’ın öngördüğü şekilde terbiye sürecine girmek dileğiyle…

Abdülhamit Kahraman
__________________
A gönül! Mecnun misali, Leylâ’nın zülfüne hemen gönül bağlama.
Çünkü seni aşk çöllerinde gezdirip duran Leylâ değil, Mevlâ’dır hep…


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
View Minikkelebek'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Minikkelebek kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (21.12.09), fatımatüzzehra (21.12.09), Ruh-efzâ (21.12.09)
Alt 21.12.09, 09:14   #5
fatımatüzzehra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 3889
Üyelik tarihi : 28-04-2009
Nereden : Nevşehir
Konuları : 470
Mesajlar : 2,438
Teşekkürleri: 2,907
1,576 mesajına 3,324 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6 fatımatüzzehra is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 24.11.10
Durumu : Status: Offline

Standart


Güzel Ahlâk Sâhibi Olmak


“Kıyâmet günü, mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allâh Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.”

(Tirmizi, Birr, 62)

Cenâb-ı Hak insanı, incelik, zerâfet ve ulvî derinlik istîdâdlarıyla techîz etmiştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetlerini gönül âleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir. İnsanın sâdece sûreten değil, sîreten de insan olabilmesi; ancak güzel huylarla bezenip kötü huyları tesirsiz hâle getirmesiyle mümkündür.

Rûhâniyet dolu kalbler, güzel ahlâk, amel-i sâlih ve mânevî hâllerin tezâhürüne âmil olur. Bu şekilde kul, en güzel sûrette yaratılmış varlık olmanın îcâbını gerçekleştirmiş olur.

Kalblerin rûhâniyetle dolu olmasının zıddına, onda nefsâniyetin galebesi sözkonusu ise, küfür, şirk, kötü huy, şehvetperestlik ve vesvese gibi çirkin tezâhürlere sebeb olur. Neticede kalb, Rabb’ini unutup, yaratılış gâyesinin tersine bir istikâmete yönelerek körelir. Hattâ bâzan diğer mahlûkâttan daha aşağı bir derekeye düşer.
Kâinâtın Hâlık’ı, insanı muhâtab alarak onun böyle bir derekeye düşmemesi ve kendisine dönmesi için îkâz eder:

“Ey insan! Seni yaratan sana şu sâlim uzuvları veren, (onları birbirleriyle dengeli yapmak sûretiyle) sana şu nizam ve îtidâli bahşeden keremi bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(el-İnfitâr, 6-8)

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Allâh, kullarını «Dârü’s-Selâm»a (saâdet yurdu olan cennete) dâvet etmektedir.”
(Yûnus, 25) buyurmaktadır.

Lâkin fânîlerin dâvetlerine dahî bir icâbet şartı vardır. Herkes her yere dâvet edilmez. Liyâkat şartı aranır. Rabbimizin “Dârü’s-Selâm”a dâvetine ise ancak “kalb-i selîm” ile icâbet edilebilecektir.
Hakîkî mânâda insanlık vasfıyla yaşayabilmenin yegâne şartı, dîn ve ahlâkın ulvî hedeflerine ulaşabilmektir. İnsanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirve noktadaki misâli de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Cenâb-ı Hak ondaki bu vasfı te’yîd ve tasdîk sadedinde:

“– Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzeresin.”
(el-Kalem, 4) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır:

“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel yaptı.”
(Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12)

“Kıyâmet günü, mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allâh Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.”
(Tirmizî, Birr, 62)

“Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”
(İmâm Mâlik, Muvattâ, Hüsnü’l-hulk,
Târihte, hâyâtının tamamı en ince teferruâtına kadar tesbît edilebilen tek peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Onun bütün söz, fiil ve duyguları an-be-an kaydedilerek târihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir. Hazret-i Peygamberdeki “üsve-i hasene”, yâni örnek şahsiyet, bütün bir beşeriyyet için zirve teşkîl etmiştir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede bunu şöyle bildirmiştir:

“Andolsun! Rasûlullâh’ta sizin için;
Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok çok zikredenler için, bir «üsve-i hasene» (güzel örnek) vardır.”
(el-Ahzab, 21)

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî hayatından ve ahlâk-ı hamîdesinden nasiplenmek zarûrîdir. Bu da ancak O’na duyulan muhabbet ve O’nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. Bu in’ikâs ve insibâğ (mânevî boyanma) netîcesinde müminde merhamet, şefkat, ikrâm, sehâvet, affedebilme, kendi imkânlarını bir din kardeşiyle paylaşabilme hasletleri bir sürûr ve lezzet hâline gelir. Ashâb-ı kirâm, evliyâullâh, sâlihler ve sâdıklar, bu hâlin en güzel nümûneleridir.
Bu ince ruhlu zarif müminler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatine yaklaşabilmek için O’nun rûhâniyeti etrâfında âdetâ pervâne olarak, O’nda fânî olmayı dünyânın en büyük nîmeti saymış ve bu sûretle ilâhî lutuflara gark olmuşlardır. Târih boyunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasenesinden nasîb alan müminler, îmâna âit tekâmül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki ilâhî neş’eleri olgunlaştırarak insanlığa kudsî meş’aleler olmuşlardır. Hasta ve gâfil kalblerin en müessir dermânı, O’na olan muhabbettir.
İşte O’nun yüksek yaratılış, ahlâk ve davranışlarının tipik misâllerinden bazıları:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek yüzü, yüzlerin en güzel ve temizi idi. Yahudî âlimlerinden Abdullâh ibn-i Selâm, hicrette merakla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sormuş, vech-i mübâreklerine bakınca da:

“Bu yüzün sâhibi yalancı olamaz.” diyerek müslüman olmuştu.
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 451)

Çünkü O’ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh’ın peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delîl ve bürhâna ihtiyaç yoktu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir şeyi arzu etmediği zaman, derhal sîmâlarından farkedilir, bir şeyi beğenince de memnûniyeti hissedilirdi.
İlk yaratılan nûr, O’nun nûrudur. Cism-i nazîfânelerinde zindelik, kuvvetli hayâ ve müthiş bir azim, bir arada idi. Örtüsüne bürünmüş bâkire bir genç kızdan daha edebli idi.
Rikkat-i kalbiyyesinin derinliğini îzâh etmek mümkün değildir.
Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.
Mülâyim ve mütevâzî idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi.
O’nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtiram eylerdi. Akrabâsına da ziyâde ikrâm ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara dahî rıfk ve lutf ile muâmele ederdi ve:

“Sizden herbiriniz kendi nefsi için istediğini, mümin kardeşi için de istemedikçe kâmil mümin olamaz.”
(Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72) buyururdu.

Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Cömert, ikrâm sâhibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesûr ve gerektiğinde halîm idi.
Ahid ve vaadinde sâbit, sözünde sâdık idi. Ahlâk güzelliği, akıl ve zekâ yönüyle de cümle insanlardan üstün ve her türlü medh u senâya lâyık idi. Sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârek idi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüznü dâimî, tefekkürü sürekliydi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca yarım bırakmaz, onu tamamlayarak bitirirdi. Az sözle çok mânalar ifâde ederdi. Sözleri tâne tâne idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak huylu olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi.
Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk’a îtiraz edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezlerdi. Kimsenin farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devâm ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Kendisini de müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girişmezdi.
O, kimsenin hânesine izin almadıkça girmezdi. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allâh’a ibâdete, diğer vaktini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamânını avâm-havâs insanların hepsine tahsîs eder, onlardan kimseyi mahrûm bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in her hâl ve hareketi, zikrullâh ileydi.
Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makâmlara kudsiyyet izâfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medâr olacak bir tavır takınılmasını istemezlerdi. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi.
Kim O’ndan herhangi bir ihtiyâcını gidermek için bir şey istese, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun, onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyâcı halletmesi mümkün olmadığı takdirde hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi. İnsanlar, hangi makâm ve mevkîde olursa olsun, zengin-fakîr, âlim-câhil, O’nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsâvî bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri hilim, ilim, hayâ, sabır, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin cârî ve hâkim olduğu bir mahaldi.
Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkaz ihtiyâcı belirdiğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde zarîf bir îmâ ile yaparlardı.

“Müslüman kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allâh Teâlâ onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni musîbetle imtihân eder.”
(Tirmizî, Kıyâmet, 54) buyururlardı.

Hiç kimsenin zâhire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgul olmadığı gibi, bu tür hâllerin araştırılmasını da şiddetle men ederlerdi. Zîrâ başkaları hakkında zan ve tecessüs, ilâhî emirlerle men olunmuştu.
Sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd içinde idi. O konuşurken etrâfındakiler öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın ifâdesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O’ndan ashâbına akseden edeb ve hayâ o derecede idi ki, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür’et telâkkî eder ve çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’le sohbete vesîle olsa da, O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek diye beklerlerdi.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, O’nun merhamet ve şefkatinin enginliğini şu şekilde ifâde eder:

“Biz, bir gazâda kâfirlerin yok olması için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bedduâ etmesini istedik. O ise:

«Ben, lânet etmek için değil, (âlemlere) rahmet olarak gönderildim.»
buyurdu.” (Müslim, Birr, 87)

Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz için:
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(el-Enbiyâ, 107) buyurmuştur.

Hak dostu Ahmed er-Rifâî Hazretleri, mânevî evlâdlarına şu nasîhatte bulunur:
“Ey irfan tâlibi! Bütün varlığını Hak yolunda harca. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnet-i seniyyesine tâbî ol. Gece ve gündüzünü huşû dolu ibâdet iklîminde ve güzel muâmele ile geçir… Ancak böylelikle mârifete nâil olabilirsin. Aksi takdirde bundan bir nasîb alamazsın. O’nun hâli ile hâllenemez, kusurlu bir kul olursun.”

Burada kelimelerin mahdûd imkânlarıyla hülâsâ etmeye çalıştığımız Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüksek yaradılışındaki ahlâkî meziyetler, O’ndan idrâkimize damlayan şebnemler mesâbesindedir. Vâsıl-ı ilallâh olabilmenin sırrı, Allâh’ın kitâbına ve Varlık Nûru’nun sünnet-i seniyyesine, yâni yüksek ahlâk ve davranışlarına hâlis bir kalb ile yakınlaşabilmektir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hissiyâtından istifâde edebilmenin temel sâikı da, O’na muhabbet ve O’nun düşmanlarına nefrettir.

__________________

Ya ayağa Kalkın Kuşanın Kavgaları çocuklar ölmesin...
ya da saklayın KorkuLarınızı ÇocukLar GÖRMESİN...


Haftanın Hadis-i Şerifi
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
View fatımatüzzehra'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için fatımatüzzehra kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (21.12.09),  (23.12.09), Ruh-efzâ (21.12.09)
Alt 23.12.09, 10:51   #6
Ruh-efzâ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 4817
Üyelik tarihi : 14-07-2009
Mesleği : Türk Dili -talebe
Nereden : Ankara
Konuları : 148
Mesajlar : 957
Teşekkürleri: 2,094
683 mesajına 1,726 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 3 Ruh-efzâ is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 10.06.11
Durumu : Status: Offline

Standart

بسم الله الرحمن الرحيم

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَإِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ



Allah yoluna dâvet eden, kendisi de ahlâkını güzelleştirip sâlih ameller işleyen ve " Ben müslümanlardanım !" diyenden daha güzel sözlü kimdir.
(Fussilet sûresi,âyet :33)

.................................

TERBİYE VE GÜZEL AHLÂK

Fahr-i Kâinat (sallalahü aleyhi vesellem) Efendimiz bir hadis-i serifinde söyle buyurmustur:

“Mü'minin ferâsetini (sezgi ve anlayisini) dikkate alin. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar.”

Bu hâdis-i serifte sozu edilen ferâset sahibi kişiler, Allah Teala'nın rahmet ve yardımına perdesiz olarak kavusma nimetiyle şereflenmis olan kisilerdir, Onlar, Allah Teala tarafindan bilgilendirilmiş ve görüşleri keskinlesmistir. Doğruyu görür, doğruyu bilirler. Söz ve davranışlarda riyakarlıkla kandırılmaları mümkün değildir. “Ferâset ehli” olmak diye adlandırılan bu durum cok kıymetlidir ve her muslumanin kendisi ve çevresi icin büyük faydalar barındirir. Müslümanların, hatta bütün insanlığın iyiliği için ferâset ehlinin varlığı şarttır ve her müslüman ferâset ehlinden olmak için gâyret etmelidir.

Bunun icin öncelikle doğru ve samimi olmak gerekir.Ancak bu vasıflar elde edildigi zaman bir müslüman için gerçek teslimiyet söz konusu olur. Bütün bu vasıfların elde edilebilmesi icin de nefis terbiyesine ihtiyaç vardir. Buna “tezkiye” diyoruz. Tezkiye, nefsi kötü sıfatlardan temizlemektir. Ebedi saadete ancak bu temizlikle varılır.

Tezkiyenin sonucunda ahlâkın kötü ahlâktan güzel ahlâka dönmesi, Allah Teala'nin kulu uzerindeki en büyük hakkıdır. Tasavvufun ana gayesi de, kötü ahlâkı bırakıp, iyi ve güzel ahlâka kavuşarak bu hakkın gereğini yerine getirmektir.

Güzel ahlâk sahibi olmak bir insan icin cok önemlidir. Rasulullah (sallalahü aleyhi vesellem) Efendimiz : “İyi huy hataları eritir, günahları temizler. Tıpkı güneşin gökten düşen kırağı erittiği gibi.” buyurur. Bir baska hadis-i şeriflerinde de söyle buyuruyorlar : “Gecen gece tuhaf bir rüya gördüm. Ümmetimden bir kişi dizleri üzerine çökmüş oturuyordu. Allah Teala ile arasında bir perde vardı. iyi huyu, güzel ahlâkı geldi, perdeyi açtı. O kulu Rabbine kavuşturdu.”

Allah'in tevfiki, rahmeti, yardımı perdesiz olarak kullarına ulaşır, fakat kulların kötü huylarından, nefsin çirkinliklerinden, haram ve günahlardan dolayı kullar üzerinde bir perde meydana gelir. Bulutlar güneş ışığının yeryüzüne ulaşmasını nasıl engelliyorsa, insanın kötü huyları da Allahu Teala'nın feyz,rahmet ve bereketine engel olur, ona ulaşmasını engeller.

Hepimizin dış temizliğe olduğu kadar iç dünyamızın temizliğine ihtiyacı var.İyi sıfatların kötü sıfatlara hâkim olması insanı olgun yapar. Bunun için insanın yalnızca dış temizliği, beden sıhhatiyle değil , iç dünyasının temizliğiyle de, sağlığıyla da ilgilenmesi gerekir.

Bir âyet-i kerimede Rabbimiz(c.c) şöyle buyurmaktadır:

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“Rabbin meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp icine de ruhumdan nefhettiğim zaman hemen ona secde edin.”
(Hicr sûresi, âyet :28)

Anlaşılıyor ki insanın iç dünyasıyla kasdedilen Allah Teala'nın insana vermis olduğu ruhtur. İnsan bununla Allah Teala'nın zatına ve isimlerine ayna olur. Bunun için her insan kötü huylardan arınıp iç temizliğe ulaşmalıdır.
Bu arınmanın herkes için mümkün olup olmadığına gelince, eğer mümkün olmasaydı Allah Teala kimseyi nefsini terbiye etmekle sorumlu tutmazdı.
Peygamber olmak insanın istemesiyle olmaz,iyi ve temiz insan olma yolu herkese açıktır .Allah Teala'yi anlayacak, kendi nefsini terbiye ve tezkiye edecek güç insanın yaratışında mevcuttur.

Tasavvufun terbiye usulleri insaniı arındırıp, olgunlaştırır. Kişiyi “ihsan” makamına çıkarır.. Bilindiği gibi Rasullullah (sallalahü aleyhi vesellem) Efendimiz ihsanın ne olduğunu acıklarken şöyle buyurmuşlardır: “Sen Allah'ı görmüyorsan bile O seni görüyor. Her an Allah 'ın huzurunda olduğunu bil ve her işini ona göre yap.”

Bizler ihsana sahip olup Allah Teala'nın bizi her an gördüğünün idrâkiyle yasadiğimiz zaman günâha girmemiz, hatalı, çirkin işler yapmamız mümkün olmaz. Böylece Allah Teala'nın yakınlığı,sevgi ve şefkâtı bize ulaşır.

Bir insan içinde en büyük nimet budur.

Mehmet Ildırar

(Semerkand Tasavvufi Dergisinden iktibâs yapılmıştır.)
__________________
_________________________________________________



Hakikat, hatır ve gönül dinler mi ?..





bir müslüman tek başına abartısız bir tamlamadır
çünkü bir müslüman kelime-i şehadet ile


iç içe bir lisândır.







Rabia Hilal..
View Ruh-efzâ'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Ruh-efzâ kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (26.12.09), fatımatüzzehra (23.12.09),  (23.12.09)
Cevapla

Etiket
ahlak, güzel, haftanın, konusu, olmak, sahibi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
23-11-2009 Haftanın Konusu : Takvâ Ruh-efzâ Haftanın Konusu 12 26.11.09 07:33
27/07/2009 Haftanın Konusu: Kibir Kara Kalem Haftanın Konusu 15 31.07.09 16:48
20/07/2009 Haftanın konusu - ilim Sükut-u Leyl Haftanın Konusu 20 26.07.09 17:30
Haftanın Hadis-i Şerif Konusu: Âhlak Sükut-u Leyl Haftanın Hadis-i Şerifi 14 20.07.09 08:43
06/07/2009 Haftanın konusu - Sadâkat Sükut-u Leyl Haftanın Konusu 22 13.07.09 09:48

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:42 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.