|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,928 | Üyeler: 10,668 | Online: 222 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| MİLLî GÖRÜŞ MiLLî GöRüŞ Nedir? Ne Değildir? Dün'ü Bu Günü ve Yarını... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Akıncı
Üye No : 1958
Üyelik tarihi : 05-01-2009
Konuları : 34
Mesajlar : 124
Teşekkürleri: 142
34 mesajına 62 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4
![]() Son Aktivitesi : 24.06.09
Durumu : Status: Offline
|
SİYASİ RAKİPLERİN STRATEJİLERİ 1. Siyasi Rakiplerin Geldiği Tarihi Çizgi Bugünkü Tevrat’ın büyük kısmını yazanlar, Yahudilerin üzerinde tarih boyunca kontrollerini sürdürmüş olan, hahamlardır. Beni İsrail Tevrat’tan önce kendi ananelerini, örflerini Kabbala adlı bir kitapta toplamışlardı ve bu Kabbala’ya sıkı sıkıya bağlı idiler. Kabbala’daki görüşlerini Tevrat gönderildikten sonra da muhafaza ettiler. Tevrat’a uyacaklarına, Tevrat’ı eski ananelerine uydurmak yoluna saptılar. İspanya’da 15. asırda Yahudiler çoktu. Kendilerine, Kabbala’nın bir hedefi olarak, kesin dünya hakimiyeti va'dedildiğine inanıyorlardı. Bunun için de yapılması gerekenleri üç başlık altında özetliyorlardı. 1. Bütün Yahudiler toplanacaklar, İsrail’e yerleşip bir Yahudi devleti kuracaklar. 2. Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine Süleyman mabedini inşa edecekler. 3. Fırat ve Nil arasındaki topraklara sahip olunacak ve bu bölge merkezli olarak ebedi dünya hakimiyetini kuracaklar. (Arz-ı Mev’ud) İşte, 15. asrın sonlarına doğru hahamlar İspanya’da bir araya gelerek bu meseleleri uzun, uzun tartıştılar. Bu tartışmalarının ana meselesi şu şekilde özetlenebilir: “Yukarıda bahsedilen bu hedeflerin gerçekleştirilmesi Cenab-ı Hakkın taktirine mi bağlı, yoksa bizim bu şartlara hazırlanmamıza mı bağlıdır?” Mesela günümüzde bile Amerika’da çok yaygın çeşitli Hıristiyan fraksiyonlar var. Kendilerini genel olarak “Born Again Cristian” (Yeniden Hıristiyan Doğuş) olarak tanımlayan bir çok “yeni” kilise ve öğretiler var. Amerikan Başkanlarından Carter, Reagan, Bush gibi isimler ve birçok üst düzey yetkili kendilerini bu şekilde tanımlıyorlar. Amerika’lı meşhur bir gazeteci olan Bayan Grace Halsell, 1999 yılı sonunda yazıp basıma verdiği ve 2000 yılında Crossroad International Publishing yayınlarından piyasaya dağıtılan “Forcing God’s Hand” (Tanrıyı Zorlamak) adlı kitapta da az önce Yahudi Hahamlarının İspanya’daki tartışmalarına benzer konuların günümüzde de en üst düzey Amerikan yetkilileri tarafından inanıldığını ve tartışıldığını belge ve bilgileri ile birlikte açıklıyor. Ve bunları Hıristiyan Siyonistler olarak tanımlıyor. Çünkü bunların inanışına göre Siyonizm dünyadaki hedefine ulaştığında Hıristiyanlar da göğe çekilmiş ve cennette yaşıyor olacaklar. Kitaba konulan başlık çok ilginç: Cenab-ı Hakkın elini yani icraatını çabuklaştıralım. Zorlayalım, çabuklaştıralım. Biz etkileyelim, zorlayalım ki bunlar bir an önce gerçekleşsin. İşte hahamlar da bunu 15. asırda uzun, uzun münakaşa etmişler ve sonunda demişler ki bu bizim gayretimize bağlıdır. Bütün hahamlar burada ittifak etmişler yani biz bunları hazırlayacağız, müstahak olacağız, böylece Cenab-ı Hakk da bize nasib edecek. İspanya’da hahamlar buna karar verdikten sonra, ikinci adımları “peki öyleyse biran evvel bunu gerçekleştirelim” demişlerdir. Bunun için ilk adım olarak dünyadaki bütün Yahudiler İsrail’de toplanacak. O sırada tespit ettikleri en büyük güçlük de Hindistan gibi bir ülkeden Yahudilerin İsrail’e nasıl getirileceği şeklinde idi. Çünkü o asırdaki Marko Polo’nun etkileriyle İspanya’daki Yahudiler Hindistan’ı çok uzak bir rüya ülkesi olarak görüyorlar, dağlar var, yol boyunca hakim başka güçler var, dolayısıyla buralara gitmek çok zor. Her yerdeki Yahudi’yi getiririz de, peki bu Hindistan’daki Yahudileri nasıl getireceğiz. İşte bu soruya cevap ararken denizcilerin (özellikle Müslüman denizcilerin), “sürekli Batıya gidilirse Doğuya ulaşılır” tezi çaresiz tek alternatif olarak önlerine çıkıyor. Hindistan’a İspanya’nın batısındaki denizlerden ulaşarak gitme fikrini benimsiyorlar. Peki bu kısa yolu nasıl bulacaklar? O sıradaki İspanya Maliye Bakanı bir Yahudi. Hahamlar maliye bakanına gidiyorlar ve ondan İspanya Kralı’nı, bu işi finanse etmesi için, ikna etmesini istiyorlar. Bu maliye Bakanı da gidiyor İspanya Kralını etkiliyor. Kral Yahudi değil, Kral Hıristiyan. Maliye Bakanı İspanya Kralına diyor ki: “bak bu Hindistan çok zengin bir ülke, dolayısıyla, böyle bir seferin neticesinde Hindistan’ın bütün bu zenginlikleri senin eline geçebilir”. İspanya Kralı, Yahudi planları ile ilgilenen bir insan değil, o zenginlik peşinde koşan bir adam. Ona proje böyle takdim ediliyor. Kendisinden hibe değil borç isteniyor. Kendisine bütün planlar net bir şekilde ifade edilince: “şu kadar zamanda yapacağız, şu zenginlikleri şöyle getireceğiz, parayı şu kadar fazlasıyla iade edeceğiz”, kral, maliye bakanına müsaade ediyor ve proje finanse ediliyor. Bu kararlar alındıktan sonra, bu seferi gerçekleştirecek bir denizci arıyorlar. Zamanın en tecrübeli kaptanı olarak Kristof Kolomb’u projenin yürütücüsü olarak seçiyorlar. Kendisine her türlü mali imkan veriliyor. Kristof Kolomb bu parayı aldıktan sonra gidip Amerika’yı buluyor. Kristof Kolomb hayatı boyunca Amerika’nın yeni bir kıta olduğunu bilmiyor, orayı Hindistan zannederek ölüyor. Tarihçilerin tespiti böyle. Orada 2-3 sene kaldıktan sonra geri geliyor ve diyor ki; “ben görevimi yaptım, yolu bulun dediniz buldum, ama ben Hindistan’da bahsettiğiniz o zenginlikleri bulamadım, oraya gittim buraya gittim böyle bir zenginlik yok”. Kolomb’un bu itirafları ortaya çıkınca Kral çok kızıyor, kandırıldığını anlıyor ve ceza olarak da Yahudileri katletmeye başlıyor. İspanya’daki meşhur Yahudi katliamının arkasındaki neden budur. Bu sırada Osmanlı’da, 1481’de vefat eden Sultan Fatih’in oğlu II. Beyazıt tahtta. Son derece merhametli, maneviyatçı bir insan. Bu yapılan katliamı duyunca bunlara merhamet ediyor. “Gelin ben size yaşayacak yer vereyim, hayatınızı kurtarayım” diyor ve o zamanki şartlara göre Selanik’i bunlar için en uygun yer olarak tespit ediyor. Türkiye’deki 500. Yıl Vakfı işte bu olayı hatırlatmak maksadıyla kurulmuş bir vakıftır. Ancak bu adamlar Selanik’e gelip bu büyük merhameti, şefkati gördükten sonra, gece gündüz Osmanlıya dua edeceklerine, aynen İspanya’da olduğu gibi, Büyük İsrail’in kurulması için, gece gündüz hıyanet peşinde koşuyorlar. Avcı Mehmet lakabıyla tarihe geçen 4.Sultan Mehmet zamanında, o kadar büyük fitneler çıkartıyorlar ki padişah, bu fitnelerin elebaşı olan ve mesih olduğunu iddia eden zamanın meşhur hahamı Sabatay Sevi’nin idamını emrediyor. O ise, bir heyetin huzurunda kelime-i şahadet getirip ben Müslüman oldum, beni bağışla diyor. Merhametli padişah bunun hayatını bağışlıyor. Ama Haham adamlarını topluyor ve diyor ki “sakın ha ben bunları yaptım diye, sahiden Müslüman oldum zannetmeyin, bundan sonra sizde benim gibi yapacaksınız Müslüman adı alacaksınız, ama asıl dininizden, inançlarınızdan dönmeyeceksiniz” İşte yakın tarihimizde etkili olan dönmeler bu şekilde ortaya çıkmış oluyor. Bunlara hahamın adına atfen Sabataistler de denmektedir. Bunlar o günden beri aynı idealleri için çalışmaya devam ediyorlar. Bu çalışmalar devam ederken, Avrupa’da başka bir Siyonist hareket ortaya çıkıyor. O da, Theodor Herzl’in aksiyonudur. Theodor Herzl Yahudilerin ileri gelenlerini Basel’de toplayarak İsrail’in kurulması için gerekli plan ve çalışmaları başlatıyor. Bu, Osmanlı’nın Rusya’ya harp ilan ettiği zamana rast geliyor. O sıralarda Osmanlı’nın finansal yapısı oldukça bozuk ve Osmanlı’nın acil paraya ihtiyacı var. Theodor Herzl, Sultan AbdülHamid’e giderek Filistin topraklarından yüksek ücretle tarla almak istediklerini ifade eder. Buna arazi satın alma karşılığında paranın yanında, Osmanlı’nın mali yapısını da düzenleyeceklerini ve dış dünyada Osmanlı’ya olan mali güvensizliği de giderebileceklerini ifade eder. Ancak Sultan AbdülHamid “şehid kanıyla alınan topraklar, parayla satılmaz” diyerek kendisini huzurundan kovar. AbdülHamid ve Osmanlı Saltanatının bu kararlı tutumunu yakından gören T. Herzl, gözyaşları ile Avrupa’ya geri döner. Dönerken, yaşadıklarını hatıra defterine kaydediyor ve hatta bu görüşmeyi gözyaşları ile yazarken, bazı sayfalara gözyaşları damlıyor. Bu defterin Avrupa’da bir müzede olduğu söylenir. Hatıra defterindeki gözyaşları ile ıslatılan sayfadaki yazı şöyledir ; “Ben Sultan AbdülHamid’i görünceye kadar hayallerimizi çok kısa zamanda gerçekleştirebileceğimize inanıyordum, ancak bu zatı ve kararlılığını gördükten sonra şimdi inanıyorum ki, bizim hayallerimiz sadece boş-hayal olarak kalacak ve hiçbir zaman gerçekleşemeyecek.” İşte böyle bir düşünce ve gözlemle Avrupa’ya geri dönüyor ve Sultan AbdülHamid’le yaptığı temasının raporlarını diğer Siyonist ileri gelenlerine detaylı bir şekilde anlatıyor. Siyonist ileri gelenler, bu yeni durumu uzun, uzun tartışarak şu sonuçlara ulaşıyorlar: “Öncelikle Büyük İsrail’in kurulmasına yönelik hayallerimizin gerçekleşemeyeceğini kabul edemeyiz. Çeşitli manialar var ancak bunları aşmak zorundayız. Bu yeni durum karşısında biz de planlarımızı yeniden gözden geçirir ve yapılacak olan her şeyi yaparız.” 1892’den 1897’ye kadar Almanya’da, en ince detayına kadar planlar hazırladılar. Bu planları yaptıkları binanın resmini, Milli Gazete neşretmişti. Binanın duvarında bir plaka var ve o plakada: “Theodor Herzl planlarını bu binada hazırladı” yazılıdır. Orada bu planları hazırlamışlardır. Bunlar Sultan Abdülhamit’in nasıl tahttan indirileceği ve Osmanlı’nın nasıl yıkılacağına ilişkin ayrıntılı planlardır. Bu hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1897’de meşhur Basel Konferansını yapıyorlar. Basel konferansında 3 temel karar alınır: 1- En kısa zamanda Sultan AbdülHamid tahtından indirilecek, 2- Osmanlı Saltanatı yıkılacak, 3- 100 sene içersinde de yeryüzünde İslam yok edilecektir. Bu arada bir ilginç “rastlantı’’yı ifade etmek gerekirse, bu konferansın 100. yıl dönümünde aynı salonda inananlar “Avrupa Müslümanları Birliği” toplantısını yapmışlardır. Basel Konferansında alınan bu kararları uygulamak için önceden hazırlığını yaptıkları detaylı bir proje de yürürlüğe girmiştir. Bu, Sultan AbdülHamid’in tahtından indirilmesi ve Osmanlı’nın yıkılması projesinin yürütücüsü olarak Emanuel Karasso istişarelerle seçilmiştir. Emanuel Karasso, İtalyan Mason Locasının başkanı, Yahudi ve Son derece becerikli ve kararlı bir adam. Bu görevi aldığı zaman aşağı yukarı 5 sene kadar içeriden ve dışarıdan Sultan AbdülHamid’i ve Osmanlı’yı inceliyor. Neticede, bu projenin gerçekleştirilebilmesi için, karargahının Selanik’te kurulmasının icap ettiğini düşünerek 1903’te Selanik’e yerleşiyor. Çünkü, incelemelerinin sonunda, orada İspanya’dan gelenlerle bu işi rahatlıkla yürütebileceği kanaatine ulaşmıştır. Emanuel Karasso bu işleri başarabilmek için Selanik’te öncelikle mason locasını açıyor ve diğer yandan da İttihat ve Terakki Partisi’ni kuruyor. Bölgedeki bütün tanınmış insanları hem mason yapıyor, hem de İttihat ve Terakki Partisi’ne yerleştiriyor. Öncelikle o bölgedeki birçok askeri komutanı, ki onların çoğu zaten dönme insanlar, mason yapıyor ve İttihat ve Terakki Partisi’ne yerleştiriyor. Bu kumandanlar vasıtasıyla oradaki orduyu isyan ettiriyor ve Sultan Abdülhamit’in üzerine sevk ediyor. Planın bir parçası olarak, çünkü o ordunun istekleri arasında Meclisin yeniden açılması da var. Sultan AbdülHamid malum merhametli bir insan, kendi kurmay başkanı “müsaade edin bunları kılıçtan geçireyim” diye izin istemesine rağmen, “hayır ben kan dökülmesini istemem” diye izin vermiyor ve Meclisin yeniden açılmasına müsaade ediyor. Halbuki, Sultan AbdülHamid ilk meclisi kapatma nedenine bakarsak şunları görüyoruz. Meclis, Osmanlı meclisi, ancak milletvekillerinin çoğunluğu Rum, Ermeni ve Yahudi. Bugünkü gazetelerde var. Daha o yılda, 1908 yılında, bu Ermeniler ve Rumlar mecliste Ermenice, Rumca konuşmaya müsaade almaya çalışmışlar. Rumca ve Ermenice’nin de resmi dil olması için gayret sarf etmişler. Neden? Çünkü meclisin çoğunluğu Ermeni, Rum ve Yahudi. Bizim saf Anadolu halkı tarlada, köyde, Meclisin yönetimi ise çoğunlukla bunların elinde. Alınacak kararların Osmanlı’yı yansıtmayacağı, yanlış temsil olacağı endişesiyle Sultan AbdülHamid o meclisin kapatılmasına karar vermişti. Şimdi bu asker zoruyla, kan dökülmesin, kargaşa olmasın diye meclisin yeniden açılmasına müsaade ediyor. İşte, yeniden açılan bu ikinci Meclise ise, Emanuel Karasso Selanik Milletvekili olarak geliyor. İttihat ve Terakki Partisinin kurucusu ve Mecliste de bu parti çoğunluğu oluşturuyor. Bunlar, 1 yıl içinde Sultan AbdülHamid’in halline dair kararı meclisten çıkartıyorlar. Bu kararı Sultan AbdülHamid’e tevdi edecek heyetin başına da herhangi bir hata yapılmasın diye kendisi geliyor. Malum Sultan AbdülHamid bunu muhatap kabul etmiyor, getirdiği müslüman adamları azarlıyor ve “İslam Halifesine karşı böyle bir karar alırsınız ve bu kararı tebliğ için de başınıza bir Yahudi’yi koyarsınız. Siz, hiç Allah’tan korkmaz mısınız?” diyor. Buna rağmen, yine de, kan dökülmesin düşüncesiyle tahtından vazgeçiyor. Böylelikle Sultan AbdülHamid 1909 yılında halledilmiş oluyor. Sultan, Selanik’e emniyetli(!) bir bölgeye götürülüyor. O esnada, İttihat ve Terakki Partisi Tarblus’da Garp Cephesi’ndeki bütün yetişmiş askerleri başka yerlere tayin ettiriyor. Zaten harbiye nazırlığında söz sahibi olanlar, İttihat ve Terakkiden Enver, Talat ve Cemal paşalardır. Bunların üçünün de dönme olduğu söyleniyor ve bunlar o sıralarda bütün askeri komutayı ellerine almış bulunuyorlar. Garp Cephesi’ndeki ehil komutanlar başka yerlere tayin olununca, iki yıl içerisinde, 1911 yılında Trablus İtalyan’lara veriliyor. Her ne kadar bir savaş yapıldıysa da, daha önceden bir takım sabotajlar yapıldığı için bu savaşta başarılı olunamıyor. Bu sefer 1912’de Balkan kışkırtmasını yaptırarak Balkan Harbi’ni çıkartıyorlar. 1914’de ise, hiç lüzumu yokken Almanya’dan ziyaretçi olarak gelmiş olan iki tane harp gemisine (Goeben ve Breslau ki bunlardan biri daha sonra meşhur Yavuz fırkateyni oluyor) Sivastopol kıyılarını bombalattırıyorlar. Böylelikle Osmanlı, lüzumsuz yere birinci dünya harbine sokuluyor. Osmanlı bütün cephelerde dünya ile savaşıyor ve neticede de bilindiği gibi imparatorluk son buluyor. Akabinde varolabilmek için İstiklal savaşı yapılmak mecburiyeti doğuyor. Birinci dünya harbinden sonra, 5 sene de İstiklal harbi yapılıyor. Yani, Sultan AbdülHamid Tahtan indirildikten sonra, 15 sene boyunca sürekli harp yapılıyor. Bütün Osmanlı, harap, bitap ve halsiz bırakılıyor. Şimdi bu Sabataistler, yani dönmeler, bütün bunları yapmakla yetinmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bu devletin, Batılıların etkisiyle, Müslümanlıkla bağlarının kesilmesine ayrıca özel bir önem veriyorlar. Nitekim, Fransız Klemenso Lozan’da Kur’an-ı Kerimi havaya kaldırarak diyor ki; “Bakınız bu görüşmelerde aylardan beri bir adım atamıyoruz. Bunun sebebi çok açıktır. Ben size söyleyeyim. Siz bu kitaba bağlı olacak mısınız, olmayacak mısınız? Eğer bu kitaba bağlı olacaksanız, biz size bağımsızlık veremeyiz. Bağlı olmayacaksanız bu taktirde hay, hay anlaşmayı hemen imzalarız, yeni devletinizi kurarsınız ve bizler de onu tanırız. Hatta o esnada Klemenso Kur’an-ı Kerimden özellikle bazı ayetleri seçerek okuyor ve diyor ki; “Siz müslümanlar olarak Hıristiyan ve Yahudilere ezeli düşmansınız. Bu kitaba uymaya devam edecekseniz, bu düşmanlığı sürdüreceksiniz demektir. Bu takdirde de sizinle barış yapmamız mümkün olamaz.” İşte bu müzakereler esnasında Batılılar bizimkilere ne derlerse desinler güvenmiyorlar. Ancak barışın sağlanması hususunda, Mısır Hahamı Haim Nahum Lozan’a giden heyete kefil olup garanti verince bir anlaşmaya ulaşılabiliyor. İlim sanat konusunda insanlığı materyalizme sürükleyen 3 tane meşhur Yahudi var. Bunlar; Durkaym, Froyd ve Darvin’dir. Yahudi insanlığı bunlarla materyalizme sürükleyerek mahvetmenin yolunu tutmuştur. Buna mukabil, siyasi sahada da 3 tane Yahudi var; Theodor Herzl, Emanuel Karasso ve Haim Nahum. İşte Lozan’da bizimkilere, Batılılara karşı garanti veren kişi bu Haim Nahumdur. Bunu, İnönü’nün kendisi, 24 Temmuz 1973 senesinde yaptığı bir televizyon konuşmasında aynen ifade etmiştir; “Benim Lozan’da en büyük güçlüğüm bize olan itimadı sağlayabilmekti. Bize hiçbir zaman itimat etmediler, biz de açık konuşamıyorduk, Çünkü halkın arzusuyla Batılıların arzusu çatışıyordu. Bize dediler ki Lozan’a madde koyacağız. Kanunlarınızı Kur’an'a uygun olup olmadığı konusunda kontrol edeceğiz, eğer uygunsa size müsaade etmeyeceğiz. Biz memnuniyetle kabul ettik. Lozan’daki bu maddeyle, Adalet Bakanlığı’nda 10 sene müddetle birkaç müşavir çalışacak ve uygunluk konusunu tetkik edecekler.” Daha sonra devamla diyor ki; “Üçüncü sene bunları geri çektiler ve dediler ki lüzum yok. Çünkü, görüyoruz ki siz samimi olarak bu vaadinizi yerine getiriyorsunuz.” Diğer bir ifade ile, Batılılar önce bize itimat etmediler ama itimatlarını kazanmak için çok uğraştık. Adalet Bakanlığı’na müşavirler gönderdiler ve bunlar üç sene boyunca gelişme ve çalışmaları tetkik ettiler. Tüm bunlar, bu Sabataistlerin yeni devletin kurulmasında çeşitli tedbirler aldıklarını açıkça göstermektedir. 2. Siyasi Rakiplerin Bilerek Veya Bilmeyerek Alet Oldukları Gerçekler Şimdi bundan sonra, yani, Cumhuriyet kurulduktan sonra, Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi, İttihat ve Terakki Partisi zihniyetinin bir nevi devamıdır. Nitekim, Cumhuriyet Halk Partisinin bütün illerdeki yetkilileri, İttihat ve Terakki Partisi’nin eski İl Katib-i Umumi’leridir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk dönemdeki tatbikatında, büyük oranda Selanik’liler çeşitli Anadolu İllerinin milletvekilleri olmuşlardır. Mesela Altan Öymen’in babası, Giresun’la hiçbir alakası olmadığı halde, uzun yıllar Giresun milletvekili olmuştur. Abidin Özmen, Mardin’le hiçbir alakası olmadığı halde, uzun yıllar Mardin milletvekilliği yapmıştır. O zamanları, milletvekilleri listeler halinde ilan ediliyordu, zaten tek parti, ister seç ister seçme sonunda bunlar milletvekili oluyorlardı. Uzun süre Türkiye böyle bir yapıyla yönetildi. Bu böyle giderken II. Cihan harbi çıktı. II. Cihan harbinde, Hitler Yahudilere zulmedince, harbin sonunda dünya milletleri bu sefer, biz diktatörlük istemiyoruz dediler. Dışarıdan Türkiye’ye demokrasiye döneceksiniz, muhtelif partiler olacak, yoksa sizi Birleşmiş Milletlere almayız dediler. İşte, bu dayatma üzerine Türkiye’de, 1946’da, çok partili hayata geçildi. Çok partili hayata geçildi ancak yine de İttihat ve Terakki zihniyeti kontrolü elden bırakmadı. Bir İttihat ve Terakkici olan Celal Bayar’a Demokrat Parti’yi kurma görevi verildi. Dolayısıyla İttihat ve Terakkinin çizgisi böylece, hem Halk Partisinde hem de Demokrat Partisinde devam ettirilmek istendi. Sonra malum, Demokrat Partinin içersinden çıkan Millet Partisi, Hürriyet Partisi bu çizgiyi kabul etmediler ve ayrıldılar. Ayrı partiler kurdular ama onların içinde dahi hep bu çizgiler bugüne kadar devam etmiştir. İşte şimdi tüm bu tarihi süreci ile olaya baktığımızda anlaşılıyor ki, Saadet Partisi’nin dışındaki bütün partiler bu anlatılan çizginin çeşitli şekilleri olan partilerdir. İstisnasız, tarihi sürecini ifade ettiğimiz tezgahın içinde –bilerek ya da bilmeyerek- var olmaya çalışan partilerdir. Mesela, şimdi AKP’nin “dini referans almayacağız” demesi, bu tezgah içerisinde aynı düzlemde aynı koordinatlarla yürüyeceğiz, anlamına gelir. Yani biz de onlardan bir tanesi olacağız demektir. Çok detaylı tarihi ile birlikte ifade ettiğimiz bu çizginin, günümüzdeki birçok uygulamada da aynen devam ettiğini görüyoruz. Örneğin son 4 yıl içerisinde, 54. Hükümetten sonra, post modern darbe olarak adlandırılan bir süreç yaşandı. Bu çizgiye uygun bir şekilde 18 maddelik bir program, bu partiler vasıtasıyla uygulandı. (İHL’ler kapatılacak, Kur’an Kursları kapatılacak, halk dinini öğrenemeyecek, vakıflar kapatılacak, başörtüsü başta resmi kurumlar olmak üzere adım, adım her yerde yasaklanacak...) İşte size çizgi ve işte diğer partilerin uygulamaları. Peki, bu çizginin temelinde yatan şeyler nedir? Bu çizginin, bu zihniyetin temeli, Emanuel Karasso ve Teoder Herzl’in hareket noktası da olan şey; “İslam düşmanlığı”dır. Yani düşmanlıktır. Karşımızdakiler, kendi ideallerinin gerçekleştirilmesinde en büyük engeli İslam olarak gördükleri için, düşmanlıkları da İslam’ı ortadan kaldırmaya yönelik bir düşmanlıktır. Basel Konferansının kararlarını tekrar hatırlayalım; Sultan AbdülHamid indirilecek, Osmanlı yıkılacak ve İslam 100 senede yok edilecek. Aksiyonun temeli bu. Dolayısıyla bu söz rast gele söylenmiş bir söz değildir. Bu söz, bütün bu tarihi gerçeklere dayanarak ortaya konmuş olan bir hakikattir. Mesela, Ecevit’in Merve Hanım’a saldırışı mecliste bir kin ve nefretten başka ne ifade edebilir? Her gün, her sokakta bu milletin hanımları başlarını örterek dolaşırken sen de bu milletin içinde yaşarken, bu saldırıyı içinde kin olmasa- bir tiyatroda rolünü oynar gibi - yapman mümkün değildir. O saldırı, dişlerini gıcırdatmak, sinirlenmek, işte hep bu çizginin etkisiyle oluyor. Ne derlerse desinler, temelleri budur. Şimdi, tüm bu anlattıklarımızı hızlıca bir film şeridi gibi düşünürsek, başlangıçta kandırılan İspanya Kralı “ben paramı isterim” diyor. Olaylar ardı arkasına ekleniyor ve bir de bakıyorsunuz ki sonuçta Türkiye’de Milli Görüş lideri yasaklı oluyor! Neden? Çünkü kandırılan Kral parasını istemiş yoksa sizi idam ederim demiş. Onlar da gelmişler Selanik’e yerleşmişler. Tüm bu planları yapmışlar. Eğer bunlar Selanik’e yerleşmemiş olsalardı, emellerine başka yoldan ulaşmaya çalışacaklardı, ama taktidir-i ilahi, böyle kurulmuş gelmiş. Bu tarihi gerçeklerden dolayı, Milli Görüş’ün 4 kere partisi kapatılmıştır. Eğer burada illa Milli Görüş’ün bir kabahati olacaksa, o da, İspanya Kralı’na o zaman parasını vermeyi taahhüt etmemesi olur herhalde!!! 3. Şimdi, Sabataist çekirdek gelmiş Türkiye’de büyük sermayenin sahibi olmuş. Tıpkı dünyadaki durum gibi. Prof. Mahir Kaynak “finans kapital”den bahsediyor ve bu gücün şimdi standart otoriteleri yok etmeye başladığını ifade ediyor. İşte bizdeki finans kapital güç de bunlardır, yani aynı köke bağlıdır. Doğaldır ki, aralarına başka bir çok insanlar katılmış olabilirler ancak burada bahsedilen güç o zümreyi yönlendiren etkin güçtür. Bizler buna Rantiyeci Zümre diyoruz. Bu rantiye zümresi, sermayenin yanında medya ve partilerle birlikte hareket etmektedir. Biz bunlara menfi sermaye, menfi medya ve menfi siyaset üçgeni diyoruz. İster Ecevit, ister Bahçeli isterse de diğerleri hep tarihi sürecini de anlatmış olduğumuz bu çizgiye alet olmaktadırlar. Mesela Bahçeli çizgisi, “efendim biz milliyetçiyiz, İslamcıyız vb.” gibi itirazlarda bulunabilir. Ancak yine olayların geçmişine baktığımızda, Ziya Gökalp’in asistanı Yahudi Moiz Tekinalp’tir. Üniversite reformu adı altında, çok kıymetli profesörler olan Ebu Mahsuni, Tahir’ül Mevlevi v.b. gibi alimleri atmışlar, hiçbir müktesebatı olmayan Ziya Gökalp’i Edebiyat Fakültesi’ne profesör yapmışlar. Yanına da Moiz Tekinalp’i vermişler. Moiz yazıyor, Gökalp de ders diye bu notu okuyor. Türkçülüğü yani ırkçılığı medh edip duruyor. Niçin? İslamın temelini ortadan kaldırmak için, ırkçılığı medh edip duruyor. Ancak tarihi seyrine baktığımızda bu Türkçülük, Moiz Tekinalp’ten geliyor. O da öyle düşündüğü için değil, İslam parçalansın diye bunu teşvik etmiş. Şimdi bu rantiyeci azınlık, sermaye, medya ve siyaset gücünü elinde tutarken, aynı zamanda bürokrasiden kendisine taraftarlar da toplamış bulunuyor. Bürokrasiyi kontrol ediyor. Birçok bürokrat bunlara hizmet ediyor. Bugün bürokrasinin içine neler döndüğünün haberlerini çarşaf çarşaf gazetelerden okuyoruz. Dahası, bu görünenin, sadece buzdağının ucu olduğunu iddia eden birçok üst düzey yetkililer de var. Tüm bunlarla birlikte, çeşitli şekillerde korkutulan zümreleri de kendi saflarına koyuyorlar. Tabi bu operasyondaki en büyük destekçileri dış mihraklar. Bu dış mihrakların da ne olduğu basında açıkça yazılmaktadır.( Ruşen Çakır’ın makalesi ) Yine, bir başka misal olarak, geçmişte TÜSİAD profesörlere Refah Partisi hakkında bir rapor hazırlattırıyor. Bu rapor, askerlerin brifing kitabı oluyor. Daha sonra bu rapor, Amerika’da Round Table’ın önüne konuyor ve oradaki şahinler “bunun mutlaka tedbirini almalıyız” diye karar alıyorlar. Neticede mekanizmalar böylece harekete geçiriliyor. Bugün Sabataist dönme azınlığın Türkiye’de istediğini, istediği gibi yapabilme kolaylığı buradan ileri geliyor. Altyapı var, mekanizmalar var, oraya gittiği zaman oradan kolayca düğmeye basılıyor. Ve mekanizmalar yürüyor. Türkiye’de sosyal yapı dediğimiz zaman bir büyük halk çoğunluğu var. Ancak bu büyük halk çoğunluğunun içersinde öyle bir tam donanımlı rantiyeci azınlık var ki bunlar çeşitli hile ve saptırmalarla halkı yanına alarak Türkiye’yi istediği şekilde yönlendiriyor. Şimdi bu büyük halk çoğunluğu içerisindeki mikrop, yani pehlivanın vücudundaki mikrop en sonunda geliyor, bu rantiyeci azınlığa dayanıyor. Ama bu rantiyeci azınlık, bütün dünyada olduğu gibi, manevi bakımdan Sabataizm’in (diğer bir ifade ile siyonizmin) idealleri için çalışıyor. Türkiye dünyanın en önemli ülkesi olduğu için, dünyadaki bu yapı en belirgin şekilde Türkiye’de aynen oluşturulmuş. Şimdi bugün Türkiye’de Ekonomik kriz var, “efendim bunun sebebi siyasidir” deniliyor. Doğru, ama siyasi yapının sebebi ise sosyal yapıdır. Bu sosyal yapının sıkıntısı da bünyesindeki mikroptan kaynaklanmaktadır. Tıpkı, Robert Koh’un bahsetmiş olduğu tüberküloz mikrobu gibi, tüm vücudu saran, halsiz bırakan ve adım, adım ölüme taşıyan bir mikrop; Rantiyeci Azınlık! Bugün, ne ilginçtir ki Siyonizmin ideallerine, ABD’de bazı yaygın Hıristiyan tarikatlar da destek veriyorlar. Tarihi kaynaklarına baktığımızda Hıristiyanlık’ta faiz yasaktır. Eski Ahit’te (The Old Testament) faizin haram olduğuna dair 18 yerde işaret edilmektedir. Faize dayalı bir köle düzeni kurmak isteyen birtakım güçler, Hıristiyanların faize karşı bu duruşunu bozamayınca, konu ile ilgili Hıristiyanlığın hükümleri değiştirmişler ve Allah(CC)’ın haram kıldığı faizi kullarına helal saymışlardır. Bu değişiklik adım, adım Calvin (1509-64) döneminden itibaren yapılmaya başlamıştır. Bu durum o zamanları Hıristiyanların dikkatini pek çekmemiş olsa da, sonuçlarının dehşetinden dolayı şimdilerde konuyla ilgili araştırma yapan birçok Hıristiyan’ın dikkatini çekmeye başlamıştır. Bugün ABD’de, mazisi yaklaşık 200 yıllık olan yaygın bazı Hıristiyan tarikatlar Siyonistlerin bir an önce emellerine ulaşabilmeleri için ellerinden gelen her türlü maddi ve manevi çalışmayı yapmaktadırlar. Bunlar kendilerini Hıristiyan Siyonistler olarak tanımlamaktadırlar. Yukarıda bahsettiğimiz 1999 yılı sonunda basılan “Forcing God’s Hand” adlı kitap, bunların öğretilerini ve kimliklerini dehşetle ifşa ediyor. Şimdi bu kitaptan bazı iddia ve öğretilere bir göz atalım. Bu öğretilere göre artık kıyamet çok yakın ve kaçınılmaz. Yakında dehşetli bir şekilde ardı ardına olaylar olacak. Bombalar patlayacak. İnsanlık büyük acılar çekecek. Sadece bizim tarikatın üyeleri göğe çekilerek cennete alınacak ve tüm bu acıların hiçbirini çekmeyecek. Tanrı, Yahudilere dünya hakimiyetini, biz Hıristiyanlara da ahiret yani cennet hakimiyetini takdir etmiştir. Diğerleri ise çaresiz yok olacaklardır. Tanrının arzusu bu şekildedir. Dolayısıyla bizim bir an önce cennete yani Tanrıya kavuşabilmemiz için İsrail’in desteklenmesi lazımdır. Çünkü İsrail dünya hakimiyetini kurarken bizler de Tanrıya kavuşmuş olacağız. Yine bu tarikat taraftarlarına diyor ki; “eğer yaklaşan bu kıyametten korunmak istiyorsanız, sadece bizim mezhebimize para yardımında bulunun. Çünkü para yardımı yapanlar özel ahiret köşklerinde olacaklar ve bu olayları içinden kavrularak değil, dışardan sefa içerisinde seyredecekler. Bu olaylar onlara eğlence gibi, bir film seyrediyormuş gibi gelecek. Şimdi bu kükürtlü hidrojen bombalarının içinde kavrulmak mı istiyorsunuz, yoksa bunları film gibi seyretmek mi istiyorsunuz? Eğer film seyreder gibi seyretmek istiyorsanız şu kadar para verin.” İşte bu kitap, bu tarikatın ve siyonizmin inanışına göre 6 milyar insanın öleceği Armagedon harbi nerede ve nasıl olacak, bunu anlatıyor. Bu tarikatlar Armagedon harbinin olacağı yere hacı seferleri düzenliyorlar. Bu kitabın yazarı Bayan Grace Halsell’de bu hac seferine katılmış. Onu Kudüs’e yaklaşık 200 mil mesafede Mecdu (Megiddo) bölgesine götürmüşler. Orada bir tepe göstermişler. Bu tepeye İbranice Har deniyor. Har, kelime anlamı itibariyle de tepe demek. Bölgeye Har-Mecdu diyorlar. Dini kaynakların Har-Mecdu’nun Armagedon olduğuna işaret ettiğini söylemişler. Kısacası 6 milyar insan Mecdu bölgesinde ölecektir diyorlar. İnanılır gibi değil ama bunları yaptıkları bir gerçek! Adam hacı seferi düzenliyor götürüyor, incil'den ayetlerle, tefsirlerle Armagedon’u anlatıyor ve sonunda sen o kükürtlü bombaların azabını çekmek istemiyorsan cennetteki locanın parasını ver diyor. Şimdilerde, o parayı daha müessir alabilmek için akla hayale gelmedik icatlar çıkarmışlar. 50 bin tane papaz, bine yakın mahalli televizyonda bugün harıl, harıl bu meseleyi anlatıyorlar. Niçin? Amerika’dan İsrail’e para akacak. Siyonistler hedefine ulaşacaklar. Şimdi bu kitaptan niçin bahsediyoruz? İşte, parayı almak için öncelikle Hıristiyanları korkuttukları gibi, Türkiye’de sömürülerine devam etmek, emellerine ulaşabilmek için, halka bizimle ilgili de korku salıyorlar. Türkiye’de asker,sivil ayırımı yapmadan bizden korkutulanlara, mesela bir üst düzey yetkilinin hanımına, diyoruz ki, hanımefendi yapma etme bizim hakkımızda yayılanların hepsi uydurma şeylerdir. Bu adamlar siyasi sahada mücadele edemedikleri için bu uydurmaları yapıyorlar. Milli Görüş kaç defa iktidar oldu, kime zorla çarşaf giydirdi peçe taktırdı? Kime zorla ne yaptırdı? Ama sistem, bu korkuları salıyor. Suni korku oyunu ile varlığını ve sömürüsünü devam ettirmeye çalışıyor. Diğer bir ifade ile bu Sabataist dönme mihraklar bizimle ilgili yayılan korkuların hiçbirisinin gerçek olmadığını biliyorlar. Yani biz iktidara geldiğimiz zaman İstanbul çöplükten çıkacak, temizlenecek. Onlar bunu biliyor. Zaten bundan korkuyor. Su akmazken, suyu akacak biliyor. Ülkenin ekonomisi düzelecek, Türkiye güçlenecek bunu biliyor. Ancak onlar, bunları istemiyorlar. Şimdi şu 5 maddeye dikkat edin: Rantiye zümresinin arzularının yerine gelmesi için: a- Halktan vergi, zam, faiz, düşük ücret ve düşük taban fiyatları vasıtası ile alınabilecek imkanların azamisinin alınması, b- Kur, faiz oranları ve enflasyon politikaları vasıtası ile halkın imkanlarının rantiye zümresine intikalinin sağlanması, c- Kamu kesimi borçlanma gereksiniminin azami ölçüde tutulması, bu ihtiyacın yüksek faizli borçlarla karşılanmasına tevessül edilmesi, ve bu yolla halkın ve devletin imkanlarının rantiye zümresine intikalinin sağlanması. d- Kredilerin rantiye zümresine tevcihi, e- Diğer bütün vasıtalarla da halkın ve devletin elindeki imkanların rantiyeci zümreye intikalinin sağlanması. İşte rantiyecilerin bizden hoşlanmamasının sebebi, bu beş maddede özetleyebileceğimiz saltanatlarını sürdürmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekleri bildikleri halde, şu söylediğimiz sebepten dolayı bizden hoşlanmıyorlar, Gerçekler nedir? Hırsız, en çok ev sahibinden korkar. Biz, ev sahibiyiz. Bunlar ise haksız yere bizim haklarımızı gasbedenler durumundalar. Her şey aslına döner, bunu da biliyorlar. Yani bu millet mutlaka aslına dönecektir. Bin yıllık tarihine dönecektir. Hak gelince batıl zail olur, bunu da biliyorlar. Aman halk uyanmasın diye; gerçek demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve kalkınma istemiyorlar. Eğer bunlar gerçek manada olursa, bugünkü baskıcı hakimiyetlerini sürdüremeyecekler. Onun için, bu gerçekleri bildikleri için, şimdi şu 18 maddelik planlarını yürütüyorlar. (Demokrasi olmayacak, vakıflar kapatılacak, Kur’an Kursları kapatılacak, İHL’ler kapatılacak, insanlar fişlenecek, başörtüsü yasaklanacak, yeşil sermayeye geçit verilmeyecek, ...) Hatta bu 18 maddeye ilaveten, siyasi sahada üzerimizde başka planlar da uyguluyorlar. Nedir bu 18 maddelik programın manası? Öncelikle diyor ki, demokrasi olmayacak. Açıkça söyledikleri budur. Şu son anayasa değişikliğinde bunların haline bakın. Türkiye’de altına imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uygulansın diyoruz, bunlar, hayır uygulanmasın diyorlar. Nedenmiş? Efendim, bizim ulusal bağımsızlığımız elden gidermiş. Şunlara bakın, şu karikatürlere bakın. Biz, yıllarca, yapılan uygulamalar karşısında sizde milli duygu yok, sizde bağımsızlık duygusu yok diye söyledik durduk. O zamanları hiç ses çıkarmayanlar, bugün tam ve gerçek manasıyla demokrasi uygulansın dediğimizde işlerine gelmediği için “ulusal bağımsızlık” perdesi arkasına saklanmaya çalışıyorlar. Şimdi bu zulümler karşısında adeta yerlerimiz değişti. Biz illa demokrasi olacak diyoruz, onlar hayır olmayacak diyorlar. Biz insan hakları olacak diyoruz, onlar olmayacak diyorlar. İşte sebepler bunlar. Bütün hedefleri, demokrasi ve insan hakları olmasın. Anayasanın ikinci maddesini de istedikleri gibi tersine uygulasınlar. Herhangi bir evrensel norma uygun olarak değil, sadece kendi arzularına uygun olarak milleti idare etsinler. Anayasanın ikinci maddesinde, iki paragraf halinde 6 tane temel esas vardır. Bizim mücadelemizin temelinde bu hakları savunmak yatıyor. Biz diyoruz ki; Anayasanın ikinci maddesi ne diyorsa aynen uygulansın, bunlar ise hayır uygulanamaz diyorlar. Anayasada insan hakkı diyor, ama bunlar, hayır olamaz diyorlar. Adalet diyor, hayır adalet olmayacak baskı olacak diyorlar. Orada demokrasi olacak diyor hayır olmayacak diyorlar. Orada laiklik diyor, hayır laiklik olmayacak din düşmanlığı olacak diyorlar. Orada sosyal devlet diyor, hayır halk değil sadece bizim kendi zümremiz düşünülecek diyorlar. Orada hukuk devleti olacak diyor, hayır hukuk, mukuk tanımayız diyorlar, İşte bizzat Anayasa Mahkemesi Başkanı Alman Adalet Bakanı hanıma “biz bu Fazilet Partisi’ni kapatmaya mecburuz, onun için hukuk mukuk dinlemeyiz. Bu bizim için çok büyük bir tehlikedir, biz bunu kapatmasak, bu hukuksuz mukuksuz tedbirleri almazsak, ilk seçimde bunlar gene iktidar olurlar.” Diyebiliyorlar. Bu oyunlar her gün gözümüzün önünde cereyan ediyor. Tüm bu uygulamaların ana sebebi ise başta anlattığımız tarihi çizgidir. Neden böyle oluyor? Çünkü Türkiye’de açıkça görünmeyen bu tarihi çizginin güdümündedir. Şimdi, bu rantiyeci zümrenin hakimiyetini devam ettirebilmesi ve anayasanın ikinci maddesini tersine uygulayabilmesi için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Saadet Partisi’nin iktidar olmaması gerekmektedir. Bugün tek gayeleri, Saadet Partisi’nin iktidarına mani olmaktır. İkinci olarak, bürokrasi vasıtasıyla uygulamaları tersine sürdürmeyi hedeflemektedirler. Yani Anayasada bunlar yazıyor ama uygulama tersine oluyor. Bunu da bürokrasi ile gerçekleştiriyorlar. TBMM’de Saadet’in iktidar olmaması için yapılması gerekenler: Önce, Saadet tehlike olarak gösterilecektir. Ha taliban, ha siz diyebiliyor birtakım insanlar.Bunu niçin söylüyor? Halk televizyonlarda Taliban ile özdeşleştirilen resimlere, görüntülere bakarak Saadet Partisi’nden ürksün ve oy vermesin. Uygulanan taktik budur. Siz demokrasi ve insan haklarına karşısınız diyor. Çünkü, halkın gözünde bizi küçültmek istiyor. Siz iktidar olamazsınız diyor. Çünkü, bu fikri yaygınlaştırarak bize sempati ile bakanları etkileyip, oy vermelerine mani olmaya çalışıyor. Halkta “nasıl olsa iktidarı bunlara vermezler, bari oyum heba olmasın” fikrini bize karşı yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Sizi izole etmek lazım, sizinle ne koalisyon kurulur ne de iktidar olursunuz diyorlar. Mesela, meclis başkanları bu kadar yıldan beri hep en büyük partiden seçilmiştir. Ancak, Refah Partisi en büyük parti olunca nedense bu kural bozuldu! Sizin kaynaklarınızı engellemek lazım diyor. İşte bu sebeple az önce de bahsedilen 18 maddelik planları uygulamaya çalışıyorlar. Sizi kapatmak yetmez, sizin kökünüzü kurutmak lazım diyor. Bizim dağılmamız için her türlü entrika ve desiseyi yapıyor. Yeşil sermaye diyerek halkın kendi içinden çıkmış teşebbüslere mani olmaya çalışıyor. Gerici basın diyerek halkın gözünde gerçeklerin gizlenmesine gayret ediyorlar. Gerici basın diye haber alma özgürlüğü ve eşit muamele hakkını ihlal ediyorlar. Seçim Kanununu değiştirmemiz lazım, Belediye Başkanlarını iki kademede seçelim diyorlar. Çünkü bizimle ancak hepsi bir araya gelirse bir varlık göstererek mücadele edebilirler. Aksi takdirde mağlup olacaklarını çok iyi biliyorlar. Halk belediye hizmetlerinden çok memnun. Dolayısıyla bu hizmetler için teşekkür edeceğine, halka rağmen, bize karşı seçim kanununu değiştirme hilesine başvurmaya çalışıyor. Siyasi partilerin kolayca kapatılması için gereken zemini oluşturmaya çalışıyorlar. Çünkü meydanlarda yenemedikleri bir halk hareketini, kapalı kapılar ardında çeşitli hile ve oyunlarla yok etmeye çalışıyorlar. Demokrasiyi zayıflatmak, Milletvekillerini yıpratmak, Dokunulmazlıkları kaldırmak istiyorlar ki halkın temsilcileri hiçbir şey ifade edemesinler. Yargı ve idarenin siyasi partilere kolayca müdahale edebilmesini istiyorlar. Anayasa değişikliklerinde gözettikleri hedefler de bu yöndedir. Yargıya kimse karışmayacak ama yargı istediği şeyi istediği gibi hatta Meclis aritmetiğini bile değiştirecek! Örneğin yargı “Faziletli milletvekillerinin hepsinin milletvekilliğini düşürdüm” diyebilirdi! Hiçbir engel yok! Buna demokrasi demek mümkün mü? Kim yapıyor bunu; sabataistler. Etkin güçler. Demokrasinin zayıflatılması lazım, Yargı ve İdarenin müdahale maksadıyla bütün bunları yapabilir hale getirilmesi lazım. Referandum, yani halk oylamasından kaçınılması lazım. İşte bizim dışımızdakilerin kriterleri bunlardır. Demokrasinin zayıflatılması, bürokrasinin kuvvetlendirilip genişletilmesi lazım, bunun için ne yapıyorlar şimdi, Bankalar Kurulu diyor, yetkileri onlara devrediyor, yarın sen hükümet olsan dahi karar alamayacaksın. Ecevit’in meşhur halk sektörü teorisi, YÖK, Şeker Kurulu vb. gibi. İşte tüm bunlar, az önce bahsettiğimiz 18 maddeye ek olarak bize karşı uygulanmaya çalışılan diğer 18 maddelik planlardır. Her şey Meclisten alınıyor. Peki bu olaylar niye oluyor: Bu tarihi, bu temeli, bu gerçekleri bilmeden bir insanın meydana gelen bu olaylardan bir şey anlaması mümkün değildir. Ayrıca bunları bizim anlamamız yetmiyor, halkın da bunları anlaması lazım. Bu partiler nedir? Saadet partisi nedir? Biz farklıyız diyoruz. Nedir bu fark? Bunun görünen delilleri programımızda belli, biz maneviyatçıyız, biz nefis terbiyesini esas almışız, bizim temelimiz şefkat, bize karşı olanların ki düşmanlık, her noktada biz gerçekten de onlardan ayrıyız. Çünkü biz halkın kendisiyiz, onlar ise böyle bir zümrenin tarihi çizgisini devam ettirenlerdir. Bilerek ya da bilmeyerek. Bunun olabilir ki farkında da olmazlar, ama davranışları böyle, buna göre hareket ediyorlar. Bizim bu gerçekleri kendilerine de anlatmak lâzım. Herkese anlatmak lâzım. Mesela bu solcular, 53. Hükümet zamanında kendi soruşturma önergelerine oy vermediler. Niye vermiyorsunuz dediğimiz zaman, biz bu hükümeti düşüremeyiz, düşürürsek Refah Partisinin etkisi altında kalmış oluruz dediler.Yani bunların Anayasaları her şey bir tarafa önce ‘’Refah partisi gibi bir parti olmayacak” demek oluyor. “Yolsuzluğa, hortumlamaya en azından edebiyat olarak karşılar ama uygulamada tam tersine hareket edebiliyorlar. Bu çelişki nereden geliyor? Çünkü onlar bilse de bilmese de bu tarihi çizginin devamıdırlar. Onun için sizin anayasanız bağnaz bir önyargı ile Refah karşıtlığı olmamalı, en azından bu medenî davranışı içinize sindirmeniz gerekir demek ihtiyacını duyuyoruz. Çünkü bu tutumların temel nedeni esas sebep, bunların asıl üstadının Emanuel Karasso olmasıdır. İşi baştan oluştururken böyle kurmuş, Refah olmayacak diye kurmuş. İttihat ve Terakki, Theoder Herzl planı hep buna göre yapılmış. Bu, bugünün işi değil ki, yüzyılların işi, planı, kumpası. Bu bir çizgi bu tarihten geliyor. Onlar da bundan dolayı düşmanlık gösteriyorlar. Şimdi dolayısıyla onların bize karşı stratejileri işte onlara burada bahsettiklerimizi yaptırıyor. Bizi tehdit olarak göstermesi lazım, siz insan haklarına, demokrasiye karşısınız demesi lazım. Halbuki tam tersine, siz iktidar olamazsınız diyorlar ama biz doğal iktidarız. Aslında bu millet var olduktan sonra, bizden başka iktidar olamaz. Sizi izole etmek lazım, kaynaklarınızı engellemek lazım, kökünüzü kurutmak lazım, diyorlar. İşte tüm bu planlar bu tarihi çizgiden çıkıyor. Yürütülen politikalar buradan neşet ediyor. Bunlarda şaşacak bir şey yoktur. Yalnız milletin bunları öğrenmesi lazım, bunların öğrenmesi yetmez. Bizim insanımızın da bilmesi lazım. Bunlar tam anlamıyla bilindiği taktirde Saadet’in iktidarı kaçınılmaz olacaktır. Milletimizin Saadet’i kaçınılmaz olacaktır. Zafer, bunları iyi bilip gereğini yapanların olacaktır. |
|
|
![]() |
| Etiket |
| rakiplerin, siyasi, stratejileri |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|