|
| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 197 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
![]() MEVLANA VE AŞK
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. Konu bişnev tarafından (07.12.10 Saat 01:44 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür eden 4 üyemiz: |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
![]() Hz. Mevlânâ’nın Hayatı Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı. Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler. Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu. Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Allah nurlarını"görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür edenler: | Alemdâr-ı İslâm (07.12.10) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
MEVLÂNÂ'NIN ŞEMŞ-İ TEBRİZÎ İLE KARŞILAŞMASI
Mevlânâ'nın Şems-i Tebrizî ile karşılaşmasıhayatının bir dönüm noktası olmuştur.Mevlânâ'nın yaşamını birden değiştiren ona,coşkun ve taşkın bir ruh hali aşılayan bu adam yani Şems kimdi? Mevlânâ'nın kişiliğini ve düşüncelerini anlayabilmekiçin,üzerinde büyük etkiler yapmış olan Şems-i Tebrizî'den ve ona Mevlânâ ile buluşmalarından söz etmek gerekir.Çünkü bu ablatılmadığı takdirde Mevlânâ üzerine söylenenler eksik kalır. Mevlânâ2nın normal yaşamını birden değiştren,ona coşkulu ve kabına sığmaz bir ruh hali aşılayan Şems-i Tebriî,çok keskin görüşlü,zeki bir bilgin ve bir hakikakat aşığı,mürşitlik mertebesine erişmiş ârif bir yol göstericidir.Dilimizede çevrilen Mkâlat(konuşmalar)adlı eserinde şunları söylüyor: ''Allah2a yalvardım, Ya Rabbi beni kendi velililerinle tanıştır,onlara yoldaş et dedim.Rüyamda ''seni bir veliye yoldaş edelim''dediler.''O veli nerededir''diye sordum.Ertesi gece bu velinin Rum diyarında (Anadolu'da)olduğunu söylediler.'' Bu olay Ariflerin Menkıbeleri'nde de anlatılmaktadır. Buna göre Şems:''Ey Allahım, kendi örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum''diye dua etti.Allah tarafında:''İstediğin gibi herkezin gözünden saklı,güzel ve mağfirete nail olmuş can,Belh'li Sultanül-Ulema Bahâ Veled'in oğludur'',diye cevap geldi.Bunun üzerine Şems:''Ey Allahım!Onun mübarek yüzünü bana göster''dedi.Allah tarafından:''Bunun şükranesi olarak ne verirsin?diye sordu.O da:''Başımı''diyerek cevap verdi.Şu şiir bu duyguyu çok güzel anlatmaktadır: ''TEBRİZ'DE,Şemseddin geldiği vakit,bunun şükranesi olarak başımı vereceğim diye ahdettim.Çünkü başımdan başka bir şeyim yoktur.'' Şems-i Tebrizî'nin Konya'ya gelişi Mvlânâ ile karşılaşmasını bir çok kaynaklar aynı,fakat değişik dekorlar içinde sunmaktadırlar. Bu karşılaşmayı Molla Cami Nefahütü'l-Üns adlı eserinde anlattığı gibi,Eflâkî de yukarıda adı geçen eserde anlatıyor.Bu eserden öğrendiğimize göre Şems,Konya'ya gelir ve bir hana yerleşir:Bir gün o ruh dünyasının sultanı,hanın kapısına oturmuştu.Mevlânâ hazretleri-Allah onun sırrını kutsasın-''Penbefıruşân:Pmukçula''medresesinden çıktı.Rahvan bir katıra binmiş,bütün öğrenciler,danişmendler de iki tarafında yaya olarak oradan geçiyorlardı.Birden bire Şmseddin kalktı,Mevlânâ'nın önüne koştu,katırının gemini sımsıkı yakaladı ve:Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı,Allah adlarının bilgini söyle:Muhammed hazretleri mi yoksa Bâyezid mi büyüktür?''dedi.Mevlânâ:Hayır,hayır,Muhammed Mustafa bütün peygamber ve velilerin başbuğu ve reisidir.Hakikatte büyüklük ve ululuk onundur''diye buyurdu. Şems-i Tebrizî:O halde Hz.Mustafa:Ya Rabbi seni her türlü eksikten arı,duru kılarım;biz seni lâtık olduğu vechile bilemedik''buyurduğu halde Bâyezid:''Ben kendimi her türlü eksikten arı duru kılarım.Benim şanım nekadar büyüktür.Ben sulatnların sulatanıyım''diyor,dedi. Yine aynı kaynakta anlatıldığına göre,Mevlânâ hemen katırından indi.Bu sorunun heybetinden bir kere bağırıp kendinden geçmiş ve yere yığılarak bir saat kadar öylece kalmıştı.Kendine geldikten sonra da,bu çetin soruya şu karşılığı vermiştir: ''Hz.Muhammed(s.a.v.),cihan varlıklarının en büyüğüdür,Bâyezid kim oluyoır?Bâyezid'in susluğu bir yudum su ile dinero da suya kandığından söz eder.Onun idrak hazinesi o kadar bir suyla dolar.Güneşin cihanı aydınlatan ışığı,onun evinin ufacık penceresinden ancak okadar girer.Ama Hz.Muhammed Mustafa'nın susuzluğu okadar derindir ki,şüphesiz hep susuzluğundan dem vurur.Her gün o susuzluğun daha da artması niyazında bulunur.Şu halde bu her iki davacıdan Muhammed Mustafa'nın davası daha büyüktür'' O müthiş soruya karşılık olarak verilen ve müthiş cevap karşında,şimdi de bir nârâ atarak yere düşme sırası Şems_i Tbrizî'dedir.İşte bu iki Allah dostu böylece karşılaşmışlar ve birbirlerini bütünleyen iki kişi haline,daha doğru bir ifadeyle,bu iki kişi bir bütün haline gelmişlerdir. Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ'nın karşılaşmaları,çoklarınca iki deryanın karşılaşması olarak nitelendirilmiştir.Gerçektende bu karşılaşmanın sonucu çok önemli olmuştur.Bu önem yalnızca Şems ve yalnızca Mevlânâ için değil,çift yönlü bir önemdir.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür edenler: | Alemdâr-ı İslâm (07.12.10) |
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
MEVLÂNA'NIN TEBRİZLİ GÜNEŞİ ŞEMS
Horasan'dan Tebriz'e gelip yerleşen basit bir dokumacının oğlu olan Şems-i Tebrizî¸ aldığı terbiyeden¸ garip olmakla beraber manalı ve hesaplı hareketlerinden onun bir tasavvuf eğitimi aldığı¸ birçok mutasavvıfla görüştüğü anlaşılmaktadır. Tebrizli Yalnız Sûfî Tebrizli Şemseddin¸ Konya'ya gelmeden önce¸ şehirleri gezerek¸ büyük ariflerle birlikte olur. Bazen okul müdürlüğü yapar¸ bazen de şalvar uçkuru örmek gibi önemsiz işlerde çalışırdı. Ücret verildiği zaman onu almamak için mazeretler ileri sürer¸ "alacağım biriksin¸ sonra alırım" der¸ Ansızın şehirden uzaklaşır¸ kaybolurdu. Böylece belirli bir yerde¸ uzun süre kalmadan ve aynı işte fazla çalışmadan hayatını sürdürürdü. Zahirî İlimlerde Müderris Gizemli ve yalnız bir sûfî olan Şems'in kendisi hakkındaki en önemli bilgileri Makâlât adlı eserden almaktayız. Makâlât ¸ Şems'in bilinen tek eseridir. Ancak bu kitap bizzat Şems tarafından kaleme alınmış değildir. Eser¸ yalnız Şems'in ve Mevlâna'nın hayatı ve fikriyatı hakkında değil¸ dönemi ile ilgili ve canlı bilgiler veren önemli bir eserdir. Makâlât'la Mesnevi arasında güçlü bağlantılar bulunmaktadır. Mevlâna Makâlât 'ın birçok hikâyelerini¸ meselelerini¸ bahislerini Mesnevi'sinde toplamıştır. Makâlât¸ bize zahirî ilimlerde mahir olan Tebrizli Şemseddin'in¸ tefsir¸ hadis fıkıh¸ felsefe ve kelam bilimlerinde de önemli bir seviyede olduğunu haber vermektedir. Şems'i¸ sadece Mevlâna'yı coşturan¸ heyecanlandıran bir derviş saymak¸ onun ilmini ve irfanını göz ardı etmek demektir. Nihayetinde öyle bir mertebeye ulaşır ki¸ ilimler onu tatmin etmez; aşkın alanın bilgisini¸ marifetullahı öncelikle Mevlâna'ya¸ sonra da diğer insanlara tattırmaya gayret eder. İlk Şeyhi Ebû Bekr Sellebâf Şemş ömrü boyunca iki gönül sultanıyla muhatap olmuştur. Onun sözleriyle ifade edecek olursak: "Benim Tebriz'de Ebûbekr Sellebâf isminde bir şeyhim vardı¸ veliliğin bütün feyz ve esrarını ondan aldım. Ama bende bir şey vardı ki¸ onu şeyhim görmüyordu. Ve hiç kimse de görmemişti. Onu ancak Hüdavendigârım Mevlâna gördü." Şemseddin-i Tebrizî'nin makamı ve mertebeleri o dereceye ulaşmıştı ki artık bunlarla kanaat etmiyor¸ daha yüksek bir makam arayışından ziyade¸ makamsızlık derecesine ulaşma anını bekliyordu. Bu arzu ile dünyayı dolaştı. Şemseddin'e¸ Tebriz'de¸ tarikat pirleri ve hakikat arifleri¸ "Kâmil-i Tebrizî"¸ gönül sahibi seyyahlar ise¸ çok yer dolaştığı için " Şemseddin-i perende: Uçan Şemseddin" derlerdi.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür edenler: | Alemdâr-ı İslâm (07.12.10) |
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
TEBRİZLİ ŞEMSİN 40 KURALI
Her badireden ve tecrübeden sonra hiç bir kitapta yazılı olmayan sadece can defterime nakşedilmiş kurallara bir yenisini daha ekledim. Bunlara bir ad verdim.. " Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sûfi Meşreplilerin Kırk Kuralı. Bu kurallar benim için tabiat kanunları kadar evrensel onlar kadar temeldir. Bu kuralların kırkını birden tamama erdirmek uzun senelerimi aldı. Nicelerini silip silip yeniden yazdım. Simdi artık eklenecek ne bir virgül kaldı ne nokta. Ne bir harf ne yeni bir kelime. Artık kırk kural da bittiğine göre ömrü hayatımın son faslındayım." Tebriz'li Şems 1. Kural Yaratanı hangi kelimelerle tanımladığımız kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak utanılacak bir varlık geliyorsa aklına demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvela aşk merhamet ve şefkat anlıyorsan sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir. 2. Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama! 3. Kural: Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? 4. Kural: Kainattaki her zerrede 'ın sıfatlarını bulabilirsin çünkü O camide mescitte kilisede havrada değil her yerdedir. 'ı görüp yaşayan olmadığı gibi O' nu görüp ölen de yoktur. Kim O' nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır. 5. Kural: Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir. 6. Kural: Şu dünyadaki çatışma önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur 7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak sadece kendi sesinin yankısını duyarak Hakikat' i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. 8. Kural: Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sûfi dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir… 9. Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer hazmeder. Ve bilirler ki gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir. 10. Kural: Ne yöne gidersen git “doğu batı kuzey ya da güney” çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır. 11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara sancılara hazır olman gerekir. 12. Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. 13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil. 14. Kural: Kur'an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri(görünen) manadır. Sonraki batîni (iç-derin) mana. Üçüncü batınının batınıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye 15. Kural: içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser kusursuzluğu hedefler. 16. Kural: Kusursuzdur ya O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden ne layıkıyla bilebilir ne de layıkıyla sevebilirsin. 17. Kural: Esas kirlilik dışta değil içte kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün yıkandı mı temizlenir suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir. 18. Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır. 19. Kural: Başkalarından saygı ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir. 20.Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. 21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak Hakk'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. 22. Kural: Hakîki aşığı bir meyhaneye girdi mi orası O’na namazgâh olur. Ama Bekri ayni namazgâha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım niyetimizdir farkı yaratan suret ile yaftalar değil. 23. Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sûfi ne ifrattadır ne de tefritte. Sûfi daima orta yerde... 24. Kural: Madem ki insan eşref-i mahlûkattır yani varlıkların en şereflisi Attığı her adımda 'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse iftiraya uğrasa hapse girse hatta esir olsa bile gene başı dik gözü pek gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. 25. Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak nefrete hasede ve kine bulaşsak tepetaklak cehenneme düşüveririz. 26. Kural: Kâinat tek vücut tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir. 27. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini ko gitsin! " Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 28. Kural: Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sûfi daima şu anın hakikatini yaşar. 29. Kural: Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatına hakimsin ne de hayat karşısında çaresizsin. 30. Kural: Hakiki sûfi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa ayıplansa dedikodusu yapılsa hatta iftiraya uğrasa bile o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etmez. Sûfi kusur görmez. Kusur örter. 31. Kural: Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir kimi ölümcül bir hastalık kimi ayrılık acısı çeker kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. 32. Kural: Kılavuzun daima yüreğin olsun omzun üstündeki kafan değil.. Hak Yol' unda ilerlemek yürek işidir akıl işi değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil! 33. Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise insani ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir. 34. Kural: Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır emin bir beldede yaşar. 35. Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-i Kâmil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. 36. Kural: Hileden desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır ne bir katre şer. O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz Sen sadece buna inan! 37. Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey zamanında olur. Ne bir saniye erken ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır bir de ölmek zamanı. 38. Kural: "Yaşadığım hayatı değiştirmeye kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım başımızdan ne geçmiş olursa olsun tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. 39. Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanin yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz her şey yerli yerinde kalır merkezinde.. . Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz. Ölen her sûfi için bir sûfi daha doğar. 40. Kural: Aşksız gecen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
|
|
#6 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Derindeki
Derin'i, derindekileri, derinde olanları, derinde bitenleri, diğerini, diğer taraflari, diğer anlamları, öteki boyutları, öteki hayatlari, öteki hayalleri, ötekileri anlatır. Halvet (İki Kişilik Yalnızlık) Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi bu isimle doğmamıştır. Efendilik kendisine yakıştırıldığı için bu ismi almıştır. Mevlana "Efendimiz" anlamına geliyor. Gönüllerin efendisi... Size Mevlana'nın hayatından bahsetmek için çok uzun yıllar okumam gerek. Mesnevi-i Manevi'yi ruhumda öğütmem gerek. Onunla ilgili çıkarımlarda bulunmak için ona yıllarla yaklaşmam gerek. Şimdi bunu yapamam. Ama size onun halvetinden bahsedebilirim. Onun Aşk dilinde "iki kişilik yalnızlık" anlamına gelen bu kelimenin Mevlana'nın hayatına tezahürünü belki gözünüzde canlandırabilirim. Hepimize ilham olsun diye... Aşk ateşi bu yazı süresince gönlümüzde yansın diye... Mevlana gençliğinde, alimlerin sultanı ünvanına layık görülen babasının izini itina ile takip etmiş bir söz adamı olarak tanındı. Afganistan sınırları içinde olan Belh'de doğduktan sonra o zamanın başkenti sayılan Konya'ya ailesi ile birlikte gelene kadar ilim yolunda azimle yürüdü. Ne var ki babasının rütbesine erişmek yolunda bir eksiği vardı; Söze hükmeden Mevlana'nın gönüle de hükmetmesi için bir dosta ihtiyacı vardı. Tasavvufa göre "Aşk" Allah tarafından kulları aracılığıyla yere indirilir. Mevlana o dönemde aşkın kendisini bulması, gönül kuyularını doldurması için bir dost bekliyordu. Aynasını arıyordu. Öyle bir ayna ki, kendisinin göremediklerini ay gibi parlatsın. Işığı güneş gibi kavursun benliğini. Önce pişirsin, sonra yaksın... Şems-i Tebrizi'yi tanıdıktan sonra şöyle demiştir: "Hamdım, piştim, yandım." Dostu, ruh eşi, cevherlerinin aynası, Aşk yoldaşı Şems'tir. Onunla karşılaştığı gün tarihte 15 Kasım 1244'e denk geliyor. Karşılaştıkları yerin adı ise Merec-el Bahreyn. Türkçe'de bu söze "İki denizin karşılaştığı nokta" deniyor. Denizlerinden bir okyanus yaptılar birlikte. Birbirlerine karışıp, birbirlerinde kayboldular Şems-i Tebrizi ile... Dostlukları alışılagelmemiş bir hışımla başlar. Kimine göre 40 gün, kimine göre 6 ay inzivaya çekilirler. Bir odanın içinde Aşk'ı ararlar birlikte. Mevlana öylesine bütünleşmiş olmalı ki ruh eşi ile, Mesnevi de dahil olmak üzere pek çok yazısında, sözünde, şiirinde kendi adı yerine onunkini kullanmıştır. Ağzından dökülen sözlerin ilhamını tamamen Şems-i Tebrizi'den aldığına, ruhundan taşan kelimelerin sahibinin kendisinden çok dostu olduğuna inanmıştır. Mevlana söz üstadıdır. Kelimelerini seçen, sözüne hükmeden, şefkat ve merhamet erbabıdır. Şems gönül üstadıdır. Doğru bildiğinin uğruna yol kesen, söz kesen, zaman zaman ahkam kesen... Seveni kadar sevmeyeni vardır. Şems dostunu hasetten, kıskançlıktan, fena sözden sakınmak ister. Ve bir gece ansızın Konya'yı sessizce terk eder. Halvet'in sona erişidir bu ayrılık Mevlana için. Bu defa mutlak yalnızlığa boğulmuştur. Yemeden içmeden kesilir. Şems'in arkasından tüm müridlerini bilmediği şehirlere yollar. Onun yokluğunun acısından şiir yapar, gazel yapar. Böyle günlerden birisinde kendisine dostundan bir haber getirdiğini söyleyen bir köylüye çıkartıp sırtından çulunu vermiştir. Şaşıran adama şunu söylemiştir: “Yalanına çulumu verdim, sahisini söyleyene canımı veririm.” Dünyevi her şeyden kopartmıştır Mevlana ruhunu. Ayrılığa dair en derin sözleri şöyle sıralamıştır: “Dinle, bu ney neler hikayet eder. Ayrılıklardan nasıl şikayet eder.” Dostunın şikayetine dayanamayan Şems özlemle geri gelir. Dostlukları hiç aralık vermemişçesine, hiç ayrılık görmemişçesine kaldığı yerden sürer Mevlana ile Şems'in. Kimileri bu dönemde Şems'in Mevlana'yı eğittiğini, onun özündeki tüm güzellikleri, tüm ilahi değerleri açık ettiğini söylerler. Mevlana'yı Şems "Mevlana" etti derler. Mevlana için aşkta mürşitlik, şeyhlik yoktur. Aşk "Dost"tur. Onun lisanında "İnsan gözden ibarettir. Göz ise yalnız dostu görene denir." Mevlana Şems ile "efendi" değil, "insan" olduğunu söylüyor. Onun halvetinde aşkı bulduğunu ima ediyor... İki aşk dostunun yolculuğu Şems'in yine bir gün ansızın sırra kadem basışı ile dünyevi ayrılıkların en ızdıraplısı ile son bulur. Şems-i Tebrizi içinde Mevlana'nın oğlunun da bulunduğu bir grup sofu tarafından "Mevlana'ya kimsenin olamadığı kadar sahip olma" suçundan katledilir. Mevlana için Aşk'ın son buluşudur bu. Ölümüne kadar her gün Şems'in ayrılığını yaşar, onun özlemini yazar. Öldüğü gün olan 17 Aralık 1273'te şu sözü söylemiştir: “Sözü doğru anlayan insanın hasretiyle gidiyorum.” Hasret ve halvet birbirine çok benzeyen iki kelime... Mevlana'nın tasviriyle iki canı teh ruh yapan halvete kavuşmak, yokluğunda derin bir hasrete düşmeye mal oluyorsa, olsun, olabilir... Halvet içinde geçen her gün, dost sohbetiyle geçen her an, aşk hasretiyle geçen bir ömre bedel değil mi? Şöyle demiş Mevlana: “Günler geçip gittiyse, varsın geçsin. Ey pak ve mübarek olan insan-ı kamil; hemen sen var ol!..” Mevlana ve Şems nezdinde, var olmuş, var olan, her daim hasretiyle varolacak olan tüm dostlara, tüm gönüldaşlara, tüm aşklara adanmıştır. deneme
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
![]() |
| Etiket |
| aşk, haftanın, konusumevlana |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| 24.11.10 Haftanın konusu:'DUA' | bişnev | Haftanın Konusu | 7 | 24.11.10 00:09 |
| 14/06/2010 Haftanın Konusu: İHH | Alemdâr-ı İslâm | Haftanın Konusu | 12 | 18.06.10 12:56 |
| Haftanın Konusu; Nuh Tufanı | Alemdâr-ı İslâm | MGFORUM ARAŞTIRMA EKİBİ | 0 | 02.05.10 21:49 |
| 24/08/09 Haftanın konusu: İbadet | fatımatüzzehra | Haftanın Konusu | 6 | 28.08.09 12:36 |
| 17/08/09 Haftanın konusu: Nefis | fatımatüzzehra | Haftanın Konusu | 12 | 23.08.09 16:23 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|