|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,928 | Üyeler: 10,668 | Online: 188 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| Millî Gazete - TV5 Köşe Yazıları ve Gazete İle Alakalı Haberler Buraya... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Akıncı
Üye No : 210
Üyelik tarihi : 25-08-2008
Mesleği : talebe diyelim...
Nereden : değişiyor...
Konuları : 95
Mesajlar : 110
Teşekkürleri: 0
8 mesajına 11 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4
![]() Son Aktivitesi : 18.09.08
Durumu : Status: Offline
|
Sömürünün her türlüsüne karşıyız İsmail Şakıma 26.08.2008 Emperyalizm kavramının, Türk Dil Kurumu’ndan edindiğimiz bilgiyle; "Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık" olduğunu öğreniyoruz. Emperyalizm dendiğinde birçok insanın aklına haklı, ancak pek de şuurlu olmayan bir şekilde Amerikan emperyalizmi gelir. Altıncı Filo’ya karşı mücadele eden zevatların, Amerikan karşıtlığı sonucu söz kültürümüze dâhil ettiği bu kavram, derin ve köklü bir tarihe sahiptir. Bununla birlikte, sosyal, siyasal tesirleri olduğunu öğrendiğimiz ‘emperyalizmin’ ne denli etkin olduğunu da tarihsel incelemelerde görmekteyiz. Sosyolojik, siyasal, kültürel, ekonomik açıdan hatta duygu cihetinde dâhil irdelendiğinde garip bir o kadar da acı meselelerle yüzleşeceğiz kanaatindeyim. Emperyalizm sözcüğü, tam karşılığı olmasa da bizdeki, toplum birikimimizde olan karşılığı; sömürü yahut sömürgeciliktir. İmparatorluk deyiminin de tarihsel süzgeç içerisinde, dil yönünden, sözcüklerin kökleri bakımından incelendiğinde emperyalizmden, emperyalist fikriyattan doğduğunu anlayabiliriz. Bu bağlamda şu sorunun sorulması gerektiğine inanıyorum: Osmanlı devleti bir imparatorluk mudur? Osmanlı Devletine imparatorluk dersek ne olur? Dediğimizde neleri kabul etmiş oluruz? Biliyoruz ki, imparatorluk kavramı Sezar’da, Firavun’da, Nemrut’ta karşılığını bulmuştur. Peki, Osmanlı devletinin saltanat rejimi ile yönetilmesi onun imparatorluk olduğu anlamına gelebilir mi? Sultan Fatih’in Kadı önüne çıkıp, elinin kesilmesine karar verildiği bir devlette, hukukun ne denli özveri ile işlediğini göz önüne aldığımızda, Osmanlı devletine sömürgeciliği içinde barındıran, kendisinden üstün otorite olmadığını iddia eden imparatorluk karşılığını kullanabilir miyiz? Belki manası farklı bir platformda ele alınıp, daha farklı gerekçelerle bu deyim kullanılabilir, ancak böyle bir karşılık tanımlamasının toplu bir kanaatte buluşabilmesi mümkün olmayacaktır. Sömürgecilik zannedildiği gibi batının aydınlanma devirlerinde, Rönesans ya da Amerika’nın keşfiyle başlamamıştır. Sömürgecilik insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur, haçlı seferleri ile de kıtalar arası boyutta yani küresel manada bir etkinlik sahası elde etmiştir. Günümüze de zihniyetini koruyarak gelmiştir, devam etmektedir. Metot ve teknik boyutta farklılıklar olmuş olabilir, ancak ne olursa olsun, zihniyet değişmemiştir, maksat hep aynı olmuştur. ‘Daha fazla zenginlik adına, daha fazla sömürü, vahşet, savaş çıkartma, halkı ve halkları yoksullaştırma. Bu zihniyetin işleyen sistemi de ‘zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapma’, yaşam standartlarını, sosyal siyasal tercihlerini, ihtiyaç duydukları, hatta duymayıp dayatılanları ve daha birçok şeyi bu anlamda ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Firavun ve sömürünün belgesi piramitler İnsanlık tarihinde birçok ibret verici hadise vardır. Herkes bu ibret verici hadiselerden birini el alsa, istinasız hepsinden sömürü ile ilgili belgelere ulaşacaktır. En azından bu bağlamda kaynaklara, delillere ulaşacaktır. Dünyanın şu kadar harikasından denilerek, medeniyet simgesi olarak gösterilen piramitlerin altında yatan gerçeği araştırmak, sömürünün ne kadar vahşice olduğunu, ne kadar vahşete ulaştığını ortaya koyacaktır sanırım. Binlerce insanın kilometrelerce ötelerden, kızgın çöllerden, dağlardan aşındırarak taş taşıdığı piramitlerin harçları arasında insan onurunun kırılması, insan kanı, kemiği, kellesi olduğunu, birilerinin saltanatı adına, birilerinin kendilerinden başka güç olmadığını iddia etmek adına ne denli soysuz bir çabaya girdiğini bu piramitler anlatıyor. Ancak sömürü sistemi o kadar iyi savunma mekanizması kurmuş ki, manipülasyon kabiliyeti o kadar iyi ki, bir takım kültür, sanat faaliyetleri tertipleyerek sözde duyarlılık gösterenler, onlara alet olanlar, dünyanın harikaları arasında, medeniyet diye bu kanlı piramitlerle övünebiliyor. Derdimiz piramitlerin kendisi olmadığı için, hatta simsarlık hareketlerine bulaşmaktan hayâ edindiğimiz için, sömürünün mahiyeti adına değerlendirme yapıyoruz. Yoksa piramitlerin turistik amaçlı dünyaya pazarlanışı beni, bizi ilgilendirmiyor! Bugünkü dünya sömürü düzeninin firavun zihniyetinden hiçbir farkı olmadığına inanıyorum. Belki teknik açıdan, metotlarla ve insanların muhatap oluş biçimlerinde farklılıklar olabilir ama kesinlikle zihniyet aynıdır. Zulüm aynıdır. Herkes bilir ve söyler ki; bugün dünya üzerinde egemen sistem, bütün izmlerle uzlaşma da sağlamış olan kapitalizmdir. Kapitalizm denilince aklımıza, ekonomik veriler, ekonomik parametreler gelir. Yani borsa, bankalar, alışveriş, para vs. Bunlar kapitalizmin toplum içerisindeki alet edevatlarıdır. Lakin kapitalizm sadece ekonomi ile ilgili ya da ekonomi ile sınırlı bir ideoloji değildir. Zaten onu bir ideoloji yapan ekonomik parametrelerle sosyal, siyasal ve kültürel birçok alana etkisidir. Yani hayatın her alanına etki etmesidir. Hayatı yönlendirici etki yapması, tercih ve retlerde belirleyici olmasıdır. Bugünkü dünya ekonomisini incelendiğimiz de, ülkelerin gerek devlet sistemlerini, gerek ekonomi politikalarını incelediğimizde sömürü düzeninin etkilerini, en azından uzantılarını görürüz. Haksız gelir dağılımı, haksız vergilendirmeler, faiz sistemi, üretime katkı ve katkıdan pay alma, tüketime zorlama, israf. Emeğin karşılığını alamama, emeğin tek başına sermaye olmayışı, emeğin serbest dolaşım hakkının olmaması, siyasi tercihlerde ekonomik etkenlerin belirleyici olması daha birçok ekleyebileceğimiz nokta olan, bu haksızlık ve adaletsizlikler kapitalizmin ana hatları ile topluma hangi açıdan etki ettiğini ortaya koyuyor. Kapitalist sistemin etki mekanizmasında olanlar, sömürü sisteminin bütün çarklarının işleyişleri ile bir ekonomi piramidi kurmaktadır. İnsanlar da, her gün gerek üretimleri ile gerek tüketimleri ile buna istese de istemese de taş taşımaktadır. Firavun piramitlerinden farkı yoktur, ekonomi piramidinin. Çünkü petrole, doğalgaza, diğer doğal kaynaklara sahip olabilmek, kontrol altına alabilmek adına savaş çıkartan, savaşlar yapan, vahşetler sergileyen, kitleleri yok eden sömürgeci devletler, firavunun egosunu paylaşıyorlar. Firavun da dünya benimdir derdi, bu kapitalist sömürgeci zihniyet mensupları da söz ile söylemeseler de aynı zihniyete sahip olarak dünyaya öyle bakmaktadır. Kapitalist sömürü düzeninin bu günkü çağdaş firavunlarına, çağdaş köleler tarafından ses çıkmıyorsa, oyun fark edilmek istenmiyorsa nedeni; bir gün ben de firavun olurum düşüncesi ya da hayalidir. Firavuna taş taşıyan köleler, muhakkak ki şahsiyetten arınmış, düşünme melekesi kalmamış insanlardır ki Hz. Musa aleyhisselam bu sebeple o kavme gönderilmiştir. Ancak bu köleliği kabul etmeleri, taş taşımaya razı gelmelerinde bir gün özgürlüğe kavuşmak hayali de yok değildi. Bugünkü dünya sömürüsünün işleyişindeki sahtekârlığı hemen herkes görüyor, herkes işaret ediyor ama bir refleks oluşmuyorsa, gerek İslamcı kimliğin getirdiği zulme razı olmama prensibi, gerek antiemperyalist fikir sahiplerinde ciddi ve etkin bir mücadele oluşmuyorsa, oluşamıyorsa bunu sadece görememek, fark edememek, konum alamamak diye nitelendiremeyiz. Bunda bir menfaatperestlik düşüncesi, nemalanmak derdi ya da o çağdaş firavunların yerine geçme hayali vardır. Sömürü düzeninin siyasal yapılanmasını irdelediğimizde, demokrasi oyununu fark etmemek meseleyi anlayamamış olmak demektir. Amerika’nın, Afganistan ve Irak müdahalelerini, küresel terörü yok etmek adına, halklara demokrasi götürmeye çalışmak olarak ifade ettiği o günleri hatırlayınız. Tabi ki beyanatla icraat arasında çok uzak mesafeler var. Ancak zihniyeti tanımak adına bu tablo önemli örnektir. Irak’taki diktatör Saddam rejimini, bölünmüş, bir milyon insanı katledilmiş, iki milyon insanı ciddi derecede yaralanmış, evsiz yurtsuz kalmış, sosyal hayat diye bir şey kalmamış demokratik rejime götüren bir ülke olarak insanlık tarihinin en büyük demokrasi dayatması gözümüzün önündedir. Demokrasi ilk uygulamasını batıda görmüştür. Yine herkesin bildiği gibi dünyayı en çok sömürülenler de bu demokrasi havarisi olan batı ülkeleridir. Yani bir devlet hem demokrat, hem de sömürgeci olabiliyor! Aslında bu çelişkili durum demokrasi kavramından bizzat kaynaklanmıyor. Demokrasiye batının çıkarlarını yürütecek, koruyacak, onun sömürgeci zihniyetine zeval vermeyecek bir sistem olarak bakıyorlar. Ki çok net örnekler vardır bu konuda. Saddam’ın rejimi diktadır kabul edebiliriz, hatta aşırılığa gidenlerin dediği gibi Amerika müdahalede haklıdır da diyebiliriz. Lakin zamanında Cezayir seçimlerine, Refah Partisi’ne 28 Şubat süreciyle beraber yapılanlara aynı pencereden bakmayız. "Antidemokratik bir partinin, demokrasiyi kullanarak demokrasiyi yok etmesini önlemek yasaldır" gibi bir fikir öne sürüp, peşinden sürüklenmeyi kabul edemeyiz, etmemeliyiz. Kendini, kendin öne sürdüğün demokrasiyi ret etmektir bu. Anlamalıyız ki; Batı özellikle Müslümanlara demokrasiyi dayatırken, bunu insan haklarını ya da tüm insanların eşitliği gibi bir kaygıdan hareket ederek yapmıyor. Ve hatta halkın kendi kendisini idare etmesi, hür irade, parlamenter sistem, çoğulcu demokrasi gibi sözler tamamıyla giydirilmiş sahte elbiseler. Türkiye başta olmak üzere, dünya için şu genellemeyi yapabiliriz ki, demokrasi seçenekleri seçme hakkıdır. Bu seçenekleri de kendin belirleyemezsin. Birileri ak ya da kara onu senin algılayacağın şekilde ortaya koyuyor, sen de kabul ediyorsun. Laiklik meselesi de aynı platformdadır. Dinin devlete karışmamasını öne süren laiklik düşüncesi, nedense devletin dine karışmasına karşı değildir. İstediği gibi Cuma hutbeleri verilmesini sağlayabiliyor. Türkiye Müslümanlarını ne kadar temsil ettiği ortada olan Diyanet İşleri Başkanlığı, devlete bağlı bir kurumdur. Başkanından tutun da birçok kademesine siyasi eller değebilmektedir. Mesela Diyanet İşleri Başkanı çıkıp; "Beni Diyanet İşleri Başkanlığı’na tayin eden Devlet Bakanı, bu seçimi yapacak derecede İslam’ı bilmediği gibi, takvası, ilmi yeteneği, böylesi bir makama adam tayin etmeye kâfi değil!" diyemez. Buna karşın ilgili Devlet Bakanı, "canımın istediğini Diyanet İşleri Başkanı yaparım" diyebiliyor ve istediğini o makama tayin edebiliyor. İşte böylece din-devlet ayrımı ortaya konuyor (İhsan Süreyya Sırma, Nasıl Sömürüldük, sf. 232). Sömürü düzenine Müslümanların sessiz kalış, bu sömürü düzeninin parçası olmuş, parçası olmadığı takdirde yok edilmekle tehdit edilmiş bir takım hocalar yüzündendir. Gerek bir takım maddi beklentiler, gerek beşeri korkular sömürüye karşı, olması gereken refleksi oluşturmamış, olanı da engellemeye çalışmıştır. "Müslümanlar terörist değil ama bütün teröristler Müslüman" algılamasını kimlerin teyit ettiği. Kimlerin fundamentalist Müslümanlar diye etiketlemeler yaptığı, küffara mücadele edilmesi gerekirken itaat etmek gerekir diye böyle çabalara engel olduğu, onları bölücülükle suçladığı ortadadır. Ayrıca Müslümanların ana meselesi dünya üzerindeki zulmet olması gerekirken, onları hâlâ hilal göründü görünmedi tartışması yapmaya götürmek, dini vecibelerin şekilleri hakkında tartışmalara malzeme olmak da aynı oyunun, sömürünün bir parçasıdır. Türkiye, Cumhuriyetle Müslüman olmamıştır. Türkiye Müslümanları çok köklü bir geleneğe sahip olarak, zirve âlimler, mutasavvıflar yetiştirmiş, tanımış, asırların getirdiği İslami birikimle yeryüzünde barış ve adalet üzerine kurulu bir medeniyet kurmuş ecdada sahip bir millettir. Fıkhı meselelerde asırlardır sorun yaşamamıştır, yaşamayacaktır. Sırf Müslümanların gündemini değiştirmek, aklını bulandırmak adına, "hadi ya öyle mi, İslam’da oruç var mı yok mu" gibi saçma sualleri öne sürenler bunu sömürü adına yapmakta, ne yazık ki birileri de buna hararetle alet olmaya çalışmaktadır.
__________________
dünyasına dünyasına aldanma dünyasına dünya benimdir diyenin dün gittik yasına... |
|
|
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Akıncı
Üye No : 210
Üyelik tarihi : 25-08-2008
Mesleği : talebe diyelim...
Nereden : değişiyor...
Konuları : 95
Mesajlar : 110
Teşekkürleri: 0
8 mesajına 11 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4
![]() Son Aktivitesi : 18.09.08
Durumu : Status: Offline
|
Duygu sömürüsü Baba Bush’un Irak müdahalesinin meşrulaştırılması adına dünya kamuoyunda, her ABD müdahalesinde olduğu gibi bazı acındırma haberleri peydahlanmış, insanların "baksana ya, Amerika iyi ki gitmiş oralara" dedirtilmeye çalışıldığı bir görüntü karesi vardı o tarihlerde. Kabatak kuşunun petrole bulanmış vücudu ile çırpınışı. Öyle bir saptırmaca ki, olaya hâkim olan, meseleyi irdeleyenler öğrenmişlerdir. Irak gibi bir yerde yaşaması imkânsız olan bu kuşların, kuzey yarım kürede yaşayabildikleri, o görüntülerin de kuzey denizlerinde yanan bir İngiliz tankerinden sızan petrole kurban giden yüz binlerce kuşlardan bir tanesi olduğunu söylersek, işin mahiyeti adına meselenin ne denli kirli olduğu anlaşılır mı acaba? Benzer birçok olay yaşanmıştır, kurtarılmayı bekleyen balinalar falan. Hatta bu kategoriye eğitim adına seferberlik ilan edenleri dâhil etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Başörtüsüne karşı hararetli söylemleri olan, çağdaşlık, modernlik gibi uydurma kavramlar altından fakih kesilerek İslam’da başörtüsü yok demeye cesaret eden bir takım insanlar (başta kadın dernekleri mensupları olmak üzere), gariban yoksul ailelerin kız çocuklarını okula göndermeyişlerine içerlemiş, seferberlik ilan etmişlerdi. Acaba bunu o çocukları çok önemsediklerinden mi yaptılar? Yoksa egolarını bastırabilmek adına televizyonlara çıkabilmek ve toplumda birilerinin istediği propagandaları yapmak adına mı? Bizim insanımız duyguludur. Duyguları da kolaylıkla sömürülür. Bu sömürü için karşısındaki adamın güçlü olmasına da gerek yoktur. Mesela bizim mahallede, kapısına gelen dilenci Hızır olabilir diye boş çevirmez kimse. Veya kendini acındıran birine nedir, ne değildir demeden yardım eder. Sömürüldüğünü anlasa dahi, tavrında değişiklik olmaz. Benzer örnekleri görebileceğimiz, verebileceğimiz bin türlü malzeme vardır ortada. Dikkatle hatırlanırsa, 2002 seçimleri öncesi Erdoğan ile Baykal bir televizyon programında çocukken simit sattım, su sattım demişti. Bunu imaj için anlattılar. Duygu sömürüsü için. Bir insan olarak, Müslüman bir fert olarak sömürünün şekli şemaili nasıl olursa olsun, giydiği posta kanmaksızın her türlüsüne karşıyım. Ve insani hassasiyeti olan herkesin de karşı olması gerektiğine inanıyorum. Bir insanın sömürüye karşı oluşu dille ifade etmesi yeterli değildir. Yapabileceği basit işler vardır, onları yapması yeterlidir. En başta farkında olmak, muhakeme etmek, irdelemek, alet olmamak, sağlam bir bellek, berrak bir bakış sahibi olmak. Elinde sistemin çarkına çomak sokacak boykot gibi bir nimet vardır. Bugün sistemin işleyişi her yönüyle para dolaşımı üzerinden olmaktadır. O sebeple, zalimlerin malları alınmayarak, elzem olan ihtiyaçlar için üretim kalemleri kurmak ki bunda da dikkat edilmeli, birilerine alet olunmadan yapılmalı. Sömürü karşıtlığı, ifsada karşı olmaktır. Çürümüşlüğe, çürütmeye karşı olmaktır. İnanıyoruz ki, az ama devamlı olanda hikmetler vardır ve bunun ne kadar tesirli olduğunu bilemiyoruz. Bir çıkış yolu adına söyleyebileceklerim bunlar, eklenecekler daha da vardır. Her mümin insanlık adına, hakikat adına, antiemperyalizm adına bir tuğla koymuş olmak adına, dikkatini verebilme erdemini göstermelidir.
__________________
dünyasına dünyasına aldanma dünyasına dünya benimdir diyenin dün gittik yasına... |
|
|
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Akıncı
Üye No : 210
Üyelik tarihi : 25-08-2008
Mesleği : talebe diyelim...
Nereden : değişiyor...
Konuları : 95
Mesajlar : 110
Teşekkürleri: 0
8 mesajına 11 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4
![]() Son Aktivitesi : 18.09.08
Durumu : Status: Offline
|
Türkiye, Cumhuriyetle Müslüman olmamıştır. Türkiye Müslümanları çok köklü bir geleneğe sahip olarak, zirve âlimler, mutasavvıflar yetiştirmiş, tanımış, asırların getirdiği İslami birikimle yeryüzünde barış ve adalet üzerine kurulu bir medeniyet kurmuş ecdada sahip bir millettir. Fıkhı meselelerde asırlardır sorun yaşamamıştır, yaşamayacaktır. Sırf Müslümanların gündemini değiştirmek, aklını bulandırmak adına, "hadi ya öyle mi, İslam’da oruç var mı yok mu" gibi saçma sualleri öne sürenler bunu sömürü adına yapmakta, ne yazık ki birileri de buna hararetle alet olmaya çalışmaktadır.
__________________
dünyasına dünyasına aldanma dünyasına dünya benimdir diyenin dün gittik yasına... |
|
|
![]() |
| Etiket |
| karşıyız, sömürünün, türlüsüne |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|