| Konular: 50,311 | Mesajlar: 311,903 | Üyeler: 10,668 | Online: 200 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MGForum AKADEMİ » AKADEMİ GRUBU » Kitap Gündemi »

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 13.07.09, 18:24   #1
el Büğdüzi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Saadet
Üye No : 514
Üyelik tarihi : 15-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Üsküdar
Konuları : 524
Mesajlar : 5,768
Teşekkürleri: 2,967
2,172 mesajına 3,803 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 9 el Büğdüzi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 06.06.10
Durumu : Status: Offline

Standart Yoldaki İşaretler Bölüm 4(son)

yarından itibaren İSMET ÖZELİN TAŞLARI YEMEK YASAK adlı kitabına geçiyoruz...


UZUN SÜRELİ BİR GEÇİŞ DÖNEMİ(özet)

İslam, anlaşılıyor ki , doğuda batıda dünyanın neresinde olursa olsun, geldiği dönemde ve bugün insanlığın boyun eğdiği dünya düzenleri, düşünce yapıları siyasal sistemleri, kurumları, gelenek ve görenekleri, alışkanlıklarında somutlaşmış insani istekleri kamçılayarak çığırından çıkarmak için gelmemiştir. Bilakis bütün bunları ortadan kaldırmak için gelmiştir o. onları topyekün yürürlükten kaldırıp insanlığın hayatını kendi özgün temelleri üzerine yerleştirmek için gelmiştir İslam. İslam kendi eksenine oturan, kendisinden filizlenip yükselen yepyeni bir yaşama biçimi, yepyeni bir “dünya düzeni” kurmak için gelmiştir.

İslam’ı insanlara sunarken kekelememek ve tereddütlü konuşmamak, böyle konuşarak insanları kuşkuya düşürmemek; İslam’a inanmaları halinde bu imanın hayatlarında, hayat hakkındaki görüşlerinde çok köklü değişiklikler meydana getireceğinin, kendilerini ikna etmeden bırakmamamız için bu hakikati benliklerimizde güçlü ve berrak bir biçimde özümsemeliyiz. Evet İslam’a inanmaları onların hayatlarını, hayat hakkındaki düşüncelerini(dünya görüşlerini) değiştireceği gibi, tutum ve davranışlarını da aynı biçimde değiştirecektir. İslam, onların hayatlarındaki bu köklü değişimi, önceki hayatları ile kabili kıyas olmayacak hayırları onlara vererek gerçekleştirecektir. Onların düşüncelerini insani basitliklerden, ilahi yüksekliklere yüceltmek, böylelikle insan hayatına layık en yüksek seviyeye yaklaştırmakla gerçekleştirecektir bu değişimi. İçine battıkları cahiliyye kalıntılarından hiçbir şey bırakmayacaktır onlarda.

Onlara hoş görünmek derdine düşerek İslam’ı olduğundan başka bir biçimde kesinlikle sunmayacağız insanlara...


Allah’a binlerce hamdolsun ki, geleceğinden kesinlikle kuşku duymadığımız Kur’an’ımız, şeriatımız, tarihimiz ve dünya görüşümüz, geleceği yeniden yaratacak olan bütün bu değerlerimiz yüreklerimizde bütün diriliği ile mevcud bulunmaktadır.

İşte insanlarla bu ölçüler içerisinde muhatap olmamız, İslam’ı bu biçimde sunmamız gerekir. Çünkü yegane hakikat budur. Arap yarımadasında, İran’da Bizans’ta veya insanlara sunulduğu her yerde İslam insanlara bu biçimi ile sunulmuştur.

İslam, bu insanlara bir çeşit hasta gözü ile bakmıştı. Çünkü gerçek olan buydu. Onlara sevgi ile hoşgörü ile seslenmişti. İslam’ın yapısal özelliğinden kaynaklanan gerçek bu idi. Gayet şeffaf, kuşkuya yer vermeyecek bir yaklaşımla onlarla iletişim, ortaklık kurmuştu. İslam’ın asıl yöntemi böyle idi çünkü.

Günümüzde yeryüzünün her köşesini kuşatması altına almış cahiliyye dünya düzeninden çıkıp İslami bir dünya düzenine geçmek, uzun süreli bir geçiş dönemidir. İslami hayat biçimi eski ve yeni cahiliyye hayat biçimine tamamen aykırıdır. İnsanlık, içinde yaşadığı şu müthiş buhrandan, rejimlerin, uygulamaların kısmi yönlerinde ufak tefek rutüşler yapmakla kesinlikle kurtulamaz. Beşeriyet geniş uyumlu, uzun erimli bir geçiş sürecinden sonra belki yakasını kurtarabilir bu bunalımdan. Yaratılmışların koydukları yaşama yönteminden, yaratıcının koyduğu yaşama yöntemine, kulların hükümlerinden, Rabb’inin hükümlerine geçişle mümkün olacaktır bu krizi aşma mücadelesi...

Hakikat bu... Bire başka örneği ise bu hakikatleri yüksek sesle, açık seçik olarak söylememiz; bu hakikatler hakkında insanları belirsizliğe ve kuşkuya düşürecek şekilde onları bırakmamamızdır.

İslam’a davet, ilk dönemlerinde, bugün olduğundan daha güçlü daha şanslı bir konumda değildi. Aksine o, cahiliyye tarafından yadırganan bir bilinmez, halkının soylu ve iktidar “sahiplerince dışlanıp sadece Mekke’nin sınırları içerisinde orasının en güçsüz halkı ile kuşatma altına alınmış, dünyanın her köşesinde garip kalmış bir düşünce, bir hareket idi. Bütün ilkelerini ve gerçekleştirmek istediği amaçlarını yadırgayan ultra güçlü imparatorlukların kuşatması altındaydı. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen fikri yönden o gün en güçlü pozisyonda idi.

İslam’ın kendisini insanlara sunduğu açık ve kesin delil şudur: İslam’ın dünya düzeni, diğer dünya düzenleri ile kabil-i kıyas olmayacak derecede üstündür. Bu düzenleri restore temek, onaylamak, rütuşlamak için değil, onları kökten kaldırmak için gelmiştir İslam. İnsanlığı onların çirkef çukurlarından kurtarmak, düze çıkarmak için gelmiştir o, medeniyet simokini giymiş bu bataklıkta bocalamalırını kutlamak için değil.

Biz bu hakikati bu şekli ile insanlara sunarak, İslam’ın cihanşümül inancını, düşünce yapısını, dünya görüşünü onlara ulaştırdığımızda bu, bir düşünce den diğer düşünceye geçme, bir konumdan başka bir konuma geçmeleri hususunda onların benliklerinin derinliklerine nüfuz eden etkiler bulurlar.

İslam ancak, insanları toptan ve etraflıca kula kulluk zilletinden kurtarıp Allah’a kulluk izzetine eriştirmekle yetinir. İslam’ı bu şekilde özetlememiz yeterli bir tanımlama olur herhalde. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:



“Öyle ise şimdi dileyen inansın, dileyen de küfretsin.” (Kefh, 18:29).

“Kim de küfrederse, kuşkusuz Allah, alemlere muhtaç değildir. Al-i İmran, 3:97)


Gerçekte sorun iman-küfür sorunudur; şirk-tevhid sorunudur; İslam cahiliyye sorunudur... Açık seçik olarak bilinmesi gereken yegana hakikat budur.

Bize ücret versinler, bizi ödüllendirsinler diye insanları İslam’a, davet etmiyoruz. Yeryüzünde ulvi mertebeler edinmek, fesad çıkarmakta da istemiyoruz. Sadece kendimiz içinde birşey istiyor değiliz. Çünkü bize ücret vermek, bizi ödüllendirmek insanların üzerine elzem olan olan bir şey değil. Biz insanları İslam’a davet ediyoruz; çünkü onları gerçekten çok seviyoruz; gerçekten onlar hakkında en hayırlı olanı istiyoruz... bize onca işkence etmelerine rağmen, haklarındaki gerçek niyetimiz budur. Çünkü İslam’a davet edenlerin doğal yapısı (karakteri) budur; davetin temel dinamikleri de bunlarıdır.

Dinimizde bizi utandıracak, yüzümüzü kızartacak, bizi kendisini savunmak zorunda bırakacak hiçbir eksiklik, hiçbir utanılacak şey yoktur; insanlara şirin görünmek veya İslam’ın hakikatini açıkça söylemek için kekelememize, tereddütlü davranmamıza neden olacak hiçbir öğe yoktur.

Batı düşüncesinde önemli yer işgal eden teslis inancı, ilk günah meselesi ve insanlık adına Hz. İsa’nın kendisini feda ettiği –ki bunların hiçbirisinin akılla, vicdanla bağdaşmaz- düşüncelerinden kaynaklanman inanç biçimlerine, dünya görüşlerine; faizci, spekülasyoncu, sömürücü kapitalizmin baskılarına; yasalar dışında toplumsal yapıdaki sosyal dayanışmayı yok eden aşırı bireyciliğe; yaşamı tekdüze hale getiren, sevecenliği ve sıcaklığını yok eden düşünme biçimlerine; “cinsel özgürlük” adı altındaki cinslerin hayvanlar gibi birbirlerine karışmalarına; “kadın hürriyeti” adı altında yarattıkları şu nesir pazarına; evlenme, boşanma düzeninde hayatın gerçeklerine ters düşen zorlayıcı, riyakar tutumlarına; ve şu son derece çirkin, son derece ilkel, son derece insanlık dışı ayrımına... batı tandaslı hayat gerçekleri işte böyle idi


Ne var ki -müslüman olduğunu savunan- bazı kimseler, Batı’nın kokuşmuş, çirkefe dönmüş ve cahiliyye yaşama biçimi karşısında yenilmişlik ve ezilmişlik psikozuna kapılarak, Batı’daki bu bunalımlı ortamdan kendilerine dayanak aranma , İslam’la benzer yönler bulma derdine düşmüşler.

Bizim başlıca görevimiz, İslam’ın düşünce yapısını İslam dünya düzenini, gelenek ve göreneklerini bu cahiliyyenin yerine ,ikame etmektir. Ancak bu amaç, bazılarımızın hayal ettiği gibi cahiliyye düzeni ile akrabalık kurarak daha yolun başında iken ilk adımlarımızı onunla birlikte etmekle kesinlikle gerçekleştirilemez. Böyle bir girişimin anlamı daha yolun başında iken yenilgiyi kabullenmenin dünyaya duyurulmasıdır.

Ama bizim bütün bu çabalarımız rağmen gene de “hayır”, derlerse o zaman biz de onlara Allah elçisine, kafirler karşı söylemesi buyurulan şeyi söyleriz:

“Sizin dininiz size, benim dinim de bana...”
(Kafirun, 109:6)
__________________


''Cahil, öfkelenince bağırır-çağırır; akıllı ise, yapması gerekli olan şeyleri planlar...'' (M. Fethullah Gülen)
View el Büğdüzi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için el Büğdüzi kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (14.07.09),  (22.07.09)
Alt 13.07.09, 19:16   #2
el Büğdüzi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Saadet
Üye No : 514
Üyelik tarihi : 15-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Üsküdar
Konuları : 524
Mesajlar : 5,768
Teşekkürleri: 2,967
2,172 mesajına 3,803 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 9 el Büğdüzi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 06.06.10
Durumu : Status: Offline

Standart İMANIN YÜCELİĞİ(özet)

Allah:

“Gevşemeyin, üzülmeyin, en üstünsünüz, eğer inanıyorsanız? Buyuruyor. (Al-i İmran, 3:139)




Bu uyarı, inanan bir bilincin, bir düşüncenin ve ölçünün şeyler, olaylar, değerler ve kişiler karşısında sürekli takınması gereken tavrı belirlemektedir.

Bu uyarı, mü’min bir benliğin her şey, her konum, her değer ve herkes karşısında sürekli takınması gereken üstünlük durumunu ifade eder. İmanı ve imandan kaynaklanan bütün değerleri, iman temelinden başka temellere dayanan düşüncelerden ve onlardan kaynaklanan değerlerden yüce tutma durumunu...

Varlığın hakikati hakkında düşünce ve kavramam açısından en yüce mevkide olan gene mü’mindir. Çünkü İslam’ın getirdiği ölçüler içerisinde bir olan Allah’a iman etmek, bu büyük hakikati en kamil manada kavramam şeklidir. Bu kavrama biçimi ideolojiler, inanç biçimleri ve düşünce yığınları ile karşılaştırıldığında ; ister bu düşünce yapıları, inanç biçimleri ve ideolojiler eski ve yeni büyük felsefi ekollerin ürünü olarak gelsin, ister putperestlerin ve tahrife uğramış kitaplıların inançlarına dayandırılsın; isterse de karanlık maddecilik ideolojileri ile saptırılmış ideolojiler olsun... bu aydınlık, açık seçik, estetik ve uyumlu kavrayış biçimi, bu düşünce yığınları ve bu saçma sapan ideolojilerle karşılaştırıldığında, İslam inancının azameti, daha önce hiç böylesine ortaya çıkmamış bir biçimde tecelli eder. Bu bağlamda, bu bilgiye sahip olanların, elbette o bilgiye sahip olmayanlardan daha yüce bir konumda olduklarında şüphe yoktur.

Vicdan, bilinç, ahlak ve yaşama biçimi açısından en üstün konumda olan gene müslümandır. Çünkü en güzel ve örnek isimleri sahibi olan Allah’a imanı, bizatihi yüceliği, temizliği, kibarlığı, namusluluğu, takvayı, salih ameli ve raşid halifeliği ona ilham eder; yanı sıra dünyanın acıları, kederleri, hayal kırıklıkları karşısında ahirette alacağı ödülü ona telkin eden akidesi, şu fani dünya hayatından kam alamadan ayrılsa bile, ahirette alacağı karşılığı kesin bir bilgi ile bilmesinden ötürü onun kalbini dingin kılar.

Mü’min ‘dünya düzeni’ ve yönetim biçimi (şeri’at) açısından da en yüce yere sahiptir. Çünkü mü’min insanlığın tanıdığı eski ve yeni rejimleri ve yasama düzenlerine başvurup kendi ‘dünya düzeni’ ve kendi şeri’atı ile kıyasladığında öteki rejimlerin (dünya düzenlerinin) ve yaşama biçimlerinin tümünün, kendi sahip olduğu yetkin, en olgun ‘dünya düzeninin’ ve şeri’atının yanında, birer çocuk oyununa ve amaların el yordamıyla, düşe kalka yürümelerine benzediğini görecektir. Dalalete düşüp yerini ve yolunu şaşırmış, insanlığın gerilim ve acılar içinde kıvrandığına tanık olacak, bu yüzden bu insanlara tedaviye muhtaç hasta insanlar gözü ile bakacak ve onların bu haline acıyacaktır. Neticede kötülük ve dalalete karşı kendi üstünlüğü, kendi yerinin yüceliğinden başka bir duygu ile karşılaşmayacaktır.

İlk müslümanlar içi boş gösteriler, şişirilmiş güçler ve cahiliyye düzeni içerisinde insanları kul sayan genel kabullerin karşısına bu duygu ve düşünceler ile dikililerdi, cahiliyye, tarihi süreç içerisinde kirli bir dönem verilen ad değildir.

Pozisyonlar değişti. Müslüman, soyut maddi güçler karşısında yenik duruma düştü

Ama herşeye rağmen en üstün olanın yine mü’minin bizzat kendisi olduğu bilincinden vazgeçmemeli, mü’min imanını koruduğu müddetçe, kendisini yenilgiye uğraymış olanlara yukarıdan bakmalıdır. Bu pozisyonun geçici bir dönem olduğunu, imanın eninde sonunda geri geleceğini, bundan kaçışın olmadığını kesinlikle bilmelidir. Evet, o böylesi olumsuz bir pozisyonla karşılaşmıştır fakat onun karşısında kesinlikle baş eğmez. İnsanların tümü ölür. Ama o, ‘şehid olur!’ O; bu dünyadan ayrılıp gidince ‘cennet’e girer; ona galip olanlar ise ‘cehennem’e... İkisi çok farklı şeyler bunların... O hep Rabb’inin şu fermanını duyar:

“Küfredenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın”

“Bu az bir geçimdir. Sonra gidecekleri yer cehennemdir”

“Fakat Rab’lerinden korkanlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklar; Allah tarafından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah yanında bulunan ödüller ise daha hayırlıdır.” (Al-i İmran, 3:196-198)





Mü’min onların gırgıra almalarına, gülmelerine karşı metanetini yitirmez,

güçsüz olduğu gibi bu durumda da o gibi kimselere tepeden bakar. O da onları alaya alır, onların rezaletlerine güler. Bu durum karşısında mümin, daha önce uzun iman serüveninde yürümüş iman kadrosunun öncü kahramanlarından birisi olan Nuh’un (as) söylediğini söyler:

“Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.” (Hud, 11:38)



Mü’min şu ayette de, iman ordusunun aydınlık, küfür kadrosunu karanlık akibetlerini görür:

“Suç işleyenler, mü’minlerin haline gülerlerdi.”

“Onların yanından geçerken birbirlerine kaş göz işaretleri ederek onları küçümserlerdi.

“Ailelerine döndükleri zaman da yaptıklarıyla övünüp eğlenmeye başlarlardı.”

“Mü’minleri gördüklerinde.”şunlar sapık insanlar derlerdi.

“Halbuki kendileri, onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi.”

“İşte bugün de mü’minler kafirlerin haline gülerler.”

“Divanlar üzerine oturup bakarlar.”

“Kafirler, yaptıklarıyla cezalandırıldılar mı? Diye” (Mutaffifin, 83: 29-36)


Kur’an, çok eskiden, kafirlerin mü’minler hakkında ne söylediklerini bize anlatmaktadır. Buyuruyor ki:

“Açık ayetlerimiz onlara okunduğunda küfredenler, mü’minlere şöyle derler: “iki topluluktan hangisinin yeri daha hayırlı, yer bakımından daha güzeldir?” (Meryem, 19:73).



Evet, hangi grup?... Allah Elçisi Hz. Muhammed’einanmamış mütekebbirler mi, yoksa O’nun çevresinde kenetlenen fakirler (müstaz’aflar) mı? Hangisi? Nadr b Haris, Amr b, Hişam. Velid b. Mugire ve Ebu Süfyan’ın tarafı mı? Yoksa Bilal, Suheyb, Ammar ve Habbab’ın tarafı mı? Hangisinim tarafı?... Hz:Muhammed’in onları çağırdığı ilkeler en hayırlı ise O’na uyanlar, Kureyş içerisinde hiçbir saygınlığa sahip olmayan, Erkam’ın oldukça alçak gönüllü evinde bir araya gelenler mi olurdu, yoksa şatafatlı ‘Dar’ün-Nedve’de toplanan şan, şöhret ve iktidar sahibi olan öteki karşıtları mı?

İnanan kimse değerlerini, düşüncelerini, ölçülerini insana dayandırmaz. Bu nedenle insanların kendisini yanlış anlamaları karşısında üzüntüye kapılmaz. Aksine o bütün söz konusu kavramlarını insanların Rabb’i olan Allah’a dayandırır.

Mü’min “hak” üzeredir... Haktan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? Varsın sapıklığın saltanatı olsun, varsın toplulukları, yığınları olsun, sempatizanları, sevdalıları olsun... bütün bunlar “hak”tan kesinlikle bir şeyi değiştirmez. Mü’min “hak” üzeredir... Hak’tan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? İnanan kimse kesinlikle sapıklığı (dalalet) seçemez. “Hak’la “dalaleti” eşit tutamaz. Mümin olduğu sürece ahval ve şeriat ne olursa olsun kesinlikle ‘hak’tan sapıklığa dönemez. Allah’ın öğrettiği dua ile konuyu bitirelim:

“Rabbimiz, bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme; bize katından bir rahmet ver. Kuşkusuz sen çok bağış verensin.”

“Rabbimiz, sen mutlaka insanları, asla kuşku olmayan bir günde toplayacaksın.” “Kesinlikle Allah Sözünden dönmez.” (Al-i İmran, 3: 8-9)
__________________


''Cahil, öfkelenince bağırır-çağırır; akıllı ise, yapması gerekli olan şeyleri planlar...'' (M. Fethullah Gülen)
View el Büğdüzi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için el Büğdüzi kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (14.07.09),  (22.07.09)
Alt 13.07.09, 19:37   #3
el Büğdüzi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Saadet
Üye No : 514
Üyelik tarihi : 15-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Üsküdar
Konuları : 524
Mesajlar : 5,768
Teşekkürleri: 2,967
2,172 mesajına 3,803 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 9 el Büğdüzi is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 06.06.10
Durumu : Status: Offline

Standart YOL BU YOLDUR!(özet)

Büruc suresinde anlatıldığı gibi Ashab-ı Uhdud olayı, her yerde ve her kuşakta insanları Allah’a davet eden mü’minlerin üzerinde durup düşünmesi gereken önemli bir hakikattir.

Kur’an mü’minler için yol işaretleri çizmekte ve gayb aleminde, örtüler altında Allah’â gizlediği, yol boyunca karşılaşmaları olası ihtimallere onların benliklerini hazırlamaktadır.

Uhdud ashabı, Rab’lerine inanmış ve imanlarını herşeyden yüce tutmuş bir cemaatin öyküsüdür. Bu mü’minler, ‘hakk’a ve aziz, hamid olan Allah’a inanma özgürlüklerini insanların kendi onurları ile yaşama haklarını gaspeden; insanın Allah katındaki üstünlüğünü alaya alan, insanlara ettikleri dayanılmaz işkencelerle eğlenen, insanlar alevler içerisinde kıvrandığı sırada onların bu durumuna bakıp zevk alan sadist zalim, hain düşmanların baskıları ve işkenceleri ile karşılaştılar.

Bu kalplerdeki iman, o işkence ve baskılar üzerine yükseldi, kalplerdeki iman yaşamaya karşı zafer kazandı. Tağuti diktatörlerin tehditlerine aldırmadı, dinlerinden dönmeye yanaşmadılar. İmanları uğruna ateşte yandı ve öldüler...

Bu Ashab’ı Uhdud olayında mü’minlerin ruhu bütün korkulara, bütün tüm dünyevi acılara karşı; dünyanın ve dünya hayatının bütün albenilerine karşı; imtihana, işkencelere karşı, bütün çağlarda, topyekün insanlığın şeref duyacağı türden bir zafer kazanmışlardır. İşte asıl zafer budur.

Nedenler farklı da olsa insanların tümü eninde sonunda ölür. Fakat insanların hepsi böylesi bir zafer kazanamaz; böylesi bir yüceliğe ulaşamaz.; böylesi bütün dünyevi bağlardan tamamen kurtulup mutlak özgürlüğü kazanamaz; böylesi yücelere, doruklara kanatlanamaz.

Yüce Allah iman,itaat karşılığı, belalara sabretme, yaşamın dayanılması zor deneylerine, acılarına karşı sabretmenin bedeli olarak mü’minlere kalp dinginliğini vaadetmiştir:

“Onlar inanan ve Allah’ı zikretmekle kalpleri dinginliğe kavuşan kimselerdir. İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle dinginliğe ulaşır.” (Ra’d, 13:28)



bu ödül “Rahman” sıfatını taşıyan yüce Zat’ın sevgisinin ve hoşnutluğunun bir göstergesidir. Kur’an şöyle bildirmekte:

“İnanıp salih amel işleyenler için Rahman gönüllerde bir sevgi yaratacaktır.”

Bu ödül, ayrıca “Mele-i Ala” da anılmaktadır.

Resulullah şöyle buyuruyor:

“Bir kulun çocuğu öldüğünde Cenab-Hak meleklere: Kulumun yavrusunun canını aldınız mı? Diye sorar. Onlar da evet derler Cenab-ı Hak: Onun canının biricik meyvesini kopardınız mı? Diye sorar. Onlar da: evet cevabını verirler Bunun üzerine devamla Cenab-ı Hak: Bütün bu yaptıklarınız karşısında kulum ne söyledi.? Diye sorar. Onlar da şu cevabı verir: sadece hamdetti ve İnna lillahi ve inna ileyhi Raciun (yani, Allah’tan geldik, ve yine O’na döneceğiz.) dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu emri verir meleklere: Bu kulum adına cennette bir köşk yapın ve adını “Hamd Köşkü” olarak koyun.” (Hadisi Tirmizi kaydetmiş)


Mücadele boyunca mü’minler kurtulamadığı, yaptıklarından ötürü kafirlerin cezalandırılmadığı bu tür olayların vukuu kaçınılmazdır. Bu tür olayların ve örneklerin Kur’an tarafından anlatılmasının başlıca amacı, Allah’a davet yoluna baş koyan mü’minlerin benliklerine, Allah’a gitme yollarında bazen böylesi trajik bir sonuca insanları davet edebileceklerini, bu konuda kendilerinin yapacak hiçbir şeylerinin olmadığı; kendi durumlarının ve akide ile ilgili durumunun tamamen Allah’a ait olduğu düşüncesini yerleştirmektedir.

Mü’minlerin emeklerinin karşılığı olarak aldıkları birinci derecede önemli ücretler kalpte dinginlik, bilinçte yükseklik, düşüncede estetik, dünyevi bütün albeni ve engellerden kurtulma, bütün durumlarda korku ve sıkıntılardan kurtulup tam bir özgürlüğe kavuşmaktadır.

İkinci aşamada alacakları ücret ise “Mele-i Ala” da anılmak, övülmek, onurlandırılmak ve bundan sonra bu küçük dünya ve onunla ilgili basit değerlerden, nesnelerden uzaklaşmak; bunlardan daha büyük ücret olarak ahirette kolay bir hesap verme ve büyük nimetlere ulaşmak; son tahlille de bunların tümünden çok daha önemli, çok daha değerli olan Allah’ın rızasını kazanmak; yeryüzünde Allah’ın kader ve kudretini yerine getirme hususunda bizatihi Allah tarafından seçilmiş olmaktadır; yüce Allah yeryüzünde dilediğini onlar aracılığı ile yapmaktadır.

Resülullah’ın eğitim etkinlikleri, Kur’ani direktiflerle paralel yürümüştü. Yürekleri ve bakışları cennete yöneltmiş, Allah’ın dünya da ve ahirette dilediğinin yapmalarına izin verdiği işleri icra etmekle görevlendirildikleri için , başlarına gelecek olaylar karşısında sabırlı olmaya çağırmıştır.

Nitekim Rasülullah, Mekke’de Ammar’ın anasını-babasını dayanılmaz işkenceler altında gördüğünde onlara sadece şunu söylemişti:

“Ey Yasir ailesi! sabır!.. Bu çektikleriniz karşılığında size vaad edilen ödül cennettir...”


Kur’an, ilahi emaneti yükleyeceği yürekleri, bu emaneti taşıyacak nitelikte yetiştirip hazırlar. Bu kalpler öylesine zinde, öylesine güçlü ve öylesine bilmediği şeylerden kendisini soyutlamalıydı, öylesine özverili ve kendisini vermiş olmalıydı ki, yeryüzünde başına gelebilecek her türlü belaya katlanabilsin, ahiretten başka bir amacı olmasın, Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir ücret beklemesin. Bu yürekler öylesine eğitilmiş, öylesine hazırlanmış olmalıydılar ki, dünyadan pay alma , kötülük görme, dünyevi nimetlerden mahrum kalkma işkence görme... ta ki ölüme varıncaya dek dünyasal olan her şeyden ilgilerini kessinler. Dünyevi olan yakın erimli ödüllendirmelerden bile... velev ki bu ödül davet etkinliklerinin zafere ulaşması İslam’ın ve müslümanların kafirler karşısında üstünlük sağlaması biçiminde olsun... Ya da aziz olan takdirin önceki hak yalanlayıcılarına (Ad, Semud, Nuh kavimleri gibi örneğin...) yaptığı gibi, şimdi de zalimleri yaptıklarından ötürü hemen yakalarından yapışılıp, cezalandırılmaları şeklinde olsun bu ödüllendirme olayı... Bunların hiçbirisinin kıymeti harbiyesi olmamalıdır o eğitilmiş yüreklerin katında...

Kesinlikle hiçbir aldanmaya uğramadan bu yolun işaretlerini onlara gösterecek; sonuç ne olursa olsun bu yolda sonuna kadar yürümeye azmetmiş kimselerin adımlarını sağlam basmalarını (emin adımlarla yürümelerini) sağlayacaktır. Bu aşamadan sonra artık, Cenab- Hak davet ve onlar hakkında neyin olmasını takdir etmişse o olur. Kanla, kesik başla parçalanmış bedenlerle ve alın terleri ile döşenmiş yollarında yürürken kesinlikle dünyasal bir zafere, galibiyete ya da “hak” la “batıl” ın arasının bu dünyada kesin olarak ayrılmasına iltifat etmezler.

Bu savaş ne siyasi, ne iktisadi, ne de ırksal bir savaştır şayet bu öğelerden birisine dayalı savaş olsaydı, sorun kolaylıkla çözümlenebilirdi. Fakat savaş herşeyden önce bir “iman” savaşıdır; ya küfür veya iman; ya İslam ya da cahiliyye... bunların üçüncü alternatifi yok...

Evet bu bir akide sorunudur, bir inanç savaşıdır... Mü’minler düşmanları ile karşı karşıya geldikleri her yerde ve her zamanda bu hakikatin kesinlikle bilincinde olmalıdırlar. Çünkü düşmanlarının onlara saldırmaları sadece “Aziz” ve “Hamid” olan Allah’a iman etmeleri, sadece O’na ihlasla itaat etmeleri ve boyun eğmeleri yüzündendir.

Mü’minlerle, onların düşmanları arasındaki ezeli ve ebedi savaşın şeklini değiştirme girişimine günümüzde, hristiyan dünyasının, savaşın hakikatı hakkında bizi kandırmalarında tanık olmaktayız. Tarihe yalan söyleterek, Haçlı Savaşları’nın sadece sömürgeciliğin önüne set çekmek için yapılan savaşlar olduğuna bizi inandırmaya çalışmaktadırlar. Hayır kesinlikle böyle bir şey söz konusu değildir. Aksine daha sonraları ortaya çıkan sömürgecilik olgusu, ortaçağda vuku bulan haçlı seferlerinin benzerlerini gerçekleştiremedikleri haçlı ruhunun bir maskesinden öteye bir şey değildir. Bu haçlı ruhu, tarihi süreç içerisinde, çeşitli etnik kökenli müslümanların komutasında teşekkül eden iman kayasına çarparak paramparça olmuştur. Bu komutanlar arasında “Kürt Selahaddin” “Memlüklu Turan Şah” gibi çeşitli etnik kökenlere bağlı komutanlar vardı. Ne var ki bunların hepsi etnik kökenini unutarak akidesini ön plana çıkarmış ve akide sancağı altında zafere erişmiştir!

O halde: “Mü’minler sırf aziz ve hamid olan Allah’a inandıkları için o zalimler onlardan öc aldılar...” (Büruc, 85:8)

Yüce Allah doğru, tuzakcı ve hilekarlar ise yalancıdır.
__________________


''Cahil, öfkelenince bağırır-çağırır; akıllı ise, yapması gerekli olan şeyleri planlar...'' (M. Fethullah Gülen)
View el Büğdüzi'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için el Büğdüzi kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (14.07.09),  (22.07.09)
Alt 21.07.09, 18:40   #4
yusufsunetci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu :
Üye No : 342
Üyelik tarihi : 31-08-2008
Mesleği : öğretmen
Nereden : Viranşehir, Şanlıurfa
Konuları : 74
Mesajlar : 1,572
Teşekkürleri: 2,554
706 mesajına 1,301 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 5 yusufsunetci is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Online

Standart

UZUN VADELİ BİR GEÇİŞ DÖNEMİ
İslam’ın ilk vazifesi, bu düşünceye uygun, onu pratik bir şekilde temsil eden insanca bir hayat tarzı geliştirmek ve yeryüzünde Allah'ın seçtiği Rabbani metoda uygun bir nizam kurmaktır.
İslamın vazifesi yeryüzünde hakim olan cahiliye düzenleri ile uzlaşmak, her yerde yürürlükte olan cahiliye sistemleri ile anlaşmak değildir. İnsanları cahiliyeden çıkarıp İslam’a eriştirmektir.
Şu halde İslam, insanların düşünce sistemlerinde, sosyal düzenlerinde, kurumlarında, adetlerinde ve geleneklerinde beliren nefsi arzuları ile uzlaşmak için gelmemiştir. Bütün bunları linç etmek, yürürlükten kaldırmak, onları neshetmek ve insanlığın hayatını kendine has esaslar uyarınca yeniden kurmak için gelmiştir.
Bizim birinci görevimiz, İslam düşüncesini, İslam geleneklerini cahiliyenin yerine yerleştirmektir. Bu ise cahiliye ile yakınlık kurarak ve yolun başındaki ilk adımları onlarla atarak asla gerçekleşemez. Nitekim içimizden bazı kimseler bazen böyle hayal ediyorlar. Aslında bunun manası, daha yolun başında yenilgiyi kabul etmektir.


İMANIN ÜSTÜNLÜĞÜ
Durum değişir ve Müslüman madde kuvveti karşısında yenik duruma düşer ama üstün olanın kendisi olduğu şuurundan ayrılmaz. Mümin olduğu sürece kendisini yenmiş olana üstten bakar. Bu durumların gelip geçici bir dönem olduğunu yakinen bilir. Bir gün imanın üstün olacağını ve bundan kaçmanın mümkün olmayacağını kesinlikle kabul eder.
İnsanların tümü ölür ama o şehid olur…

İŞTE YOL BUDUR
İmana ve ibadete karşılık, belalara sabretmeye mukabil, hayatın fitneleri karşısında kazanılan zaferlere karşılık, Allah'ın müminlere vaadi, gönül huzurudur. Bu vaad bir bakıma, Rahman’ın razı oluşu ve sevgisidir.
__________________

Rahman ve Rahim olan Allah'ın aşkıyla...




MG Akademi Grubu Kitap Ekibi

"Okumak, özgürlüğe uçmaktır." (Aliya İzzet Begoviç)




[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]




[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


.
View yusufsunetci'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için yusufsunetci kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (22.07.09),  (22.07.09)
Cevapla

Etiket
4son, bölüm, yoldaki, İşaretler

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:25 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.