| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,927 | Üyeler: 10,668 | Online: 212 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum GÜNCEL » MİLLİ GAZETE »

MİLLİ GAZETE
''Hak Geldi, Batıl Zail Oldu''

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27.06.09, 15:29   #1
Alemdâr-ı İslâm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Genel Yönetici
Üye No : 311
Üyelik tarihi : 28-08-2008
Mesleği : Kul
Nereden : Kâinat
Konuları : 5088
Mesajlar : 16,313
Teşekkürleri: 24,281
9,034 mesajına 19,474 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Alemdâr-ı İslâm is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Dün
Durumu : Status: Offline

Standart Sıcak gündemin serin konuları



http://www.milligazete.com.tr/makale...ari-130759.htm

Sıcak gündemin serin konuları

Üniversite, sınav, işsiz mezunlar: "Hayat 3,5 saate sığar mı?" diye bir slogan vardı. Gencecik insanların tüm yaşamlarının üniversite sınavına indirgenmesi ve başarısız olmaları halinde dünyanın sonu demek olacağı algısına karşı bir tepkiydi sanırım. Çocukluk döneminden ergenlik ve ilk gençliğe kadar sınav turnikelerinden geçebilme faslını yaşamaya mahkûmuz mecburen. O üniversite sınavı ki, karşımıza dikilen ve hayatımıza dair her şeyi ona göre planladığımız bir aşılmaz geçit gibiydi bir zamanlar. Başarılı olamazsak, puan alamazsak bizleri zifiri bir karanlık bekliyordu sanki. Bir bakıma iyi miydi acaba böylesine bir korku hali? Belki de bir çeşit güdülenme olmuştur farkında olmadan. Ancak, sınava girenlerin çoğunun içgüveysinden hallice neticeler aldıklarını düşününce pek de iyi saymamalıyız yine de. Sonuç, çoğunluk için hayal kırıklığından ötesi olmuyor çünkü. Tüm bu anti-sınav söyleme rağmen, bir yanda da sınavların yapılması mecburiyeti var aslında. Bunca insan ve sınırlı sayıda kontenjan durumu söz konusu. Nitelik bakımından bir eleme olması halini de eklemek gerek tabii.

İnsan, üniversiteye girdiğinde (halk arasındaki tabiriyle "kapağı attığında") hayatının artık engebelerden, sıkıntılardan arınmış olduğunu düşünüyor. "Üniversiteyi kazanmakla" "hayatının kurtulması" arasında gayrı resmi bir ilişki var sanki. Halbuki hayatın gerçeklerine bakılınca o kadar da kesin konuşmamalı. Üniversiteliler arasındaki işsizlik oranının yüzde 20'lerde olması mesela. Ve istediği alanda çalışamamak gerçeği. Belli bir bilgiyle donanmış ve iyi-kötü bir idealle hayata atılmayı beklerken "işsizlik" denen o kör kuyuya düşen genç insanların kara tablosunu yaşıyor bu ülke. İlk başlarda istediği, sevdiği bir işte çalışmayı düşlerken, giderek "ne iş olsa yaparım"a kadar iniveriyor beğeni-mecburiyet çıtası. Birkaç hafta önce, bir elektronik mühendisi gencin (üstelik yüksek lisans da yapmış) çaresizlikten İŞKUR'a müracaat etmesi ve söz konusu kurumdan gelen (ama başvuru tarihinden 1 hafta sonra gelen) "şaka gibi" bir "iş garantili kurs" davetini hatırlıyorum. Mühendis gence, "cilt bakımı ve güzellik uzmanlığı" kursuna davet geliyor. Ya bu kurum açıkça dalga geçiyor ya da çalışma tarzları bu. Gencin yanıtı ise taşı gediğine koyuyor: (Çaresizlikten o kursa bile katılmayı düşünerek ve gelen mailin başvuru tarihinden 1 hafta sonra olmasına kızarak) "Zamanı geriye döndürme şansım olmadığı için görüşmeye gidemedim. Zamanı 8 gün geri götürebilme yeteneğine sahip olsam niye iş arayayım ki?" Sanıyorum ki, bu ülkenin idarecileri de, insanların, bu gencin söylediği gibi, sıra dışı yetenekleri olduğunu düşünüyorlar. Bu sebepten belki de işsizlere kızmaları.

Gecekondu zihniyetliler: Kenar mahalle diye bir olgu var, Batı'da banliyöler olarak geçer hani. Göçmenlerin, ayaktakımının, yoksul insanların yaşadıkları yerler. İnsanlar, mecbur kalmadıkça oralarda yaşamayı düşünmez. Sıra sıra bloklar, her birinde yüzlerce daire ve her cinsten bir insan kalabalığı. Piramidin en altındakilerin "yaşam merkezleri" (o da nesi?) de diyebiliriz, daha güncel bir ifadeyle. Gerçi, bizde sıra sıra bloklarla özdeşleşmiş değildir kenar mahalle, daha çok Hindistan'dakilerin bir kademe ilerisi olan gecekondu ve türevi yapılardır alameti farikası.

Bizde de üretim tarzının değişmesi ve böylesi bir değişim-dönüşümün gerekli olan hazırlığının, altyapısının gereği gibi yapılmayışı sebebiyle köyden kente mecburi bir göç dalgası oluştu. Kasabaya bile birkaç kez gitmiş-gitmemiş, askerlik dışında köyünün dışına çıkmamış insanlar ekmek uğruna büyük şehirlerin kapısına dayandılar. Sanayileşmenin tarımı boğma, soluksuz bırakma neticesi olacağı yanlış kanısına dayanan bir anlayışın sonuçları da çarpık oldu. Dengesiz nüfus hareketleri ve çarpık kentleşme, çarpıtılan şehirler. Şehrin muhtevası da değişti, manası da. Şehirli olmak, sadece bir il merkezinin sınırları içinde yaşamaya indirgendi.

İstanbul'da yaşayıp da denizi görme ihtiyacı hissetmeyen ve imkânı olduğu halde görmeyen insanlar türedi mesela. Yaşadığı yeri özümsememiş, geçen yılların ve yaşadığı yerlerin kendisine bir şeyler katmasına izin vermeyen, halihazırda yaşadığı yeri "gurbet" sayan bir kafa. Yahya Kemal'in tabiriyle "eski şarkın insan posası"dır sözü edilenler. Öğrenmeye, kendini geliştirmeye, düşünmeye kapalı, aksini marifet sayan, güzelle, estetikle bağı kopuk, bilgiden nefret eden bir tip. Böylesi tipler, yabancı ülkelerde yaşayan Türkler arasında da çoktur. 30 seneden beri gurbette yaşayıp da o ülkenin dilini öğrenmemeyi ve memleketindeki gibi gurbette de kahvede pineklemeyi kimliğinin muhafazası sayan bir tiptir bu. Kenar mahalleleri mesken tutmuşlardır, oralardan genele yayılırlar. Elbette ki kenar mahallelerde yaşayan tüm insanlar böyledir demek insafsızlık olur. Gariban, muhtaç, fakr-u zaruret içindeki veya mütevazı yaşayıp giden insanlar değildir kastedilen. Mantalite olarak medenileşememiş, zihinleri bir gecekondu çarpıklığındaki insanlardır bahsedilen.

Öyle ilçeler var ki, binalarının yüzde 70-80'i kaçak, ruhsatsız ve elbette ki sevimsiz, biçimsiz, çarpık kere çarpık. Önce binayı yapıp, sonradan yolunu geçiren, altyapısını götüren bir zihniyetin ürünüdürler. Planlamayı sevmez, mantıklı olanla işi yoktur bu zihniyetin. Gecekonduyu birkaç sene içinde apartmana çevirmekle formüle edilir. Sözüm ona Anadolu'nun saf, temiz, samimi, hak-hukuk gözeten, harama el uzatmaya korkan insanlarıyken çoğu, ne olmuştur da bu haksız kazancın şahına tevessül ederler? Şehir mi bozmuştur acaba onları, yoksa onlar için bir vesile mi olmuştur tüm bu başıbozukluk, tüm bu metropol cangılı? Gecekondudan apartmana geçişin maddi nimetleri geri kalan hayatlarını "bomboş" geçirebilme fırsatı verir böylelerine. Üstüne basa basa söylemeli yeniden; Bomboş! 18 yaşındayken de 58 yaşındayken de ne zaman emekli olacağının hayalini kurar. İşin kötüsü, emekli olduğunda da gerçekleştireceği bir planı, bir hayali de yoktur. Emekli olmak için dünyaya geldiğini sanan insancıklardır sözü edilenler. Ve didaktik bir son yazmak istiyorsak bu yazıya, pekala onları bu hale getirenleri, bu kısır döngünün esiri yapanları, bir bakıma ölümü gösterip sıtmaya razı edenleri bir güzel eleştirerek bitirebiliriz bu faslı. Çünkü her sonucun bir sebebi vardır.

Türkiye'deki mimari anlayışın gözle görülemeyişi: Gözle görülemeyişinin sebebi mevcut olmayışıdır demek, hiç yoktan işini samimi olarak yapanları kıracaktır. Ama gerçeği de değiştirmez maalesef. Saf, katışıksız, kendine has bir anlayışın olmayışını yaşıyoruz halihazırda.

İnsanlar, konar-göçerlikten yerleşik hayata geçince ister istemez binalarla bir ilgi kurmuşlardır. Önceleri kendilerini tehlikelerden, zorlu koşullardan koruyacak bir yer, barınak yeterken yerleşik hayata geçiş ve kültürün vücuda gelmesiyle binaya da kendi imzalarını attılar. Taş yine vardı, ama işlediler, şekil verdiler, kültür haline geldi. Salt fonksiyonellikle yetinmediler, ruh kattılar, inançlarını yaşattılar o yapılarda. İnsan, doğası gereği sorguladı, gerçeği aradı. Bilimle, kültürle, sanatla kendine cevaplar bulmaya çalıştı. Vücuda getirilen her yapıt gibi binalar da bu arayışa cevap olma çabası olmuştur aslında. Çünkü insanın varlığını anlamlandırmasının bir yolu da üretmesidir, bir yapıt ortaya koyması, bir söz söylemesidir. Asırları tüketen şaheserlere bir bakın. Hepsi bir cevap olma çabasıdır. Belki de bu sebeple mimarlık, teknik bir dal olmanın yanında daha da fazla bir şekilde kültürle, hikmetle ilintilidir. İnsanın iç sesinin taşa, betona dönüşmesidir. Varoluşa bir ışık yakma eylemi gibidir.

Her şeyin ucuzlayıp içinin boşaldığı bir ülkede gerçekten böyle midir peki? Popüler olanın önem kazandığı, estetik kaygının azaldığı ve güzellik anlayışının yerle yeksan olup gösterişe meyledildiği bir atmosferde, mimarlar memnun mudur acaba yaptıklarından veya isteyip de yapamadıklarından? Peki, Türkiye'nin bir mimarlık felsefesi var mıdır? Hala 500 sene önceki camilerin kopyalarını yapmayı marifet saymakla nereye kadar gidilebilir? Onda da açık bir başarısızlık vardır, çok açık. Hangi akımdan etkilenmekteyizdir mesela? Hoş, sürekli olarak bir diğerinden etkilenme de bize has bir şeyleri yapmamıza engeldir ya. Farklı bir şey söyleyebildik mi peki son 2-3 asırda? 1000 sene önceki Selçuklu eserlerinin taklitlerini bugün de yapmak veya onlara özenerek bir şeyler yapmakla kendinize has bir anlayışa sahip olabilir miyiz? Selçuklu ve Osmanlı mimarisini reddiye değildir bu. Ancak, yeni bir şeyler söylemek vaktidir artık. Bunu söylerken de bu birikimden yararlanmak gayet normaldir, ama kötü birer taklidin de sözü bile edilmemeli. Böyle giderse her yer "residence" dediklerimizle, her taraf "cam cepheli" binalarla dolacak. İnsan, şu durumda Cumhuriyet'in ilk dönemindeki binaları bile özlüyor, onlar da yeterince saf bir anlayışın eseri olmasalar bile. En azından riyakâr, taklitçi değillerdi, samimi ve basit bir estetikleri vardı. Son 200-300 yıldır hiçbir konuda bir şey söyleyemeyip, bir şeyler ortaya koyamadığımız gibi bu konuda da etkisizliğimizi sürdürecek miyiz yine? Bir yenilgi bu kadar da uzun sürmemeli ve ayağa kalkmanın da vaktinin gelmesi gerek artık.

Tesadüfün böylesi: Her fırsatta demokrasiden, erdemlerinden, aç karnına yutulursa ne kadar da faydalı olduğundan bahsedenler, en ufak bir "demokratik" tepki ile (şiddet içermeyen ve edeplice elbette) karşılaştıklarında hemen başlıyorlar veryansın etmeye. Seçim gezileri sırasında insanların en ufak şikâyet veya serzenişlerine "azarlar" ile karşılık verenler, bu zincire bir halka daha eklediler. Sağlık Bakanı, oğlunun Bilkent'teki mezuniyet töreninde öğrencilerin tepkisiyle karşılaşınca "Acaba Bilkent Üniversitesi'nde miyim, yoksa bir üçüncü dünya ülkesinde miyim?" demiş. Getirdikleri noktayı kendi ağızlarıyla tasdik etmeleri ne kadar da hoş(!) bir tesadüf olmuş. Tesadüfün böylesine saygılarla...

Burak Kıllıoğlu
__________________





AllaH'ıN SıRRı SeNsİN. KaLbİNe sEfEr eT!
View Alemdâr-ı İslâm'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiket
gündemin, konuları, serin, sıcak

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:22 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.