| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 195 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » MİLLî GÖRÜŞ » IGMG »

IGMG "İslam Toplumu MİLLÎ GÖRÜŞ Teşkilatı" İle Alakalı Haberler Buraya...

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 24.03.09, 22:13   #1
alirıza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0 alirıza is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline

Arrow Temel stratejiler

TEMEL STRATEJİLER
1 .1. Farklı Zihniyetlerin Temel Esasları
Bizler Elhamdülillah Müslüman’ız. Bu lütfundan ve nimetinden dolayı Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler ederiz.
Çok iyi biliyoruz ve görüyoruz ki, bu kainatı ve bizleri yaratan Rabbimiz sonsuz Kemal sahibidir.
Onun Azamet-i Kibriyası ve sonsuz Kemal sıfatı böyle bir kainatın yaratılmasını gerektirmiş, bundan dolayı bu kainatı yaratmıştır.
Kemal sıfatından dolayı insanı yaratmıştır. İnsan eşref-i mahlukattır. Bütün yaratılanların içerisinde en üstünü ve mükemmelidir.
Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği 4 önemli meziyet, bunların toplumlarda ortaya koyduğu sonuçlar ve bu meziyetlerin sağladığı özellikler şu şekilde özetlenebilir.
Cenab-ı Hakk insanoğluna Doğru ile yanlışı ayırabilme kabiliyeti vermiştir. Bunun sonucu olarak toplumlarda ilim doğmuştur.
Cenab-ı Hakk insanoğluna iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti vermiştir. Bu vasıf toplumlarda din ve ahlakın oluşmasını sağlamıştır.
Cenab-ı Hakk insanlara faydalı ile zararlıyı ayırabilme kabiliyeti vermiştir. Bu vasıf toplumlarda ekonominin doğmasını sağlamıştır.
Cenab-ı Hakk insanoğluna adalet ile zulmü ayırt edebilme kabiliyeti vermiştir. Bu meziyet insan toplumlarında siyaset, idare ve adaletin oluşmasına imkan sağlamıştır.
Müslümanlık inanışının temeli şefkat ve sevgidir. Gayesi ise bütün insanların dünya ve ahiret saadetlerini temin etmektir.
Açıkça bilinen bu gerçeklerin ispatı için ayrıca gayret göstermeye lüzum yoktur. Bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim Bismillahirrahmanirrahim ile başlamaktadır ve Peygamberimiz (s.a.v.) rahmetellilalemin olarak gönderilmiştir. Fazla izahata lüzum kalmadan, sadece bu gerçekler dahi her şeyi ispata yeter.
Bu sebeple, temeli şefkat ve sevgi olan İslam, hangi dinden olursa olsun masum insanlara zarar verilmesine, onların ezilmesine ve sömürülmesine temelden ve kesinlikle karşıdır.
Yine bu sebeple İslam asırlar boyu bütün insanlığın saadeti için insanlığa en büyük hizmetleri yapmış ve insanlık medeniyetine en büyük katkıları sağlamıştır.
Müslümanlığın gayesi bütün insanların dünya ve ahiret saadetidir. İyi bir insan olabilmek ve dünya imtihanını kazanabilmek için her Müslüman, bütün insanların saadeti için, yukarıda izah edildiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın verdiği meziyetlerle; bütün gücüyle çalışmayı vazife bilir, en büyük ibadet sayar.
— DOĞRU İLE YANLIŞI AYIRDIKTAN SONRA, DOĞRUNUN HAKİM OLMASI İÇİN,
— İYİ VE GÜZEL İLE KÖTÜ VE ÇİRKİNİ AYIRT ETTİKTEN SONRA, İYİ VE GÜZELİN HAKİM OLMASI İÇİN,
— FAYDALI İLE ZARARLIYI AYIRT ETTİKTEN SONRA, FAYDALININ HAKİM OLMASI İÇİN,
— ADALET İLE ZULMÜ AYIRT ETTİKTEN SONRA, ADALETİN HAKİM OLMASI İÇİN.
Çünkü, saadet; doğrunun, iyinin, güzelin, faydalının ve adaletin hakim olması ile olur.
Biz buna hakkı üstün tutan görüş diyoruz.
Hak, şarta bağlı olarak değişmeyen ve mutlak olarak her durumda doğru olan şeydir. Örneğin iki kere iki dört eder mantıksal ifadesi yüz sene önce de doğru idi, bugün de doğrudur. Bundan sonra da doğruluğunu muhafaza edecektir. Bunun tersi, şarta bağlı olan ve her durumda yanlış olan şey de Batıldır.
Hakkın mücadele kaynaklarını dört grupta toplamak mümkündür. Bunlar, insan hakları, emek karşılığı doğan haklar, karşılıklı rızaya dayalı anlaşmalardan doğan haklar ve adalet gereği doğan haklardır. Bunlara mukabil, batılın mücadele kaynaklarını da dört grupta toplamak mümkündür. Bunlar da, kaba kuvvet, çoğunlukçuluk, menfaat ve imtiyaz (ayrıcalık) dır.

1.2. Tarih Boyunca Zihniyet Mücadelesi
İnsanoğlunun yaratılışından bu yana hakkı üstün tutanlar ile batılı üstün tutanlar arasında bir hakimiyet mücadelesi süregelmiştir. Bu mücadele kıyamete kadar da devam edecektir.
Buradaki hakimiyet kavramını ille de bir yeri zorla zaptetmek anlamında değil, karar verme mekanizmalarına sahip olmak veya onları etkilemek anlamında algılamak gerekir.
Medeniyetler tarihine baktığımızda zaman zaman hakkı üstün tutan medeniyetlerin hakim olduğunu, zaman zaman da batılı üstün tutan medeniyetlerin hakimiyet boşluğunu zahiren doldurduğunu görürüz. Hak daima üstündür. Zaman zaman hakkı üstün tutan medeniyetlerin hakimiyeti kaybetmelerinin sebebi, hakkı üstün tutması gerekenlerin gereği gibi, yeterince çalışmamalarındır.
Ana hatlarıyla günümüze kadar medeniyetler çizgisine baktığımızda, Hz. İbrahim (a.s.) ile birlikte “dünyaya hakimiyet” kavramının öne çıktığını görüyoruz. Hz. İbrahim (a.s.)’in getirmiş olduğu prensipler üzerine Mezopotamya merkezli hakkı üstün tutan bir medeniyet bir müddet dünyaya hakim olmuştur. Onların dağılmasının akabinde, özellikle de Kadeş Harbi sonrası dönemde, oluşan hakimiyet boşluğunu zahiren Mısır’lı firavunlar doldurmuştur.
Firavunlar zahiren bir müddet dünyaya hakim olmuşlardır.1,2,3
Firavunlara karşı büyük mücadele veren ve sonunda galip olan Hz. Musa (a.s.)’nın getirmiş olduğu prensipler üzerine bölgede yeniden dünyaya hakim bir medeniyet kurulmuştur. Bu medeniyetin de dağılmasıyla oluşan hakimiyet boşluğunu bir müddet Amalikalılar doldurmuşlardır.
Amalikalılar’ın son hükümdarı olan Calut’u, Hz. Davut (a.s.)’un öldürmesiyle başlayan yeni süreçte, Hz. Davut (a.s.)’un getirmiş olduğu prensipler üzerine yeniden hakkı üstün tutan bir medeniyet bir müddet dünyaya hakim olmuştur. Onların da gevşemesiyle bu sefer tarih, Roma’nın çıkışına tanık olmuştur.
Roma’ya karşı en büyük mücadele ve zafer, Hz. İsa (a.s.)’nın getirdiği prensipleri (ilkeleri) üstün tutanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Zamanla Roma’nın yapısı değişmiş ve Hz. İsa (a.s.)’nın getirmiş olduğu prensipler üzerine Hakkı üstün tutan bir medeniyet yeniden dünyaya hakim olmuştur.
Onların da gevşemesi sonucunda uzunca bir fetret dönemi yaşanmış ve nihayet dünyayı son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) teşrif etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)‘ın getirmiş olduğu prensipler üzerine yeniden hakkı üstün tutan bir medeniyet dünyaya hakim olmuştur. Bu hakimiyet değişik safhalarda uzunca bir süre devam etmiş ve günümüze kadar gelinmiştir.
Günümüze baktığımızda ise hakkı üstün tutan zihniyetin dünyada hakim olmadığını müşahede ediyoruz. Günümüzde hukuku üstün tutan bir medeniyet değil, kaba kuvvetin hukukunu üstün tutan bir medeniyet dünyaya hakim olmuştur. Örneğin ABD, kaba/maddi kuvvete sahip olduğu için Irak’a meşru olmayan sebeplerle müdahale edebilmiştir.
Peki bu duruma nasıl gelindi? Nasıl oldu da hakkı üstün tutan zihniyet dünya hakimiyetini kaybetti?
İşte bunu anlayabilmemiz için yeterince uzun bir tarihi çizgiyi iyi analiz etmemiz gerekir. Batıl’ın stratejisini iyi anlamamız, konumuz ile ilgili tarihin dönüm noktalarına kısaca uğrayıp bazı olayları bir amaç doğrultusunda yeniden yorumlamamız gerekir. Bunu yaparken de, tarihi olayların tümünün analizinden ziyade, belli bir çizginin serüvenini takip etmemiz gerekir. Aksi taktirde, ayrıntılar arasında konunun özünün kaybolması tehsi söz konusu olur. (Dünyayı yöneten büyük güçlerin ABD dahil bütün gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde gerçekleştirdikleri olayları anlamak için Gizli Dünya Devleti adlı eseri okumaları oldukça faydalı olacaktır.4
Tüm bu çerçevede, dış mihrakların Sabataistler, Dönmeler, Jön Türkler ve İttihatçılar vasıtasıyla Osmanlı’nın son döneminde tezgahladıkları kumpası, günümüzde de Türkiye’de planladıkları komploları tam olarak anlayabilmek için Müslüman İspanya dönemine kadar geri gitmemiz gerekmektedir.

Konu alirıza tarafından (24.03.09 Saat 22:17 ) değiştirilmiştir..
View alirıza'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.03.09, 22:14   #2
alirıza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0 alirıza is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline

Standart Zihniyet mücadelesinin arka planı



ZİHNİYET MÜCADELESİNİN ARKA PLANI
2.1. Müslüman İspanya’nın Çöküşü Ve Sonrası
Endülüs Emevi (Umayyad) Devleti MS. 711 ila 1236 yılları arasında, bugünkü İspanya toprakları üzerinde hüküm sürmüştür. Bu devlete tarihte “Müslüman İspanya” yada “Moorish Spain” de dendiği olmuştur.5 Bu dönemde ilimde, teknolojide ve sanatta çok üstün eserler ortaya konulmuştur. Endülüs Emevi Devleti’nin bu birikimi Avrupa Rönesans’ının da temelini oluşturur.
Bu konuda Karlsson şu tespitleri yapmaktadır:
“Müslüman İspanya’yı yıktıktan sonra, Hıristiyanların Müslümanlara acımasızca muamele etmelerinin altında biraz da entelektüel aşağılık duygusu yatmaktaydı. Kardinal Ximenes 1499’da Granada’da 80,000 Arapça kitabı meydanlarda yaktırmıştı. Gerekçe olarak da “Arapların kilisenin emirlerine uymayan küçük bir ırk” oldukları öne sürülmüştür. Yine de Toledo kenti, işgalden sonra Arapça bilimsel eserlerin Latince’ye çevrildiği bir merkez olmuştur.6
İsrail oğulları MÖ 1250 yıllarında Mısır’dan çıktıktan sonra Kudüs’e yerleştiler. Yahudiler, MÖ 586 yılında Babil, MS 70 yılında da Romalılar tarafından sürgüne gönderilmiş ve dünyaya dağıtılmışlardır. Daha sonra, 1290 tarihinde İngiltere’den toptan çıkarılan Yahudiler, 1394’de Fransa’dan ve 1492 tarihinde de İspanya’dan çıkarılmışlardır.7
İspanya sürgününde, aynı zama, tarihin en büyük Yahudi katliamı da yaşanmıştır. Bu Yahudi katliamlarının sebepleri konusunda oldukça değişik yorumlar mevcuttur. Katoliklerin bağnaz yaklaşımları, Müslümanlara karşı girişilen harplerde elde edilen zafer sarhoşluğu, Yahudilerin çıkardığı fitne ve fesatlar vb. gibi etkilerin ön pla olduğu görülmektedir.
Yahudiler Endülüs Devleti içinde yaşadıkları dönemi “altın çağ” olarak nitelerler. Özellikle Endülüs Emevilerinin son halifesi El-Mansur’un 1002 yılında vefatı ile küçük küçük birçok krallıklara bölünen dönem, tam anlamıyla “altın çağ” olarak değerlendirilmiştir.8 Örneğin, bir İsrail yayınevi 1980’li yılların başında “Yahudi Düşüncesinin Hazineleri” başlığıyla 6 kitaptan oluşan bir dizi kitap yayınlamıştır. Bu 6 kitabın tümü 1050- 1428 yılları arasında İspanya’da yazılmış ve biri hariç beşi Arapça kaleme alınmıştır. Ünlü Maimonides’in eserleri de bunların içinde yer alır.
15. yüzyılda bugünkü İspanya 4 Katolik krallığa bölünmüştü. Güney’de bir de Müslüman krallık (Gırnata İslam Devleti) hüküm sürüyordu. 1479’da Aragon’un hükümdarı Ferdin ile ille’den Isabella’nın evlenmesi ile Hıristiyan İspanya’nın büyük bir kısmı birleşti. İspanyol Monarşisi kendisini güçlendirmek için Katolisizm ve milliyetçilik üzerine söylemler geliştirdi. O sıralarda üst düzey birçok Yahudi kendi emniyetleri için din değiştirmişler, “dönme” (conversos) olmuşlardı. Ferdin ve Isabella’nın birçok önde gelen danışmanları Yahudi dönmelerden oluşuyordu.
Torquemada’nın liderliğinde 1481’de başlatılan Katolik Engizisyonlar ahlaksızlık ve din düşmanlığına karşı acımasız bir baskı uyguluyordu. Bu baskıdan tespit edilebilen Yahudi dönmeler de büyük ora nasiplerini aldılar. 1490’da Torquemada meşhur La Guardia Mahkemelerini (Engizisyon) kurdu. Burada Yahudiler de yargılılar ve aleyhlerine büyük bir kamuoyu oluşturuldu. 1492’de güneydeki Müslüman İspanyol toprakları da düştü. İşte bu yılda büyük Yahudi katliamları da yaşanmaya başlı.
İşte bu sürece gelinirken hahamların öncülüğünde Yahudilerin ileri gelenleri yaşadıkları “Altın Çağ”da önemli kararlar alıp ileri adımlar attılar.
Bugünkü Tevrat’ın büyük kısmını yazanlar, Yahudilerin üzerinde tarih boyunca kontrollerini sürdürmüş olan hahamlardır. Beni İsrail Tevrat’tan önce kendi ananelerini, örflerini Kabbala adlı bir kitapta toplamışlardı ve bu Kabbala’ya sıkı sıkıya bağlı idiler.9,10,11 Kabbala’daki görüşlerini Tevrat gönderildikten sonra da muhafaza ettiler.
Tevrat’a uyacaklarına, Tevrat’ı eski ananelerine uydurmak yoluna saptılar. Kendilerine, Kabbala’nın bir hedefi olarak, kesin dünya hakimiyeti vadedildiğine inanıyorlardı. Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle özetliyorlardı.
• Bütün Yahudiler toplanıp, Filistin (Kudüs)’e yerleşecekler.
• Süleyman mabedini inşa edecekler (bunun için Mescid-i Aksa’ nın yıkılması gerekir).
• Fırat ve Nil arasındaki topraklara (Arz-ı Mev’ud) sahip olunarak bu bölge merkezli ebedi dünya saltanatlarını (Büyük İsrail Projesi) kuracaklar.
15. asrın sonlarına doğru hahamlar İspanya’da bir araya gelerek bu meseleleri uzun uzun tartıştılar. Bu tartışmalarının ana meselesi şu şekilde özetlenebilir: “Yukarıda bahsedilen bu hedeflerin gerçekleştirilmesi Cenab-ı Hakk’ın takdirine mi bağlı, yoksa bizim bu şartlara hazırlanmamıza mı bağlıdır?”
Mesela günümüzde bile Amerika’da çok yaygın çeşitli Hıristiyan gruplar var. Kendilerini genel olarak “Born Again Christian” (Yeniden Hıristiyan Doğuş) olarak tanımlayan ve bilinen Hıristiyanlık’tan farklı olan birçok “yeni” öğretiler var. Amerikan Başkanlarından Carter, Reagan, Bush gibi isimler ve birçok üst düzey yetkili kendilerini bu şekilde tanımlıyorlar.12 Amerikalı meşhur bir gazeteci olan Bayan Grace Halsell Kim Yayınları arasında yayınlanan13 kitabında, Yahudi hahamlarının İspanya’daki tartışmalarına benzer konuların günümüzde de en üst düzey Amerikan yetkilileri tarafından tartışıldığını belge ve bilgileri ile açıklıyor. Eserde bunlar Hıristiyan Siyonistler olarak tanımlanıyor. Çünkü bunların inanışına göre Siyonizm dünyadaki hedefine ulaştığında Hıristiyanlar da göğe çekilmiş ve cennette yaşıyor olacaklar.
Kitaba konulan başlık çok ilginç, Cenab-ı Hakk’ın elini yani icraatını zorlayalım, çabuklaştıralım. Biz etkileyelim, zorlayalım ki bunlar bir an önce gerçekleşsin. Irak’ın işgali ile birlikte bu konuları Newsweek dergisi de müteaddit sayılarında14 işlemiştir.
İşte hahamlar 15. asırda bu hususu uzun uzun münakaşa ettiler ve sonunda “Bu bizim gayretimize bağlıdır” karırını verdiler. Bütün hahamlar bu konuda ittifak ettiler ve “Biz şartları hazırlayacağız, müstahak olacağız, böylece Cenab-ı Hakk da bize nasibedecek” dediler.
İspanya’da hahamlar buna karar verdikten sonra, ikinci adımlarında “Peki öyleyse biran evvel bunu gerçekleştirelim” dediler. Bunun için ilk adım olarak dünyadaki bütün Yahudileri Filistin’de yani bugünkü İsrail ‘de toplanmalarını sağlamak.
Ancak önemli engellerden biri de Hindistan gibi bir ülkedeki Yahudilerin İsrail’e nasıl getirileceği hususu idi. Yine o asırda, Marko Polo’nun15 etkisiyle İspanya’daki Yahudiler Hindistan’ı çok uzak bir rüya ülkesi olarak biliyorlardı. Dağlar var, yol boyunca hakim başka güçler var, dolayısıyla buralara gitmek çok zor. Dünyanın her yerindeki Yahudileri getiririz de, peki bu Hindistan’daki Yahudileri nasıl getireceğiz? İşte bu soruya cevap ararken denizcilerin (özellikle Müslüman denizcilerin), “Sürekli Batı’ya gidilirse Doğu’ya ulaşılır” tezi tek natif olarak önlerine çıktı. Hindistan’a İspanya’nın batısındaki denizlerden (Atlas Okyanusu) giderek ulaşma fikrini benimsendi. Peki, bu güvenli yol nasıl bulunacaktı? O sıradaki İspanya Maliye Bakanı bir dönme (conversos). Hahamlar maliye bakanına giderek ondan İspanya Kralını, bu işi finanse etmesi için ikna etmesini istediler. Maliye bakanı da gidip İspanya Kralını etkiledi. Maliye Bakanı İspanya Kralı’na: “Hindistan çok zengin bir ülke, dolayısıyla, böyle bir seferin neticesinde Hindistan’ın bütün bu zenginlikleri senin eline geçebilir”. İspanya Kralı Ferdin, Yahudi planlarından ziyade elde edeceği zenginlikle ilgilenmektedir. Ona proje böyle takdim ediliyor. Kendisine bütün planlar anlatılıp “Bu işi şu kadar zama yapacağız, sonuçta şu zenginlikleri şöyle getireceğiz, harcanan paranın şu kadar fazlasını elde edeceğiz” denince, kral maliye bakanına müsaade etti ve proje finanse edildi. Bu kararlar alındıktan sonra, bu seferi gerçekleştirecek bir denizci arı. Zamanın en tecrübeli kaptanı olarak Kristof Kolomb’u projenin yürütücüsü olarak seçildi. Çünkü Cenovalı bir kaptan olan Kolomb da Marko Polo’nun etkisiyle sürekli Batı’ya doğru ilerleyerek doğunun baharat ve altın diyarlarına ulaşmayı düşleyenlerden biriydi.16 Kendisine her türlü mali imkan verildi. Kristof Kolomb gerekti parayı aldıktan sonra gemileri yaptırdı ve sefere çıktı. Sonunda Hindistan yerine Amerika’ya ulaştı. Kristof Kolomb hayatı boyunca Amerika’nın yeni bir kıta olduğunu bilmedi, orayı Hindistan zannetti. Orada 2-3 sene kaldıktan sonra geri döndü ve dedi ki; “Ben görevimi yaptım, yolu bulun dediniz buldum, ama ben Hindistan’da bahsettiğiniz o zenginlikleri bulamadım, oraya gittim buraya gittim böyle bir zenginlik yok”.
Kolomb’un bu itirafları ortaya çıkınca Kral çok kızdı, kırıldığını anladı. İşte tam bu sıralarda başpiskopos Torquemada İspanya Kralı Ferdin’a, kendisini bu projeyi finanse etmesi için ikna eden haznedarının dönme “conversos” olduğunu ve ülkede daha birçok önemli mevkilerde dönmelerin görev yapmakta olduğunu anlattı. Bunun üzerine İspanya kralı bunların tamamının tespiti için emir verdi. Tabi bu kararlardan halk da haberdar oldu. Hiçbir ayrım yapmadan Yahudileri öldürmeye başladılar. Belli bir, zaman sonra olaylar kontrolden çıkınca kraliyet bir ferman yayınlayarak bütün Yahudilerin ülkeyi terk etmelerini istedi.

2.2. Osmanlı Topraklarına Yerleşme
Bu sırada Osmanlı’da, 1481’de vefat eden Sultan Fatih’in yerine geçen oğlu II. Beyazıt padişahtır. II Beyazıt son derece merhametli, maneviyatçı bir insan. Osmanlı’da çok eskiden beri yaşayan Yahudiler de var. Onlar bu yapılan katliamı kendisine haber vererek padişahtan yardım istediler. Padişah da “Gelin ben size yaşayacak yer vereyim, hayatınızı kurtarayım” dedi ve o zamanki şartlara göre bunların Selanik, İzmir, Bursa, Edirne ve kısmen de İstanbul’da yerleşmelerine müsaade etti. Ancak Yahudiler yoğun olarak Selanik’te yerleştiler. Örneğin, 1654 yılında Selanik’e 10,000 Türk, 4,000 Yunanlı ve 22,000 Yahudi yaşamaktaydı.17
İspanya’dan sürgün edilen Yahudiler Osmanlı topraklarına gelip yerleşmişler ve Osmanlıdan büyük bir merhamet ve şefkat görmüşlerdir. (Türkiye’de 1989 yılında kurulan 500. Yıl Vakfı işte bu münasebetle kurulmuş bir vakıftır) Gördükleri hüsnü kabul nedeniyle, gece gündüz Osmanlı’ya dua etmeleri beklenirken içlerinden bir kısmı, aynen İspanya’da olduğu gibi, Büyük İsrail’in kurulması için, gece gündüz kendi emelleri peşinde koşturmuşlardır. Bütün Yahudiler elbette aynı duyguya sahip değildir. Ancak içlerinden ırk üstünlüğünü esas alan ve yayılmacı emeller peşinde koşan bir kısım politik siyonistler, bugün dahi dünyanın her yerinde kaos çıkarabilmekte, devletlerin arasını açıp savaş çıkarabilmekte ve masum sivil insanların ölümüne sebep olabilmektedirler.
Bunlarla ilgili olarak Osmanlı tarihinde yaşanan önemli bir fitne, Sabatay Sevi’nin sebep olduğu harekettir.18,19 Sabatay Sevi, 1626 yılında İspanyol asıllı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de dünyaya geldi. Haham Isac d’Alba ona Tevrat, Talmut ve Kabbala’yı öğretti. 18 yaşında Kabbala eğitimi verebilecek seviyedeydi. Kabbala’dan çıkardığı işaretlere dayanarak kendisinin beklenen Mesih olduğuna inanıyordu. Mesihlik iddiasıyla ortaya ilk çıkışı 1648 yılında olmuştur. İlk zamanları pek rağbet görmese de çalışmalarına azimle devam etmiştir. İkinci çıkışı ise 1665 yılına rastlar. Artık Yahudilerin büyük bir çoğunluğu kendisini mesih olarak görmektedir. Ancak gelişmelerden rahatsız olan Saray, kendisini 16 Eylül 1666 yılında Edirne’de imtihana davet eder. Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet; 1648-1686), imtihan önce Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman alimlerden Sabatay Sevi ve gerçek mesih konusunda teferruatlı bilgi almıştır. Bu her üç raporda da “mesih’e ok, mızrak, kılıç v.s, işlemez” şeklinde not düşülmüştür. Bu konudan da imtihan edilmek istenince, kendisi canını kurtarmak için dinini değiştirmiş, Müslüman olmuş ve Mehmet Aziz ismini almıştır. Hanımı Sera da Ayşe ismini almıştır.
Padişah, Müslüman olunca hayatını bağışladığı Sabatay Sevi’yi daha fazla fitne ve fesat yapmasın diye sarayda mecburi ikamete tabi tuttu. Ancak Haham Sevi, belli bir zaman sonra kendisine gelen adamlarına dedi ki “Sakın ha ben bunları yaptım diye, sahiden Müslüman oldum zannetmeyin. Bundan sonra siz de benim gibi yapacaksınız Müslüman adı alacaksınız, ama asıl dininizden, inançlarınızdan yani siyonizme hizmet etmekten vazgeçmeyeceksiniz”.
İşte yakın geçmiş tarihimizde etkili olan dönmeler bu şekilde ortaya çıktı. Bunlara haham Sabatay Sevi’nin adına atfen Sabataistler de denmektedir. O günden günümüze kadar gittikçe kuvvetlenerek gelmişlerdir. Hala kendilerini gizlemektedirler. Bu konuda Yalçın Küçük20,21,22,23 Mehmet Şevket Eygi24 Ilgaz Zorlu25 gibi daha bir çok araştırmacı26,27 oldukça kapsamlı ve doyurucu bilgiler vermektedirler. Bu Sabataistler o günden beri aynı idealleri için çatışmaya devam etmektedirler.
Dönmelerin çalışmaları devam ederken, Avrupa’da başka bir Siyonist aksiyon ortaya çıktı. O da, Avusturya’lı Yahudi Theodor Herzl’in (1860-1904) başlattığı politik siyonizm hareketidir28 Theodor Herzl Yahudilerin ileri gelenlerini Basel’de toplayarak İsrail’in kurulması için gerekli plan ve çalışmaları başlattı. Herzl’in en büyük başarısı, Doğu Yahudileri ile Batı Yahudilerini aynı siyasi gaye etrafında birleştirmesidir.29 Bu dönem, Osmanlı’nın 1854 Kırım Harbi ile dışardan borçlanmaya başladığı ve gittikçe borç yükünün arttığı döneme rast gelir. 1881 yılına gelindiğinde “alacaklılar’ın oluşturduğu bir komite Maliye Bakanlığı altında Duyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi Dairesi) kurulmasına karar verir.30 1896 yılına gelindiğinde Osmanlı’nın finansal yapısı oldukça bozulmuştur ve acil paraya ihtiyacı vardır. Theodor Herzl, Sultan II Abdülhamid’e giderek Filistin topraklarından yüksek ücretle arazi almak istediklerini ifade etti. Alınacak arazinin bedelinin peşin ödenmesinin yanı sıra, Osmanlı’nın mali yapısını da düzenleyeceklerini, onu Duyun-u Umumiye’den kurtaracaklarını ve dış dünyada Osmanlı’ya olan mali güvensizliği de giderebilecek lobi yapacaklarını ifade etti. Ancak Sultan II. Abdüthamid “Şehid kanıyla alınan topraklar, parayla satılmaz” diyerek böyle bir teklifi elinin tersiyle itti.31 II. Abdülhamid’in bu kararlı tutumunu yakından gören T. Herzl, büyük bir ümitsizlik içinde Avrupa’ya geri döndü. Dönerken, yaşadıklarını hatıra defterine kaydetti. Hatıra defterindeki konu ile ilgili kısımda özetle şunlar yazılmıştır; “Ben Sultan II. Abdülhamid’i görünceye kadar hedeflerimizi çok kısa zama gerçekleştirebileceğimize inanıyordum. Ancak bu zatı ve kararlılığını gördükten sonra şimdi inanıyorum ki, bizim hedeflerimizin bu çerçevede (mevcut yapı da) gerçekleşmesi mümkün değildir.32

2.3. İhanet Planları Ve Politik Kararlar
Herzl böyle bir düşünce ve gözlemle Avrupa’ya geri döndü. “Yahudi Devleti” fikrini ve Sultan Abdülhamid ile yaptığı temasları diğer Siyonist ileri gelenlerine de detaylı bir şekilde anlatmak için 1897 yılında İsviçre’nin Basel (Besle) şehrinde Dünya Siyonist Kongresi’ni topladı33,34,35,36
Siyonist ileri gelenleri, bu yeni durumu uzun uzun mütalaa ederek, şu mealdeki sonuçlara ulaştılar37 “Öncelikle Büyük İsrail’in kurulmasına yönelik hedeflerimizin gerçekleşemeyeceğine dair düşünceler kabul edilemez niteliktedir. Çeşitli manialar var ancak bunlar hiç önemli değildir. Bu yeni durum karşısında biz de planlarımızı yeniden gözden geçirir ve yapılacak olan her şeyi yaparız.”
1897 Basel Konferansı akabinde gerçekleşen sürece ve neticelere bakıldığında, bu konferansın 3 önemli karar etrafında şekillendiği rahatlıkla ifade edilebilir:
1. Sultan II. Abdülhamid en kısa zama tahtından indirilecek.
2. Osmanlı Devleti yıkılacak.
3. 100 sene içerisinde de Türkler (Müslümanlar) bütün idari mekanizmalardan uzaklaştırılacak yani, yeryüzünde İslam yok edilecektir. 38
Bu arada bir ilginç “tevafuk”u ifade etmek yararlı olacaktır. Bu konferansın 100. sene-i devriye sinde (1997) aynı salonda Müslümanlar “Avrupa Müslümanlar Birliği” toplantısını yapmışlardır.
Basel Konferansı’nda alınan bu kararları uygulamak için önceden hazırlığını yaptıkları detaylı bir proje de yürürlüğe girmiştir. Yapılan istişarelerle Sultan II. Abdülhamid’in tahtından indirilmesi ve Osmanlı’nın yıkılması projesinin yürütücüsü olarak İtalyan Mason locaları üstad-ı azam’ı Emanuele Carasso seçilmiştir. 39 Emanuele Carasso, son derece becerikli ve kararlı bir Yahudi. Bu görevi aldığı zaman aşağı yukarı 5 sene kadar içeriden ve dışarıdan Sultan Abdülhamid’i ve Osmanlı’yı inceledi. Neticede, bu projenin gerçekleştirilebilmesi için, karargahının Selanik’te kurulmasına karar vererek 1903’te Selanik’e yerleşti. Çünkü incelemelerinin sonunda, orada İspanya’dan gelen ve çoğu dönme olan insanlarla bu işi rahatlıkla yürütebileceği kanaatine ulaşmıştır.
Emanuele Carasso ortama uyarak Emin Karasu ismini aldı. Bu işleri başarabilmek için Selanik’te öncelikle mason locasını açtı ve diğer yan da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdu40,41 Bölgede ki bütün tanınmış insanları, bürokratları ve devlet erkanını kırarak hem mason yaptı, hem de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yerleştirdi. O sıralarda Osmanlı’nın iç problemleri had safhadaydı. Basın yayının çoğu dönmelerin ve dış mihraklı unsurların elindeydi. Bunlar, Emanuele Carasso’ya yardım olsun diye, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni, Osmanlı’nın kurtuluş reçetesi gibi gösteriyorlardı. Bu sebeple, birçok Osmanlı aydını da ilk zamanları bu cemiyete üye olmuşlar ancak daha sonra “kumpas”ı fark ederek hemen cemiyeti terk etmişlerdir.
Cemiyet’ in azmettirmesiyle Nesne’li Kolağası Niyazi (1873-1912), 4 Temmuz 1908’de garnizondaki subayların Cuma namazında olmalarını fırsat bilerek adamları ile birlikte gerekli silah, cephane ve parayı da alarak dağa çıktı. Bu ikinci meşrutiyet hareketinin ilk başlangıcı idi. Bu hareket, Makedon Eyaletinden hızla diğer illere de sıçrarken, Sultan II. Abdülhamid 23/24 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet’i ilan etti. 42
İkinci Meşrutiyet ile birlikte, padişahın geleneksel otoritesi yıkılırken, çok gizli çalışan Cemiyetin mistik gücü ön plana çıkmıştı. Ama Cemiyet hiçbir zaman ön plana çıkıp işlerin başına geçmemiştir. Hep perde arkasında kalarak esas yönlendirici ve tanzim edici güç olmayı yeğlemiştir.
Sultan II. Abdülhamid’in ilk meclisi kapatma nedenine bakarsak şunları görüyoruz. Osmanlı Devleti’nde Rum, Ermeni ve Yahudiler azınlık44 olmalarına rağmen, Osmanlı Meclisi milletvekillerinin içinde Rum, Ermeni ve Yahudi çoğunluktaydı. 96 kişilik Meclis-i Mebusan’ın 56’sı Müslümanlardan, 40’ı gayri müslimlerden müteşekkil olup, Müslümanların içerisinde de dönmeler çoğunluktaydı. Bugünkü bir kısım gazetelerin benzeri yayınlar yapan ve toplumu yanıltan gazeteler o zama da vardı. Daha o yılda, bu Ermeniler ve Rumlar mecliste Ermenice, Rumca konuşmaya müsaade almaya, Rumca ve Ermenice’nin de resmi dil olması için gayret sarf etmişlerdir. Alınacak kararların Osmanlı’yı yansıtmayacağı, yanlış temsil olacağı endişesiyle Sultan II. Abdülhamid O meclisin kapatılmasına karar vermişti. 45,46 Bunun üzerine Hürriyet, Musavaat (eşitlik), Uhuvvet (kardeşlik) söylemleriyle ortaya çıkan ve Sultan II. Abdülhamid’e karşı olan Jön Türk Hareketi (Genç Türk Partisi) değişik ülkelerde 116 çeşit gazete çıkarmışlardır. Bunların finansörü de yabancılar olmuştur. 47
İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla seçimler yapıldı ve Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı teşekkül etti. Bu İkinci Mecliste 200 Müslüman, 40 gayri müslim yer almıştı. Ancak Meclis İttihat ve Terakki Cemiyeti güdümündeydi. Emanuele Carasso da Selanik Mebusu olarak Meclis’e girmişti. Meclis’te Cemiyet’in ilk yaptığı iş, İttihat ve Terakki Fırkası’nı (Birlik ve Kalkınma Partisi) kurmak oldu. Cemiyet gizli ve esas güç olarak perde arkasında kalmıştı. Parti ise açık ve hiç bir gizliliği olmayan bir organ olarak çalışıyordu.
Bunlar, bir yıl içinde Sultan II. Abdülhamid’in hal edilmesine (tahttan indirilmesine) dair kararı Meclisten çıkarttılar. Bu kararı Sultan II. Abdülhamid’e tevdi edecek heyette Ayan’dan Aram Efendi ve Arif Hikmet Paşa, Meclis’den Emanuele Carasso (Selanik Mebusu) ve Esat Paşa (Draç mebusu) bulunuyor. Herhangi bir hata yapılmasın diye Emanuele Efendi’nin bizzat kendisi de Padişah’a geldi.
Sultan II. Abdülhamid, büyük olaylar çıkarılır ve kardeşkanı dökülür endişesiyle, kararı tebellüğ ederek, tahtından vazgeçti. 48 Böylelikle Sultan Abdülhamid 1909 yılında hal edilmiş (tahttan indirilmiş) oldu. Sultan, Selanik’te, oturmaya mecbur edildi. Zira Selanik, Sultan’ın gözetim altında tutulabilmesi için dönmeler açısından en uygun yerdi. 49

2.4. Osmanlı’nın Çöküşü Ve Milli Mücadele
1908-1914 arasında, 6 yılda tam 13 tane hükümet kuruldu50 Osmanlı’yı Osmanlı yapan kadrolar hallaç pamuğu gibi atıldı ve tasfiye edildi. Örneğin, İttihat ve Terakki yöneticileri Trablus’ta Garp Cephesi’ndeki bütün yetişmiş askerleri başka yerlere tayin ettirip, oraya da harbiyeden yeni mezun subayları “komutan” olarak gönderiyordu. Garp Cephesi’ndeki ehil komutanlar başka yerlere tayin edilince, iki yıl içerisinde, 1911 yılında Trablus İtalyan’ların eline geçti. Her ne kadar bir savaş yapıldıysa da, daha önceden bir takım sabotajlar yapıldığı için bu savaşta başarılı olunamadı. 51
Zaten harbiye nazırlığında söz sahibi olanlar da, İttihat ve Terakki’den Enver, Talat ve Cemal paşalardı. Bunların üçünün de dönmelerle çok yakın ilişkide olduğu biliniyordu ve bunlar o sıralarda bütün askeri komutayı zaten ellerine almış bulunuyorlardı. Yanlış kararlar ile sürekli toprak kaybına sebep oluyorlar.
Dış güçler, 1912’de Balkan kışkırtmasını yaptırarak Balkan Harbi’ni çıkarttılar. 1914’te ise, hiç lüzumu yokken Almanya’dan ziyaretçi olarak gelmiş olan iki tane harp gemisine (Geben ve Breslau, daha sonra meşhur Yavuz ve Midilli harp gemileri) Sivastopol kıyılarını bombalattırdılar. Böylelikle Osmanlı, lüzumsuz yere Birinci Dünya harbine sokuldu. Osmanlı bütün cephelerde dünya ile savaştı ve neticede de bilindiği gibi imparatorluk paylaşılarak yıkıldı52 Harbin sonunda da, (1918) Osmanlı’nın önüne idam fermanı gibi bir yok oluş tezkeresi konuldu; Sevr Anlaşması. 53
Bu anlaşmayı imzalaması için Osmanlı’dan bir çok heyet gitti ancak hiçbiri böyle bir yok oluş anlaşmasını imzalamaya yanaşmadı. Bu anlaşmayı imzalamaya sadece “işbirlikçi başbakan” Sadrazam Damat Ferit yanaştı. Damat Ferit’in bu anlaşmayı imzalamasını yeterli bulmayan İtilaf Devletleri, Ferit’ten anlaşmayı Sultan Vahdettin’e de imzalatmasını istediler. Ancak Sultan Vahdettin böyle bir anlaşmanın imzalanmasının Osmanlı’nın yok oluşu anlamına geleceğini bildiği için, Damat Ferit’i azarlayarak reddetti. Akabinde de “divan”ı topladı ve Anadolu’da bir direniş hareketi başlatılması kararına ulaştı54 Bu çerçevede gizliden gizliye İstanbul’dan Anadolu’ya intikal başladı. 55,56
Anadolu’daki direniş hareketi, paşaların müzakeresi57 olgunlaşıyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde de bir Kuvay-ı Milliye hareketine dönüşerek, Osmanlı’nın küllerinden yeni bir devlet kuruldu. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, Milli Mücadele’ye, Milli Görüş’e yani Kuvayi Milliye direniş ruhuna dayanır. Dokuz sene gibi kısa bir sürede Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan İttihat ve Terakkiciler’in bazıları Kurtuluş Savaşı’na etkin bir şekilde iştirak etmek istemişlerse de Kuvayi Milliye bunları kabul etmemiştir. Onlar da çeşitli yan kuruluşlar/örgütler ile bu harbe bir şekilde dahil olmaya çalışmışlardır. 58
Dolayısıyla, Birinci Dünya Harbi’nden sonra, 5 sene de İstiklal Harbi yapılmış oldu. Yani, Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildikten sonra, 14 sene boyunca sürekli harp yapıldı. Bu İttihat ve Terakkiciler eliyle milletimiz, harap, bitap ve halsiz bırakıldı59

2.5. Türkiye Cumhuriyeti Kurulurken Sergilenen Entrikalar
Milli Mücadele neticesinde, Osmanlı’nın kütlerinden yeni devletin kurulması ile işler bitmiş olmuyordu. Aslında işler yeni başlamıştı. Ancak 15 sene boyunca sürekli harp edenler yeni devletin kurulması ile bir nebzecik bile olsa nefes almak için izin istediklerinde, yerine hemen harbe girmeyip geride kalanlar kadrolara yerleşerek -ittihatçı zihniyetle - çalışmaların temelinde kadrolaşmaya başladılar.
İttihatçı dönme unsurlar, bütün bunları yapmakla yetinmediler. Yeni devlet kurulurken bu devletin, dış mihrakların etkisiyle, Müslümanlıkla bağlarının kesilmesine ayrıca özel bir önem veriliyordu. Nitekim onların bütün gayretleri en güzel şekilde şu tarihi gerçek ile izah edilebilir. İngiliz Sömürge Bakanı, parlamentoda Kur’an-ı Kerim’i eline alarak şu mealde bir konuşma yapmıştır: “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldığı müddetçe biz onlara gerçek manada hakim olamayız…”60
İşte bu gerçek sebepten dolayı Lozan müzakereleri esnasında Batılılar, bizimkiler ne derlerse desinler güvenmiyorlardı ancak barışın sağlanması hususunda, Türk heyetinde müşavir olarak bulunan ve Batılılarla sürekli görüşen, Lozan anlaşması imzalıktan sonra da Mısır’a Haham olan, Hayım Nahum kefil olup garanti verince bir anlaşmaya ulaşabildiler. 61
İlim ve sanat konusunda insanlığı materyalizme sürükleyen 3 tane meşhur düşünür vardır; Durk Heim, Freud ve Darwin. Bunlar insanlığı materyalizme sürükleyerek mahvetmenin yolunu tutmuşlardır.
Siyasi sahada da 3 tane aktör vardır. Bunlar; Theodor Herzl, Emanuele Carasso ve Hayım Nahum. İşte Lozan’da bizimkilere, batılılara karşı garanti veren kişi bu Hayim Nahum’dur. Bu kişi aynı zama yeni cumhuriyetin kuruluşunda yaptığı birçok gizli ve kirli faaliyetlerinden dolayı Türkiye’de kalma cesaretini gösterememiştir. 62
Bunu, İsmet İnönü’nün kendisi, 24 Temmuz 1973 senesinde yaptığı bir televizyon konuşmasın da şu şekilde ifade etmiştir; “Benim Lozan’da en büyük güçlüğüm bize olan itimadı sağlayabilmekti. Bize hiçbir zaman itimat etmediler, biz de açık konuşamıyorduk, Çünkü halkın arzusuyla batılıların arzusu çatışıyordu. Bize dediler ki Lozan’a madde koyacağız. Kanunlarınızı kontrol edeceğiz. Biz memnuniyetle kabul ettik. Lozan’daki bu maddeyle, Adalet Bakanlığı’nda 10 sene müddetle birkaç müşavir çalışacak ve uygunluk konusunu tetkik edecekler. (Tıpkı bugün IMF’nin, ekonomimizi kontrol için gönderdikleri heyetler gibi)”
Yaklaşık üç sene sonra bu heyetler, ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle geri çekilmişlerdir. Diğer bir ifade ile Batılılar önce bize itimat etmediler ama itimatlarını kazanmak için çok uğraştık. Adalet Bakanlığı’na müşavirler gönderdiler ve bunlar üç sene boyunca gelişme ve çalışmaları tetkik ettiler. Tüm bunlar, bu dış mihrakların yeni devletin kurulmasında nasıl tedbirler aldıklarını açıkça göstermektedir.
Bu dış mihraklar sadece siyasi sahada değil, ekonomi sahasında da yeni devlet kurulurken bir çok entrika yapmıştır. Bunları da yine İsmet İnönü: “Lozan Anlaşması esnasında edindiğim başlıca tecrübe, lord Curzon’un bana verdiği şu derstir; ‘ Memnun değiliz Lozan Anlaşmasının müzakeresinden. Hiçbir dediğimizi yaptıramadık. Reddet tiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. Harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. Bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. O zaman, cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım size... Hepsini vereceğim size…” 63
View alirıza'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.03.09, 22:16   #3
alirıza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0 alirıza is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline

Standart Cumhuriyet dönemi mücadelesi


CUMHURİYET DÖNEMİ MÜCADELESİ

3.1. Siyasi Rakiplerin Bilerek Veya Bilmeyerek Alet Oldukları OyunlarTürkiye Cumhuriyeti‘nin ilanından sonra, Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi, başlangıçta cumhuriyeti kuran Kuvayı Milliye şuuruna sahip kadrolar tarafından kuruldu ise de zamanla İttihat ve Terakki Partisi zihniyetli kadroların eline geçti. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün illerdeki yetkilileri arasında, İttihat ve Terakki Partisi’nin eski il idare heyeti üyeleri aktif rol almışlardır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk dönemdeki tatbikatında, büyük ora bu zihniyetin adamları çeşitli Anadolu illerinin milletvekilleri olmuşlardır. O dönemlerde, milletvekilleri listeler halinde ilan ediliyordu. Zaten tek parti, ister seç ister seçme sonunda bu kişiler milletvekili oluyorlardı. Uzun süre Türkiye böyle bir yapıyla yönetildi.
Bu böyle giderken II. Cihan Harbi çıktı. Bütün dünyada yaklaşık 20 milyon, Avrupa genelinde ise yaklaşık 5 milyon insan savaşta hayatını kaybetti. Bu korkunç savaştan sonra Batılılar bir araya gelerek savaşın sebeplerini araştırdılar. Neticede, tek parti idarelerinin faşist diktatörlükler oluşturduğunu ve diktatörlerin de halkı kolaylıkla savaşa sürükleyebildikleri sonucuna vardılar. Aslında II. Dünya Savaşı’nı, halkların diktatörlüklere karşı topyeki mücadelesi olarak algılamak mümkündür.
Dışımızdaki ülkelerde yaşanan bu gelişmeler, Türkiye‘ye “çok partili hayata gireceksiniz” baskısını getirdi. İşte, bu dayatma üzerine Türkiye’de de, 1946’da, çok partili hayata geçildi. 64
Çok partili hayata geçildi ancak, yine de İttihat ve Terakki zihniyeti kontrolü elden bırakmadı. Yahudi okullarında yetişmiş65 bir İttihat ve Terakkici olan Celal Bayar’a Demokrat Parti’yi kurma görevi verildi.66 Dolayısıyla İttihat ve Terakki zihniyeti böylece, hem Halk Partisi’nde hem de Demokrat Parti’de devam ettirilmek istendi. Oynanmak istenen oyun, günümüzde ABD’deki siyasi oyunun bir benzeriydi. ABD’de Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti var. Ancak her iki partiyi de aynı görünmez güçler yönetiyor. Kısacası, ister demokratlar gelsin isterse cumhuriyetçiler, sonuçta politik siyonistlerin dediği oluyor. 67
Zamanla, Demokrat Parti’nin içersinden çıkan Mareşal Fevzi Çakmak ve arkadaşlarının (Prof. Dr. Vasfi Raşit Seviğ, Osman Bölükbaşı, Prof. Dr. Kemal Öner, Ahmet Tahtakılıç, Sadık Aldoğan, ...) kurduğu Millet Partisi (1948-1954), yine DP’den ayrılan 19 milletvekilinin Ekrem Hayri Üstündağ başkanlığında kurduğu Hürriyet Partisi (1955- 1958) gibi hareketler, bu çizgiyi kabul etmediler, ayrıldılar. Ayrı partiler kurdular ama onların içinde dahi bu çizgi önemli ölçüde bugüne kadar devam ede gelmiştir.
Siyonizm ırk üstünlüğüne dayanan bir harekettir. Dünyadaki ırkçı hareketlerin temelinde siyonizm bulunduğu gibi, ülkemizdeki ırkçı hareketlerin temelinde de bu İttihat ve Terakki zihniyetinin çalışmaları vardır. İttihatçı zihniyetin bürokrasiye yerleşmesi sırasında yaptıkları işlerden biri de, “üniversite reformu” adı altında, Tahir’ül Mevlevi, Mahsuni gibi bir çok alimleri üniversiteden uzaklaştırmak ve yerine hiçbir birikimi olma yan Ziya Gökalp68,69 gibi insanları Edebiyat Fakültesi’ne profesör yapmak olmuştur. Ziya Gökalp’in yanına da Tekin Alp’i (Moiz Kohen) asistan olarak vermişlerdir. Tekin Alp, Emanuele Carasso’nun çalışmaları doğrultusunda yazılar yazıyor, Gökalp de bunları ders nottan diye okuyor ve okutuyordu. Irkçılığı methedip duruyor. Alp ve benzerleri elbette ki bu çalışmaları Türk milletini çok sevdikleri için değil, Türkiye’ye zarar vermek için yapıyorlardı.
İşte şimdi tüm bu tarihi süreç ile olaylara baktığımızda anlaşılıyor ki, Milli Görüş’ün dışındaki bütün partilerin zihniyetleri, bu stratejik çizginin çeşitli varyasyonu olan zihniyetlerdir. İstisnasız bütün partiler, tarihi sürecini ifade ettiğimiz bu tezgah içinde bilerek yada bilmeyerek var olmaya çalışan partilerdir. Örneğin AKP’nin iktidardaki söylemleri ve icraatları (dini referans almayacağız, IMF ile birlikte hareket edeceğiz, Irak’ı işgal eden kuvvetlerle beraberiz... vb. gibi) bu tezgah içerisinde aynı düzlemde aynı koordinatlarda yürüyeceğiz, anlamına gelir. Yani biz de onlardan bir tanesi olacağız demektir.
Peki, bu çizginin temelinde yatan şeyler nelerdir?
Bu çizginin, bu zihniyetin temelinde, Emanuele Carasso ve Theodor Herz hareket noktası olan politik siyonizm veya “din /maneviyat düşmanlığı” vardır. Siyonistler, kendi ideallerinin gerçekleştirilmesinde İslam’ı en büyük engel olarak gördükleri için, düşmanlıkları İslam’adır, gayretleri de İslam’ı ortadan kaldırmaya yöneliktir. Basel Konferansı’nın kararlarını tekrar hatırlayalım; Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilecek, Osmanlı yıkılacak ve İslam 100 senede temelden değiştirilerek yok edilmiş olacak Gayrelterinin temeli budur.

3.2. Milli Görüş’ün Siyasi Kurumsallaşması ve Gayreti
Milli Görüş’ün siyasi kurumsallaşması, 1969 yılında Bağımsızlar Hareketi ile başlamıştır. Başlangıçta 1970 yılında Milli Nizam Partisi kurulmuş ancak 1971 yılında kapatılmıştır. O günkü basında, kapatılma gerekçelerinden biri olarak.. “Bu millet henüz bu partiye hazır değildir” gibi sözler sarf edilmiştir. Aslında bu sözlerin ardında gizlenmeye çalışılan gerçek şudur; “Bu ülkede eğer böyle bir parti kurulmasına ihtiyaç duyarsak, biz kurarız. Biz henüz böyle bir parti kurmaya hazır değiliz”
İşte bu zımni ifadeler, Türkiye’deki her türlü hareketi elde tutmaya çalışan mezkur stratejik çizginin önderlerinin ifadeleridir.
Akabinde Milli Görüş kadroları, yine vatana ve millete hizmet etme aşkıyla bu sefer Milli Selamet Partisi’ni kurmuştur.
Milli Görüş ne zaman iktidara gelse hep çok büyük projeler başlatmış ve hizmetler yapmıştır. 1974 yılında Milli Selamet Partisi iktidar ortağı olmuş ve Ağır Sanayi Hamlesi adı altında 457 tane endüstriyel tesisin kuruluş çalışmalarını başlatmıştır. 70 1996-97 yıllarında 54. Erbakan Hükümeti’nde (Refah-Yol Hükümeti) yapılanlar ile Milli Görüş kadroları Cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş en başarılı hükümet unvanını elde etmiştir. 71
Ancak 1990’lı yıllar kuvveti üstün tutan dış mihrakların, dünyada tek kutuplu bir düzen hakimiyeti kurmaya başladığı yıllar olmuştur. Dış Mihrakların Orta Doğu üzerinde de planları vardır. Türkiye gibi güçlü bir ülkede 54. Erbakan Hükümeti’nin başarılı olması onları kaygılırmış ve “Erbakan’ın hakkından gelmek” için gerekli planları yapmışlardır. 72,73,74
28 Şubat post modern darbe sürecindeki75 baskılara hükümetin küçük ortağı DYP’nin dayanamaması sebebiyle 18 Haziran 1997 tarihinde Sayın Erbakan’ın istifası ile 54. Hükümet sona ermişti76 Normalde hükümeti kurma görevinin DYP lideri Sayın Tansu Çiller’e verilmesi gerekiyordu. Ancak her türlü teamül hiçe sayılarak, hükümeti kurma görevi Sayın Mesut Yılmaz’a verildi.
Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından antidemokratik bir şekilde kapatıldı77,78 Milli Görüş kadroları, hali hazırda kurulu/örgütlü olan Fazilet Partisi’nde siyaset yapmayı tercih ettiler. Bir müddet sonra, onun kapatılması için de bir mahkeme süreci başlatıldı. Bu arada birçok mahfillerde Refah Partisi’nin kapatılmasının yetmeyeceği, onların bölünmesi gerektiği (ve hatta kökünün kurutulması gerektiği) ifade edilmeye başlı. 79 Aslında bütün bunlar, bir büyük oyunun parçasıydı. O da, “Erbakan’ın hakkından gelmek” oyunuydu.
Fazilet Partisi’nin Büyük Kongresi’nde Recai Kutan’a natif olarak Abdullah Gül de bir liste çıkardı. Maksatları reformist bir yaklaşımla İslam’ı anlayış da dahil olmak üzere Milli Görüş fikrini tamamen değiştirmek idi. 80
Çok ayrıntılı tarihi ile ifade ettiğimiz bu stratejik çizginin, günümüzdeki birçok uygulamada da aynen devam ettiğini görüyoruz. Örneğin, 54. Hükümet’ten sonra kurulan hükümetler eliyle, post modern darbe sürecinde istenen 18 maddelik bir program ile bu millet kendi kimliğinden ve özünden uzaklaştırılmaya çalışıldı (İHL’ler kapatılacak, Kur’an kursları kapatılacak, halk dinini öğrenemeyecek, vakıflar kapatılacak, başörtüsü başta resmi kurumlar olmak üzere adım adım her yerde yasaklanacak...) işte size çizgi ve diğer partilerin uygulamalarından örnekler.
Fazilet Partisi çatısı altında kendilerini “yenilikçi” olarak isimlendiren bir grup, ABD ve dış mihraklar ile yaptıkları gizli görüşmelerin de etkisiyle harekete geçerek önce Fazilet Partisi’ni ele geçirmeye çalıştılar ancak bunda başarılı olamadılar81 Fazilet Partisi kapatılınca önlerindeki ayrı parti kurma engeli de kaldırılmış oldu. Bu sefer Milli Görüş zihniyetini benimsemeyen bir partiyi, gizli bir aja ile AKP’yi kurdular.
Dış mihraklar, 57. Hükümet’in Başbakanı’nın hastalığını da sürekli gündemde tutarak ülkemizi baskın bir seçime hazırladılar. Sayın Erbakan’ın siyası yasaklı olmasını fırsat bilen mezkur güç odakları, milletimiz tarafından Milli Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi ile AKP farkının ne olduğu anlaşılmadan ülkeyi hızla 3 Kasım 2002 seçimlerine sürüklediler. Seçimlerde AKP dört cümlelik bir propaga ile Parlamentoda 365 salye kazanarak tek başına iktidar oldu. O dört cümle de şuydu;
(1) Biz de milli görüşçüyüz, Erbakan hocamızı çok seviyoruz. Onu köşke göndereceğiz.
(2) SP barajı geçemez, oylarınız ziyan olmasın.
(3) AKP tek başına iktidara gidiyor, sakın oyları bölmeyelim.
(4) Aman dikkat edelim, eğer AKP gelmezse, Baykal gelir. Ecevit döneminden daha da kötü bir durum yaşarız.
Bu büyük kumpas neticesinde 3 Kasım seçimleri sonunda AKP hemen hemen anayasayı değiştirecek çoğunlukta milletvekili ile iktidara geldi. Geldi ancak, yaptığı stratejik hatalar ile de hemen bir yok oluş sürecine girdi.
“Tayyip-Gül ikilisi ve AKP, ABD bağlantılı 28 Şubat darbesinin meyveleridirler. Erbakan, Türk dış politikasını ABD yörüngesinden uzaklaştırmak ve ona yeni bir rota çizmek istediği için 28 Şubat darbesiyle devrilmiştir. Tayyip-Gül ikilisine iktidar yolu 28 Şubatçılara yakınlıklarının karşılığı olarak açılmıştır. Tayyip-Gül ikilisinin Anglo Amerikan petrol tekellerinin yararlarını savunmak, Irak halkına yönelik insanlık dışı kanlı saldırıya ve işgale yardımcı olabilmek için çırpınmaları, Meclis’e baskı yaparak asker yollama kararını çıkartmaları, gerçek kimliklerini ortaya koymaktadır” 82

3.3. Rantiyeci Zümre: Menfi Sermaye – Menfi Medya - Menfi Siyaset Üçgeni
Bu anlatılan süreç içerisinde, dış mihraklarla da bağlantılı olan “dönme/Sabataist” çekirdek Türkiye’de büyük sermaye sahibi olmuştur. Dünyadaki durum da aynı şekildedir. Bugün artık “finans kapitalizmi”nden bahsediliyor. Bu gücün şimdi mevcut otoriteleri yok etmeye başladığını görüyoruz. İşte dış mihrakların kontrolündeki bu finans kapitalizmi, bu tarihi çizgiyi yürütüyor. Bizdeki finans kapital güç de bunların uzantılarıdır ve aynı köke bağlıdır. Doğaldır ki, aralarına başka birçok insanlar katılmış olabilir. Ancak burada bahsedilen güç, o topluluğu yönlendiren etkin güçtür. Bizler buna Rantiyeci Zümre diyoruz.
Bu rantiyeci zümre, sermayenin yanında medya ve partilerle de birlikte hareket etmektedir. Biz bunlara menfi sermaye - menfi medya ve menfi siyaset üçgeni diyoruz. Dış mihraklar çeşitli siyasi enstrümanları kullanarak bu partileri yönlendirmekte ve yönetmektedirler. Hatta konjonktürel olarak gerektiğinde de, AKP örneğinde olduğu gibi, yeni parti kurulması için gerekli her türlü çalışmayı yapabilmektedirler.
Şimdi bu dış mihrakların çizgisindeki rantiyeci azınlık, sermaye, medya ve siyaset gücünü elinde tutarken, aynı zama bürokrasiden kendisine taraftarlar da toplamış bulunuyor. Bürokrasiyi kontrol ediyor. Birçok bürokrat bilerek yada bilmeyerek bunlara hizmet ediyor. Bugün bürokrasinin içinde neler döndüğünün haberlerini çarşaf çarşaf gazetelerden okuyoruz. Dahası, bu açıklananların, sadece buzdağının görünen kısmı olduğunu iddia eden birçok üst düzey yetkili de var.
Tüm bunlarla birlikte, çeşitli şekillerde korkutulan zümreleri de kendi saflarına katıyorlar. Tabi bu mücadelede en büyük destekçileri dış mihraklar. Bu dış mihrakların da ne olduğu basında açıkça yazılmaktadır. Ruşen Çakır’ın “Global 28 Şubat Süreci Başladı” başlıklı yazısı dış mihrakların bu çalışmalarının hangi boyutlara vardığının güzel bir örneğidir. 83 Dış mihrakların bu tür çalışmaları dünyanın her yerinde yaptığı da bilinen bir gerçektir. 84
Bugün, dönme azınlığın Türkiye’de istediğini, istediği gibi yapabilme kolaylığı dış mihraklarla olan kuvvetli bağlarından ileri geliyor. Altyapı var, mekanizmalar var, konu dış mihraklar tarafından planlanır planlanmaz kolayca düğmeye basılıyor. Ve işler (çalışmalar) yürüyor.
Türkiye’de sosyal yapı dediğimiz zaman bir büyük halk çoğunluğu var ancak bu büyük halk çoğunluğunun içerisinde öyle bir tam donanımlı rantiyeci azınlık var ki bunlar çeşitli hile ve saptırmalarla halkı yanına alarak Türkiye’ye istediği şekilde yön veriyor. Bu rantiyeci zümre, bütün dünya da olduğu gibi, siyonizmin idealleri için çalışıyor. Türkiye, dünyanın en önemli ülkesi olduğu için dünyadaki bu yapı Türkiye’de de oluşturulmuştur.
Bugün, ne ilginçtir ki Siyonizmin ideallerine, ABD’de ve Avrupa’da bazı yaygın Hıristiyan tarikatlar da destek veriyorlar. İşin iç yüzü incelendiğinde, Siyonistlerin bu tarikatlara sızarak onların ahir zamana ilişkin inançlarını kendi istekleri doğrultusunda yeniden yorumladıkları anlaşılmaktadır. 85 Diğer bir ifade ile dış mihraklar, Hıristiyanları da kendi oyunlarına alet etmek için, büyük bir kumpas içerisindedirler. Tabi biz bu tür kumpaslara ilk defa şahit olmuyoruz. Tarihi kaynaklarına baktığımızda Hıristiyanlık’ta faiz yasaktır. İncil’de faizin haram olduğuna dair 18 yerde işaret vardır. Faize dayalı bir köle düzeni kurmak isteyen birtakım güçler, Hıristiyanların faize karşı bu duruşunu bozamayınca, konu ile ilgili İncil hükümlerini değiştirmişler ve Allah(CC)’ın haram kıldığı faizi kullarına helal kıldırmışlardır. Bu değişiklik Calvin (1 509-64) döneminden itibaren pey der pey yapılmaya başlamıştır. 86 Bu durum o zamanları Hıristiyanların dikkatini pek çekmemiş olsa da, sonuçlarının dehşetinden dolayı şimdilerde konuyla ilgili araştırma yapan birçok Hıristiyanın dikkatini çekmeye başlamıştır. Protestanlık mezhebi bu çalışmaların neticesi olarak oluşmuştur.

3.4. Rantiyeci Zümrenin Hedefi Ve Korku Projesi
Bugün de ABD’de, birçok üst düzey kurum ve kuruluşları etkileyen Yahudi lobileri mevcuttur. Bunlar sahip oldukları imkanlar ve kurdukları düzenler ile devlet başkanlarını ve ülkenin politikalarını etkilemektedirler87 Mazisi yaklaşık 200 yıllık olan yaygın bazı Hıristiyan tarikatlar Siyonistlerin bir an önce emellerine ulaşabilmeleri için ellerinden gelen her türlü maddi ve manevi çalışmayı yapmaktadırlar. Bunlar kendilerini Hıristiyan siyonistler olarak tanımlamaktadırlar. Yukarıda bahsettiğimiz 1999 yılı sonunda basılan “Forcing God’s H” adlı kitap, bunların öğretilerini ve kimliklerini dehşette ifşa ediyor. Şimdi bu kitaptan bazı iddia ve öğretilere bir göz atalım.
Bu öğretilere göre, artık kıyamet çok yakın ve kaçınılmaz. Yakında dehşetli bir şekilde ardı ardına olaylar olacak. Bombalar patlayacak. İnsanlık büyük acılar çekecek. Sadece bizim tarikatın üyeleri göğe çekilerek cennete alınacak ve bu acıların hiçbirini çekmeyecek. Tanrı, Yahudilere dünya saltanatını, biz Hıristiyanlara da ahiret yani cennet saltanatını takdir etmiştir. Diğer bütün insanlar ise çaresiz yok olacaklardır. Tanrının arzusu bu şekildedir. Bunun gerçekleşmesi yani bizim bir an önce cennete ve Tanrı’ya kavuşabilmemiz için Büyük İsrail Projesi’nin desteklenmesi lazımdır. Çünkü İsrail dünya hakimiyetini kurarken bizler de göğe çekilerek Tanrıya kavuşmuş olacağız..
Yine bu tarikat, taraftarlarına diyor ki; “Eğer yaklaşan bu kıyametten korunmak istiyorsanız, sadece bu mezhebe para yardımında bulunun. Çünkü para yardımı yapanlar özel ahiret locasında yer alacaklar ve bu olayları içeriden sıkıntı içinde değil, dışarıdan sefa içinde seyredecekler. Bu olaylar onlara eğlence gibi, bir film seyrediyormuş gibi gelecek. Şimdi bu boğucu ve yakıcı bombaların içinde kavrulmak mı istiyorsunuz, yoksa bunları film gibi seyretmek mi istiyorsunuz? Eğer film seyreder gibi seyretmek istiyorsanız şu kadar para verin.”
İşte kitap, bu tarikatın ve siyonizmin inanışına göre yaklaşan Armagedon Harbi’nde, 6 milyar insanın nerede ve nasıl öleceğini anlatıyor. Bu tarikatlar Armagedon Harbi’nin olacağı yere hac seferleri düzenliyorlar. Bu kitabın yazarı Bayan Grace Halsell de bu hac seferine katılmış. Onu Kudüs’e yaklaşık 200 mil mesafede Mecdu (Megiddo) bölgesine götürmüşler. Orada bir tepe göstermişler. Bu tepeye İbranice Har deniyor. Har, kelime anlamı itibariyle de tepe demek. Bölgeye Har-Mecdu diyorlar. Dini kaynakların Har Mecdu’nun Armagedon olduğuna işaret ettiğini söylemişler. Kısacası 6 milyar insan Mecdu bölgesinde ölecektir diyorlar. İnanılır gibi değil ama söylenen gerçekten bu. Hac seferi düzenliyor, insanları götürüyorlar, İncil’den ayetlerle, tefsirlerle Armagedon’u anlatıyor ve sonunda sen o yakıcı bombaların azabını çekmek istemiyorsan cennetteki locanın parasını ver diyorlar. Şimdilerde, o parayı daha müessir alabilmek için akla hayale gelmedik yöntemler bulmuşlar. Elli bin tane papaz, bine yakın mahalli televizyonda harıl harıl bu meseleyi anlatıyorlar. Niçin? Amerika’dan İsrail’e para akacak. Siyonistler hedefine ulaşacak.
Şimdi bu kitaptan niçin bahsediyoruz? işte, dış mihraklar bu parayı almak ve dünya hakimiyetini kurma emellerine bir an önce ulaşmak için öncelikle Hıristiyanları korkuttukları gibi, Türkiye’de de sömürülerine devam etmek, emellerine ulaşabilmek için, halka Milli Görüş ile ilgili korku salmaktadırlar.
Bu dış mihraklar, siyasi sahada mücadele edemedikleri için bu uydurma korku tünellerini oluşturuyorlar. Milli Görüş kaç defa iktidar oldu, kime zorla çarşaf giydirdi, peçe taktırdı, kime zorla ne yaptırdı? Ama sistem, bu korkuları salıyor. Suni korku oyunu ile varlığını ve sömürüsünü devam ettirmeye çalışıyor.
Diğer bir ifade ile bu dış mihraklar bizimle ilgili yayılan korkuların hiçbirisinin gerçek olmadığını biliyorlar. Yani biz iktidara geldiğimiz zaman şehirlerimiz, ilçelerimiz ve beldelerimiz çöplük olmaktan kurtulacak, suları akacak, temizlenecek, ülkemiz tarihinin en büyük kalkınma hızına ulaşacak... Onlar bunu biliyor.
Peki, o zaman bu korku projesi niçin sürekli gündeme getiriliyor? Rantiyeci zümre ve politik siyonistlerin bir an önce arzularına kavuşmak için
Şimdi şu 5 maddeye dikkat edin:
Rantiye zümresinin arzuların yerine gelmesi için: 88
1- Halktan vergi, zam, faiz, düşük ücret ve düşük taban fiyatları vasıtası ile alınabilecek imkanlarının azamisinin alınması, halkın fakirleştirilmesi,
2- Kur, faiz oranları ve enflasyon politikaları vasıtası ile halkın imkanlarının rantiye zümresine aktarılmasının sağlanması,
3- Kamu kesimi borçlanma ihtiyacının azami ölçüde tutulması bu ihtiyacın yüksek faizli borçlarla karşılanmasına yönelinmesi, ve bu yolla halkın ve devletin imkanlarının rantiye zümresine intikalinin sağlanması,
4- Kredilerin rantiye zümresine aktarılması
5- Diğer bütün vasıtalarla da halkın ve devletin elindeki imkanların rantiyeci zümreye aktarılmasının sağlanması.
İşte rantiyecilerin Milli Görüş’ten hoşlanmamasının sebebini, bu beş maddede özetleyebileceğimiz saltanatlarını sürdürmek istemelerinden dolayıdır. Gerçekleri bildikleri halde, şu söylediğimiz sebeplerden dolayı bizden hoşlanmamaktadır. Aslında rantiyeciler Milli Görüşü;
(1) Sömürülerine engel,
(2) Gayelerine engel ve
(3) Nefislerine engel olarak gördükleri için istemiyorlar.
Gerçekler nedir? Hırsız, en çok ev sahibinden korkar. Milli Görüş, ev sahibidir. Bunlar ise hırsız. Her şey aslına döner, bunu da biliyorlar. Yani bu millet mutlaka aslına dönecektir. Bin yıllık tarihine dönecektir. Hak gelince batıl zail olur, bunu da biliyorlar. Aman halk uyanmasın diye; gerçek demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve kalkınma istemiyorlar. Eğer bunlar gerçek manada olursa, bugünkü baskıcı hakimiyetlerini sürdüremeyecekler. Bu gerçekleri bildikleri için, dış mihraklar tarafından hazırlanmış olan planlarını yürütüyorlar. (Demokrasi olmayacak, vakıflar kapatılacak, Kur’an Kursları kapatılacak, İHL’ler kapatılacak, insanlar fişlenecek, başörtüsü yasaklanacak, sermaye renklere ayrılacak, yeşil sermayeye geçit verilmeyecek, ...) Hatta bunlara ilaveten, siyasi sahada başka planlar da uyguluyorlar. Türkiye’mizin ekonomisini, IMF, Dünya Bankası vb. gibi uluslar üstü kurumlar ile tahrip ederek tamamen global elitlere bağımlı hale getirmek istiyorlar. Aynı zama vatanını, milletini seven kadroları da tasfiye etmek istiyorlar. Ekonomisi çökmüş ve kadroları dağıtılmış bir hale getirmek istedikleri ülkemizi, bir oldu bitti ile harbe sokup parçalamak istiyorlar. Bu İkinci Sevr Planı’dır.
Biz Milli Görüş olarak, Birinci Sevr Planı’nı İstikbal Harbi vererek yırtıp attık ve Türkiye Cumhuriyetimizi kurduk. Şimdi aynı süreci AKP’yi kullanarak tekrar başlatmak istiyorlar. Bunun için de Mili Görüş’ü sindirmek istiyorlar.
İşte sebepler bunlar. Bütün hedefleri, demokrasi ve insan hakları herkese olmasın. Yalnız kendi yaşları bu haklara sahip olsun. Herhangi bir evrensel norma uygun olarak değil, sadece kendi arzularına uygun olarak sevk ve idare etsinler. Türkiyemiz’i yumuşak lokma haline getirip parçalatıp yok etsinler. Anayasa’nın ikinci maddesini de istedikleri gibi tersine uygulasınlar. Bakın Anayasanın ikinci maddesi ne diyor: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Dolayısıyla anayasanın ikinci maddesinde 6 tane temel esas vardır.
Bizim mücadelemizin esasını da bu teşkil ediyor. Biz diyoruz ki; Anayasa’nın ikinci maddesi ne diyorsa aynen uygulansın, bunlar ise hayır diyor. Orada insan hakkı diyor, ama bunlar, hayır herkese olmaz diyorlar. Adalet diyor, hayır adalet olmayacak baskı olacak diyorlar. Orada demokrasi olacak diyor, hayır demokrasi olmayacak diyorlar.
Orada laiklik diyor, hayır laiklik olmayacak din karşıtlığı olacak diyorlar. Orada sosyal devlet diyor, hayır halk değil sadece bizim kendi zümremiz düşünülecek diyorlar. Orada hukuk devleti olacak diyor, hayır hukuk mukuk tanımayız diyorlar. Bu oyunlar her gün gözümüzün önünde cereyan ediyor.
Tüm bu uygulamaların ana sebebi ise başta anlattığımız tarihi çizgidir. Neden böyle oluyor? Çünkü Türkiye açıkça görünmeyen bu tarihi çizginin güdümündedir. Türkiye, dış mihrakların kumpasına, bir avuç rantiyeci zümrenin işbirliği ile alet olmaktadır. Bir yokuşa doğru sürüklenmektedir.
Evet, dış mihrakların hedefine ulaşabilmesi, rantiyeci zümrenin hakimiyetini devam ettirebilmesi ve anayasanın ikinci maddesinin tersine uygulanabilmesi için, Milli Görüşçü partilere, Saadet Partisi’ne mani olunması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi için de, bu dönemde AKP oyunu sergilenmektedir.
View alirıza'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.03.09, 22:17   #4
alirıza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0 alirıza is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline

Standart Milli Görüşün;ün İktidar Olmaması İçin Yapılanlar

Milli Görüşün;ün İktidar Olmaması İçin Yapılanlar
4.1. Milli Görüş’ün İktidar Olmaması İçin Yapılanlar
Önce, Saadet Partisi teh olarak gösterilecektir. Televizyonlarda gösterilen yıkıcı, terörist ve ucube hareketler ile SP özdeşleştirilecektir. Bunu profesyonel bir şekilde nasıl gerçekleştirdiklerine her gün medyada şahit oluyoruz. Bunu yapmalarının sebebi, halk Saadet Partisi ‘nden korksun ve oy vermesin. Uygulanan taktik budur.
“Siz demokrasi ve insan haklarına karşısınız” diyorlar. Bu şekilde, halkın gözünde bizi küçültmeye çalışıyorlar.
”Siz iktidar olamazsınız” diyorlar. Çünkü maksatları, bu fikri yaygınlaştırarak Milli Görüş’e sempati ile bakanlar etkileyip, oy vermelerine mani olmak istiyorlar. Halkta, “nasıl olsa iktidarı bunlara vermezler, bari oyum heba olmasın” fikrini yaygınlaştırmaya çalışıyorlar.
“Sizi izole etmek lazım, sizinle ne koalisyon kurulur ne de iktidar olursunuz” diyorlar. Bu propaga ile ileride olası koalisyonların gerçekleşmemesi için “halk böyle düşünüyor” diye zemin hazırlıyorlar.
“Sizin kaynaklarınızı engellemek lazım” diyorlar. Böylece inançlı esnafı etkileyip, korkutup “Milli Görüş”e yönelişine mani olmaya çalışıyorlar.
“Sizi kapatmak yetmez, sizin kökünüzü kurutmak lazım” diyorlar. Bizim dağılmamız için her türlü entrika ve desiseyi yapıyorlar. AKP’yi kurdurmalarına ve 3 Kasım 2002 genel seçim sonuçlarına rağmen hala Milli Görüş’ü kendilerine tehdit olarak görüyorlar.
Yeşil sermaye diyerek halkın kendi içinden çıkmış teşebbüslere mani olmaya çalışıyorlar.
Gerçekleri yazan basına, “gerici basın” diyerek onları halkın gözünde küçültmeye gayret ediyorlar. Gerici basın diye haber alma özgürlüğü ve eşit muamele hakkını ihlal ediyorlar.
“Seçim Kanununu değiştirmemiz lazım” diyorlar. Çünkü Milli Görüş ile bizimle halkın önünde tek başlarına yarışmaya cesaretleri yok. Hepsi bir araya gelirlerse yada AKP örneğinde olduğu gibi halkı “Milli Görüş” diye kırırlarsa ancak siyasi arenada rekabet edebileceklerini biliyorlar. Çeşitli masa başı oyunları ve hileleri ile kendilerini galip getirmeye çalışıyorlar.
Yirmi birinci yüzyıl demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin sudan sebeplerle kapatılması fikrini gündemde tutuyorlar. Meydanlarda yenemedikleri bir halk hareketini, kapalı kapılar ardında hile ile yok etmeye çalışıyorlar.
Demokrasiyi zayıflatmak, milletvekillerini yıpratmak, dokunulmazlıkları kaldırmak istiyorlar. Dokunulmazlıklar kaldırılsın ki milletin temsilcileri milletin hakkını gereği gibi savunamasınlar.
Referum, yani halk oylamasından kaçıyorlar. İşte Milli Görüş dışındakilerin ölçüleri bunlardır.
Bu planlarını kolayca uygulayabilmek için, demokrasiyi zayıflatıp bürokrasiyi kuvvetlendirmeye, bürokratların yetkilerini artırmaya çalışıyorlar. Halkın seçtiklerinin üzerinde, kendilerinin rahatça maniple edebileceği elit bir bürokratik oligarşi oluşturmaya çalışıyorlar. Bunun için üst kurullar kurarak yetkileri onlara devrettiler.86 (YÖK, BDDK, Şeker Kurulu, Tütün Kurulu, EPDK vb. gibi)
İşte tüm bunlar, az önce bahsettiğimiz dış mihrakların planlarına ek olarak Milli Görüş’e karşı uygulamaya çalıştıkları diğer planlardır.

4.2. Milli Görüş Farkı Ve Gerçekler
Buraya kadar anlatılan tarihi, bu temel meseleleri, bu gerçekleri gereği gibi bilmeyen bir insanın, genelde dünyadaki, özelde Türkiye’deki yaşanan olaylardan bir şey anlaması mümkün değildir. Evet, bunları bizim bilmemiz, anlamamız yetmiyor, halkın bunları bilmesi, anlaması lazımdır. Saadet Partisi nedir? Saadet Partisi dışındaki siyasi çizgi nedir? Bunların açıkça millete anlatılması lazımdır.
Biz farklıyız diyoruz. Nedir bu fark? Bunun görünen delilleri programımızda belli; biz maneviyatçıyız, biz nefis terbiyesini esas almışız, bizim temelimiz hakka-hukuka saygı, adalet, sevgi ve şefkattir. Onların ki ise bireysel menfaat, kuvvetin üstünlüğü ve çatışmadır. Her konuda biz onlardan farklıyız. Çünkü biz halkın kendisiyiz, onlar ise burada uzunca anlatılan tarihi şer çizginin uzantısı olan rantiyeci zümreye yardımcı olmak isteyenlerdir. Bilerek yada bilmeyerek Türkiye’yi ikinci Sevr’e sürükleyenlerdir.
Bütün bu mücadelelerinin ardındaki esas sebep, bunların asıl üstadının Emanuele Carasso olmasıdır. İşi baştan oluştururlarken böyle kurmuşlar. Milli Görüş olmayacak diye kurulmuş. Bu durum, sadece bugünün işi değil, yüzyılların işi, planı, kumpası. Bu, tarihi düşmanlık kökleri olan bir çizgidir. Bugün, Milli Görüş ile kıyasıya mücadele edenler, işte bu millete karşı tarihi düşmanlıklarından dolayı mücadele ediyorlar.
İşte tüm bu planlar bu tarihi çizgiden çıkıyor. Yürütülen politikalar buradan doğuyor. Bu anlatılanlar, komplocu siyonistlerin çok güçlü olduğunu, dönmelerin kendi amaçlarını gerçekleştirmek için dünyada ve Türkiye’de yöneticileri ve hatta halkı etkileyerek olayları yönlendirdikleri sonucunu ortaya koymaktadır. Ama Texe Mars’ın ifade ettiği gibi90 “Teşhir edilen bir komplo, bütün gücünü kaybeder”.
Bugün Türkiye’de kendisini en solda tanımlayan partilerden tutun da, en sağda tanımlayan partilere kadar bütün partiler Milli Görüş’ün zahiren rakipleri gibi görünseler de esas mücadele, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de faaliyetlerini sürdüren, bu milletin kaynaklarını bir amaç doğrultusunda sömüren ve kendileri ortada görünmese de etkileri her sahada hissedilen dış mihraklardır.
Matematiksel ifadesiyle, iki noktadan bir doğru geçer. Bu tek doğru, milli ve manevi değerleri üstün tutan Milli Görüş çizgisidir. Ancak, aynı iki noktadan sonsuz sayıda eğri geçer.
Biz burada bu komplocu kadronun tarihi çizgisini mukayeseli olarak ortaya koymaya gayret ettik. Bizlere düşen görev, öncelikle milletimizin, daha sonra da tüm insanlığın huzuru, mutluluğu, refahı ve saadeti için çalışmaktır. Biz, biliyoruz ki şahlar, padişahlar, krallar, diktatörler halka rağmen hiçbir zaman başarılı olamamışlardır. Demokrasilerde hükümet etme yetkisi meclisten alınır. Meclis üyelerini de millet seçer. Milletimize, dış mihrakların bu komploları en açık bir şekilde anlatıldığı zaman, onun sağduyusu ve tercihi her zaman Milli görüş’ten yana olmuştur, bundan sonra da öyle olacaktır.
“Gerçekten onlar düzenlerini kurmuşlar. Halbuki dağları oynatacak olsa bile bu düzenleri hep Allah’ın elindedir. Sakın Allah’ın peygamberine verdiği vaadinden cayacağını sanma. Muhakkak Allah azizdir. İntikam sahibidir.” (Kur’an-ı Kerim, İbrahim 46-47)
Kuvvet ve kudret sahibi yalnızca Cenab-ı Allah’tır. Allah her şeye kadirdir. O ne dilerse olur.
Bizler üzerimize düşen görevi yapalım ve bilelim ki Allah’ın izniyle, sonuçta, Milletimiz Saadet’e kavuşacaktır.




Zafer, bunları iyi bilip gereği gibi yeterince çalışanların olacaktır.
Zafer, inananlarındır.
Ve zafer yakındır.


View alirıza'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
stratejiler, temel

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:50 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.