|
| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 195 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Selamu aleykum MGForum..
Çok uzun bir aradan sonra tekrar haftanın konusunu açmaya çalışacağız inşALLAH. Öncelikle özürlerimizi iletiyoruz.Kusurumuza bakmayınız. Affola.. bismillah...
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz: | Alemdâr-ı İslâm (29.03.11), Mümtehine (29.03.11) |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
HAFTANIN KONUSU: HAZRETİ İNSAN İNSAN: Arapça, gözbebeği demektir. Unutmaktan türediği de kaydedilir. Toplayıcı (cami') varlıktır, insan, cismanî olmayan mevcuddur.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz: |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Kamil insan yada adam gibi adam
Bizim kültürümüzde, insan, kemâle ererdi. Nefsini yener; şerden, kötülükten, günahtan arınır, insan-ı kâmil olurdu. Ancak, kemâle eren, yani olgunlaşan insan, asla tamlık iddiasında bulunmazdı. Çünkü tamlık iddiasının hamlık olduğunu bilirdi. Kâmil insanı; etrafı, dostları, ahbabı bilir, takdir eder, örnek alırdı. Ancak bu örnek alış dahi alâyişli, nümâyişli, gösterişli olmaz, tam tersine, sessiz sedâsız gerçekleşirdi. Zira insan-ı kâmilin güzelliği, bahar çiçeklerinin kendiliğinden kokularını yayması gibi yayılır giderdi… Kâmil insan, yaptığı hayırları açıklamaz, iyilikleriyle övünmez, mahâretlerini sayıp dökmezdi. Aslında çok susup az söylemek, hatta her soruya bile cevap vermemek, olgunluğun şiârıydı. Onlar, kendilerinden, ”bendeniz”, yani köleniz diye bahsederler, evlerini, saray yavrusu bile olsa, ”fakirhâne” diye anarlardı. Onlarda kırmanın hiç bir türlüsüne rastlanmazdı. Ne kırarlar, ne de kırılırlardı. Tahrip, kaba kuvvetin işiydi. Oysaki kâmil insan beyefendi, ya da hanımefendi olarak, hep yapmaya talipti. En önemli zevki gönüller yapmak ve mahlûkatı sevindirmekti. Kâmil insan, her şeyi Allah’tan bilir, ”Yapan, yaptıran Allah’tır.” derdi. Böyle bir iman penceresinden baktığı için de, hayatında şikâyetin yeri olmazdı. Hayrın da, şerrin de yaratıcısına hep şükür içinde bulunur, ”Hayır, Allah’ın seçtiğindedir.” diyerek kâdere ve dolayısıyla da kaderin sahibine teslim olurdu. En ağır hastalığında bile şikâyet etmez, tevekkül ve teslimiyetini bozmazdı. Elbette doktora, ilaca başvurur, her meselede tedbire riâyette hassas olurdu. Ancak, şükür üslûbunu en zor zamanda bile büyük bir özen göstererek korurdu. Ağır hastalıklarında, doktorların, ”Ne şikâyetiniz var?” sorusuna, “Şikâyet mi? Elhamdülillah, hiçbir şikâyetim yoktur.” cevabını verirlerdi. İşte o güzel insanlardan biri, hastalanmış ve amansız bir öksürüğe duçar olmuştu. Dostlarından biri, onun adına dertlenmişti de, ”Aman! Bu öksürükten illallah.” demişti. O güzel adam, hemen müdahale etmişti: “Niçin böyle söylüyorsun? O, bana bir misafirdir; ben onu evime gelen bir misafir gibi hoşlarım.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
![]() Tasavvufun Gayesi Olgun İnsan “Tasavvuf¸ ruhu bedenî süflîliklerden temizleyerek süslemeyi ve batınî sıfatlarında Cenab-ı Peygamber (s.a.s)’e uymayı öğreten bir ilimdir.” “Tasavvufun gayesi¸ Hakk (c.c)’ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemek¸ güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak¸ kısaca Allah ve Resûlü’nün ahlâkı ile ahlâklanmaktır.” Kaynağını Kur’an ve sünnetin ruhundan alan İslâm Tasavvufu¸ Muhammedî bir ifade ile: “İslâm’dan İman’a¸ İman’dan da ihsâna doğru” yükselen bir mü’minin gönül iklimindeki manevî terakkinin adıdır. Gaye İslâm’ı bütün safvet ve hassasiyeti ile “Allah ve Rasulü’nün ahlâkına uygun bir biçimde yaşamaktır. Tasavvufî hayat¸ gerçek İslâm inancının derinliği ve dinamizmini¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v.)¸ Ashab-ı Kiram ve ilk dönem Müslümanlarında olduğu gibi sosyal faaliyet ve mücahede için gerekli gönül zenginliğini ve ruhî donanımını sağlar. Tasavvuf¸ tüm devirlerde olduğu gibi¸ hatta onlardan da fazla¸ 21. yüzyılın şu stresli¸ sinirli¸ gerilimli¸ bunalımlı¸ şüpheci¸ aceleci¸ dertli¸ hasta ve bedbaht insanında “nerede” diye gece gündüz aradığı¸ yalan yanlış şeylerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhî yolu ve anahtarıdır. Tasavvufun Tarifi Tasavvuf kelimesi incelendiğinde¸ onun¸ “sûfî” kelimesi ile aynı kökten geldiği görülmektedir. Bu durumda¸ önce sûfî kelimesinin kaynağını tesbit ederek tasavvufun da lugat ve ıstılah manasını ortaya koymamız gerekmektedir. Sûfî kelimesinin hangi kökten türetildiği konusunda farklı ihtimallerden söz edilmiştir. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: “Safv”¸ “Benu Sûfe”¸ “Ehlu’s-Sufe”¸ “Sufâne”¸ “Sufâtu’l-Kaf┸ “Saff-ı Evvel” ve “Sûf” Bunlar içerisinde en tutarlısı¸ dil kaidesine ve tarihî gerçeklere en uygun olanı “sûfî” adının “sûf” tan alındığını söyleyen görüştür. İbn Hâldun (h.808/m.1405) da¸ bunu şu tesbitiyle teyid eder: “Bu kelimenin “sûf”tan türetildiğini kabul etmek¸ en doğrusudur. Çünkü bu yolun sâlikleri¸ umumiyetle yünden mamül elbise giymekle meşhurdurlar.” Kabul gören bu görüşten haraketle Arapça dil kaidelerine göre¸ “sûf” kelimesinden tasavvuf kelimesini elde etmek mümkündür. Araplar “kamis” (gömlek) giyene “tekammese” dedikleri gibi¸ “sûf” (yün elbise) giyene de “tesavvafe” derler. Arapça kaidelerine göre de “sûf” un nisbesi “sûfî” dir. Tasavvuf ehline de “mutasavvıf” derler. Muteber tasavvufî kaynaklar¸ İslâm âleminde kendisine “sûfi” denilen ilk zatın Ebû Hâşim el-Kûfî (h.150/m.767) olduğunu bildirmektedir. Başka bir rivayete göre de Cabîr bin Hayyan el – Kûfî’dir. Tasavvuf hakkında pek çok tarif yapılmıştır. Bunların genel bir değerlendirmesini yapabilmek için onlardan önemli olanlarından birkaç tanesini nakledelim: Ma’rûf el–Kerhî (h.200/m.815): “Tasavvuf¸ hakikatleri almak¸ insanların ellerinde bulunan şeylere gönül bağlamamaktır.” Ruveym (h.303/m.915): “Tasavvuf¸ nefsi Allah’ın muradına terk etmektir. Tasavvuf üç haslet üzerine kurulmuştur: Fakr ile iftikara yapışmak¸ Allah yolunda bolca verip¸ başkasını kendine tercih etmek¸ taarruz ve ihtiyarı terk etmek.” Abdulbârî en-Nedvî: “Tasavvuf¸ ruhu bedenî süflîliklerden temizleyerek süslemeyi ve Batınî sıfatlarında Cenab-ı Peygamber (s.a.s)’e uymayı öğreten bir ilimdir.” Bu ve bunlar gibi birçok tariflere bakıldığında sanki hepsi birbirinden farklıymış gibi anlaşılır. Çünkü tasavvuf her sûfinin iç dünyasında cereyan eden ruhî hâllerle ilgili olup¸ ferdî yaşantı ve hissiyata taalluk eden mücerret bir sahadır. Bu yüzden¸ tariflerin sanki birbirinden farklı şeyler gibi anlaşılması normaldir. Aslında birbirinden farklı gibi görünen bu tarifler dikkatli bir şekilde incelendiğinde¸ her birinin tasavvufu izahında isabet ettikleri ve ortak yönlerinin bulunduğu görülür. Genel olarak bu tariflerde işaret edilen ortak hususlar şunlardır: 1. Kalbi dünyadan ayırıp Allah (c.c)’a bağlanmak. 2. Kur’an ve Sünnet’in gösterdiği yolda çokça ibadet ederek ruhu saflaştırmak. 3. İbadet¸ zikir¸ tefekkür¸ riyazet ve mücahede ile nefsin arzularını kontrol altına almak. 4. Hakikatin bilgisini elde edip Allah (c.c)’a vuslatı gerçekleştirmenin arzu ve gayreti içinde olmak. Bir ilim dalı olarak genel bir tarif yapmak gerekirse; Tasavvuf¸ insanın kalbindeki kötü vasıflarla onlardan kurtulma çarelerinde¸ kalpteki iyi vasıflar ve onları kazanma yollarından¸ manevî mertebeleri kat ederek en yüksek mertebe olan “İnsan-ı Kâmil” mertebesine ulaşmanın kurallarından ve nihayet “Tevhid” in sırlarından bahseden bir ilimdir¸ diye tarif edebiliriz.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
Tasavvufun Konu ve Gayesi : Tasavvuf¸ Hakk (c.c)’ın rızasını kazanmak ve ebedî saadete ulaşmak için nefsi terbiye etme¸ ahlâkı güzelleştirme¸ içi ve dışı tenvir etme¸ suret ve sîreti tezkiye etmeden bahseden bir ilimdir. İşte onun konusunu insan ve özellikle insanın ruhu¸ ahlâkî ve psikolojik yapısı teşkil etmektedir. Tasavvuf zevken bilinen ve yaşanan bir ilim (hâl ilmi) olduğu için İslâm’ın bâtınî yönünü teşkil eder. İman¸ İhsan ve Hakk’ı tanıyıp bilmek de onun konusu içine girer. Ayrıca tasavvuf ilmine mahsus ıstılahlar onun konularıdır. Mesela; nefsini bilmek¸ kalbini bilmek¸ nefsini temizlemek¸ kalbini temizlemek¸ mûkâşefe¸ muşâhede¸ makamlar¸ hâller¸ kurb¸ vusûl¸ fen⸠bek⸠sekr¸ işaret¸ ilham vs. Hz. Peygamber (s.a.s)¸ “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmakla¸ son peygamber olarak gönderilişinin gayesini belirtmiştir. Tasavvufun gayesi de¸ ahlâkın kemâl mertebesine ulaşmak için her hususta Hz. Peygamber (s.a.v)’in gösterdiği yolu takip ederek¸ iç ve dış olgunluğu itibariyle onun gerçek vârisi olmanın yolunu göstermektir. Tasavvufun gayesi¸ Hakk (c.c)’ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemek¸ güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak¸ kısaca Allah ve Resûlü’nün ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Tasavvufun bir gayesi de Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra¸ O’nun ruhî ve mistik liderliğini üstlenebilecek hakikî vârislerini yani veliler ve sûfilerden oluşan irşat edecek kişileri yetiştirmektir. Aynı zamanda da insan ruhunda gizli olan ilahî sırları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Ayrıca da tasavvuf¸ insana ölmeden önce ölmenin ne demek olduğunu ve nasıl gerçekleşeceğini öğretir. Netice itibariyle¸ tasavvufî sistemde ulaşılmak istenen gaye¸ ahlâkın kemal mertebesine varmak için her hususta Hz. Peygamber (s.a.v)’in gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp¸ iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in hakikî vârisi olmaktır.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür edenler: | Mümtehine (29.03.11) |
|
|
#6 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : Bölüm Sorumlusu
Üye No : 3787
Üyelik tarihi : 19-04-2009
Nereden : Adana
Konuları : 150
Mesajlar : 2,171
Teşekkürleri: 1,701
1,065 mesajına 2,075 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline
|
İnsan HAKKA aittir ve O'na dönecektir Sual: Dünyaya gelişimizin bir yönü de Kur’an-ı Kerim’de imtihan olarak açıklanıyor. Açlıkla, ürünlerin eksilmesi gibi imtihanlardan geçeceğimiz de söylenmiş. Ondan sonra bu imtihanlar karşısında sabredenlerin müjdelenmesi gerektiği de söylenmiş. Sabredenlerde şöyle bir algılayış, bir yaklaşım var: “İnnalillahi ve innaileyhi raciun.” diyorlar. Bu yaklaşımlar ön plana çıkıyor. İnsanlarda sanki onların sabretmesini sağlayan böyle bir anlayış var. Burada Allah'a ait olmak ve Allah'a dönmek ne manaya geliyor? Cevap: Kâinatta câri olan fiillere Âdetullah diyoruz. Kâinattaki bütün işleyiş, zerreden kürreye Âdetullah ile yapılır. Bunun dışına çıkamazsın. Malum Cenâb-ı Hak (Celle celaluhu): ”Kâinatta hiçbir şeyin abes yaratılmadığını,” başka bir fermanında da: “Başıboş bırakılamayacağını,” buyuruyor. Bundan anlıyoruz ki kâinattaki her şeyde bir aidiyet özelliği var. Bu kadim bir Sünnetullah'tır. Aidiyet olmayan bir nesnenin var olması mümkün değildir. Bu anlamda her şey aslına rücû edecektir, buyrulmuş. Her şey ait olduğu yere, ait olduğu merkeze, sırra, hikmete dönecek. Değil sadece insan, kâinattaki her zerre ait olduğu şey ile neticede koptuğu küle geri dönecek. Her şey bir şeyin cüzüdür. Bu manada İnsan Allah'a aittir. Çünkü her şeyi bir şey için, insanı zatı için yaratmıştır. Bu yaradılışın içinde de kendinden bir özellik lütfetmiştir. İnsanda can dediğimiz, ruh dediğimiz, öz dediğimiz yani insanı anlamlı kılan, insana canlılık veren şey Allah’a (Celle celaluhu) aittir, Nefhay-ı kudsidir. Dolayısıyla aslına dönecektir. Zaten bu nefhay-ı kudsi içinden çıktı mı insan boş bir kafes gibi kalır. Yani kuş kafesten uçtuğunda boş kafesin bir manası kalmaz. Kafese güzellik veren, zînetlendiren şey içindeki idi. Ten kafesi de boşaldıktan sonra aslına döner, çürüyüp toprak olur. Nefesi havaya karışır. Her şey ait olduğu yere bu şekilde döner. İnsanın imtihanı yoklukla-meşakkatle-çileyle olduğu gibi; nimetle, varlıkla, saltanatla, sıhhatle, bereketle de olur. Zorda-darda olan insan imtihan ediliyor da; zenginlik kesbetmiş, kuvvet kesbetmiş, saltanat, güç sahibi olmuş insanlar imtihanı kazanmışlar denilemez. Onlar da imtihandadır. O yüzden insanın buradaki hali her ne olursa olsun, ister fakr-u zaruret içinde olsun veyahut refah-u saadet içinde olsun, ait olduğu yeri, varlığı unutmamalıdır. Asıl imtihan bununladır. Yani o nimet veya külfet bu hakikatin bir örtüsüdür, asıl imtihan edildiği şey, aidiyet bilincinde mi değil mi? İnsan, vatanı aslîsini, geldiği ve neticede döneceği yeri biliyor mu? Adresi biliyor mu? Bu parolayı biliyor mu? İmtihanı bununla... Zaten kul kime ait olduğunu, burada kim adına bir iş, bir hizmet yapacağını bildi mi, gerisi zaten kolay... “O'na döneceğiz” buyruluyor ya, bu anlayışla dönüş yolu çok kolay bulunuyor. İnsanın yargılanması veya yarlığanması bu ezberini bozup bozmamasıyladır. İşte imtihan bunun içindir. Bunlar bu ezberi bozacak mısın? Bir şeylere dalıp, bir şeylerin içine girip kendini ve seni sen yapan o sırrı unutacak mısın diye yapılan mekirler... Büyükler buyurmuş ya: “Neye yönelirsen o olursun. Ne ile meşgul olursan onunla kalırsın.” Kişi bu hakikati unutmayıp sürekli bununla meşgul oldukça onda ifnah olacak. Bu, öyle bir dönüş ki belki hiç suya sabuna dokunmadan olacak. Onda fani olmaya başlayacaksın ifnah olacaksın. Sende O'nun ahlâkı tezahür edecek, Allah'ın ahlâkıyla ahlaklanacaksın. -Belki bu söz ifadeye döküldüğünde çok hoş bir ifade değil ama bundan başka bir şeyle ifade etmek de güç... Mesele yanlış anlaşılmasın diye bu parantezi açıyorum.- İnsan Allah'ın ahlâkıyla ahlâklandığında nerede olursa olsun O'nunladır. O buyurmuş ya: ”Ve Huve maaküm eynema küntüm, nerede olursanız olun O sizinledir.” Biz sizinleyiz siz nerede olursanız olun. İşte insan da bunu anladığında O'nunla olacaktır. Şah damarından daha yakîn olduğunu hissederek ve bu yakınlıktan müthiş bir memnuniyet duyarak, haz alarak, zevklenerek, iştahlanarak, şairin dediği gibi “Allah bes baki heves” diyecek ve o zaman ona imtihanlar, nimetler veya nikbetler hiç gelecek. “Allah’ımız var ne gamımız var!” diye buyurmuş büyüklerimiz. İnsan imtihanı bu noktada kazanmış olacak. Dolayısıyla o hiç O'ndan ayrılmamış olacak. Allah-u Teâlâ da buyuruyor ya: “Öyleleri vardır ki ne alış-veriş ne ticaret ne şu ne bu, onları Bizden alıkoymaz, aramıza girmez.” Gerçek basiret ve firaset bu. Her bakışta o menzili hakikiyi görebilmek. Şimdilerde bir türkü olarak söyleniyor. Aslında her sözün altında bir hikmet var, söyleyene değil söyletene bak, demişler. Orada bir köy var uzakta, O köy bizim köyümüzdür, Gezmesek de tozmasak da, O köy bizim köyümüzdür... O köy, orası. “Kûy-i yâr” demiş ya sûfiler. Yârin civarı, dostun civarı... Şu anda oraya gidemesem de gelemesem de yani bir seyrin içinde, seyr-i ilallah'ta bulunmasam da biliyorum ki benim vatani aslım, yaradılış gayem, geldiğim yer orası, o köy benim köyüm... O hale gelirsem O'nu her bakışta görüyorum... Gördüğüm bir şeyi de nasıl unutayım ki?.. Hulusi Efendi demiş ya: Manzarım olmazsa yüzün, Gülüm nidem, nidem, nidem... Yani her baktığımda manzaram cemâlin olmazsa.... Bu görme anlayışla. Göz görmez arkadaşlar çünkü ettir. “Ten deliği” demiş büyüklerimiz. Gören, kalp ve akıldır. İnsan kalbini ve kafasını birleştirdiği zaman manzarı, gördüğü O ise, o insan hep oradadır. Onu hiçbir şey oradan ayıramaz, hiçbir şey onu oradan alamaz. Bu haldeki bir insandan, hasbel beşer, beşeriyetinin gereği bir zelle sadır olsa, bir yanlış yapsa onda da niyeti halis olduğundan, Cenâb-ı Hak Sûre-i Yunus'ta müjde veriyor ki onun yanlışları da hayra tebdil olur. Hataları bile mükafata, sevaba tebdil olunur. Yanlış mı yapmış? Makul sayılır. “Sen atmadın biz attık.” Bir savaş ortamında karşıdaki insanı öldürmek için atılan bir mızrak... Cenâb-ı Hak sahip çıkıyor olaya, sen atmadın, buyuruyor. Yani sen nefsin için atmadın, nefsinle atmadın. Hak için attın, Hakk'ın bâki kalması için, yaygınlaşması, yayılması, bilinmesi için attın. Öyleyse biz attık... Sen hakla attın yani. Şimdi düşün, bu bir şiddet bir vahşet iken bunu nasıl bir rahmete bir ibadete dönüştürüyor Cenâb-ı Hak. Niyazi Mısri bunu güzel ifade ediyor. Kanden gelir yolun senin, Ya kande varır menzilin? Nerden gelip gittiğini, Bilmeyenler hayvan imiş...buyuruyor. Senin yolun nereden gelir bilir misin? Aidiyetini, hakikatini, bu seyrin, bu hayatın başlangıç noktasını bilir misin? Ya nere varır menzilin? Bunun bitiş noktasını da biliyor musun? Nerede bitecek, kupayı alacağın yeri bilir misin? Bunu iyi bil yani... Hayvan bile aidiyetini biliyor... Dışarı sal akşam eğer kurt kapmamışsa ağılına geliyor. Ait olduğu yeri biliyor. Yabancıya havlayan -afedersiniz, hâşâ huzurunuzdan- köpek sahibinin ayaklarını yalıyor, aidiyetini biliyor. Nerden gelip gittiğini bilmeyenler hayvan imiş... Savm-u salat-u hac ile, Sanma biter zahid işin... Ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, haccımı da yaptım sen sanma ki bunlarla bu işi bitirdin, nerden gelip gittiğini anladın. İnsan-ı kâmil olmaya, Lazım olan irfan imiş... Bu farklı bir bilgi. O kadar çok namaz kılan, hac yapan, oruç tutan var ki... O zaman insan düşünüyor, nerede bu yapılanlar? Attığı bir mızrak için bile “biz attık” dedirten Hz. Muhammed aleyhisselâm... Biz kıldık, biz tuttuk dedirtemiyoruz. O'nun orucu, O'nun namazı diye değil, bizim diye bakıyoruz. Aidiyetle değil âriyetle yapıyoruz. Aidiyet ayrı bir şey. Bir de âriyet var. Ayrılık, başkalık, yabancılık... İbadetlerimizde de bu var âriyet sırrı var. Benliğimiz bizi yabancılaştırıyor. Biz namazımızı da kendimiz için kılıyoruz orucumuzu da kendimiz için tutuyoruz. Mantığımıze hoş geliyor. Hemen diyoruz ki: “Elbet kendimiz için yapacağız.” Cenâb-ı Hak Hz. İbrahim'in ifadesini, yani ibadetlerimizi ne için yapmamız gerektiğini bize bildiriyor: İbrahim buyurdu ki: "Benim namazım, haccım, hayatım ve ölümüm hiçbiri bana ait değil. Hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir." İşte böyle olunca innalillah veinna ileyhi raciun biz de O'nunuz. O'ndan geldik O'na döneceğiz.
__________________
Sevgili!.. Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim. |
|
|
| Bu mesaj için bişnev kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz: | Alemdâr-ı İslâm (31.03.11), Mümtehine (29.03.11) |
![]() |
| Etiket |
| haftanın, konusuhazreti, İnsan |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| 21.12.10:Haftanın konusu:''İZM'ler'' | bişnev | Haftanın Konusu | 13 | 28.12.10 15:31 |
| 24.11.10 Haftanın konusu:'DUA' | bişnev | Haftanın Konusu | 7 | 24.11.10 00:09 |
| Hazreti İnsan-Rabia Christine Brodbeck | Vukuf-i Kalbi | Din | 9 | 18.06.10 21:06 |
| Hazret-i İnsan İçin Hazreti Aile | İn'ikas | ÂİLE VE ÇOCUK EĞİTİMİ | 0 | 18.04.10 07:06 |
| Hazreti İnsan | Vukuf-i Kalbi | VİDEO - FLASH PAYLAŞIMLARI | 7 | 04.01.10 22:05 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|