| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,934 | Üyeler: 10,668 | Online: 214 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum MÜCADELE » TARİH »

TARİH Geçmişten Günümüze Tarihimiz.

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 08.07.09, 12:38   #1
Adige Abzakh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Adige Abzakh is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Thumbs up Yüzyıllardır kanayan yara; Doğu Türkistan ve korku devleti Çin


İki bin iki yüz yıllık geçmişi ile Türkistan toprakları, dünyanın en önemli ve köklü medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır. Batıda Hazar Denizi ve Ural Dağları'nın güney kısmına, kuzeyde Sibirya'ya, güneyde İran, Afganistan ve Tibet'e, doğuda Çin ve Moğolistan'a sınır olan Türkistan, oldukça geniş bir sahaya sahiptir.
Bugün, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan'ın dahil olduğu bölge Batı Türkistan olarak anılmakta, iki asırdır Çin'in esareti altında bulunan bölge ise Doğu Türkistan olarak adlandırılmaktadır. Türkistan'ın coğrafi ve stratejik olarak taşıdığı önemi anlamak için ise, öncelikle bölgenin iki dev gücü olan Rusya ve Çin'in bu topraklara olan ilgilerini göz önünde bulundurmak yeterlidir. Coğrafi yapının da sebep olduğu siyasi oluşumlar neticesinde bugün Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılmış olan Türkistan toprakları üzerinde, Rusya'nın ve Çin'in çok önemli planları vardır.

Bu iki ülkenin söz konusu bölgeden ne pahasına olursa olsun vazgeçmeme tutkusunun ardında, bölgenin stratejik konumunun yanı sıra, sahip olduğu zengin yeraltı rezervleri de büyük rol oynamaktadır. Batı Türkistan'daki Türk devletleri Rusya için, Doğu Türkistan ise Çin için kaybedilmemesi gereken önemli birer hammadde kaynağı niteliğindedir.
Rusya, Bolşevik Devrimi sonrasında, farklı Türk boylarından farklı devletlerin kurulduğu Batı Türkistan üzerinde güçlü bir denetim mekanizması oluşturdu. Öncelikle, bölgenin asırlardır "Türkistan" olarak bilinen ismi reddedilip, bu topraklar "Sovyet Orta Asyası" olarak adlandırıldı. Böylece Türklerin sahip oldukları ortak milli şuurun yok edilmesi hedefleniyordu. Rusya'nın bu topraklardaki politikasının öncelikli maddesini ise İslam'ı bu topraklardan silmek oluşturuyordu. Bu dönem boyunca bir yandan çeşitli yaptırımlarla Türklerin milli kültürleri yok edilmeye çalışılırken, bir yandan da camiler, mescidler, dini eğitim veren kurumlar kapatıldı ve din sosyal hayattan tamamen çıkarıldı. Öte yandan Kırım Türkleri de bir gecede topluca Sibirya'ya sürüldü, evlerine ve topraklarına da Ruslar yerleştirildi. Dahası, Orta Asya milletleri arasında suni etnik çatışmalar ve kavgalar oluşturuldu. Sovyet rejiminin Türkleri asimile etmeye yönelik bir diğer uygulaması ise, Kafkas ve Orta Asya Müslümanları arasında ana dillerinin yanında ikinci bir dil geliştirmek oldu. Bu nedenle, bugün söz konusu toplumlar arasında iletişim kurmak için Türkçe değil, Rusça tercih edilmektedir.



Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)

Doğu Türkistan ise, Batı Türkistan'da yaşananlara çok benzer, ancak çok daha şiddetli bir baskı dönemi yaşadı. 1700'lerin ortalarında Çin istilasına uğrayan Doğu Türkistan, kısa aralıklarla bağımsızlığını elde etti. Ancak dünya ve bölge siyasetinde yaşanan değişimler Doğu Türkistan'ın bağımsızlık özleminin gerçekleşmesine engel oldu. Yaklaşık 10 milyon km2 yüz ölçümüne sahip olan Çin, 2 milyon km2'lik yüz ölçümü ile dünyanın dev ülkelerinden biri olan Doğu Türkistan'da uyguladığı baskı ve tecrit politikalarıyla bir halkı toptan imha etmeye çalıştı.
Aynı Batı Türkistan'da Rusya'nın yaptığı gibi Doğu Türkistan'da da Çinlilerin ilk icraatı bölgenin adını değiştirmek oldu. Çin'in ürettiği yeni isim, "Sincan Uygur Otonom Bölgesi" idi. Daha sonra da tüm emperyalist devletlerin izlediği politikaların benzerleri birer birer uygulamaya kondu. Halkın inançlarına, gelenek ve adetlerine, dini uygulamalarına karşı acımasız bir savaş yürütüldü, birçok alanda etnik ayrımcılık uygulandı, bağımsızlık talepleri şiddet yoluyla bastırıldı, savunmasız insanlar topraklarından sürüldü, sürülenlerin yerine Çinliler yerleştirildi. Tüm bunların üzerine bir de vahşiliği ile tanınan "Çin işkenceleri" ve zulmü eklendi.
Dünya kamuoyunda çok az bilinen bu zulmün detaylarına girmeden önce, Doğu Türkistan'ın tarihi, jeo-stratejik ve jeo-politik konumu üzerinde durmak gerekir.

TÜRK-İSLAM UYGARLIĞININ BEŞİĞİ: DOĞU TÜRKİSTAN
Tarihi MÖ 200'lü yıllara (Göktürkler ve Hunlar dönemine) kadar dayanan Türkistan toprakları, tarihin ilk dönemlerinden beri Türklerin ana yurdu, bin yıldan beri de İslam toprağıdır. Tarih boyunca Türkistan adı ile bir devlet veya hanlık kurulmamış olmasına rağmen, Orta Asya'nın büyük bölümünü oluşturan söz konusu alan, eski çağlardan beri Türklerin yerleşim merkezi olduğu için Türkistan olarak adlandırılmıştır. Özellikle de araştırmacılar tarafından tarihin ilk medeniyet merkezlerinden biri olduğu belirtilen Doğu Türkistan, jeo-stratejik konumu itibariyle Batı ve Doğu kültürlerinin kaynaştığı bir alan olmuştur.


İbn-i Sina (sağda), Kaşgarlı Mahmut (ortada) ve Farabi ( solda) gibi büyük İslam alimleri, Türkistan topraklarında yetişen değerli isimlerden sadece birkaçıdır.



Tarih boyunca büyük imparatorluklara ev sahipliği yapan bu topraklar, Halife Abdülmelik Mervan döneminde Türklerin kendi rızaları ile İslam'ı kabul edişinden sonra İslam aleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Özellikle Hakan Satuk Buğra'nın İslam'ı kabul etmesinin ardından 751-1216 yılları arasındaki dönem Doğu Türkistan'ın altın devri olarak bilinir. Medreseleri ve öğretim kurumları ile ünlenen Türkistan, bu dönem boyunca dünyanın dört bir yanından gelen öğrencileri misafir etmiş, tarihe yön veren devlet ve bilim adamları yetiştirmiştir. Bu bölgeden dünyanın dört bir yanına göç eden Türkler ise İslam'ı dünyanın çeşitli ülkelerine taşımışlardır.


Kutadgu Bilig ve Atebetü'l Hakayık gibi eserler, Türk-İslam tarihinin olduğu kadar dünya tarihinin de en önemli eserleri arasında sayılmaktadır.



Bu topraklarda doğan Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar, Selçuklular, Saidiler İslam'ın bayrağı altında devlet kurup, Türk-İslam uygarlığının en güzel örneklerini vermiş ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Mahmut Gaznevi, Abdülkerim Satuk Buğra, Timur, Selçuk Bey, Babürşah, Melikşah gibi büyük devlet adamları da bu topraklarda yetişen değerli isimlerdendir. İmam Buhari, İmam Tirmizi, İbn-i Sina, Ebunasril Farabi, Fergani, Zimahşeri, Sekkaki gibi eserleri ile İslam kütüphanelerini zenginleştiren, dünya bilim adamlarına yol gösteren bilginler de bu toprakların evlatlarıdır. Ayrıca Divan-ı Lügat-it Türk'ün yazarı Kaşgarlı Mahmud, Kutadgu Bilig'in yazarı Yusuf Has Hacib, Atebet'ül Hakayık adlı dev eserin sahibi Ahmed Yüknek gibi dünya tarihine kültür hazineleri ile yazılan isimler de Türk-İslam uygarlığının beşiği olan bu topraklarda yaşamıştır. Burada sadece birkaçına yer verdiğimiz bu isimler, Doğu Türkistan'ın İslam ve Türk dünyası için taşıdığı değeri ortaya koymaktadır.
DOĞU TÜRKİSTAN ÇİN TOPRAKLARININ BİR PARÇASI DEĞİLDİR
Çin'in, Doğu Türkistan halkına karşı yaptığı insan hakları ihlallerini ve zulmü gizlemek için uluslararası arenada öne sürdüğü iddialardan biri, bu bölgenin "Çin topraklarının bir parçası olduğu", dolayısıyla da Doğu Türkistan'da yaşananların "Çin'in iç meselesi sayılması gerektiği" iddiasıdır. Oysa tarihi kaynaklar bu iddiayı yalanlamaktadır. Bunların başında Çinlilerin, diğer milletlerden kendilerine karşı yönelen saldırıları engellemek için inşa ettikleri Çin Seddi gelmektedir. Tarihte ilk defa Çinliler ile bölgede yaşayan diğer milletler arasındaki resmi sınırı bu set oluşturmuştur. Ve Doğu Türkistan Çin'in tarihi sınırları olarak kabul edilen bu setin dışında kalmaktadır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Ayrıca, Doğu Türkistan'da bol miktarda bulunan yeşim taşının adı ile anılan Yeşim Kapısı'nın çeşitli kaynaklarda Çin'in en batı sınırı olarak kabul edildiği aktarılmaktadır. Doğu Türkistan'a açılan bu kapının, Çin'in batıdaki en uç noktası olarak kabul edildiğini dile getiren kaynaklardan birisi 1939 yılında Şanghay'da basılan New China Atlas (Yeni Çin Atlası) isimli bir Çin kaynağıdır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Öte yandan tarih boyunca Çin Seddi ile Hazar Denizi, Sibirya ile İran, Afganistan, Pakistan, Keşmir ve Tibet sınırları arasında kalan bölgenin adı Türkistan olmuştur. Bu durum İslam tarihinin ilk kaynaklarında, tarihi İran ve Hint belgelerinde belirtildiği gibi, pek çok batılı tarihçi de bu konuda hem fikirdir. Bilinen en eski Türkologlardan Nikita Biçurin, "Hazar Denizi ile Kuh-ı Nur Dağları arasında bir millet yaşar. Bunlar Türkçe konuşurlar ve İslam dinine inanırlar. Bu insanlar kendilerini Türk olarak takdim ederler ve onların ülkesi Türkistan olarak anılır" şeklindeki sözleriyle bu tarihi gerçeğin altını çizmiştir.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Çin'in bölgeyi işgalinin ardından bu topraklara, "yeni kazanılan yer" anlamını taşıyan, "Xinjiang" (Sincan) adını koyması ise bu tarihi gerçeği değiştirmemektedir.

Her ne kadar komünist Çin yönetimi, Doğu Türkistan'ın kendi topraklarının bir parçası olduğu iddiasında bulunsa da, bu toprakların Çin'in doğal sınırları olarak kabul edilen Çin Seddi'nin dışında kalıyor olması, bu iddiayı çürüten etkenlerden biridir.

MÖ 206 yılından MS 1759 yılına kadar geçen yaklaşık 2000 yıllık süre içerisinde, Doğu Türkistan 1800 yıldan uzun bir süre bağımsızlığını korumuştur. Bu tarihler arasında Hun Türk Hakanlığı'na veya Göktürk Hakanlığı'na bağlı kalınan dönemlerde bile, yerel idare tam anlamı ile Doğu Türkistan halkının elinde olmuştur. MS 751'den 1216'ya kadar geçen süre ise Doğu Türkistan'ın tam anlamı ile bağımsız olduğu bir süreçtir. Tüm bu dönemler boyunca Çin, tarihi İpek Yolu'nu denetimi altına alabilmek için zaman zaman Doğu Türkistan'ı işgal etmiştir. Ancak Çin istilaları hep kısa sürelidir ve Çin hiçbir işgal döneminde Doğu Türkistan üzerinde tam anlamı ile bir hakimiyet kuramamıştır. Doğu Türkistan'ın bugüne kadar geçen yaklaşık 2200 yıllık geçmişinde, Çin'in istilası altında geçen yılların toplamı (1934 yılında başlayan ve bugün de devam eden işgal de göz önünde bulundurulduğu takdirde) 570 yıldan biraz fazladır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Doğu Türkistan'ın Çin toprağı olduğu yönündeki iddiayı geçersiz kılan çok açık demografik gerçekler de vardır. Doğu Türkistan nüfus yapısı, dili, dini, sahip olduğu etnik köken, milli ve manevi birikimi açısından da Çin'den tamamen bağımsız bir yapı sergilemektedir. MÖ 206 ile MS 220 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, ünlü Çinli tarihçilerden Pan Ku da bu gerçeği şu sözleri ile dile getirmektedir:
"Giyim, kuşam, yemek ve dil olarak Uygurlar Orta Krallıktan tamamen farklıdırlar... Dağlar, ovalar ve büyük çöl bizi onlardan ayırır."[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Doğu Türkistan topraklarından geçen "İpek Yolu" tarih boyunca Çin ekonomisinde önemli bir yer tutmuştur. Günümüzde de Çin'in, Doğu Türkistan topraklarını hakimiyeti altında bulundurma isteğinin altında, bu stratejik alanı denetimi altında tutma isteği yatmaktadır.

Bu farklılık tarih boyunca korunmuş, Çin işgali altında geçen dönemlerde de herhangi bir asimilasyon yaşanmamıştır. Bugün yaklaşık 17 milyon nüfusu olduğu tahmin edilen Doğu Türkistan'ın %54'ünü -%47'si Uygur ve %7'si Kazaklar olmak üzere- Müslüman nüfus oluşturmaktadır. (Çin'in 1997 yılında açıkladığı verilere göre belirlenen bu oran, uluslararası organizasyonlar tarafından -Çin'in bu konuda taraflı bir tutum sergilemesinden dolayı- güvenilir bir bilgi olarak kabul edilmemektedir.) Müslüman nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Uygurlar ise ne dilleri ne etnik kökenleri ne de dinleri açısından Çinlilerle benzerlik göstermektedir. Uygur alfabesi Arapça harflerden oluşan bir alfabedir, Uygurların dini İslam'dır ve bu halk bin yıldan uzun bir süredir Türk-İslam inanç ve örfünü yaşamaktadır.
Doğu Türkistan'ın Çin'in bir parçası olduğu iddiasını çürüten unsurlardan birisi de Uygur Tükleri'nin, dilleri, dinleri, gelenekleri, yaşam tarzları ve kültürleri ile Çin halkından tamamen farklı olmalarıdır.

Tüm bu tarihi bilgiler, coğrafi ve sosyolojik gerçekler Doğu Türkistan'ın Çin'in bir parçası değil, aksine Çin'in tarih boyunca topraklarına katmayı istediği ayrı bir bölge olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Doğu Türkistan halkı en zor ve çetin koşullarda dahi Çin idaresini kabullenmemiş, sık sık bağımsızlık girişimlerinde bulunmuş, gerektiğinde silahlı mücadeleye de başvurmuştur. Örneğin Mançu hükümranlığının Doğu Türkistan'ı işgal ettiği 1759'dan 1862 yılına kadar, Müslüman halk 40'dan fazla defa ayaklanmış ve Çin yönetimine başkaldırmıştır.
Peki, tüm bunlara rağmen Çin'i Doğu Türkistan konusunda bu kadar ısrarcı kılan nedir? Çin'in yıllardır yaptığı zulüm ve işkencelere geçmeden önce, bu sorunun cevabına kısaca değinmek gerekir.



DOĞU TÜRKİSTAN'IN BAĞIMSIZLIK DÖNEMLERİ

Birinci Dönem
MÖ 206'ya kadar geçen dönem

İkinci Dönem
MÖ 206 -108 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare Üçüncü Dönem
MÖ 86 - 60 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare

Dördüncü Dönem
MÖ 10 - MS 73 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare
Beşinci Dönem

Tam Bağımsızlık

Altıncı Dönem

555 - 639 Göktürk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare

Yedinci Dönem

650 - 660 Göktürk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare

Sekizinci Dönem

699 - 738 Türgiş Türk Hanlığı'na Bağlı Yerel İdare

Dokuzuncu Dönem

751 - 1216 Tam Bağımsızlık

Onuncu Dönem

1217 - 1352 Moğol İmparatorluğu'na Bağlı Yerel İdare

On Birinci Dönem

Tam Bağımsızlık

On İkinci Dönem

1679 - 1752 Kalmuk Devletine Bağlı Yerel İdare

On Üçüncü Dönem

1756 - 1759 Tam Bağımsızlık.


ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN'I İSTİLA ETTİĞİ DÖNEMLER





Birinci Dönem

MÖ 108 - 86 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi

İkinci Dönem

MÖ 60 -10 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi

Üçüncü Dönem

MS 74 - 103 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi

Dördüncü Dönem

640 - 649 Ülkenin Tamamı

Beşinci Dönem
660 - 699 Ülkenin Tamamı
Altıncı Dönem

738 - 751 Ülkenin Tamamı ve Batı Türkistan'ın Bir Bölümü

Yedinci Dönem

1753 - 1756 Ülkenin Tamamı

Sekizinci Dönem

1759 - 1861 Ülkenin Tamamı

Dokuzuncu Dönem

1879 - 1931 Ülkenin Tamamı
Onuncu Dönem1934 - Bugün.

Tabloda da görüldüğü gibi Doğu Türkistan'ın yaklaşık 2200 yıllık geçmişinde, Çin'in istilası altında geçen yılların toplamı yaklaşık 570 yıldır. (Unutulan Vatan Doğu Türkistan, İsa Yusuf Alptekin, Seha Neşriyat ve Ticaret AŞ, 1999, s. 90-91)



ÇİN, DOĞU TÜRKİSTAN'DAN NEDEN VAZGEÇMİYOR?
Genel coğrafya bilgisine sahip bir kişi, Çin'in Doğu Türkistan konusundaki ısrarını anlamakta hiç zorlanmayacaktır. Bilindiği gibi coğrafi olarak Çin'in Batı ile iletişiminin arasında iki önemli engel vardır: Birincisi 5000 km uzunluğundaki dev Taklamakan Çölü, ikincisi de Çin sınırını boydan boya kaplayan Çin Seddi.
Doğu Türkistan sınırlarındaki Taklamakan Çölü'ndeki petrol kaynakları dünyanın en zengin petrol rezervleri arasında yer almaktadır.

Doğu Türkistan ise Çin'in, çölün ilerisinde ve setin arkasında kalan tek toprağıdır ve bu yönüyle Çin'in Batıya açılan penceresi konumundadır. Coğrafi konumun siyaset üzerindeki etkisi ve coğrafi olarak avantajlı bölgelerin stratejik olarak da avantajlı olmaları gerçeği, Doğu Türkistan'ı Çin için vazgeçilmez hale getirmektedir. Bu nedenle Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan topraklarından çekilmek ve burada bağımsız bir devlet kurulmasına izin vermek yerine, baskı ve şiddetle yerli halka işgali kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bir yandan da haber alma ve iletişim özgürlüğü de dahil olmak üzere her türlü özgürlüğü ortadan kaldırıp, Doğu Türkistan'ı kapalı bir kutu haline getirerek, bölgeyi mümkün olduğunca dünya gündeminden uzak tutmaktadır.

Doğu Türkistan'ın tüm yer altı kaynakları Çin tarafından sömürülmektedir. Bu kaynaklardan elde edilen gelirden Müslüman halk kesinlikle faydalanamamaktadır.

Çin'in en batı noktasını oluşturan bu topraklar, Soğuk Savaş döneminde Çin tarafından, Sovyet tehdidine karşı tampon bölge olarak kullanılmıştır. Bu yönüyle Çin'in söz konusu topraklar için atacağı her türlü adım, hem kendisinin hem de bölge ülkelerinin güvenliğini ve istikrarını doğrudan ilgilendirmektedir. Şu anki konumuyla Rusya, Çin için artık ciddi bir tehlike teşkil etmiyorsa da, Çin, "Halkın Kurtuluş Ordusu" (PLA) olarak adlandırılan silahlı kuvvetlerine bağlı kara ve hava kuvvetlerini bölgede tutmakta ve nükleer füzelerinin büyük kısmını da burada muhafaza etmektedir. Elbette PLA birliklerinin Doğu Türkistan'da varlığını devam ettirmesinin diğer bir önemli nedeni de, Müslüman halkı gerektiği gibi kontrol altında tutabilmektir.
Ancak Çin'in Doğu Türkistan'a olan ilgisini sırf jeo-stratejik kaygılarla açıklamak mümkün değildir. Bu bölge aynı zamanda zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir ve toprakları da çok verimlidir. 21. yüzyılın Kuveyt'i olarak da anılan Doğu Türkistan, petrol, doğal gaz, uranyum, kömür, altın ve gümüş madenlerinin bolluğu ile dikkat çekmektedir ve bu yönü ile Çin'in en önemli hammadde kaynaklarından biridir. Yetkililer tarafından, 2005 yılında Doğu Türkistan'ın petrol ve doğal gaz üretiminde Çin'in ikinci önemli merkezi haline geleceği bildirilmektedir. Özellikle Doğu Türkistan'ın orta bölgesinde yer alan Tarım Havzası'nın geniş petrol rezervlerine sahip olduğu düşünülmekte ve bu yönde araştırmalar devam etmektedir. Bu özelliğinden dolayı "Umut Denizi" olarak adlandırılan Tarım Havzası'nın 10.7 milyar ton petrol kapasitesi olduğu tahmin edilmektedir.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Jeologların şu ana kadar yaptıkları araştırmalar ise 300 milyon ton petrol ve 220 milyar metre küp doğal gaz kapasitesi olan 13 yatak ortaya çıkarmıştır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Doğu Türkistan'ın altın, petrol gibi madenleri, Çin'e transfer edilmekte ve bu doğal kaynakların kullanımı her yönüyle komünist Çin yönetiminin denetimi altında tutulmaktadır.



Çin'in Doğu Türkistan'a enerji konusundaki bağımlılığı Tarım Havzası'ndaki petrol kaynakları ile de sınırlı değildir. Çin sanayisi için hayati önem taşıyan, Orta Asya Türk Devletlerinden gelecek herhangi bir boru hattının doğal güzergahı Doğu Türkistan olacaktır.

Radikal, 24.4.01

Böyle bir taşıma sisteminin Çin için sağlıklı ve güvenilir olmasının en garantili yolu ise Doğu Türkistan'ın kendi denetimi altında bulunmasıdır.
Zengin doğal gaz, kömür ve bakır yatakları da bu bölgeyi Çin ekonomisi için vazgeçilmez kılmaktadır. Kızıl Çin topraklarında çıkarılan 148 çeşit madenin 118 çeşidi Doğu Türkistan topraklarında yer almaktadır. Bu da Çin'in toplam maden ocaklarının %85'ini oluşturur. Bunların arasında kalitesi ve yüksek kalori değeri ile ünlü olan kömürün ayrı bir yeri vardır. Çin'in toplam kömür rezervinin yarısını oluşturan Doğu Türkistan kömür madenlerinin rezervi 2 trilyon ton olarak hesaplanmaktadır. 2000 yılı sonlarında yapılan bir araştırma ise Çin'in en zengin bakır yataklarının Doğu Türkistan'da olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çin'in diğer bölgelerinin bakır açısından zayıf olduğu ve Çin'deki tüm bakır yataklarının ülkenin ihtiyacının yarısını bile karşılayamadığı bilinmektedir. Doğu Türkistan'daki bakır madenleri, Çin'in gözünde Doğu Türkistan'ı daha da değerli hale getirmektedir.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Tüm bu madenlerin yanısıra Doğu Türkistan'ın Çin'in en büyük pamuk üretim merkezlerinden biri olması bölgenin Çin için taşıdığı önemin bir diğer nedenidir. Çin tekstilinin hammaddesini oluşturan pamuk üretimini, Müslüman Uygur halka emanet etmek istemeyen Kızıl Çin yönetimi, Doğu
Türkistan'ı denetim altında tutabilmek için sürekli yeni stratejiler geliştirmektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde detayları ile ele alacağımız bu stratejilerin amacı Doğu Türkistan'ın gelişmesini sağlamak değil, Çin ekonomisinin temel taşlarından biri olan bu bölgeyi tam anlamı ile Pekin'e bağlı hale getirebilmektir.
KIZIL ÇİN'İN İSLAM KORKUSU
Önceki bölümde Doğu Türkistan'ın Çin açısından stratejik ve ekonomik olarak çok büyük bir öneme sahip olduğunun üzerinde durduk. Ancak Doğu Türkistan'da dindar Müslümanların sık sık göz altına alınmaları, dinlerini gerektiği gibi yaşamalarına izin verilmemesi ve din adamlarına uygulanan baskı, bu şiddet politikasının çok daha derin bir nedeni olduğunu akıllara getirmektedir. Herşeyden önce bu, Kızıl Çin'in Doğu Türkistan'daki İslami varlıktan büyük endişe duyduğu anlamına gelmektedir.
Çin'de İslam dinine ve Müslümanlara yönelik saldırıların kökeni eski dönemlere dayansa da, bunun sistemli bir zulüm ve hatta soykırım politikasına dönüşmesi komünist rejimin kurulmasıyla başladı. 1949'da Mao'nun Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurması ile birlikte, öncelikli hedef her türlü İslami unsur oldu. Camilerin, mescidlerin, medreselerin ve dini eğitim veren kurumların kapatılması ile başlayan din düşmanlığı, açık bırakılan ibadethanelere Mao'nun resimlerinin asılması ve Müslümanların bu resme saygı göstermeye zorlanmaları ile iyice doruğa tırmandı. Bu dönemde 29 bin cami kapatıldı.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Bundan sonraki aşama ise özellikle din adamlarının, mesnetsiz iddialara ve düzmece suçlamalara dayanılarak gözaltına alınmaları oldu. Bu kişilerin bir kısmı hemen idam edilirken, 54 binden fazla din adamı da bir ömür boyu Çin toplama kamplarında, son derece ağır koşullarda zorunlu işçi olarak çalıştırıldı.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Mao'nun iktidara gelişi ile birlikte Doğu Türkistan halkına yönelik baskılar sistemli bir soykırıma dönüştü. Mao, Müslüman halka zorla da olsa komünist ideolojiyi benimsetmek istiyordu. İlk olarak camiler ve mescidler de dahil olmak üzere Doğu Türkistan'ın dört bir yanı Mao'nun resimleri ile kaplandı.



Bu dönem boyunca din adamlarına fiziksel işkencelerin yanı sıra, manevi işkenceler de yapıldı. Örneğin din adamları meydanlara toplandı, Mao'nun sözde "ilah" olduğunu kabul ettiklerini ikrara zorlandılar. Halktan ölülerini yakmaları gibi İslam anlayışının dışında uygulamalar yapmaları istendi. Kapatılan camiler ise askeri kışla, depo veya sinema, tiyatro gibi eğlence yerleri olarak kullanıldı. Cuma ve teravih namazları da dahil olmak üzere her türlü toplu ibadet yasaklandı, geride kalan birkaç camide ibadetlerini yerine getirmeye devam eden Müslümanlara ağır vergiler kondu. Bu camilerin onarım ve bakımı için kullanılacak bağışlara ve din adamlarının her türlü mal varlıklarına komünist yönetim tarafından el konuldu. Kuran öğrenmek ve öğretmek tamamen yasaklandı. Dini eserler evlerden toplandı. Arapça metinler, pek çok tarihi el yazması kitap da dahil olmak üzere yakıldı.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Bugün de Çin'in Doğu Türkistan Müslümanlarına karşı uyguladığı baskı en yoğun olarak dini alanda hissedilmektedir. Din düşmanlığı, tüm komünist rejimlerde olduğu gibi Kızıl Çin'in de resmi ideolojisinin bir parçasıdır. Nitekim Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin Mart 1982 tarihinde ülke çapında parti komitelerine göndermiş olduğu "Sosyalist Dönemde Dini Problemlerle İlgili Ana Tutumunuz" adlı gizli bildiri bunu açıkça ifade etmektedir:


Komünist rejimin din düşmanlığının önemli göstergelerinden biri de, bu rejimin başlangıcından itibaren pek çok cami ve mescidin yıkılması, bir çoğunun da kapatılarak depo haline getirilmesidir. Yanda, Hoten'de harabeye dönmüş tarihi bir cami görülmektedir.



İnsanlık tarihinde din sonunda yok olacaktır... Çin'deki bütün dini teşkilatlar önce parti ve hükümetin liderliğine boyun eğecektir... Dini okulların esas gayesi, parti yönetimini ve sosyalist sistemi destekleyen profesyonel din görevlileri yetiştirmektir... Bu din görevlileri partinin din politikasına sadık olmak zorundadır. Din kuruluşlarımızın esas gayesi ülkemizin siyasi tesirini yaymada önemli roller oynamaktır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Kızıl Çin idaresinin söz konusu bildirideki bu kararlara titizlikle uyduğu, ABD'de 1 Eylül 1986'da Kuzey Amerika İslam Derneği'nin 5. Kurultayına katılan Çin Halk Cumhuriyeti İslam Cemiyeti Üyesi Ali Jing Jiang'ın konuşmasından anlaşılmaktadır:



Yeni Asya 1.2.01



Türkiye, 29.6.97

Tarih Medeniyet

Çin'de 18 yaşından küçüklere dini eğitim gerek evde gerekse okulda kanunen yasaktır. İslam ülkelerinin baskısı neticesinde bazı dini okullar açılmışsa da buralarda İslamiyetten çok Marksizm, Leninizm ve Maocu fikirler okutulmaktadır. Bu din okullarında görevli öğretmenlerin hepsi komünist ve ateisttir. Gençler dini bilgiden mahrum olarak büyütülmektedirler. Diğer okullarda ise din sanki unutulması gereken veya Çin halkının alt tabakalarındaki insanlar tarafından benimsenmiş iptidai bir inançmış gibi öğretilmektedir. Bu durum gençleri dini inançtan hızla uzaklaştırmaya başlamıştır. Hükümet, Müslümanların faaliyetlerini çok sıkı kontrol etmektedir. Çin'deki İslam cemiyetinde görev yapanların çoğu komünisttir... Komünistler, İslamiyeti, İslam ülkeleriyle olan ilişkisini geliştirebilmek için bir araç olarak kullanmaktadır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Çin, Doğu Türkistan Müslümanlarına yönelik baskının dozunu sürekli artırmaktadır. Müslüman gençler, din adamları, aydınlar, hatta çocuklar dahi anlamsız gerekçelerle gözaltına alınıp tutuklanmakta, çoğu zaman ailelerinin haberi olmadan idam edilmektedir.

Burada hemen belirtmek gerekir ki, Çin Komünist Partisi'nin kullandığı din aleyhtarı söylem, yeni bir iddia değil, asırlardır inkarcılar tarafından kullanılan klasik bir alay ve iftira üslubudur. Kuran'da Hz. Nuh'a karşı çıkan inkarcıların da, "... Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz..." (Hud Suresi, 27) diyerek, dindarları küçümsemeye çalıştıkları bildirilmiştir. Allah inkarcıların kendilerini akıllı sanmalarından bir diğer ayette şöyle söz eder:
Ve kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)
Çin Komünist Partisi'nin, dindarlığı, "Çin halkının alt tabakalarındaki insanlar tarafından benimsenmiş iptidai bir inanç" gibi göstermek çabası da, aynı "düşük akıllılığın" bir devamıdır.
Komünist Parti bir yandan bu gibi propaganda yöntemleri kullanırken, bir yandan da Müslümanlar üzerindeki baskıları sıkılaştırmaktadır. 1990'larda gerçekleşen bağımsızlık girişimlerinin (Baren ayaklanması, İl ayaklanması) ardından Müslümanlara yönelik baskı daha da arttı. Bu ayaklanmaların tüm Doğu Türkistan sathına yayılması ve resmi görevlerde bulunan Türklerin de bağımsızlık hareketine destek vermesi Kızıl Çin'i fazlasıyla rahatsız etti. Ve bu hareketi destekleyen Müslümanlara karşı acımasız bir kampanya daha başladı. Yüz binlerce insan tutuklandı, binlercesi idam edilirken on binlercesi de çalışma kamplarına gönderildi. Bu dönemde Müslümanlara karşı uygulanan baskıyı, bölgeye girip bir dizi gizli röportaj yapma imkanı bulan nadir gazetecilerden Micheal Winchester, Inside Story China: Beijing vs. Islam (Hikayenin İçinden: Pekin İslam'a Karşı) adlı makalesinde şöyle aktarıyordu:

Yaşadıkları her türlü zorluğa, uğradıkları çeşitli işkencelere rağmen Doğu Türkistan halkı dinini yaşamakta ve ibadetlerini yerine getirmekte büyük bir sebat göstermektedir.

O günden beri resmi kaydı olmayan camiler kapatıldı, camilerin dışına konulan hoparlörler kaldırıldı, çocuklar ve gençler için Kuran dersleri kaldırıldı, dışarıdan gelen dini bağışlara yasak konuldu, hacca gitmek isteyenlere yaş sınırlaması getirildi, dini yayınların büyük çoğunluğu yasaklandı, Komünist Parti üyeleri camiye gitmeleri durumunda işlerinden atıldı.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Micheal Winchester'ın görüştüğü ve gerçek ismini vermekten kaçınan bir Türkistanlı, devlet dairesinde çalıştığı için asla camiye gidemediğini ve eğer camiye gittiği görülürse işten atılacağını söylüyordu. Bu nedenle evde gizli gizli namaz kılıyordu. Bunun nedeni ise Çin'in özellikle 1980'lerden sonra dozunu artırdığı İslam düşmanlığı idi. 1997 yılında Doğu Türkistan Resmi Gazetesi Xinjiang Daily'de parti üyelerinin dine bakış açılarının nasıl olması gerektiği şöyle ifade edilmekteydi:
Dine samimi olarak inanan ve fikirlerini değiştirmemekte ısrar eden parti üyelerine tabi tutulacakları eğitimden sonra, hatalarını değiştirmeleri için süre verilecektir. Partiden ayrılmaya ikna edilecekler ya da durumun ciddiyetine göre partiden ihraç edileceklerdir. Son yıllarda 98 dine inanan parti üyesi bu muameleyle karşılaşmıştır.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Çin Komünist Partisi Kuran eğitimini yasaklamıştır.

Doğu Türkistan'da, ibadet ettiği veya Kuran öğrendiği fark edilen kişiler -özellikle 18 yaşından küçükse- mutlaka cezalandırılmaktadır. Çünkü komünist Çin kanunlarına göre 18 yaşından küçük çocukların Kuran öğrenmeleri kesinlikle yasaktır. Örneğin 1999 yılında 12 yaşındaki beş çocuk Kuran okumayı öğrendikleri için tutuklanmıştır. Çocuklardan birisi polis merkezinden kaçınca, ailesi polis tarafından göz altına alınıp işkenceye uğramış ve çocukları gelinceye kadar kendilerinin serbest bırakılmayacağı söylenmiştir.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Bu olay, Doğu Türkistan'da sıkça rastlanan örneklerden sadece bir tanesidir. Sadece dinlerini yaşadıkları ya da yaşamak isteyen insanlara İslamı öğrettikleri için binlerce insan tutuklanmış ve işkence görmüştür. Göz altına alınan din adamlarının suçlandıkları konular ise çok dikkat çekicidir. Örneğin 28 Ekim 1999'da göz altına alınan ve ağır para cezasına çarptırılıp görevinden alınan Hotan'daki Oybağ Camisi'nin İmamı Mehmet Ali'nin suçu, dini, Komünist Parti'nin dikte ettirdiği şekilde öğretmemektir. İmam Mehmet Ali'nin suç duyurusunda işlediği "suçlar" şu şekilde sıralanmıştır:
Görevi boyunca İmam Mehmet Ali, Komünist Parti'nin kurallarını öğrenmemiş, öğretmemiş ve uygulamamıştır. Din İşleri Başkanlığı'nın talimatlarını görür gibi yapmış, ancak Başkanlığın organize ettiği çalışmalara ve eğitsel faaliyetlere katılmamıştır... Kimliği belirsiz kişilerin camide kalmasına izin vermiştir...[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Benzer gerekçelerle Hotan genelinde tutuklanan diğer altı imamın, "komünist öğretileri öğretmemek" dışında suç listelerine eklenen diğer maddeler de, Kızıl Çin'in Müslümanlar üzerindeki baskısını göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır:
Dualarının sonunda "Allah Müslümanları ateistlerin baskılarından korusun" demişlerdir. Komşu bölgelerden ibadet etmek için camiye gelen kişileri geri çevirmemişlerdir. Cuma namazları ve vaazları için tanınan 20 dakikalık süreyi aşmışlardır. Dini eğitim almak için gelen insanların varlığından hükümeti haberdar etmemişlerdir.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
MAO'NUN DİN DÜŞMANLIĞI

Mao da diğer komünist diktatörler gibi kendince bir ilahlık iddiasında bulunmuş ve posterlerinde bu çarpık inancı ön plana çıkarmıştır.
Diğer tüm komünist diktatörler gibi Mao da, hem Allah'ı inkar etmiş hem de halkını Allah'a inanmaktan alıkoymaya çalışmıştır. Allah'a inanan, dinini yaşamak isteyen ve inançlarını korumaya çalışanlara ise akıl almaz işkenceler yaptırmış, dinlerinden dönmeleri için her türlü zulmü uygulatmıştır. Mao'nun bir diğer yönü ise kendisini Çin halkına adeta ilah gibi göstermesidir.
İnkarcı diktatörlerin bu ortak yönü, Kuran'da da bildirilmiştir. Ayetlerde Firavun'un halkına "... Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum..."
(Kasas Suresi, 38) şeklinde seslendiği bildirilir. Ancak kibirlenen ve kendilerini bir ilah gibi gören bu inkarcıların acı sonu da Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız. Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler." (Yunus Suresi, 90- 92)

5. Owen Lattimore, Studies in Frontier History, London 1962, s. 59[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
6. Herman Albert, Historical and Commercial Atlas of China, Harvard University Press, 1935[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
7. Alaeddin Yalçınkaya, Sömürgecilik ve Panislamizm Işığında Türkistan, Timaş Yayınları, 1997, İstanbul, s. 28[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
8. İsa Yusuf Alptekin, Unutulan Vatan Doğu Türkistan, Seha Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 91[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
9. Pan Ku, The Account of Hsing-nu, Han-Shu, 91, Bölüm 2, s. 32 a-b [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
10. China Daily, 26 Nisan 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
11. China Daily, 4 Ocak 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
12. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...][Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
13. The Los Angeles Times, 1 Aralık 1983[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
14. The Los Angeles Times, 1 Aralık 1983[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
15. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...][Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
16. Peter Morison, Religion in Communist Lands, no 12, 1984[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
17. Radio Free Europe/RL, 1.09.1986[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
18. Asiaweek, 24 Ekim 1997[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
19. Amnesty International Report, 4 Nisan 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
20. East Turkistan Information Center, 30 Ekim 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
21. East Turkistan Information Center, 19 Kasım 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
22. East Turkistan Information Center, 19 Kasım 1999[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________

HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA !

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez...

Konu Abdülhamit tarafından (18.07.09 Saat 23:41 ) değiştirilmiştir..
View Adige Abzakh'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Adige Abzakh kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Abdülhamit (08.07.09), Alemdâr-ı İslâm (08.07.09), tosba (08.07.09)
Alt 08.07.09, 12:47   #2
Adige Abzakh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Adige Abzakh is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Thumbs up korku devleti ÇİN

Komünist Parti'nin 1949 yılında iktidara gelmesiyle Çin çok kısa bir sürede tüm dünyaya korku salan bir devlete dönüştü. Ve ilk günlerdeki şiddete ve baskıya dayalı politikası, hiçbir kesintiye uğramadan bugüne kadar devam etti. Komünist ideolojinin insana ve her türlü insani olguya karşı takındığı duyarsız ve acımasız tutum, insanlar arası ilişkileri mekanikleştiren maddiyatçı yaklaşım, şefkatli ve adaletli bir yönetim anlayışı yerine, acımasız ve zalim bir yönetim anlayışına sebep olmaktadır.
Mao'nun kurduğu komünist Çin'de, düzenin ve istikrarın ancak korku ve şiddetle sağlanabileceği inancı hakimdir. Bunun için devlet, tüm bireylerin özel yaşamlarını son derece sıkı bir denetim altında tutmakta, en ufak bir şüphede kişiyi acımasızca cezalandırmaktadır. Çin'de bir vatandaşın cezalandırılması için ciddi bir suç işlemesine gerek yoktur. Çin Devleti, yurt dışında yaşayan kocasına gazete kupürleri gönderen bir kadını, rahatlıkla, Çin'in devlet sırlarını ifşa etmekle suçlayıp tutuklayabilmektedir.1 Ya da yabancı bir gazeteciye sıradan bir demeç veren bir kişiyi vatan hainliği ile suçlayıp çalışma kampına gönderebilmektedir. Doğal olarak bu şartlar altında güvenlik, huzur ve istikrar yerine tedirginlik, korku ve güvensizlik hakimdir. Böyle bir toplumsal yapıda sevgi, özveri, merhamet gibi duygulardan bahsetmek pek mümkün olmadığı gibi özgürlükten, demokrasiden ve insan haklarından bahsetmek de imkansızdır. Çin vatandaşları, hükümetin herhangi bir hatasını eleştiremez, ne düşündüklerini özgürce ifade edemez, yenilikten veya değişimden bahsedemezler. Buna yeltenenlerin akıbeti diğerleri için yeterince caydırıcıdır.
Her ne kadar bazı Batılı çevreler ekonomide yapılan liberal reformları öne sürerek Çin'in demokratikleştiğini düşünseler de, Kızıl Çin hükümetinin dikta rejiminden vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. Çin topraklarında yaşananlar bunun ispatıdır ve gerek Çin gerekse Doğu Türkistan halkları da acımasız uygulamaların en önemli şahitleridir.

KOMÜNİST PARTİ OLİGARŞİSİ
Çin Halk Cumhuriyeti, yargı, yürütme ve yasama organlarının tek bir idareye, Çin Komünist Partisi'ne bağlı olduğu, totaliter bir rejimdir. Ulusal ve bölgesel olarak polis teşkilatında, orduda ve sivil örgütlenmelerde asıl kadro Komünist Parti yöneticileridir. Parti yöneticileri görev başındayken olduğu kadar, emekli olduktan sonra da itibarlıdırlar. Komünist Parti bu örgütlenmesi sayesinde hayatın hemen her alanında hakim konumdadır. Dolayısıyla siyasi ve sosyal yaşamda komünist ideoloji dışına çıkılması mümkün olmaz. Bireylerin düşünceleri, inançları ve uygulamaları komünist ideolojiye ve Parti'nin emirlerine göre olmalıdır. En ufak bir sapma ve hatta sapma ihtimali ağır bir şekilde cezalandırılır.
Çin konusunda uzmanlaşmış olan İngiliz gazeteci John Mirsky, bu komünist iktidarı şöyle tanımlar:
. Onlar (Komünist Parti) için istikrar, büyüklerin ve Komünist Parti'nin aralıksız iktidarda olması ile eş anlamlıdır. Bu duruma yönelik herhangi bir tehdit, onlara göre en etkili olduğunu düşündükleri şeyle, kaba kuvvetle, karşılık görmelidir.2
Mao'nun Kültür Devrimi tarihte eşine az rastlanır bir vahşetin yaşanmasına neden oldu. Özellikle eğitimli ve aydın kesimi hedef alan devrim sırasında Kızıl Muhafızlar adı verilen gençler, yanında Mao'nun Kızıl Kitabı'nı taşımayanları, komünist marşları ezbere bilmeyenleri halkın gözü önünde işkence yaparak katlettiler. Bu dönemde halkın okumasını sağlamak için duvarlar Kızıl Kitap'ın kopyaları ile kaplanıyordu.

Bunun en çarpıcı örneği Mao tarafından gerçekleştirilen "Büyük Atılım" ve "Kültür Devrimi" kampanyaları sırasında yaşanmıştır. Halkın komünizme teslim olması ve komünist ideolojiyi hayata geçirmesi için son derece acımasız ve zalimce yöntemlere başvurulmuştur. Köylüler ürünlerini komünlere vermeyi ve komünist üretim anlayışına geçmeyi kabul edene kadar bilinçli olarak aç bırakılmış, en ağır şartlarda çalıştırılarak ezilmiştir. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bu uygulama sırasında komünizme karşı olanlar da doğal olarak elimine edilmiştir. Aydın ve eğitimli kesimi hedef alan Kültür Devrimi ise, ülkedeki tüm muhalif sesleri olabilecek en gaddar şekilde susturmuştur. "Devletin üst kadrolarında dahi halen komünizmi benimseyememiş kişiler olduğunu ve bunların eğitilmesi gerektiğini" öne süren Mao'nun talimatıyla başlayan Kültür Devrimi, ülkedeki hemen her eğitimli ve mevki sahibi insanın aşağılanması, dövülüp işkence görmesi ve hatta idam edilmesi operasyonu olmuştur. Mao'nun öngördüğü tek tip kıyafeti giymedikleri, komünist marşları ezbere bilmedikleri gibi sıradan bahanelerle insanların işkence görüp katledildikleri bu dönem sonunda Mao'nun istediği olmuş, komünizm artık insanların "zihinlerine tam olarak yerleşmiştir". (Mao döneminde yaşanan vahşetle ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Komünizm Pusuda, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 2001).

Kültür Devrimi sırasında on binlerce öğretim görevlisi, devlet adamı ve sanatçı Kızıl Muhafızların işkencesine uğradı ve hayatını yitirdi. Resimde görülen parti yetkilisi de, boynuna hakaretlerle dolu bir yafta takılıp halkın önünde aşağılanan binlerce kişiden sadece biridir.

Mao'nun, komünist Çin'i kurduğu 1949'dan günümüze kadar geçen süre içerisinde bu baskı ve tehdit rejimi, Komünist Parti'nin kapsamlı örgütlenmesi ile muhafaza edildi. Neredeyse beş-on kişi başına bir sivil polisin düştüğü, herkesin bir diğerinin ihbarcısı konumuna geldiği bu ortamda Komünist Parti otoritesini şiddete ve güce dayandırarak ayakta tuttu. Bunun için daha ilk günden acımasız bir ordu ve polis teşkilatlanması oluşturuldu. Devlet ve Halk Güvenlik Bakanlığına bağlı Halkın Silahlı Polisi (PAP) ve Halkın Kurtuluş Ordusu (PLA) bu sorumluluğu üstlendi. İlk kurulduğu günden beri Komünist Parti'nin silahlı kolu olarak hareket eden PLA, 6 milyon askeri ile, bugün dünyanın en büyük ordusu konumuna gelmiştir.

KOMÜNİST ÇİN'DEKİ VAHŞETİN İDEOLOJİSİ
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Doğu Türkistan Müslümanlarının yaşadıkları eziyeti ve işkenceyi örnekleri ile ele alacağız. Bunun yanısıra komünist Çin yönetiminin kendi halkına yaptığı zulmü de inceleyeceğiz. Bu örnekleri okurken, çoğu zaman acımasızlığın nasıl bu kadar sıradan bir uygulama gibi yaşandığına, zalimliğin ve gaddarlığın nasıl bu kadar olağan karşılandığına şaşırabilirsiniz. Ancak unutmayınız ki, Allah'ın inkar edildiği, insanların kendilerinden başka kimseye karşı sorumlu olmadıklarını düşündükleri, ahiret inancının olmadığı toplumlarda sevgi, merhamet, affedicilik, acıma gibi hislerin yerini bencillik, acımasızlık ve zalimlik alır.
Bu nedenle vicdan sahibi insanların, iyiliği emredip kötülükten menetmek sorumlulukları gereği din ahlakını anlatmaları ve insanları Allah'ın dinine davet etmeleri bu zulüm ve işkencelerin sona erdirilmesi için en köklü çözüm olacaktır. Ayrıca Allah bir Kuran ayetinde, "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104) diye bildirmiştir. Bu önemli sorumluluğu yerine getirirken, din düşmanı ideolojilerin tüm yönleri ile deşifre edilmesi ve dayanak noktalarının çökertilmesi de güzel ahlakın yaygınlaşması için yapılacak fikri mücadelenin önemli bir safhasıdır. Doğu Türkistan ve Çin söz konusu olduğunda ise bu ideolojinin adı komünizmdir.
Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan komünist ideolojiye göre, tek mutlak varlık maddedir ve tarihi, ekonomik ve sosyolojik süreçler de dahil olmak üzere gelişen her türlü olay maddenin farklı formlarının bir yansımasıdır. Buna göre herşey sürekli bir değişim ve gelişim içerisindedir. Ve bu gelişimin itici gücü çatışmadır. Tüm evren gibi insanlık tarihi de çatışma sayesinde gelişmiş, insan bu çatışma sayesinde ilerlemiştir. (Detaylı bilgi için bkz. Komünizm Pusuda, Harun Yahya, Vuran Yayıncılık, 2001)
Komünizm şiddete ve güce dayanarak ayakta durabilen bir sistemdir. Çatışma ve savaş komünizmin ayrılmaz bir parçasıdır.

Gelişmek için sürekli çatışmanın olması gerektiğini savunmak ise, gerçekte insanlığı tamamen ortadan kaldırmaya doğru bir adım, sonu gelmez bir kan dökme kuyusudur. Bu durumda, bu ideolojilerin takipçileri sürekli birbirleri ile çatışır, birbirlerine zulmeder, ilerleme adı altında birbirlerinin kanını dökerler. Allah'ın insanlara emrettiği sevgi, saygı, fedakarlık, paylaşma gibi insani duygular, özlenen barış ve huzur ortamı tamamen ortadan kalkar. Hatta bu gibi ulvi özelliklerin toplumun ilerlemesinin önünde engel olduğu düşünülür. Bu ideolojiyi Çin'de hayata geçiren Mao, ardında 60 milyonu aşkın ölü, on milyonlarca işkence görmüş insan ve acımasız bir toplum bırakmıştır.
Oysa çelişkiler ve zıtlıklar, vahşet ve katliam yapmayı gerektirmez. Zıtlıklar her yerde mevcuttur. Gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık, soğuk ile sıcak, iyi ile kötü hep vardır. Ancak bu zıtlıklar güzelliklerin vurgulanması, hoşgörü, barış ve bağışlama gibi güzel ahlak özelliklerinin ortaya çıkması için yaratılmışlardır.
Aynı durum fikri alanda da geçerlidir. İnsanların farklı düşünüyor veya inanıyor olmaları, birbirlerini öldürüp acımasızca katletmelerine gerekçe olamaz. Allah insanlara düşmanlarına dahi güzel davranışlarda bulunmayı, güzel söz söylemeyi emreder. Her çelişki, Kuran ahlakının getirdiği akıl ve vicdana sahip insanlar tarafından barış, huzur ve hoşgörü ortamında çözülür.


Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
(Bakara Suresi, 164)

Ancak komünizm bunun tam zıttını iddia eder. Nitekim komünizmin en önemli unsurlarından biri olan çatışmacılık, insanları bir tür gelişmiş hayvan olarak gören Darwinist düşünce ile birleşince ortaya milyonlarca insanın ölümüne, bir o kadarının da hayatlarının kararmasına neden olan vahşetler çıkmıştır. Bu nedenle Mao ve onun takipçileri, birer hayvan sürüsü olarak gördükleri halkın çektiği acılardan hiçbir şekilde etkilenmemiş, bunu doğanın makul ve normal bir işleyişi olarak görmüşlerdir.
Mao'nun, komünizme muhalif olanları Darwinist önyargı ile hayvan olarak kabul edişi, Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve Pusey'nin China and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı kitabında şöyle vurgulanır:
Mao Tse-Tung 1964 yılında, bütün aşağılık hayvanlar yok edilecektir diye tehdit savurmuştu. Bununla düşmanlarını insanlıktan çıkarıyordu, bu kısmen Çin geleneğindeki abartıya, kısmen de Sosyal Darwinist realizme dayanıyordu. Aynen anarşistler gibi, devrime tepki duyanları evrimsel başarısızlıklar olarak görüyor ve soylarının tükenmesini hak ettiklerini düşünüyordu. Halkın düşmanları insan değildi ve insan olarak muamele görmeyi hak etmiyorlardı.3
Mao'nun kendi sözleri de Pusey'nin bu açıklamalarını destekliyordu. Kızıl Çin'in kurucusu, aynı dönemlerdeki bir söylevinde ise "Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır" 4 diyordu.
İşte Mao'nun, Darwinist hezeyanları nedeniyle "insanca muameleyi hak etmediğini" düşündüğü toplumlardan birisi de Doğu Türkistan Müslümanları idi. Çünkü Doğu Türkistan halkı inancı gereği komünizme şiddetle karşı çıkıyordu. Ancak bu haklı tepkilerinin karşılığını son derece acımasız bir şekilde aldılar. Halen baskı ve esaret altında yaşayan Doğu Türkistan, milyonlarca evladını komünist rejime şehit verdi. Yüz binlerce Müslüman Çin hapishanelerinde işkence gördü, evlerinden sürüldü, topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı.
Çin'deki komünist rejimin en önemli fikri dayanağı, Mao'nun kendi sözleriyle de ifade ettiği gibi, Darwin'in evrim teorisidir. Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve Pusey'nin China and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı kitabında Darwinizm'in Çin'de çok büyük bir etki oluşturduğu, komünizmin fikri zeminini hazırladığı anlatılmaktadır.

1. The Guardian, A Remarkable Woman is Suppressed, 15 Mart 2000
2. Asiaweek, Jonathan Mirsky, Revolution's Dark Legacy, cilt 27, no 2, 19 Ocak 2001
3. James Reeve Pusey, China and Charles Darwin, s. 455
4. M. Mehnert, Kampf um Mao's Erbe, deutsche Verlags-Anstalt, 1977
__________________

HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA !

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez...
View Adige Abzakh'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Adige Abzakh kullanıcısına teşekkür edenler:
Alemdâr-ı İslâm (08.07.09)
Alt 08.07.09, 12:51   #3
Adige Abzakh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Adige Abzakh is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Thumbs up Doğu türkistan'da komünist çin denetimi

Önceki bölümde gördüğümüz gibi, Doğu Türkistan'ın Çin için vazgeçilmez olmasının stratejik ve ekonomik pek çok sebebi vardır. Üstelik Çin'in Doğu Türkistan'a duyduğu ilginin geçmişi bundan binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Tarih boyunca Türkistan toprakları sık sık Çin istilasına uğramış, bazen ülkenin tamamı bazen de topraklarının bir kısmı işgal altına girmiştir.
Günümüzde hala devam eden son Çin işgali ise 1700'lü yılların ortalarında başlamıştı. 17. ve 18. yüzyılda Doğu Türkistan'da yaşanan iç savaşlar hem halkın birlik ve beraberliğini zedelemiş, hem de devletin gücünü zayıflatmıştı. Aynı dönemde Çin'de Mançular iktidarı ele geçirmiş ve Mançu Hanedanlığı dönemi başlamıştı. Mançu hükümdarlığı boyunca, Doğu Türkistan'ı merkezi yönetimin atadığı valiler ve memurlar idare etti. 1911 yılında Mançu Çin İmparatorluğu yıkılıp, yerine Kuomintang Partisi'nin lideri Sun Yat Sen önderliğindeki Çin Cumhuriyeti kurulduğunda, Doğu Türkistan halen esaret altındaydı.

Yukarıdaki resimde Mao, komünistlerin Pekin'i ele geçirmesinin ardından ordusunu selamlarken görülüyor.

Kuomintang rejiminin Doğu Türkistan halkına yaptığı işkence ve zulüm, 1931 yılında halkın ayaklanarak bağımsızlık ilan etmesi ile sonuçlandı. Bu zamana kadar Doğu Türkistan Müslümanları dönemin siyasi koşullarını göz önünde bulundurarak herhangi bir bağımsızlık girişiminde bulunmaktan kaçınmışlardı. Çünkü Doğu Türkistan toprakları üzerine plan kuran yalnız Çinliler değildi. Sovyet Rusya da bu sahayı ele geçirmek için fırsat kolluyordu. Bu durumun farkında olan ve komünist Rusya'nın Batı Türkistan Müslümanlarına yaptığı eziyete şahit olan Doğu Türkistan halkı da, komünistlerin denetimi altına girmektense mevcut durumu muhafaza etmeyi tercih etmişti. Nitekim, 1931'deki bağımsızlık girişimi Doğu Türkistanlı Müslümanları, endişe ettikleri bu tehditle yüzyüze bıraktı. Çin, ancak komünist Rusya'nın desteği ile bu girişimi bastırabildi ve ülkenin büyük kısmı Sovyetler'in denetimine geçti.
Bu ilginç sonuç, bir dizi gelişmenin ardından ortaya çıktı: Doğu Türkistan isyanını tek başına bastıramayacağını anlayan Çin, Sovyetler Birliği ile gizli bir anlaşma imzalamıştı. Bu gizli anlaşma uyarınca, Ruslardan silah ve askeri destek sağladı. Ancak buna rağmen Müslümanların bağımsızlık hareketinin bastırılması mümkün olmadı. 1933'de Kızıl Ordu karadan Doğu Türkistan'a girerek Müslüman kuvvetleri mağlup etti. 1934-37 arasında ardı ardına yaşanan savaşlardan sonra Doğu Türkistan fiilen Sovyetlerin hakimiyetine girdi. Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşanan işkence ve eziyetlerin benzerleri Doğu Türkistan Müslümanlarına da yapıldı. Müslümanlar Kızıl Ordu birliklerince toplu olarak katledildi, camiler ve mescidler yıkıldı, kadınlar tecavüze uğradı.
Bu sırada başlayan II. Dünya Savaşı ile birlikte Ruslar askerlerini Doğu Türkistan'dan çektiler. Öte yandan Milliyetçi Çin hükümeti de, Mao'nun komünist gerillaları ile ülkenin çeşitli bölgelerinde devam eden savaşı kaybederek, Formoza (Tayvan)'ya çekildi. Çin toprakları ise komünist rejime teslim oldu ve tabi Doğu Türkistan da...
Bu süreç içerisinde Doğu Türkistan halkı bir kez daha bağımsızlık girişiminde bulundu ve 1944 yılında Bağımsız Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Ne var ki Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin ömrü 1949 yılında Çin'de Mao'nun iktidarı ele geçirmesi ile son buldu.

DOĞU TÜRKİSTAN'DA "KIZIL" DÖNEM

Komünistler Çin'i ele geçirirken binlerce masum insanı katlettiler.

Dünya bir komünist partinin iktidarı ele geçirişine ilk kez Rusya'da tanıklık etti. Rusya'nın hakimiyeti altındaki Batı Türkistan (Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen ve Tacik) toprakları ile sınırı olan ve bu ülkelerle tarihi, dini, etnik ve kültürel bağa sahip Doğu Türkistan Müslümanları da bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Özellikle, merhum İsa Yusuf Alptekin gibi, Batı Türkistan topraklarında görev yapıp komünist Rus zulmüne bizzat şahit olanlar, hem Çin hükümetini hem de Doğu Türkistan Müslümanlarını komünizm tehlikesine karşı uyarıyorlardı. Çünkü komünistler genel bir taktik olarak, iktidara gelene kadar eşitlik, sosyal adalet, milletlerin özgürlüğü gibi kavramlardan bahsediyorlar, ancak sıra uygulamaya gelince durum değişiyordu. Eşitliğin yerini politbüro diktası, sosyal adaletin yerini sömürü, özgürlüklerin yerini ise sürgünler, işkenceler, toplama kampları ve toplu katliamlar alıyordu.
Nitekim aynı gelişmeler Doğu Türkistan'da da yaşandı. İktidarı ele geçirmeden önce 1945'de gerçekleştirilen 7. Kongre'de Mao, komünistlerin, iktidarı ele geçirince farklı etnik kökenlere kendi geleceklerini tayin etme ve kendi kendini yönetme hakkını vereceğini deklare etti.23 Ancak iktidara gelir gelmez, önceden verdiği sözleri bir anda gözardı etti ve "Sincan iki bin yıldır Çin'in ayrılmaz bir parçasıdır, bu nedenle Çin'i federe devletlere bölmenin hiçbir manası yoktur. Bu talep tarihe ve sosyalizme düşmanlık anlamına gelir" açıklamasını yaptı.24


Zulüm, katliam ve işkence komünist rejimin ayrılmaz bir parçasıdır. Doğu Türkistanlı Müslümanlara yönelik bu vahşet manzaralarına Çin'de sıkça rastlanmaktadır.

Ardından baskı ve zulüm başladı. İlk olarak, Mao ile görüşmek üzere yola çıkan Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin önde gelen liderleri esrarengiz bir uçak kazasında hayatlarını kaybettiler. Daha sonra da Doğu Türkistan'ı kendi toprağı olarak gören ve elinden bırakmak istemeyen Kızıl Çin hükümeti, Müslüman halka karşı acımasız bir soykırıma girişti. İlk savaş Müslümanların inançlarına karşıydı. Dini eğitim veren tüm okullar kapatıldı, din adamları tutuklandı, büyük kısmı da öldürüldü. Camilere Mao'nun resimleri ve Komünist Parti'nin bayrakları asıldı ve Müslümanlara bu resim ve bayraklara saygı gösterilerinde bulunmaları emredildi. Müslümanların bir kısmı Pan-Türkist, bir kısmı da Pan-İslamist oldukları gerekçesi ile gözaltına alınıyor ve idam ediliyordu. Toplu sürgünler ise zulmün bir diğer yüzüydü. Yurtlarından sürülen Müslümanların bir kısmı zorlu iklim şartları nedeni ile yolda hayatlarını kaybetti. 1949-1952 yılları arasında 2.800.000, 1952-1957 yılları arasında 3.509.000, 1958-1960 yılları arasında 6.700.000, 1961-1965 yılları arasında 13.300.000 Doğu Türkistan Müslümanı çeşitli yollarla öldürüldü.
Müslümanlar bir yandan sistemli olarak katledilirken, bir yandan da onların yerlerine Çinliler yerleştirilmekte, böylece Müslümanların kendi toprakları üzerinde hak iddia etmeleri engellenmeye çalışılmaktaydı. Doğu Türkistan'ı bir Çin eyaleti haline getirmek isteyen Maoist rejimin bir diğer yöntemi ise zorunlu kürtajla "aile planlaması"ydı. Bugün de artarak devam eden bu komünist vahşeti, kitabın ilerleyen sayfalarında daha detaylı olarak ele alacağız.
DOĞU TÜRKİSTAN'DA ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN ÖNDE GELEN İSİMLERİ
Yirminci yüzyılın başı Doğu Türkistan'da milli ve manevi duyguların uyanmaya başladığı bir dönem oldu. Uygur Türkleri'nin bu "milli uyanışı" Türkiye, Mısır, Suriye gibi Müslüman ülkelere yaptığı geziden sonra ülkesine dönüp çalışmalara başlayan Abdülkadir Damulla sayesinde oldu. Dönemin en önemli ihtiyaçlarından birisi halkın, mukaddes değerleri, tarihi ve sahip olduğu miras konusunda bilinçlendirilmesi idi. Abdülkadir Damulla, açtığı Matle'ul Hidayet ismindeki okulla Doğu Türkistan gençlerini bu konuda yetiştirmiş, yayınladığı kitaplarla halkın bilinçlenmesine katkıda bulundu. Abdülkadir Damulla'dan sonra Doğu Türkistan'da mücadeleyi "Üç Efendiler" olarak anılan İsa Yusuf Alptekin, Muhammed Emin Buğra ve Mesud Sabri Baykuzu üstlendiler. Mesud Sabri Baykuzu'nun Doğu Türkistan için verdiği mücadele, 1951 yılında komünist Çin yönetimi tarafından tutuklanıp, 1952 yılında zehirli bir iğneyle öldürülmesi ile son bulmuştur. İsa Yusuf Alptekin ve Muhammed Emin Buğra'nın mücadeleleri ise ömürlerinin sonuna kadar devam etmiştir.

İsa Yusuf Alptekin
Çin'e bağlı Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti'nin Genel Sekreteri olarak görev yapan İsa Yusuf Alptekin, tüm hayatını Doğu Türkistan'ın haklı davasını uluslararası arenada anlatmaya ve Müslümanların esaretten kurtulmasına vakfetmiştir. 26 yaşındayken Batı Türkistan'daki Çin Konsolosluğu'nda çalışmaya başlamıştır. Sovyetler Birliği'nin Türkistan'daki Müslüman Türkler üzerinde komünizmin en büyük zulümlerini gerçekleştirdiği bu dönemde, komünist zihniyete ve uygulamalarına bizzat şahit olan Alptekin mücadelesine bu dönemde başlamıştır. Batı Türkistan'da bulunduğu süre boyunca, Doğu Türkistan'daki bağımsızlık yanlısı kişilerle bağlantı kurmuş ve çalışmalarını gizli olarak yürütmüştür.
İsa Yusuf Alptekin'in en çok üzerinde durduğu konulardan birisi halkını komünizmden korumak
olmuştur. Hatta komünizme karşı daha etkili çalışmalar yapabileceğini düşündüğü için Çin Hükümeti nezdinde temaslar yürütmüş ve 1936-1945 yılları arasında Çin Parlamentosu'nda ülkesini temsil etmiştir. Komünistlerin önce Pekin'i ele geçirmeleri, ardından da Doğu Türkistan'a doğru ilerlemeleri üzerine İsa Yusuf Alptekin vatanından ayrılmak zorunda kalmıştır. 1954 yılında İstanbul'a yerleşen ve çalışmalarını buradan yürüten Alptekin, Doğu Türkistan'da yaşanan zulme dünya ülkelerinin dikkatini çekebilmek için birçok ülkeyi dolaşmış, konferanslara, panellere katılmış, üniversitelerde konuşmalar yapmıştır.
Muhammed Emin Buğra ise Doğu Türkistan mücadelesi tarihine Doğu Türkistan Tarihi adlı dev eseri ile geçmiştir. 1931'deki bağımsızlık hareketinde bizzat görev almış ve Hotan, Yarkent gibi şehirlerin Çin işgalinden kurtulmasını sağlamıştır. 1944 yılında kurulan Doğu Türkistan Devletinde bakanlık yapmış, komünist Çin işgalinin gerçekleşmesinden kısa bir süre önce ise Hindistan'a iltica etmiştir. Bir süre sonra buradan Türkiye'ye geçmiş, mücadelesine Türkiye'de devam etmiştir.
Bu vatansever insanların yaşamları boyunca şerefle sürdürdükleri bağımsızlık mücadelesi bugün de aynı hızla devam etmektedir. Şu anda uluslararası arenada Doğu Türkistan için faaliyet gösteren yirmiye yakın vakıf ve dernek vardır. Bu dernekler Doğu Türkistan Milli Kurultayı (ETNC)'nın şemsiyesi altında toplanmıştır ve Doğu Türkistan halkının sesini dünyaya duyurabilmek için çalışmalar yürütmektedir.

23. Lydia Holubnchy, The East Turkic Review, No 4, 1960, Münih, s. 94
24. Ziya Samedi, Kommunizim Tugi, Almati, 18 Mart 1979
__________________

HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA !

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez...
View Adige Abzakh'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Adige Abzakh kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (08.07.09), tosba (08.07.09)
Alt 08.07.09, 12:55   #4
Adige Abzakh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Adige Abzakh is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Standart Doğu türkistan'a çin işkencesi

Önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Doğu Türkistan toprakları bin yıl boyunca İslam yurdu olmuştur. Ancak yarım asırdan fazla bir süredir, Doğu Türkistan topraklarında Müslümanlar, komünist Çin yönetiminin işgali altında yaşamaktadırlar. Urumçi Üniversitesi'nin duvarında yer alan ve İngiliz The Independent gazetesinin bölge sorumlusu Andrew Higgins'in deyimiyle "katıksız ırkçı düşünce ile zehirlenmiş bir zihniyetin göstergesi" olan bir yazı, Çinlilerin Uygur Türkleri'ne bakış açısını yansıtmaktadır:
Uygur erkeklerini sonsuza kadar kölemiz yapalım, Uygur kadınlarını da asırlar boyunca fahişemiz.25
Bölgede 1 milyon kadar askerini silah altında tutan Çin, Doğu Türkistan'da Müslümanların attığı her adımı kontrol etmektedir. Yollarda kurulmuş olan askeri denetim noktalarında tüm araçlar tek tek durdurulup içleri aranırken erkekler hakarete uğrayıp tartaklanmakta, Müslüman kadınlar ise tacize uğramaktadır. Çin'in baskısı, yolların tutulması veya askeri birliklerin sık sık evlerde arama yapması ile de sınırlı değildir. Japonya'da yayınlanan Mainichi Daily News gazetesi bu ağır baskıyı 29 Haziran 2000 tarihli sayısında şöyle aktarmıştır:
(Doğu Türkistan'da) Çin'in denetimi gün geçtikçe artmakta ve daha da dayanılmaz bir hal almaktadır. Halkın Kurtuluş Ordusu her yerde. İletişim sınırlı ve polis denetiminde yapılabiliyor. Çok az köyde telefon var ve bu hatların hepsi dinleniyor. Bir kişi sadece boş bir şüphe üzerine yıllar boyunca tutuklu kalabiliyor.26
Müslümanlar keyfi olarak tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmekte, asılsız suçlamalarla idam edilmekte, zaman zaman da toplu olarak katledilmektedirler. Bunun yanı sıra, namazlarını gizli kılmak zorunda kalmakta, oruç tutmalarına izin verilmemekte, dini eğitim almaları engellenmektedir. Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek için uygulanan metod ise insanlık dışıdır: kadınlara zorla kürtaj yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden alınmaktadır.
Tüm bu zulüm ve işkencelere karşı Doğu Türkistan halkının, haklarını savunma veya kendilerini koruma imkanı yoktur. Ancak dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, ihtiyaç içindeki bu savunmasız insanlara birçok şekilde yardımda bulunabilirler. Doğu Türkistan halkının yaşadığı zulmü dünya kamuoyunun ve uluslararası kuruluşların dikkatine sunacak her türlü girişim, bu konuda yapılacak en ufak bir katkı bile önemli bir hizmet olacaktır.

Çin ordusu, Doğu Türkistan'ı sıkı bir denetim altında tutmaktadır. Müslümanların hayatlarının her anı kontrol edilmekte, Komünist Parti tarafından riskli olarak görülenler tutuklanmaktadır.

Yapılabilecek en büyük yardım ise hiç şüphesiz, tüm bu zulmün gerçek kaynağı olan dinsizliği fikren çürütmek, bunun yerine hakkı ve güzel ahlakı hakim kılmak için fikri bir mücadele yürütmektir. Bu şekilde yalnızca Doğu Türkistan'daki Müslümanlara değil, dünyanın dört bir yanında haksız yere öldürülen, "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için yurtlarından sürülen, inançları uğrunda işkenceye uğrayan insanlara yardımcı olabilmek mümkündür.
Tüm inananların eşit sorumluluğa sahip olduğu bu konuda, Allah'ın ayetinde belirttiği gibi, "... Kim cehd ederse (çaba gösterirse), kendi nefsi için cehd etmiş olur..." (Ankebut Suresi, 6). Bir başka ayette ise Allah iman edenlerin bu sorumluluğunu şu şekilde belirtmiştir: "... Yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?.." (Hud Suresi, 116) Yeryüzünde bozgunculuğu önlemek, tüm vicdan sahibi insanların ortak sorumluluğudur.

KOMÜNİST TOPLUM YAPISI
Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan, Allah'ın varlığını inkar eden, her türlü manevi ve ahlaki değeri reddeden komünist ideoloji bugüne kadar farklı ülkelerde ve farklı toplumlarda hayata geçirilmiştir. Ancak bu ideolojinin her türlü pratik uygulaması insanlar için büyük bir zulme dönüşmüştür. Bunun nedeni, komünist ideolojinin hayata ve insana olan bakış açısıdır. İşte komünist ideolojinin dünya görüşü ve komünizmin yaşandığı toplumların genel yapısı:
* Komünist toplumlarda, Darwin'in evrim teorisi temel alınarak, insanlar gelişmiş bir hayvan türü olarak kabul edilir. Dolayısıyla toplum da bir hayvan sürüsü sayılır. Bu nedenle de insana değer verilmez.
Komünist rejimin ideali, tek tip bir toplum oluşturmaktır. İnsana değer vermeyen, toplumu adeta bir hayvan sürüsü gibi gören komünist ideolojinin insanlar üzerindeki tahribatı yüzlere ve bakışlara dahi yansımaktadır.


* 'Zaten sürüde çok var, bir tane eksilse bir şey olmaz' anlayışı geçerlidir. Çalışamayan ya da sakat olanlar sürüden atılır, ölüme terk edilir. Hastalıklı ve zararlı olarak kabul edilir. Hayatı, bir "yaşam mücadelesi" olarak gören bu anlayışta zayıfların yok olmasında bir sakınca yoktur, bilakis bu gereklidir. Bencillik bu anlayışın temel özelliğidir.
* Toplum tıpkı sürüdeki hayvanlar gibi tek tip insanlardan oluşur. İnsanlardan aynı şekilde giyinmeleri, aynı şekilde düşünmeleri ve aynı şekilde konuşmaları istenir. Farklı kültürlere, farklı inançlara, farklı fikirlere yer yoktur.

Komünizmde insan ürettiği müddetçe değerlidir. O yüzden bir makina gibi sürekli çalışmalı ve sisteme faydalı olmalıdır. Bu çarpık inanca göre sisteme faydalı olmayanlar ise elenmeye mahkumdur.

* İnsanların bireysel özellikleri değil, topluluğa verdikleri güç ve katkıları ön plana çıkar. İyi çalışan işçi, iyi çalışan köylü ideal insandır. Sistem sadece maddi bir kavram olan çalışma ve üretme kavramları üzerine kuruludur. 'Üretmek sürüyü güçlendirmektir' mantığı geçerlidir.
* İnsani özellikler ve güzel ahlak hiçbir zaman dikkate alınmaz. Komünist toplumda affedicilik, merhamet, vefa, şefkat gibi insanı duygulara yer yoktur.
* Allah korkusu sistemli olarak yok edildiği için, insanlar ancak sistemden korktuklarından dolayı suç işlemekten kaçınırlar. Bu nedenle, sistem görmeyecekse ya da kişi cezalandırılmayacaksa, her türlü gayri meşru iş yapılabilir. Hırsızlık, fuhuş, cinayet ve ahlaki dejenerasyon, komünist toplumlarda son derece yaygındır.
Komünist toplumlarda iyi çalışan işçi ideal insandır. Çok zor koşullarda ve baskıcı yöneticilerin emri altında çalışan insanlar, en ufak bir aksaklıkta ağır cezalarla karşı karşıya kalırlar.

* Ahiret inancını inkar eden komünist ideolojiye göre insanlar öldükten sonra yok olacaklardır. Bu nedenle insanlar hayatta kalabilmek, güçlü olabilmek için herşeyi yapabilirler. Herkesi düşman ve kendi yaşam mücadelesinde rakip gördükleri için, kendi çıkarları doğrultusunda her türlü ahlaksızlığı ve kötü fiili işleyebilirler.
ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN POLİTİKASI, KOMÜNİST İDEOLOJİDEN
BAĞIMSIZ OLARAK DÜŞÜNÜLEMEZ
Çin'in Doğu Türkistan'da izlediği politika da komünist ideolojinin genel bir yansımasıdır. Bu nedenle Doğu Türkistan'da yaşananları bu ideolojiden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Benzeri zulüm ve işkenceler Çin'in dört bir yanında pek çok farklı birey veya toplum kesimine karşı da uygulanmaktadır ve bu durum, totaliter yapının komünizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteren örneklerdendir. Bu nedenle bu bölüm içinde Doğu Türkistan halkının maruz kaldığı baskı ve zulüm ile birlikte Çin'in ideolojisini, despot rejimini ve kendi halkına uyguladığı zulüm ve işkenceleri de ele alacağız.

Mao'nun sözleri biraraya getirilerek hazırlanan kitaplar, komünist Çin'de halkın tek rehberi olmuştu. Mao bazı afişlerde kendini Marx, Engels, Lenin ve Stalin ile özdeşleştiriyordu.

Gerçekte tüm din düşmanı zalim yönetimler, iktidarlarını sağlam kılmak ve muhafaza edebilmek için baskı ve şiddete başvururlar. Tarihin ünlü zalimleri ve diktatörleri hakimiyetleri altındaki insanları hep ezmiş, aşağılamış, keyfi olarak katletmişlerdir. Bu anlamda Firavun ile Hitler'in, Hitler ile Stalin'in, Stalin ile Mao'nun birbirlerinden pek farkı yoktur. Tüm bu liderler iktidarları ve ideolojileri uğruna suçsuz insanları hiç tereddüt etmeden öldürtmüşler, korkunç katliamlar emretmişlerdir. Mao da tıpkı diğerleri gibi kurduğu komünist yönetimi güçlendirebilmek için toplama kampları oluşturmuş, buraları işkence merkezleri haline dönüştürmüş ve kendisinden farklı düşünen milyonlarca insanı acımasızca öldürtmüştür.
Acımasızlık ve vahşet üzerine kurulu olan Mao'nun öğretileri milyonlarca insanın katledilmesine neden olmuştur.


1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, totaliter bir despotizm, katı bir bürokrasi, tüm üretim kaynaklarının ve araçlarının devlet tarafından kontrol edildiği bir sistem üzerine inşa edilmiştir. Mao'nun uyguladığı ekonomik programların yol açtığı felaketler ve kasıtlı kıtlık politikaları neticesinde yaşanan kayıplar ise halkı büyük bir yıkıma götürmüştür. Mao'dan sonra iktidara geçen Deng Xiaoping bazı ekonomik reformlar yaparak, ülkenin kapısını yabancı yatırımcılara ve liberal ekonomiye açmış, bu şekilde ekonomiyi düzeltmeyi hedeflemiştir. Ancak ekonomik açıdan yaşanan gelişmeler sadece üst düzey devlet yönetiminin işine yaramış, Çin halkının önemli bölümünün bu gelişmelerden pek menfaati olmamıştır. Üstelik Çin ekonomisinde liberal ekonomi istikametinde bir gelişim yaşanırken, siyaset ve toplum açısından aynı şeyleri ifade etmek mümkün değildir. Her ne kadar son zamanlarda Çin'den bahsedilirken "eski komünist sistem" gibi kelimeler kullanılsa ve komünizmin sona erdiği dile getirilse de, yaşananlar bu sözleri yalanlamaktadır.

Çin hala, kökü Mao'nun komünizm anlayışına dayanan, totaliter bir anlayışla yönetilmektedir. Ekonomik alanda yapılan reformlar Çin Komünist Partisi'ndeki yöneticilerin zihniyetlerinde bir değişiklik yapmamıştır. Ekonomik olarak sağlanan ilerleme ve elde edilen gelirin büyük kısmı halkın daha çok baskı altına alınması, muhalif seslerin bastırılması için kullanılmaktadır. Şu anda Çin, dünya ülkeleri arasında en çok idamın yaşandığı ülkedir. Dahası, idamların bir gösteriye dönüştüğü, idam edilen kişilerin organlarının kar amaçlı ve izinsiz satılığa çıkarıldığı, hamile kadınların bebeklerinin zorla alındığı, belki de tek ülkedir. Ülke çapında 1.000'den fazla çalışma kampı vardır ve bu kamplardaki tutuklu ve hükümlülere sistemli olarak işkence uygulanmaktadır.

Çin'de yaşanan ekonomik gelişmelerden sadece Komünist Parti yöneticileri istifade etmekte, halk ise açlık ve fakirlik içinde yaşamaya devam etmektedir.


ÇİN'DE İDAMLAR RUTİN BİR UYGULAMA HALİNİ ALMIŞTIR
İdam, Kızıl Çin'in baskı ve şiddete dayalı rejiminin önemli bir siyasal kontrol mekanizmasıdır. Ünlü Çinli muhalif Harry Wu, ülkesindeki bu durumu şöyle tarif eder:


Kapitalizmi savunmakla suçlanan parti liderleri önce teşhir ediliyor, sonra da idam ediliyorlardı.

Diktatörlük doğrudan şiddetle bağlantılıdır ve rejimini ona dayanarak geliştirir. Aynen ünlü bir Çin atasözünde belirtildiği gibi, 'maymunu korkutmak için tavuğu öldürür.' "Toplumsal eğitim", idamların toplum önünde gerçekleştirilmesiyle yapılır ve toplu idamlar Parti'nin şiddete duyduğu güvenin göstergesidir.27
Kızıl Çin rejimi tarafından bugüne kadar milyonlarca insan idam edilmiştir. Öldürülenlerin sayısını tam olarak tespit edebilmek mümkün değildir. Verilen rakamların çoğunluğu genel tahminlere dayanmakta, ancak yapılan yeni araştırmalar katledilen insan sayısının tahmin edilen rakamlardan çok daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Komünist rejimin, idamı ve insan katliamını temel prensiplerinden biri olarak kabul etmesi ise yeni bir olgu değildir. 16 Mayıs 1951 tarihli gizli bir belge, Mao'nun Çin'de katletmeyi planladığı insan sayısını belli bir kotaya göre belirlediğini gözler önüne serer:
Öldürülmesi gereken karşı devrimcilerden bahsederken belli bir oranın belirlenmesi şarttır. Kırsal bölgelerde bu oran genel nüfusun 1/1.000'ini geçmemelidir. Şehirlerde ise bu oran, biraz daha az olmalıdır, genel nüfusun 0.5/1.000'i uygun gözüküyor. Örneğin 2 milyon kişinin yaşadığı Pekin'de 600'den fazla kişi öldürüldü. 300 kişi daha öldürülmesi planlanıyor. Toplam 1.000 kişi yeterli olacaktır... Hala büyük grupların öldürülmesi zaruridir ve Temmuz ayının sonuna kadar öldürmeyi planladıklarımızın 2/3'sini öldürmek için elimizden geleni yapmalıyız.28
Görüldüğü gibi Mao, katliamlarını planlarken, öldürülecek kişinin herhangi bir suç işlemesini zorunlu görmüyordu. İnsanları öldürmeyi, sırf topluma vereceği korku açısından gerekli görüyor ve idamların sayısını bir "kota meselesi" olarak değerlendiriyordu. Bu düşüncenin bir diğer örneğini, "bir insanın ölümü trajedi, bir milyon insanın ölümü ise bir istatistiktir" sözüyle ünlü olan Stalin'de de bulmak mümkündür. Komünist Stalin'in "istatistiksel" cinayetleri sonucunda, 40 milyon masum insan hayatını yitirmiştir.

New York Times, 9.9.01


Radikal, 7.7.01

The New York Times gazetesinde yer alan "Çin'in Adalet Mekanizması: İşkence ve İdam" başlıklı haberde, dünyada en çok insanın idam edildiği ülkenin Çin olduğu aktarılmıştır. İdam edilecek kişiler önce sokaklarda dolaştırılmakta, sonra da halkın gözü önünde idam gerçekleştirilmektedir. İdam sırasında kullanılan kurşunun masrafı ise idam edilen kişinin ailesinden alınmaktadır.
Radikal, 19.6.01
Yeni Şafak, 22.5.01
Cumhuriyet, 22.5.01
Çin'de gerçekleştirilen idamların çok azı dünya basınına yansımaktadır. Ancak bu kadarı bile vahşetin boyutlarını yansıtmaya yeterlidir.

Mao da öldürülecek kişiler için ölüm emrini bizzat kendisi, yazılı olarak vermekten çekinmemiştir. 17 Ocak 1951 tarihli bir belgede, içlerinde Deng Xiaoping'in de bulunduğu yoldaşlarına şöyle talimat verir:
Hunan'ın batısındaki 21 bölgede 4.600 çete lideri, yerel direnişçi ve Koumintang ajanı öldürülmüştür. Bu yıl yerel otoriteler tarafından bir grup insanın daha öldürülmesi planlanmaktadır. Bu uygulamanın gerekli olduğuna inanıyorum... gerekirse daha büyük gruplar öldürmeliyiz... Büyük hamleler gerçekleştirmek, gerektiğinde öldürülmesi gereken tüm muhalifleri soğukkanlılıkla öldürebilmeyi gerektirir.29
Mao'nun hayatta olduğu ilk dönemlerde idamlar büyük bir hızla ve kimi zaman toplum önünde, kimi zaman da kimsenin haberi olmadan gerçekleştiriliyordu. Örneğin 1953'de Yang Pei isimli bir kadın kocasının idam edilmiş olduğunu, kocasından boşanmak için mahkemeye başvurduğunda öğrenmişti.

Bir kömür şirketinde yolsuzluk yapmakla suçlanan Wang Shouxin, karların üstünde tek bir kurşunla öldürülen binlerce Çinliden sadece biri. Kızıl Çin'de bu kurşunun parası dahi, genelde idam edilen kişinin ailesinden alınmaktadır. Bu vahşi görüntülere Çin'de sık sık rastlamak mümkündür.

Deng döneminde de idamlar devam etti. Bu arada, idam edilen kişilere sıkılan kurşunların masrafının ailesinden karşılanması gibi, akıl almaz bir "tasarruf" tedbiri de uygulamaya kondu. Üstelik bu dönemde idamlar sayesinde devletin kar elde edeceği bir yol daha bulunmuştu: İdam edilen kişilerin organları satılığa çıkarılıyor, bu gelire devlet tamamen el koyuyordu.
Görüldüğü gibi günümüzün Kızıl Çin yöneticileri de, düzenli idamlar gerçekleştirirken, insanları çalışma kamplarında katlederken, aslında sözde "ebedi" önderleri Mao'nun izinden gitmektedirler.
Çin'de idamlar hala düzenli olarak geçekleştirilmektedir. Yıl boyunca gerçekleşen idamlarda tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği ise, Çin hükümeti bu bilgiyi devlet sırrı olarak nitelendirdiği için, bilinmemektedir. Yine de genel bir fikir vermesi açısından bazı rakamlar şu şekilde aktarılabilir:
Uluslararası Af Örgütü'nün (Amnesty International) hazırladığı rapora göre 1994 yılında 2.050 kişi idam edilmiştir. Yalnızca 1995'in ilk yarısı için bu sayı 1.313'tür. 2000'li yıllara geldiğinde ise sayı daha artmıştır.30


9 Eylül 2001 tarihli New York Times gazetesinin, "İşkence Çin'de Yeni İdam Dalgalarını Körüklüyor" başlıklı haberinde, işkence altında alınan ifadelerin neticesinde, günde 191 idamın gerçekleştirildiği belirtiliyor. Habere göre 2001 yılının Nisan ayından itibaren en az 3.000 kişi idam edilmiştir ve bu rakamın iki hatta üç katı kadar kişi de idam edilmeyi beklemektedir.

2001 yılının ilk üç ayı içerisinde 1.781 kişi idam edilmiştir. Bu rakama idam edilmeyi bekleyen 2.960 kişi dahil değildir.31
Bu sayı Çin'in dışında kalan dünya ülkelerinin son üç yılda idam ettikleri kişilerin toplam sayısından bile daha çoktur. Üstelik idam edilenler arasında 15-16 yaşında kız çocuklarından din adamlarına kadar çok çeşitli sosyal gruplardan insanlar bulunmaktadır. Bu insanların pek çoğunun ortak "suçu" ise kendi vatanlarında özgürce yaşama, konuşma, düşünce ve ibadet özgürlüğü gibi en doğal insan haklarına sahip olmayı talep etmektir. Oysa Çin hükümetinin gözünde hem adi suçlular hem de demokrasi yanlıları "karşı devrimci"dir. Yani olabilecek en ciddi suçu işlemektedirler. Bu nedenle basit suçlardan olduğu kadar düşünce suçları nedeniyle de pek çok kişi idam edilmektedir. Ayrıca günümüzde siyasi suçluların idam edilebilmesi için bazı yeni yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden en yaygın olanı ise, siyasi suçluların, düzmece adi suçlarla suçlanmalarıdır.

Toplu idamlar ve idam edilecek kişilerin sokaklarda teşhir edilmesi komünist Çin'in ilk günlerinden beri uygulanan bir yöntemdir.

Çin yetkilileri, her zaman, halka göz dağı vermek ve hükümetin gücünü artırmak için idamın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Bu nedenle de idam edilecek kişileri şehrin sokaklarında dolaştırarak ifşa etme ve daha sonra yine halkın gözü önünde idam etme yöntemini tercih etmektedirler. İdam edilecek kişi elleri kelepçeli olarak halkın önüne getirilir ve yüzü seyirciye dönük olarak tutulur. Boynundaki yaftada ise ismi ve suçu yazılıdır. Meydanlarda yaşanan bu vahşet sahneleri, televizyonlardan da canlı olarak yayınlanmaktadır.
1984 yılında Newsweek dergisinde toplu idam sahnelerinin resminin yayınlanmasının ardından uluslararası imajının zedeleneceğini düşünen Çin hükümeti, yeni bir genelge yayınlamış ve idam edilecek kişilerin sokaklarda dolaştırılması kuralını kaldırmıştır. Hatta sonraki yıllarda bu genelge, idam edilecek siyasi tutukluların idamlarının ailelerinden dahi saklı tutulması maddesi eklenerek genişletilmiştir. Bu genelgeler Çin'de siyasi idamların kalktığı değil, gözden uzak mekanlarda tüm hızıyla devam ettiği anlamına gelmektedir. Ayrıca 1989'da yaşanan Tiananmen olaylarından sonra iç politikaya dair endişeler, uluslararası imajın önüne geçmiş ve bu olayda yer alan muhalif isimlerin bir kısmı toplum önünde idam edilmiştir.
KIZIL ÇİN'DE ALIŞILMIŞ İDAM GÖRÜNTÜLERİ


Kızıl Çin'in insanları sırf farklı fikirleri ve inançları dolayısıyla idam etmesi, Hz. Musa döneminde yaşamış ve tarihin en zalim diktatörlerinden olan Mısır Firavunu'nu hatırlatmaktadır. Firavun, Hz. Musa'ya tabi olup iman edenleri, sırf kendi sözünden dışarı çıktıkları, kendisinin koyduğu kurallara uymadıkları gerekçesi ile idam etmekle tehdit etmiştir. Firavun'un iman edenlere yönelik bu tehdidi Kuran'da şu şekilde bildirilmiştir:
(Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım." (Şuara Suresi, 49)
İDAMLAR DOĞU TÜRKİSTAN'DA DA DEVAM EDİYOR
Kendi halkına karşı böylesine acımasız bir politika izleyen Çin'in baskısı, Doğu Türkistan söz konusu olduğunda çok daha serttir. Ülkenin dört bir yanında gerçekleştirilen idamlarda öldürülen Doğu Türkistan Müslümanlarının oranı oldukça yüksektir. Müslüman halkın, dinlerini özgürce yaşamak, dillerini konuşabilmek gibi temel hak ve özgürlüklerini savunmak için düzenledikleri herhangi bir girişim, şiddetle cezalandırılmaktadır.
İdam edilen Doğu Türkistanlı Müslümanlar

Çin genelinde olduğu gibi Doğu Türkistan'da da idamlar devam etmekte, genelde hiçbir delili olmayan suçlamalarla, sadece şüpheye dayanılarak masum insanlar katledilmektedir. Çin'de mahkemeler demokratik ülkelerdeki gibi bağımsız olarak işlememekte, Çin Komünist Partisi'nin siyasi amaçları çerçevesinde hareket etmektedir. Bu nedenle de idama mahkum edilen kişilerin davaları çok hızlı görülmekte, insanlara kendilerini savunmak için yeterli süre ve imkan tanınmamaktadır. Hızla alınan idam kararı, çoğu zaman kişinin ailesinin haberdar edilmesine bile vakit tanınmadan infaz edilmektedir. Resmi rakamlara göre 1997-1999 arasında yalnız Doğu Türkistan'da 210 Müslüman idam edilmiştir, gerçek sayının ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.32 Her ay mutlaka idamlar gerçekleştirilmekte, Mao'nun "belirli bir kotaya göre öldürme" yöntemi titizlikle uygulanmaktadır.

Doğu Türkistanlı gençler kendi din ve kültürlerini özgürce yaşamak yönündeki son derece haklı taleplerini dile getirdiklerinde, komünist rejim tarafından idamla cezalandırılmaktadırlar. İlk başlarda bazı idamlar "ibret olsun diye" Çin Televizyonu tarafından yayınlanmaktaydı.Ancak tepkilerden çekinen Çin hükümeti, bir süre sonra bu yayınlardan vazgeçti.

Komünist yönetimin, Müslüman varlığını sindirebilmek için başvurduğu yöntemlerden biri de toplu tutuklamalar ve göz altında yapılan işkencelerdir. Tutuklanan Müslümanların büyük kısmı çalışma kamplarında ağır hapis cezalarına çarptırılmaktadır. Ancak tutuklananlardan daha sonra çoğunlukla haber alınamamaktadır. Aileleri bu kişilerin nerede tutulduklarından veya hala yaşayıp yaşamadıklarından bile haberdar değildir.


(Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin
hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."
(Araf Suresi, 123-124)

Çin hapishaneleri ve çalışma kampları işkencenin yoğun olarak kullanıldığı yerlerdir. Çeşitli uluslararası örgütler de Çin'deki sistemli işkenceye dikkat çekmekte ve yayınladıkları raporlarla Çin hükümetini uyarmaktadırlar. Bu raporlardan birisi de Uluslararası Af Örgütü'nün 1999 yılında yayınladığı ve Doğu Türkistan'daki insan hakları ihlallerini konu alan 34 sayfalık raporudur. Bu raporda yer alan pek çok olaydan biri de Doğu Türkistan'da tutuklu bulunan 17 yaşında bir gencin yakınlarının hapishanelerdeki koşullarla ilgili anlattıklarıdır:

Komünist Çin'den kaçıp, Türklere katılan Sovyet Binbaşısı Yusuf Samilov, Çin askerleri tarafından boynuna kezzap dökülerek katledilmişti.

Hapishane o kadar kalabalıktı ki, tutukluklar küçük bir hücrede 5-6 kişi tutuluyorlardı.
Hücrenin küçüklüğü geceleri uyumalarına engel oluyor, ancak nöbetleşerek uyuyabiliyorlardı. Polisler hücreleri her dolaştıklarında tutukluları dövüyorlardı. Sorgulama için seçilen tutuklular, dayak yedikleri, dövüldükleri, bedenlerine elektrik şok verildiği özel bir sorgu odasına götürülüyorlardı. Sorgu odasında duvara monte edilmiş bir ray vardı. Bazı tutuklular tek ayaklarından veya tek ellerinden buraya kelepçelenerek asılıyor ve bu pozisyonda 24 saat bekletiliyorlardı. Kelepçeleri çözüldüğünde ayakta bile duramaz halde oluyorlardı. Bazılarının kerpetenle tırnakları çekiliyor, bazılarının ise tırnaklarının altına elektrik veriliyordu.33
Bu işkenceleri yaşayan tutuklu iki ay boyunca hapishanede kalmış ve ancak ailesinin verdiği 2.000 Yen rüşvet sonrasında serbest bırakılmıştır. Gözaltına alındıktan sonra Halk Güvenlik Bürosu'nda tutulan bir başka tutuklunun yaşadığı işkence olayları çok daha acımasızdır. Üstelik bu kişinin tek suçu arkadaşları ile bir araya gelip fikir alış verişinde bulunmaktır:

Çin güvenlik güçleri tarafından 4 Şubat 1997 tarihinde Gulca'da tutuklanan ve sadece inançlarından dolayı akıl almaz işkencelere maruz kalan binlerce Uygur Türkü'nden sadece birinin yaşadıkları...

Tutukevinin yanında, yer altında şüphelilerin sorgulandığı özel bir mekan vardı. O da burada sorgulandı ve çeşitli işkencelere maruz kaldı.

Çin'in bazı işkence yöntemleri

Örneğin elleri arkasından bağlandı ve sorgucular kollarını havaya kaldırıp bükmeye başladılar. Çok acı veren bu pozisyonda uzun süre tuttular. Daha sonra vücuduna elektrik verdiler. Dili ve cinsel organı da dahil olmak üzere tüm vücuduna elektrik veriliyordu. Bacaklarına ahşap sopalarla vuruyorlardı. İşkence sırasında kafasına, hayati bir tehlike geçirmemesi için, metal bir miğfer giydirmişlerdi. Çünkü bazı tutuklular işkence görürken artık bunun bir son bulmasını sağlamak için başlarını özellikle duvarlara vuruyorlar, böylece intihar ediyorlardı.34
Suçlu bulunan kişilerin sözde "yeniden eğitilmek" için gönderildikleri çalışma kamplarında ise koşullar çok daha fecidir. Çin'de "yeniden eğitmek" kişiyi komünist ideolojiyi kabul etmeye ikna etmek, koşullar ne olursa olsun Parti'nin emirlerine itaat edecek kıvama getirmek anlamına gelmektedir. Bunun için kullanılan yöntemler ise insanlık dışıdır:
Kamplardaki tutukluların odun keserek, taş kırıp taşıyarak ve tarım işlerinde çalışarak en az 10 saat çalışmaları gerekmekteydi. Eğer vaktinde uyumaz veya uyanmazlarsa, bağırarak konuşurlarsa, güler veya ağlarlarsa, abdest almak için gizlice su alırlarsa, yapmaları gereken işleri bitirmezlerse, gardiyanlara cevap verirlerse ağır bir şekilde cezalandırılıyorlardı. Başa vurarak dövme, vücudun çeşitli yerlerine elektrik verme, havada uçak pozisyonunda asılı tutma, direğe asma, tavana asıp dövme ise en sık verilen cezalar arasındaydı. Çoğu zaman mahkumların makatlarına elektrikli çubuk sokuluyordu. Pek çok mahkumun dişleri kırılmış, çoğu kısmi duyma kaybına uğramış, kolları kırılmış ve enfeksiyon kapmışlardı. Sık sık gardiyanlar tarafından aşağılanıyor ve alay ediliyorlardı. Yemek vakitlerinde önce Çince marş söylemeleri gerekiyor, yapmayanlara yemek verilmiyordu. Kampta doktor bulunmuyordu. Hasta olan mahkumlar çalıştırılmaya devam ediliyor, yemek verilmiyordu, ancak bulaşıcı bir hastalığa yakalanmışsa 36 km uzaklıktaki hastaneye götürülüyorlardı. Bazıları ise hastaneye götürülürken yolda hayatlarını kaybediyordu.35
Görüldüğü gibi Çin'in Doğu Türkistan'da izlediği politika, kitlesel bir işkence ve soykırım programıdır. Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi'nin edindiği bilgiye göre, sadece 1999 yılının başından aynı yılın Mart ayına kadar Doğu Türkistan'da 10 bine yakın Uygur Türk'ü hayali suçlamalarla gözaltına alınmış, üstte tarif edilen şartlarda tutuklu olarak alıkonmuş, Komünist Parti denetimindeki yargı sürecinin sonucunda da ölüm cezası başta olmak üzere son derece ağır cezalara çarptırılmışlardır. 1999 yılının başından Mart 2000'e kadar Doğu Türkistan'da mahkemelerde ölüm cezasına çarptırılmış veya çatışmalarda işkence sonucu öldürülmüş kişilerin sayısı ise 2.500 civarındadır.36
Gözcü, 30.10.99
Milli Gazete, 14.8.01

Çin Hükümeti Doğu Türkistan'da yürütmekte olduğu soykırımda küçük çocukları bile çeşitli suçlamalarla tutuklamaktadır. Örneğin, 30 Ekim 1999'da Hotan Şehri Emniyet Müdürlüğü, ortaokul öğrencisi bir Türk kızını, el yazısının sokağa yapıştırılan duvar yazısına benzediği gerekçesiyle tutuklamıştır. Bunların dışında, Bölge Genel Sekreteri Wang Le Çuan Hotan'da yaptığı basına kapalı konuşmasında, ders kitabının üzerindeki Mao'nun resmini yırttığından dolayı bir ilkokul öğrencisinin tutuklandığına yer vermiştir.37

Amnesty International Briefing, Crescent International ve Muslim Observer gibi yabancı yayınlarda işgal altında yaşayan Doğu Türkistan Müslümanlarının karşı karşıya oldukları büyük baskı ve zulümden detaylı olarak bahsedilmektedir.
Düzenli olarak gerçekleştirilen idamlarda yüzlerce Müslüman katledilmektedir. Halen binlercesi de hapishanelerde idam edilmeyi beklemektedir.


MAO TARZI İŞKENCE ÖRNEKLERİ

Dünya tarihine zalimliği ve gaddarlığı ile geçen Mao Tse-Tung, yalnızca Doğu Türkistan Müslümanlarına değil, kendi vatandaşları da dahil olmak üzere tüm Çin halkına akıl almaz işkenceler uygulatmıştır. Özellikle Kültür Devrimi adı verilen barbarlık döneminde, Mao'nun emrindeki Kızıl Muhafızların yaptıkları, büyük birer insanlık suçudur. Bunlardan bazıları şu şekildedir:


(Üstteki resim) Kızıl Muhafızlar rejim aleyhtarı olarak gördükleri herkesi acımasızca katlediyorlardı. Resimde Pekin ele geçirildikten sonra nehir kenarında öldürülen mahkumlar görülmektedir. (Alttaki resim) Toprakları ellerinden alınan çiftçiler, Mao'nun militanları tarafından oluşturulan "halk mahkemeleri"nde yargılanıyor, ardından acımasızca katlediliyorlardı.
Özel kelepçeler takmak ve bunları mahkumların bileklerinde iyice sıkmak Mao'nun cezaevlerinde yaygınlıkla kullanılan bir işkence biçimiydi. Mahkumların ayak bileklerine aynı zamanda zincirler de geçiriliyordu. Hatta bazen kelepçeler mahkumun ne yemesine ne içmesine ne de tuvalete gitmesine imkan verecek şekilde penceredeki parmaklıklardan birine tutturuluyordu. Amaç bireyi küçük düşürmek, aşağılamaktı... Halk hükümeti, her türlü işkenceyi yasakladığını iddia ettiğinden, buna resmi dilde cezalandırma ya da ikna adı veriliyordu.1
Hepsi ölüme mahkum edilen devrim karşıtları, bütün halkın davet edildiği açık duruşmalarda, Kızıl Muhafızlar tarafından parçalanıyordu... Kızıl Muhafızlar bazen parçaları kızartıp yiyor ya da hala canlı olan mahkumun gözleri önünde ailesine yedirtiyordu.2

Komünizmin Kara Kitabı isimli eserde, Mao döneminde tutuklanan üniversite profesörlerine yapılan insanlık dışı işkenceler bir gözlemcinin sözleriyle şöyle aktarılıyordu:
Profesörlerin boyunlarına da içleri taşla dolu kovalar asılmıştı. Müdürü fark ettim. Kova o kadar ağırdı ki, madeni tel deriye iyice gömülmüştü, adam sallanıyordu. Hepsi yalınayak, gonglara ya da tencerelere vurarak alanı dolaşırken bağırıyordu: 'Ben haydut bilmem kim'. En sonunda tümü dizlerinin üzerine çöktü, tütsüler yaktı ve Mao Tse-Tung'a suçlarını affettirmek için yalvardı... Birkaç kız bayılacak gibi oldu. Dayak ve işkenceler bunu izledi. Daha önce hiç böyle işkence görmemiştim: onlara atık maddeleri ve böcekler yediriliyor ve elektrik veriliyordu. Cam kırıkları üzerine diz çökmeleri için zorlanıyorlar, kollarından ve bacaklarından askıya alınarak uçak durumuna sokuluyorlardı.3
Aynı kitapta cezaevlerinden şu şekilde bahsediliyordu:
En değişik ve en sadist işkenceler sıradan uygulamalardı. Bunların arasında en yaygın olanı bileklerden ya da işaret parmaklarından askıya alınmaktı... En kötü gaddarlıklar denetimsiz bir biçimde ortalığı kasıp kavurabiliyordu. Bir kamp komutanı birçok tecavüz olayının yanı sıra, bir yıl içinde 1.320 tutukluyu ya katlettirmiş ya da canlı canlı toprağa gömdürmüştü.4

1. Komünizmin Kara Kitabı, s. 668
2. Komünizmin Kara Kitabı, s. 617
3. Ken Ling, Miriam London ve Tai-ling Lee, La vengeance du ciel: un jeune Chinois dans la Revoluion culturelle, Paris, Laffont, 1981 (İngilizce orijinal basım 1972), s. 20-23
4. Komünizmin Kara Kitabı, s. 621


"YENİDEN EĞİTİM MERKEZLERİ": LAOGAİLER
Hitler'in toplama kamplarının ve Stalin'in toplama kampları olan gulagların yerini Çin'de "laogai"ler almıştır. İnsanların düşüncelerini tamamen kontrol altına almayı hedefleyen, bu amaçla onları köleleştiren laogai sistemi, Çin Devletinin en önemli denetim mekanizmalarından birisidir. Bu kamplarda bugüne kadar 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir.38 Bir tür toplama kampı olan bu yerlerde suçluların zorla çalıştırılarak sözde "yeniden eğitilmeleri" hedeflenmektedir. En sık kullanılan sloganlardan birisi, "zorla çalıştırmak bir araç, düşünce devrimi ise amaçtır" sloganıdır. Daha açık ifade etmek gerekirse laogailerde amaç, potansiyel tehlike olarak görülen kişilerin her türlü yönteme başvurularak Komünist Parti'nin istediği forma girmesini sağlamaktır. Bu ise aşağılanma, eziyet görme, köleleştirilme ve işkence ile eş anlamlıdır.
Ancak bu kamplar çoğu zaman başka isimlerin arkasına gizlenir, bazen bir fabrika, bazen bir maden, bazen de sıradan bir çiftlik görünümündedir. Örneğin The Washington Post gazetesinde yer alan bir haberde "Hunan Özel Elektrik-Makine Fabrikası"nın bu merkezlerden biri olduğuna yer verilmiştir. Asıl adı "Hunan Bölgesi 1 No'lu Hapishane" olan bu merkezde sayıları 2 bin ile 3 bin arasında değişen tutuklular günde ortalama 16 saat çalıştırılarak üretim yapmaktadır. Eskiden endüstriyel jeneratör üretimi yapılan fabrikada, şu anda ilaç kutusu, eldiven, yılbaşı ışıkları gibi değişik ürünler imal edilmektedir.39
Asıl amacı suçluların cezalandırılması olan laogailerde, suçlular çok ağır şartlarda çalıştırılarak sömürülmektedir. Laogailerde bulunan insanların hiçbir hakları yoktur. Fabrikalarda, madenlerde, devlet çiftliklerinde çalışmak ve kurallara uymak zorundadırlar. Bir kişi, yetkililer onun tam anlamı ile yenilendiğine (yani türlü işkence ve zulüm yöntemleriyle Komünist Parti'nin istediği forma girdiğine ve itaat eder hale geldiğine) kanaat getirene kadar bu kamplarda tutulur. Bazen bu bir ömür boyu sürer. Çünkü bir suçlunun ceza süresi dolsa bile eğer yönetim kişinin değiştiğine kanaat getirmezse, görev değişikliği yapılarak bu kişi kampta tutulmaya devam edilir. 1997 yılı itibarıyle, Çin genelinde 1.000'den fazla laogai, bu laogailerde ise 8-10 milyon kişi bulunduğu bilinmektedir.40

Laogai olarak adlandırılan Çin toplama kamplarında milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bu kamplarda yaşananların anlatıldığı az sayıda kitap dahi, komünist Çin yönetiminin acımasızlığını anlamak için yeterlidir.

Bu tutsakların ürettiklerinin geliri Çin'in bütçesinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. 1999 yılında yapılan bir araştırmada sadece 99 laogainin yıllık toplam 842.7 milyon dolarlık satış yaptığı ortaya çıkarılmıştır.41 Diğer bir deyişle dünyanın dört bir yanında Çin yapımı mallar kullananların büyük bölümü, aslında Kızıl Çin yönetiminin kamplarda zorla çalıştırdığı tutukluların yaptıkları ürünleri kullanmaktadırlar. Örneğin Çin, dünyanın önemli çay üreticileri arasında yer almaktadır. İhraç ettiği çayın 1/3'i ise laogailerde üretilmektedir. Laogailerdeki işçi köleler 120 çeşit çay üretmektedir ve eğer ürün yeterince kaliteli olmazsa cezalandırılmaktadırlar.42
Aslında komünist ideolojinin ana unsurlarından biri olan "insanlar ürettikçe önemlidir, mühim olan üretimdeki artıştır" düşüncesi laogailerin yapılanması için de geçerlidir. Çin Komünist Partisi'ne göre insan en önemli üretim aracıdır ve tüm insanlar üretici güç olarak hizmet vermelidirler. Ve şiddet, üretim gücünü artıracak en önemli öğedir. 19 yıl boyunca laogaide kalan ve Amerika'ya iltica ettikten sonra kurduğu Laogai Vakfı aracılığı ile Çin'deki insan hakları ihlalleri ile mücadele eden Harry Wu'nun yaptığı araştırmalara göre, Çin, laogailerde yapılan üretimden yılda 600 milyon dolar kar elde etmektedir. Bu rakam Pekin tarafından yapılan resmi açıklamalarda da kabul edilmiştir.43
Görüldüğü gibi laogai basit bir hapishane sistemi değil, Komünist Parti'nin totaliter rejimini devam ettirebilmesini sağlayan önemli bir siyasi araçtır. Nitekim Mao da bu gerçeği şu sözleri ile dile getirmiştir:
Marksizm, devleti, bir sınıfın bir diğer sınıfı yönetebilmek için kullandığı bir şiddet aracı olarak görür. Laogailer de bu devlet mekanizmasının şiddet araçlarından birisidir. Bu araçlar proletaryanın ve halk kitlelerinin çıkarlarını temsil eder ve sömürgeci sınıflardan kaynaklanan muhalif düşüncelerin üzerindeki diktatörlüğünü sağlamlaştırır.44


Hitler'in toplama kamplarının ve Stalin'in gulaglarının yerini Çin'de "laogai"ler almıştır. Laogai'lerde bulunanlar genelde demokrasi ve insan hakları savunucusu olup, rejim muhalifliği yapmakla suçlanan kişilerdir. Amaç ise bu kişilerin komünist rejimin istediği forma girmesidir. Bunun için mahkumlar son derece ağır koşullarda, günde 10-16 saat boyunca çalıştırılmakta, hor görülüp aşağılanmakta ve çeşitli işkencelere maruz kalmaktadırlar.

Çin hükümeti her ne kadar bu kampların gerçek yüzünü gizlemeye çalışsa da, kamplarda yıllarını geçirmiş daha sonra yurt dışına iltica etmiş kişiler laogailerde yaşananları tüm dünyaya açıklamaktadır. Uzun yıllar bir laogaide kalmış olan Jean Pasqualini de bunlardan birisidir. Laogainin iddia edildiği gibi bir "enstitü" değil, bir işkence sistemi olduğunu söyleyen Pasqualini, bu kamplarda, olabilecek en insanlık dışı manzaraların yaşandığını anlatır. Pasqualini'nin açıkladığı gerçeklerden birisi de, Kızıl Çin'in, laogaileri veya suçluların cezalandırılmasını anlatırken kullandığı aldatıcı üsluptur. Buna göre;
Çin'de tutuklular, sosyalizmi iki elleri ile yeniden inşa etmek için, kendilerini yenilemek için, yeniden doğmak için ve yepyeni insanlar haline gelmek için zorla çalıştırılırlar. Laogailerde bulunan işçi köleler, yalnızca insanlık dışı koşullarda çalışmak zorunda kalmaz aynı zamanda hatalarının bedelini de öderler. Çin cezalandırma sisteminin çok özel bir lugatı vardır: insanlık dışı terminoloji insani bir dile çevrilmiştir. Birisi asla cezalandırılmaz, ancak reformdan geçer. Hapishaneler genellikle, bireylerin çalışıp öğrendikleri ve kendilerini yeniledikleri okullar olarak adlandırılır. Bir tutuklu asla dayak yemez, kendisine ders verilir. Asla aşağılanmaz, sadece eleştirilir. Ve hapishane yetkilileri size, eleştirinin hükümetin size değer verdiğini gösteren bir şey olduğunu, eleştiri olmadan gelişme olamayacağını anlatmakla vakit kaybetmezler. Bilgi verenler (aslında bunlar ihbarcılardır), hükümete işini daha iyi yapabilmesi için yardım eden kişilerdir. Bu kişiler aynı zamanda tutuklulara "hatalarını anlamaları için yardımcı" olurlar. Tutuklular arasında "yardım" en çok korkulan sözcüklerden biridir! Tutuklular birbirlerini ispiyonlamazlar, sadece birbirlerine karşılıklı destek verirler. Cezası dolan tutuklular mezun olmuşlardır ve topluma yeniden karışabilir, yeni bir hayata atılabilir ve tekrar insanlar arasına dönebilirler. Ancak serbest bırakılma sözcüğü de son derece yanlış ve tehlikelidir. Çünkü pek çoğu çalışma kamplarında kalmaya devam eder ve işçi köleler olarak kullanılırlar. Sadece artık statüleri değişmiştir. Çünkü onlar artık "çalışanlar" veya "serbest kalmış işçiler"dir.45


Fransız Le Courrier International isimli dergide yer alan "Çalış ve Sus" başlıklı haber, çalışma kamplarında yaşanan zulmü, çeşitli tanıkların ifadesinden yola çıkarak, tüm detaylarıyla ortaya koyuyor. Haberde 18 yaşından küçük çocukların hiçbir ücret ödenmeksizin zorla çalıştırıldıklarından ve geceleri ahır benzeri hücrelere kapatıldıklarından bahsediliyor. Özellikle de Guangdong'daki çalışma kamplarının 2. Dünya Savaşı'ndaki kampları aratmadığının vurgulandığı yazı şu cümleyle bitiyor: "İnsanı kahreden bir durum. Bu insanlar hayatta kalmanın zor olduğu korkunç bir durumdalar..."

Çin komünistlerinin bu aldatıcı terminolojisi, George Orwell'in ünlü 1984 adlı romanında tasvir ettiği ve asıl işi insanlara işkence etmek olan "Sevgi Bakanlığı"nı hatırlatmaktadır. Komünist totaliterliğin bu sahte terimlerine, hayatın her alanında rastlanır. Jean Pasqualini bu ilginç terminolojiyi aktarmaya şöyle devam etmektedir:
Proletarya Diktatörlüğü şimdilerde yerini Halkın Demokratik Diktatörlüğüne bırakmıştır. Sanki bir diktatör demokrat olabilirmiş gibi. Ya da demokrasi, diktatörlüğü tolere edebilirmiş gibi. Bir insan ya biridir ya diğeri. İkisi birden olamaz! Terminoloji değişmiştir, ama hedefler hep aynıdır. 60'ların başında yaşanan ve 20 milyon insanın hayatını kaybetmesi ile neticelenen kıtlık da resmi olarak hep üç yıl boyunca süren ekonomik zorluklar olarak anılmıştır. Büyük Atılım projesinin kurbanlarından bir kere bile bahsedilmemiştir. Tam tersine bu durum iyi ve harika olarak tarif edilmiştir.46

ÇİN, MAHKUMLARIN ORGANLARINI SATIYOR
Kızıl Çin yönetimi yıllardır kendisine gelir sağlamak için, tıbbi yardım, hastaların iyiliği, atıkların değerlendirilmesi gibi gerekçeler öne sürerek mahkumların organlarını satmaktadır. Diğer bir deyişle mahkumların organlarını kar amaçlı kullanmaktadır. Devlet, mahkumların idamından sonra kullanılabilir her organ başına ortalama 10-15 bin dolar kar elde etmektedir. 1970'lerde çıkarılan "idam edilen mahkumların bedenlerinin kullanılmasına" dair kanunla, idam edilen kişilerin organlarının kullanılması meşru hale getirilmiştir. Buna göre, eğer mahkum sahipsizse veya kendisi ya da ailesi ölümünden sonra organlarının kullanılmasına izin vermişse, idam edilen kişilerin organları alınarak satılmaktadır.
İlk bakışta belki makul gibi gözükebilecek bu uygulamanın, Çin'deki ortam göz önünde bulundurulduğunda, aslında ne kadar vahşice olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

Her yıl binlerce insanın idam edildiği komünist Çin'de, idam edilen kişilerin derileri soyuluyor, böbrekleri alınıyor. Organları alındıktan sonra atık konumuna gelen kişi ise bir torbaya konulup, çöpe atılıyor.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Çin'de belki de en değersiz şey insan hayatıdır ve sudan bahanelerle ayda ortalama 300 kişi idam edilmektedir. İdam edilen kişilerin büyük çoğunluğu ise sahipsiz konumundadır, çünkü aileler yakınlarının nerede tutuklu bulunduğunu bilmedikleri gibi, genellikle idam edildiklerinden de çok sonra haberdar olmaktadırlar. Çoğu zaman da idam edilen yakınlarına, kendi başlarına bir şey gelmesinden çekindikleri için, sahip çıkmamaktadırlar. Bu durum neredeyse idam edilenlerin hepsinin vücudunun parçalanıp organlarının alınmasını meşrulaştırmaktadır. Nitekim Harry Wu, bu gerçeği kendi yaşamından bir örnekle şöyle belirtmektedir:

Harry Wu

Herkes gayet iyi bilir ki Çin'de tüm toplum her yönüyle Komünist Parti'nin denetimi altındadır. Ve eğer Çin Halk Cumhuriyeti'nde bir kişi "devrim karşıtı" veya "sınıf düşmanı" olmakla suçlanmışsa o kişi ya ailesinden tamamen koparılır, ya da ailesinin de onu suçlaması sağlanır... Çalışma kampında tutulduğum 19 yıl boyunca ailemden hiç kimse teknik olarak beni görmeye gelmedi. Eminim ki o zaman idam edilseydim, ben de sahipsiz ya da ailesi tarafından reddedilenler konumunda olacaktım ve bedenim hükümetin kar etmesi için kullanılacaktı.47
Ayrıca ailelerin idam olayından haberi olsa bile, Kızıl Çin hükümeti idam edilen kişinin veya ailesinin iznini almaya pek de ihtiyaç duymamaktadır. Ya da bir şekilde onları, yakınlarının organlarını bağışlamaya ikna etmektedir. Mahkumların organlarının izinsiz olarak Çinli yetkililerce alındığı Çinli bir doktor tarafından New York'da yapılan bir açıklamada şöyle dile getirilmektedir:
Harry Wu ABD'de açıklama yapmadan önce izin diye bir şey yoktu, ama şimdi Çin hükümeti mecburiyetten bazı formaliteler icat etti. Dolayısıyla şimdi bir yabancı bu konuda bir şey sorduğunda artık ona verecek cevabımız var: "Elbette, merak etmeyin."48

Dr. Wang Guoqi

Harry Wu 1994'de, mahkumların organlarının çıkarıldığı seanslara defalarca katılmış bir hastane görevlisi ile yaptığı görüşmede, görevlinin kendisine, "başı hedef alan tek bir kurşun, beyni parçalıyor. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra da, artık o bir insan sayılmıyor, sadece bizim kullanacağımız bir atık durumuna düşüyor" dediğini aktarmakta ve Çin hükümetinin mahkumlara bakış açısını gözler önüne sermektedir. Buna göre mahkumlar, öldürülmesinde bir sakınca olmayan ve bedenleri atık olarak kullanılabilecek kişilerdir.49
Daha sonra bu organlar devlet tarafından yurt dışındaki hastalara fahiş fiyatlarla satılmaktadır. Hatta Çin'de doktorlar yurt dışından gelen hastalara, toplu idam dönemlerini beklemelerini tavsiye etmektedirler. Mahkumların organlarının alınmasından sonra bu organların kim için ve nasıl kullanılacağı da komünist devlet tarafından belirlenmektedir. Her zaman olduğu gibi, Komünist Parti yöneticileri öncelikli sınıftır. Daha sonra yabancı veya yurt dışında yaşayan Çin vatandaşları gelir. Eğer yeterince paraları varsa, Çin'de yaşayan halk da bu organlardan faydalanabilir. En son faydalanma hakkına sahip olanlar ise, çok ihtiyaçları olsa bile, sırada olan fakir Çinli hastalardır. Dolayısıyla bu, insanlığın iyiliğine değil, Komünist Parti yöneticilerinin ve elitlerin yararına çalışan bir sistemdir. Ve bu sistem, çoğu zaman düşünmekten ve farklı fikir getirmekten başka hiçbir suçu olmadığı halde katledilen kişilerin organları çalınarak yürütülmektedir.
Yapılan araştırmalar 1970'li yılların başından 1995 yılı ortasına kadar Çin'de 20 bin böbrek naklinin gerçekleştirildiğini göstermektedir. Uluslararası Af Örgütü'nün 1996 tarihli raporu ise idam edilen mahkumların neredeyse %90'ının organlarının alındığını belirtmiştir. The Washington Post gazetesi 27 Haziran 2001 tarihli sayısında, organ ticareti içerisinde yer alan bir doktorun itiraflarına yer vermiş ve bu ticaretin Çin'de ne derece yaygın olduğunun altını çizmiştir.

Türkiye, 5.2.95

Habere göre yanık uzmanı olan Wang Guoqi isimli bu doktor 100'den fazla defa mahkumlardan organ alınması operasyonuna katılmıştı. Bu operasyonlarda mahkumların derilerinin ve kornealarının toplanmasına yardımcı olan Guoqi, çalıştığı "Tianjin Yarı Askeri Polis Hastanesi"nde bu organların fahiş fiyatlara satıldığına da tanıklık etmişti. İdam tarihlerini ve yerlerini, operasyona katılan doktorların isimlerini ve tıbbi prosedürlerin grafik dökümünü de detaylı olarak veren Dr. Wang Guoqi, mahkumların vurulduktan sonra hemen ambulansa götürüldüğünü ve ölümünden birkaç dakika sonra organlarının alındığını anlatıyordu. Daha sonra ceset krematoryuma götürülüyor ve burada Guoqi ve diğer doktorlar cesedin derisini yüzüyorlardı. Dr. Guoqi bu manzarayı şöyle anlatıyordu:
Çıkarılabilir tüm organlar ve dokular alındıktan sonra geriye çirkin bir et yığını kalıyordu. Daha sonra ceset krematoryumun yetkilileri tarafından alınıp götürülüyordu.50

Milli Gazete, 26.6.01
Milliyet, 28.6.01

Dahası Çinli yetkililer organların alınması için her zaman mahkumun ölmesini beklemiyorlardı. Guoqi'nin yaşadığı bir olay bu durumun çarpıcı örneklerinden birisiydi: Görevli mahkuma ateş etmiş, ancak kurşun mahkumu anında öldürmemişti, mahkum yerde titremeye devam ediyordu. Buna rağmen doktorlara mahkumu ambulansa götürmeleri emredilmişti. Ürologlar hemen böbreklerini alırken, Guoqi ve diğer yanık cerrahları deriyi soymuşlardı. Daha sonra da yarı ölü olan mahkumu plastik bir torbaya koyup çöpe atmışlardı.51



Yanda The Observer gazetesinde yayınlanmış olan ve Çin'de mahkumların organlarının satılmasını konu edinen bir haber görülmektedir. "Çin Ölen Mahkumların Organlarını Satıyor" başlığı ile verilen haberde, organların genellikle yurt dışından gelen zengin hastalara satıldığı bildirilmektedir. Çeşitli kaynaklarda yer alan haberlere göre bir böbreğin satış fiyatı ortalama 10 bin dolardır. Çin'de yılda binlerce insanın idam edildiği göz önünde bulundurulursa, Kızıl Çin yöneticilerinin organ ticaretine neden ısrarla devam ettikleri daha iyi anlaşılacaktır.


KIZIL ÇİN TARZI AİLE PLANLAMASI: BEBEK CİNAYETLERİ
Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, sosyal güvenliğini sağlayabilmek için uzun yıllardır aile planlamasına özel bir "önem" vermekte ve bunu çeşitli kanuni yaptırımlarla düzenlemeye çalışmaktadır. Ne var ki Allah korkusunun olmadığı, dini ve manevi tüm değerlerin yok sayıldığı bir toplum yapısında böyle bir düzenleme büyük bir vahşete dönüşebilmektedir. Çin'de ailelerin bilinçlendirilmesi ve çeşitli tıbbi yöntemlerle kolaylıkla sağlanabilecek bir planlamanın yerine, çocukların anne karnında veya doğduktan sonra katledilmesi yöntemiyle nüfus planlaması yapılmaktadır. Kuşkusuz bu, dinden uzak yaşayan, manevi değerlerini yitirmiş bir toplumun içine düştüğü duyarsızlık ve vicdansızlığın boyutunu gösteren ibret verici bir durumdur.
Hiç kimse Çin'de tam olarak kaç kadının zorla kürtaja maruz kaldığını bilmemektedir, ama bu oran %1 dahi olsa, bu durumda milyonlarca çocuğun katledilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
1998 yılında Çin'den ABD'ye iltica eden ve yaşadığı bölgede "aile planlamasından" sorumlu olan Gao Xiao Duan isimli yetkilinin itirafları tüm dünya kamuoyunun dikkatini bir kez daha Kızıl Çin'in bu ilkel uygulamasına çekti. Çin'de kadınların çocuk sahibi olmamaları için nasıl zorla kısırlaştırıldıklarına, annelerinin karnından alınan çocukların nasıl ölüme terk edildiğine şahit olan Duan yaşadığı olayları yaptığı basın toplantısında tüm dünyaya anlatmıştı. Anlattığı olaylardan birinde 9 aylık hamile olan bir kadının evraklarının üzerinde "doğum yapamaz" ibaresi yazılı olduğu için çocuğunun nasıl elinden alındığını şöyle dile getirmişti:
Ameliyat odasında, alınan çocuğun dudaklarını nasıl emdiğini, kollarını nasıl gerdiğini gördüm. Bir doktor zehiri beynine enjekte etti, çocuk öldü ve bir çöp kovasına atıldı.52
Çin vahşetinin bir diğer yüzü de zorunlu kürtaj politikasıdır. Çocuk sahibi olmalarına izin verilmeyen kadınlar, hamileliğin ilerleyen aylarında dahi olsalar, ya zorla kürtaj edilmekte ya da doğum yaptıktan sonra çocukları öldürülmektedir.

Çocuk katliamının bir başka örneği de, Çin'deki iletişim ve haberleşme yasaklarına rağmen dünya basınına yansıyan Hubei eyaletinin Caidian köyünde yaşanan olaydır. İngiliz The Times gazetesinde, tüm dünya kamuoyunu dehşete düşüren bu vahşet şu şekilde aktarılmıştır:
Dünya kamuoyu tarafından dehşetle karşılanan bu olayda, bir bebek doğar doğmaz Çinli yetkililer tarafından ailesinin gözü önünde boğularak öldürülmüştür. Aile planlaması politikasına rağmen dördüncü çocuğuna hamile kalan bir anneye, önce çocuğunu öldürmek üzere iğneyle ilaç verildi. Ancak buna rağmen çocuk sağlıklı doğunca, doğumun ardından çocuğun babasına çocuğunu hastanenin dışında öldürmesi için emir verildi. Çocuğunu öldürmeyi reddeden baba, çocuğu bir binanın girişine bırakıp kaçtı. Kısa bir süre sonra bebeği bulan bir doktor, annesine teslim etti ve çocuğun ve annenin tedavisini yaptıktan sonra evlerine gönderdi. Ancak evlerine gittiklerinde nüfus planlama dairesinin yetkilileri onları beklemekteydi. Bebeği zorla alan yetkililer, ailesinin gözleri önünde bir pirinç tarlasında çocuğu boğarak öldürdüler.53




Ünlü televizyon kanalı CNN'de yer alan haberde Gao Xiao Duan'ın ABD Senatosu Dış İlişkiler Bölümü'nde yaptığı konuşmada çeşitli deliller sunduğu belirtiliyor. Görevde bulunduğu 14 yıl boyunca kendini bir "canavar" gibi hissetttiğini söyleyen Gao'nun sunduğu bu deliller arasında zorunlu kürtaj merkezini gösteren bir video kaset ve çeşitli dokümanlar da bulunuyor. Söz konusu video görüntülerini CNN'in web sitesinden izlemek mümkün.

Çin'de ve özellikle Doğu Türkistan'da izlenen aile planlaması politikasını ele alırken üzerinde durulması gereken önemli bir diğer husus da, Çin hükümetinin bu politikayı savunurken öne sürdüğü gerekçelerdir. Bu gerekçelerden en dikkat çekeni ise "daha kaliteli bir millet oluşturmak" sloganıdır. Bu Darwinist slogan daha çok faşist yönetimlerde karşımıza çıkmaktadır ve 19. yüzyılda ortaya atılan öjeni teorisinin Çin'deki bir uygulamasıdır. Öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına gelmektedir. Öjeni teorisinin tarihteki en ünlü uygulaması ise Nazilerin Ari Irk oluşturmak için işledikleri sistemli cinayetlerdir. (Detaylı Bilgi İçin Bkz. Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 2001)
Elbette söz konusu uygulamanın Müslümanlara yönelik yüzü çok daha ciddi boyutlar içermektedir. Müslümanlar söz konusu olduğunda acımasızlık ve zalimlik iyice sınır tanımaz hale gelmektedir. Zaman zaman Çinli ailelerin fazla çocuk yapmalarına göz yumulabilmekte ya da çok hafif cezalara çarptırılmaları yeterli görülmektedir. Müslümanların birden fazla çocuk sahibi olmalarına ise hiçbir koşulda izin verilmemektedir. İkinci çocuğu olacak Müslüman kadınlar, hamileliğinin sekizinci, dokuzuncu ayında bile olsa evlerinden alınıp götürülmekte ve çocukları zorla alınmaktadır. Hatta Çin birlikleri çoğu zaman köy köy, kasaba kasaba dolaşıp ikinci çocuğu olacak kadınları kamyonlara doldurup götürmektedir. Son derece ilkel koşullarda gerçekleştirilen kürtajlar neticesinde ise genellikle yalnızca bebekler değil, anneleri de hayatlarını kaybetmektedir.

Sabah, 6.8.01

Sabah. 28.8.00

Nitekim bu politika neticesinde son dokuz yıl içerisinde Doğu Türkistan'da doğum oranları %19 oranında azalmıştır.54 Bu şekilde hayatını kaybeden yüzlerce Doğu Türkistanlı Müslüman kadından ikisinin hikayesini Doğu Türkistan halkının merhum lideri İsa Yusuf Alptekin'in oğlu Arslan Alptekin şöyle anlatmaktadır:
6 Mayıs 1986 tarihinde Turahan Ayşem isimli 29 yaşındaki bir kadın kendisine yapılan kürtaj sonrası kan kaybından ölmüştür. Ağustos 1997 tarihinde Doğu Türkistan'ın Toksu ilçesinde Çolpanhan isimli bir kadın hamile olduğu için kürtaja zorlanmış, ayrıca kocası da 3.000 yuan para cezasına çarptırılmıştır... Zorla evden alınan kadın, bir fırsatını bularak sağlık merkezinden kaçmış ve bir mezarlığa sığınarak kendi başına doğum yapmıştır. Daha sonra başka bir şahıs tarafından alınarak evine getirilen Çolpanhan, bir ihbar üzerine tekrar yakalanmış ve götürüldüğü polis merkezinde bebeği sıcak suya batırılmak suretiyle katledilmiş, bu acıya dayanamayan anne de ölmüştür.55
Doğu Türkistan'dan ismini vermek istemeyen bir yetkili ise, 200 bin nüfuslu bir kasabada 35 bin hamile kadının hükümet kontrolüne tabi tutulduğunu, bunların 686'sının kürtaj yaptırmaya mecbur bırakıldığını, 993'ünün hamileliklerine engel olunduğunu, 10.708'inin de kısırlaştırıldığını dile getirmektedir. Yine aynı yetkilinin bildirdiğine göre, 180 bin nüfuslu bir başka kasabada, sadece 1.000 kadına doğum yapması için izin verilmiştir. Bu da 35 kadında bir kadının doğum yapabilmesi anlamına gelmektedir. Aynı kasabada 40 kişi ise, eşi hamile olduğu için işten atılmıştır.56



Firavun ailesinin ve onlardan önce-kilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları helak ettik. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi.
(Enfal Suresi, 54)

Yukarıda anlatılan vahşi nüfus planlamasının benzerleri, tarihte kendi ideolojilerini hakim kılmak, iktidarlarını sağlamlaştırmak için pek çok diktatör ve zalim yönetici tarafından uygulanmıştır. Bu zalimlerden biri de, kendi batıl dinini tanımayan ve Allah'a iman eden halkına yaptığı işkencelerle tarihe geçmiş olan Firavun'dur. Firavun da tıpkı Kızıl Çin'in inkarcı liderleri gibi, iman edenlerin sayısının artmasını ve onlar üzerindeki hakimiyetinin zayıflamasını engellemek için, bu insanları güçten düşürüp, zayıf bırakmış ve çocuklarını katletmiştir. Bu durum Kuran'da şu şekilde belirtilir:
Gerçek şu ki; Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü. Onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınları diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)
Ancak Allah, Firavun'u yaptığı azgınlıklar neticesinde cezalandırmış; onu, tüm insanlığa ibret olacak şekilde öldürmüş ve hüsrana uğrayanlardan kılmıştır. Kuşkusuz Firavun zihniyeti taşıyan ve bu zalimlikten vazgeçip tevbe etmeyenlerin uğrayacağı son da tarihteki benzerleriyle aynı olacaktır.
ÇOCUKLARINI YALNIZCA KIZ OLDUKLARI İÇİN KATLEDEN ÇİNLİ AİLELER

Çin'de komünistlerin iktidarı ele geçirdikleri günden beri yaptıkları din karşıtı propagandalar ve dinin yaşanmasına karşı aldıkları katı tedbirler Çin halkını maddi ve manevi alanda büyük bir çöküşe sürüklemiştir. İnsanların hayvan sürüleri gibi görüldüğü, vahşetin son derece olağan karşılandığı bu ortam ile Kuran'da anlatılan inkarcı toplumların benzerliği ise oldukça dikkat çekicidir. Bu benzerliklerden birisi de kız çocuğu sahibi olanların, toplum içinde kız çocuklarının itibar görmediği düşüncesi ile çocuklarını kendi elleri ile öldürmeleridir. Kuran'da cahiliye toplumunun bir özelliği olarak anlatılan ve şiddetle kınanan bu vahşi uygulama, bugün Allah inancından uzak yaşayan Çin toplumu içerisinde oldukça yaygındır.
Zorunlu aile planlaması uygulamaları, Çin'in din dışı gelenekleri ile birleşince pek çok ailenin yeni doğan kız çocuklarını kendi elleri ile öldürmelerine neden olmaktadır. Kanunlara göre tek çocuk sahibi olma hakkı olan Çinli aileler, ilk çocukları eğer kız olursa çoğu zaman bu çocuğu ölüme terk etmektedirler. Çünkü Çin geleneklerine göre erkek çocuk daha değerli görülmektedir ve ilk çocukları kız olursa erkek çocuk edinme imkanlarını tamamen kaybedecek olan aileler bunu engellemek için kızlarını öldürmektedirler. Çin'de bu nedenle her yıl 1 milyona yakın kız çocuğunun ölüme terk edildiği tahmin edilmektedir.1

Türkiye, 15.5.01
Posta, 16.2.01
Oysa Kuran'da, tüm insanların kadın-erkek ayrımı yapılmadan Allah katında eşit oldukları bildirilmiştir. Allah insanlar arasındaki üstünlüğün ise ancak takvaya (ahirette insana zarar verecek, sonsuz bir azaba yol açacak her türlü nefsi günah ve isyandan sakınmak) göre olacağını belirtmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Bu nedenle iman eden bir insan için sahip olduğu çocuğun cinsiyeti değil, ahlakı önemlidir. Öte yandan Allah'ı tanımayan, Allah korkusunu bilmeyen ve ahiret inancı da olmayan toplumlarda, bir çocuğu sadece kız olduğu için öldürmek gibi son derece korkunç cinayetler işlenebilmekte, hatta bunlar zaman içinde gelenek haline dönüşerek meşrulaştırılmaktadır. Oysa kız ve erkek çocuklar arasında ayrım yapmak Kuran'da şiddetle kınanmıştır. Allah bu anlayıştaki insanların durumunu ayetlerde şu şekilde bildirir:
Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür? Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah'a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 58-60)

1- Yeni Binyıl gazetesi, 25 Ağustos 200


DOĞU TÜRKİSTAN'A ÇİNLİ GÖÇÜ
Kızıl Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı asimilasyon politikalarından birisi de sistemli olarak bölgeye düzenlenen Çinli göçüdür. Aslında bu uygulama bir anlamda Çin'in Doğu Türkistan için yaptığı büyük planın tamamlayıcısı niteliğindedir. Bir yandan Doğu Türkistan Müslümanları tutuklanarak, öldürülerek, çalışma kamplarına gönderilerek topraklarını terk etmeye zorlanmakta, bir yandan da bölgeye Çinli nüfusun göç etmesi sağlanarak, Doğu Türkistan Müslümanları tamamen etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde Doğu Türkistan'ın çoğunluğunu teşkil eden Türk nüfus, sistemli olarak azalacak ve kendi topraklarında hak iddia edemeyecek hale gelecektir.
Mao Çin'de yönetimi ele geçirdiğinde Doğu Türkistan nüfusunun %93'ünü Uygur Türkleri oluşturmaktaydı ve Çinlilerin oranı %6-7 civarında idi. Aradan geçen elli yıl içerisinde Çinli nüfusun oranı %42'ye ulaştı. 50 yıl önce sayıları 300 bini bulmayan Çinlilerin nüfusunun günümüzde 6 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bunun için 1950'lerden itibaren Doğu Türkistan'a Çinli göçünü resmi olarak destekleyen tarımda kalkınma, göçmenlerin korunması gibi politikalar izlendi. 1980'lerin başında ise, bölgede etnik kaynaklı gerginliklerin artması ile birlikte, Çinli göçünü destekleyen resmi uygulamalarda bir azalma oldu. Ancak bu, Çin'in, bölgeyi bir Çin eyaleti haline getirme isteğinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Bu sefer de, Çin ekonomisine hizmet etmek üzere Doğu Türkistan'da kurulan fabrikalara yerleştirilen kalifiye elemanlar sayesinde bölgedeki Çinli nüfusun sayısı artırıldı.
Çin'in Müslüman Türk kimliğini eritme politikası, bölgeye yerleşen Çinlilerin yanında Müslümanları kendi vatanlarında ikinci sınıf insan durumuna düşürmüştür. Bölgeye akın akın getirilen Çinli göçmenler ülkenin en verimli topraklarına yerleştirilirken, yerli halk kurak bölgelere göç etmeye zorlanmıştır. Çinliler her türlü siyasi, ekonomik, teknolojik ve sosyal imkandan sonuna kadar faydalanırken, Müslüman Türk nüfus gittikçe fakirleşmiştir. Doğu Türkistan'a getirilen Çinliler ile Müslüman yerli halkın yaşam standartları arasındaki fark, Arslan Alptekin tarafından şöyle dile getirilmektedir:
Türkler en ağır işlerde karın tokluğuna çalıştırılırken, Çinli göçmenlere özel siyasi ve ekonomik imtiyazlar verilmektedir. Müslüman halk kırsal kesimlerde ve kenar mahallelerde alt yapıdan yoksun harabe evlerde otururlarken, Çinli göçmenlere alt yapısı tamamlanmış modern yerleşim bölgeleri inşa edilmektedir. Sosyal yapıdaki dengesizlik her bakımdan Türk halkının aleyhine gelişmektedir.57
Çin'in Doğu Türkistan'daki nüfusunu artırma çalışmaları 90'lı yıllardan itibaren daha da hız kazanmıştır. Kızıl Çin hükümeti bu artışı makul bir zemine oturtabilmek için çeşitli ekonomik yatırımları öne sürmekte, çoğu zaman da sırf bunun için özel projeler geliştirilmektedir. Örneğin Hong Kong'ta yayınlanan Trend isimli dergi Ekim 1992 sayısında, Çin Devletinin 2000 yılı içerisinde Doğu Türkistan'a 5 milyon Çinli yerleştirmeyi planladığını gösteren bir gizli belge yayınlamıştır.58 Üstelik bu rakama Doğu Türkistan'da sürekli olarak tutulan Halkın Kurtuluş Ordusu'nun personeli, kalifiye Çin işçileri ve bölgeye özel olarak gönderilen kriminal Çinliler dahil değildir.

DOĞU TÜRKİSTAN'DA BİNTUAN'IN ROLÜ
Komünizmin iktidara gelişinin ardından Mao'nun başlattığı Büyük Atılım'ın en önemli parçalarından birisi de Doğu Türkistan gibi etnik farklılıkların olduğu bölgelere yapılan yatırımlardı. Bu atılım çerçevesinde, sözde Doğu Türkistan'ı geliştirmek ve ilerletmek için Bintuan adı ile bilinen Sincan Üretim ve İnşaat Ordusu (XPCC) kuruldu. Bu ordunun sözde sivil bireyleri, Çin'in geri kalmış bu bölgesini kalkındıracaklardı. Bunun için ülkenin dört bir yanından Çinliler bu bölgeye getirildi ve kurulan çalışma kamplarında çalışmaya başladılar.
Çin yönetimine başkaldıran Müslümanların bastırılması için kurulan askeri birliklerin işi azaldığında, tarımsal kalkınma projelerine destek vermeleri için oluşturulan birlik 1975 yılında feshedildi. 1981 yılında Bintuan, "10. Üretim Birimi" gibi garip bir isimle tekrar oluşturuldu ve bugün de aktif olarak işlemektedir. Bu birim bir milyonu işçi olmak üzere 2.28 milyon kişiden oluşmaktadır. Bintuan'ın farklı sorumlulukları vardır. Müslümanların bağımsızlık hareketlerinin en acımasız şekillerde bastırılması, "laogai" olarak anılan toplama kamplarının idare edilmesi, yüz binlerce Çinli suçlunun yeni yerleşim yerleri olan Doğu Türkistan'a getirilmelerinin organize edilmesi bunlardan bazılarıdır.
Pek çok akademisyenin de belirttiği gibi Bintuan'ın asıl amacı Doğu Türkistan'ı sömürgeleştirebilmektir. Örneğin James Seymour New Ghosts Old Ghosts- Prisons and Labor Reform Camps in China (Eski Hayaletler Yeni Hayaletler-Çin'de Hapsihaneler ve İşçi Reform Kampları) adlı kitabında, Bintuan hakkında çok detaylı bilgi verir; Bintuan'ın hapishaneler ve çalışma kampları ile kurmuş olduğu ağı deşifre eder. Bintuan, Doğu Türkistan'ın kuzeyi ile güneyini birbirinden ayıracak bir hat üzerine kurulmuştur. Milyonlarca hektarlık bir arazi üzerinde hak sahibidir ve nüfusunun büyük çoğunluğunu Çinliler oluşturur. Uygur Özerk Yönetiminden bağımsızdır ve kendi güvenlik kuvveti, mahkemeleri, tarımsal ve endüstriyel yatırımları vardır. Ve elbette tüm bunların yanı sıra geniş bir alanı kapsayan çalışma kampları ve hapishaneler de Bintuan'ın denetimindedir.
İşin daha da ilginç olan yönü, Kızıl Çin'in her türlü insan hakkına karşı olan bu sözde üretim birliklerinin, yakın geçmişte, Dünya Bankası tarafından da finanse edilmiş olmasıdır. Bunun için Çin, Atılım Projesi adını verdiği bazı programlar belirlemiş ve bu programları Dünya Bankası'nın da desteklemesini sağlamıştı. Buna göre, sözde Doğu Türkistan bölgesinin ilerlemesini ve gelişmesini sağlamak amacı ile çeşitli çalışma sahaları oluşturulacak ve bu alanlar sayesinde bir yandan bölgenin ekonomik olarak kalkınması sağlanacak bir yandan da yerli halka iş imkanları oluşturulacaktı. Ancak projenin hayata geçirilişi kağıt üzerinde belirlendiği gibi olmadı. Çünkü bu iş alanları, başta Müslümanlar olmak üzere Çin'in suçluları cezalandırmak için kurduğu zorunlu çalışma kamplarıydı. Elde edilen gelir de bölgenin değil, Çin'in ekonomisine katkıda bulunuyordu. İşte Dünya Bankası'nın bizzat destek verdiği Atılım Projesi'nin asıl yüzü buydu. Dr. Paul George 1998 tarihli bir raporda bu durumu Harry Wu'nun nasıl açıkladığını şöyle vurgulamıştı:
XPCC konusunda Dünya Bankası 1996'da büyük bir tartışmanın içine girmek durumunda kaldı. Çin'in ünlü muhalif isimlerinden Harry Wu, Birleşik Devletler Dış İlişkiler Komitesi önünde verdiği ifadesinde, organizasyonun (XPCC) Doğu Türkistan'da Dünya Bankası desteği ile yürütülen atılım projesi kapsamında 14 zorunlu çalışma kampını idare ettiğini söyledi. Dünya Bankası fonunun Uygur halkına yardım için kullanılması gerekiyordu, ancak iki Uygur kökenli XPCC yöneticisinin de onayladığı gibi bu fon, Çin'in bölge üzerindeki denetimini güçlendirmek ve muhalif kişilere karşı daha sert tedbirler alabilmek için kullanılmıştı.59
Yetkililer ilerleyen yıllarda, Bintuan'ın topraklarının üç kat daha genişleyeceğini tahmin etmektedir. Çünkü Doğu Türkistan toprakları içinde yavaş yavaş bağımsız bir Çin eyaleti oluşturulmaktadır. Ayrıca Bintuan Çin tarafından her zaman için Doğu Türkistan'da düzeni sağlayan temel unsurlardan biri olarak görülmüştür. Bunun en önemli örneklerinden biri, 1997 yılında Gulja'da çıkan ayaklanma sonrasında Bintuan'ın 4. Birliği'nin bölgeye konuşlandırılması ve Müslümanları yakalayıp tutuklaması için kullanılması olmuştur. Bintuan bugün de hala Müslümanlara karşı olan sindirme görevini titizlikle devam ettirmektedir.
Kızıl Çin hükümeti adam öldürmekten, tecavüzden, hırsızlıktan yargılanmış ve hüküm giymiş yüz binlerce kişiyi Bintuan denetimindeki çalışma kamplarında cezalarını çekmeleri için Doğu Türkistan'a göndermekte, ancak cezasını çeken kişilerin tekrar Çin'e dönmesine izin verilmemektedir. Bu kişilerin pek çoğu Müslümanların zorla çıkarıldıkları topraklara yerleştirilerek burada çalıştırılmaktadır. "Reforma uğramış çiftçiler" olarak adlandırılan bu kişilerin daha sonra ailelerini de yanlarına almalarına müsaade edilmekte ve bu şekilde tamamen Doğu Türkistan'a yerleşmeleri sağlanmaktadır.
Söz konusu reforma uğramış çiftçilerin sayısının artması ile birlikte Doğu Türkistan'da suç oranları da yükselmiş, özellikle Müslüman Türk halka karşı uygulanan hırsızlık, adam öldürme, tecavüz ve çocuk kaçırma olaylarının sayısında artış olmuştur. Kaçırılan Müslüman çocukların ise çoğu zaman izi bulunamamaktadır. Müslüman halk, çocuklarının ya Çin'e götürülüp orada satıldıklarından ya da öldürülüp organ ticaretinde kullanıldıklarından endişe etmektedir. Ne var ki çoğunluğunu Çinlilerin oluşturduğu polis teşkilatı Müslümanların şikayetlerini ciddiye almamakta ve onları korumak için hiçbir girişimde bulunmamaktadır.60
Kitap boyunca detaylı olarak tarif edilenler, Darwinist-komünist zulmün çarpıcı örnekleridir. Kadınların zorla kürtaj yapılmaları, insanlık dışı uygulamalara maruz bırakılmaları, kundaklarındaki çocukların "nüfus planlaması" adı altında vahşice öldürülmeleri, insanların üzerlerinde aynı bir kobay gibi nükleer denemelerin yapılması "insanı bir hayvan gibi gören" Darwinist düşüncenin çarpıcı bir sonucudur. Bu zulüm, yaşamı çıkarlar için bir mücadele alanı olarak tanıtan Darwinist telkinlerin bir komünist devletteki uygulanış şeklidir. Ve son bulması da ancak söz konusu karanlık ideolojinin yeryüzünden silinmesiyle mümkün olacaktır.






Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar).
(Şuara Suresi, 150-152)

KIZIL ÇİN ORDUSUNU İSRAİL SİLAHLANDIRIYOR



Doğu Türkistan'da Çin'in yaptıkları ile İsrail'in Filistin'de yaptıkları karşılaştırıldığında, bir yanda komünist bir yanda kapitalist yönetim olduğu halde, pek çok benzerlikle karşılaşılacaktır. İki devleti birleştiren ortak payda ise Müslüman halka karşı giriştikleri soykırımdır. Her iki devlet de Müslümanlara ait toprakları işgal altında tutmakta, Müslüman halkı askeri, siyasi ve ekonomik olarak şiddet ve baskı dolu bir işgal altında yaşamaya zorlamaktadırlar. Her iki bölgede de işkenceler, haksız tutuklamalar, katliamlar, kıyımlar en çok duyulan sözcükler arasındadır. Çin ile İsrail arasındaki bu benzerlik, bir işbirliğinin temeli olmuştur. Çin, Halkın Kurtuluş Ordusu'na İsrail'den silah temin etmektedir.
Çin-İsrail askeri ilişkileri 1970'lerin ilk yarısında başladı. İsrail ilk olarak, Çin'in eski Sovyet silahlarından ibaret olan ordusunun yenilenmesine yardımcı oldu. 1980'lerin ortalarından sonra ise Birleşmiş Milletler'deki İsrail ve Çin büyükelçileri aralarında resmi iletişim başladı. Görünürde 'tarımsal işbirliği' gibi gerekçelerle yürütülen bu ilişkiyi sağlam kılan asıl unsur ise İsrail'in Çin'e temin ettiği silahlardı.
İsrail'in Çin'e yaptığı yüklü miktardaki silah satışı, Mossad adına çalışan İsrailli işadamı Shaul Eisenberg aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. Bağlantılar sağlandıktan sonra gizli anlaşmalar ve nakliye ise Mossad'ın göreviydi.1
Rabin'in 1993 yılında Pekin'e yaptığı ziyarette İsrail ile Çin arasında nükleer denemeler ve teknoloji alanında işbirliği anlaşmaları imzalandı. İsrail ile Çin arasındaki askeri ilişkinin boyutlarına, Tel Aviv'de yayınlanan Jerusalem Post gazetesi de değindi. The Times'in yayınladığı bir CIA raporuna dayanan Jerusalem Post, İsrail'in uzun yıllardır kesintisiz olarak Çin'e silah sattığını belirtiyor ve şöyle diyordu:
Çin ve İsrail, aralarındaki teknolojik ve askeri işbirliğini resmi hale getirmeye ve geliştirmeye çalışıyorlar. Çin, İsrail'in askeri teknolojisinden, tank ve radar sistemlerini geliştirmesi için yardım umuyor. Çinliler on yıllardır bu konuda İsrail'den gizli olarak aldıkları yardımları da resmi hale getirmek istiyor... Şimdi de İsrail'in, son derece gelişmiş olan "Arrow" anti-füze sistemini Çinliler ile paylaşıp paylaşmayacağı sorusu gündemde.2
Bu yakınlaşmanın temelinde Çin'in, Doğu Türkistan'da ya da yakın çevresindeki bölgelerde İslami yükselişten duyduğu endişe yatmaktadır. Washington Report on Middle East Affairs' dergisinde de Çin-İsrail ittifakının temelinde Çin'in "İslami akımları nötralize etme" çabasının yattığı, Pekin'in Doğu Türkistan'daki 20 milyonu aşkın Müslüman nüfustan son derece rahatsız olduğu bildirilmişti.3


1. Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spice a Prince: The Complete Story of Israel's Intelligence Community, Boston, Houghton Mifflin Company, 1991, s. 346
2. Jerusalem Post, 23 Ekim 1993
3. Washington Report on Middle East Affairs, Ocak 1994



ÇİN'E İSRAİL MODELİ
Çin'in Doğu Türkistan'a 5 milyon Çinli daha yerleştirebilmek için hazırladığı projelerden birine International Herald Tribune gazetesinde yer verilmiştir. Gazetede yayınlanan haberde, Çin'in bu projesinden bahsedilirken, en az proje kadar ilginç bir noktaya temas edilmiş ve Çin'in uygulamaları ile İsrail'in uygulamaları arasındaki benzerliğe dikkat çekilmiştir. Bu projeye göre Çin asıllıların azınlıkta bulunduğu Çin'in batı bölgesine (yani Doğu Türkistan'a), 14 milyar dolarlık bir yatırım yapılacak ve bu sayede hem tarımsal olarak hem de yeraltı zenginlikleri kullanılarak bölgenin imkanlarının tam kapasite olarak Çin ekonomisi tarafından kullanılması sağlanacaktı.
Aslında bu proje bölgeye Çinli göçü sağlayabilmek için zekice hazırlanmış bir kılıftı. Çünkü tüm yaptırımlara ve göç edenlere sağlanan kolaylıklara rağmen bölgedeki Çinlilerin sayısında azalma olmuştu. Bunun üzerine Çin hükümeti bölgede, tıpkı İsrail'in Filistin topraklarında yaptığı gibi, Çinli yerleşim birimleri inşa etmeye başladı. Çin'in diğer bölgelerinde açlık ve fakirlikle mücadele eden Çinlilere göç etmeyi daha cazip hale getirebilmek için de çeşitli ekonomik yatırımlar planlandı. Böylece bölgeden geriye dönen göçün engellenmesi ve nüfus dengesinin Çin lehine çevrilmesi hedeflenmekteydi.

Fransız Le Figaro dergisinde yer alan soldaki resim, Çin polisinin Doğu Türkistan halkına yönelik zulüm ve işkencesinin bir belgesi niteliğindedir. Doğu Türkistan halkına yönelik Çin zulmünü protesto etmek isteyenler, Çin askerleri tarafından halkın karşısına çıkarılıp, aşağılanırlar. (yukarıda) Bu uygulamanın ardından çoğu zaman işkence ve ölüm gelir.

Görüldüğü gibi yapılan plan, İsrail tarzı bir sömürgeciliğin izlerini taşımaktadır. Anlaşılan İsrail, Çin'e sadece silah satarak ve istihbarat desteğinde bulunarak yardım etmekle kalmamakta, kendisinin yarım asırdır Filistinli Müslümanlara uyguladığı baskı ve şiddet yöntemlerini (başarıya ulaştığını düşündüğü için olsa gerek) Kızıl Çin'e de tavsiye etmektedir. Kızıl Çin de tıpkı İsrail gibi, kendisine ait olmayan bir toprağı işgal etmiştir ve tıpkı İsrail'in Filistin topraklarında tüm dünyaya rağmen sürekli yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesi gibi, kendi vatandaşlarını buraya yerleştirerek bu topraklardan Müslümanların izlerini tamamen silmeyi hedeflemektedir.
İngiliz Durham Üniversitesi'nde modern Çin tarihi dersleri veren, tarihçi Michael Dillon ise China Goes West: Laudable Development? Ethnic Provocation? (Çin Batıya Gidiyor: Takdir Edilecek Bir Gelişme mi? Etnik Provokasyon mu?) başlıklı makalesinde, Çin'in bu politikasının ardında gizlenen asıl amaçlara dikkat çekerek şu tespitlerine yer vermektedir:
Çin yüzyıllardır en fakir bölgesi olan batı bölgesi üzerinde oldukça azimkar bir teoriyi hayata geçirmek üzere. Projenin görünen yönü ekonomik bir proje olması, özellikle de fakirliğe çözüm üretmeye çalışması. Ancak Go West (Batıya Git) projesi, dramatik bir şekilde etnik dengelerde değişikliğe sebep olabilir ve bu yönüyle bölgede etnik çatışmaların tırmanmasına gebedir.61

Çin'in hedefi Doğu Türkistan'da herhangi bir ekonomik gelişme sağlamak değil, askeri gücünü kullanarak Doğu Türkistan halkını sindirebilmektir.

Dillon'un da dile getirdiği gibi bu proje bölgede etnik çatışmaları tırmandırmayı hedefleyen ve böylece Doğu Türkistan Müslümanlarına yönelik baskıcı politikayı meşru bir zemine oturtmaya çalışan bir modern sömürgecilik projesidir. Çin ekonomik kalkınma kılıfını kullanarak bir yandan da projesini Batı sermayesi ile finanse etmeye çalışmaktadır. Bu durum Dillon tarafından şöyle açıklanmaktadır:
Bu koşullar altında ekonomik kalkınma asla fakirliği ortadan kaldıracak etkisiz bir araç olarak kalmayacaktır. Bu, bilinçli olarak kullanılan siyasi bir araçtır ve Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Hindistan ve Pakistan'la sınırı olan batı bölgesini dengeye sokmak için dizayn edilmiştir. Denge Çin hükümetinin siyasi ve askeri olarak her türlü bağımsızlık veya otonomi talebini baskı altında tutmasını zorunlu kılmaktadır. Bu durumda Çin bir kapana sıkışmıştır. Sürekli ayaklanmalar, çatışmalar olan bir bölgeye yabancı sermayeyi çekemeyeceği de açıktır...62
Görüldüğü gibi ekonomik kalkınma sözü, Çin'in batı sermayesini bölgeye çekmek için kullandığı bir araçtır. Asıl amaç ise bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebileceği bir sistemi tüm kurumlarıyla birlikte ayakta tutmaktır. Nitekim, önceki bölümde de üzerinde durduğumuz gibi, Çin çeşitli bahanelerle geçmişte de Batı sermayesini suistimal etmeyi başarmış ve aldığı finansmanı Doğu Türkistan Müslümanlarını daha çok baskı altına almak, insan haklarını en acımasız yöntemlerle ihlal etmek için kullanmıştır. Örneğin, benzer bir kalkınma planı daha önce Kaşgar'da uygulanmış ve Müslüman çiftçilerin zorla yerlerinden çıkarılıp, başka yerlerde tarım yapmaya zorlanması ile neticelenmiştir. Neticede Kızıl Çin'in Batı'nın gözünü boyayarak başlattığı her kalkınma girişimi Müslümanların daha çok eziyet görmesi, baskının ve şiddetin daha çok artması ve yurtlarını Çinlilere terk etmek zorunda kalmaları ile sonuçlanmıştır. Söz konusu İsrail patentli projenin hayata geçirilmesinin de Müslümanlar için yeni bir sıkıntı ve zorluk anlamına geleceği gayet açıktır.

ÖZERK YÖNETİM ALDATMACASI
Bugün siyasi literatürde Doğu Türkistan, "Sincan Uygur Özerk Yönetim Bölgesi" olarak geçmektedir. Özerk yönetim, öncelikli olarak merkezi yönetimin talep ve emirlerini değil, bölge nüfusunun çoğunluğunu oluşturan halkın ihtiyaç ve taleplerini göz önünde bulunduran, kısmi bağımsızlığa sahip bir yönetim şekli olarak bilinir. Ne var ki, özerk yönetimin Doğu Türkistan'da uygulanan şekli ile siyasi literatürde yer alan söz konusu tarifi arasında pek bir benzerlik yoktur. Her ne kadar çeşitli yönetim kadrolarında Uygur Türkleri yer alıyor olsa da, bu kişilerin halkın istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmeleri mümkün değildir, çünkü Uygurlar makam sahibi olabilmekte ama asla otorite sahibi olamamaktadır.

Komünist Çin'in Doğu Türkistan'ı ekonomik olarak kuşatması Müslüman halkın sıkıntı ve ihtiyaç içinde yaşamasına neden olmaktadır.

Doğu Türkistan halkının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak hareket etmeye kalkan bir yönetici, kısa süre içerisinde görevinden alınarak cezalandırılmaktadır. Çinli bir yönetici ile Doğu Türkistanlı bir yönetici arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlıkta ise, cezalandırılan taraf her zaman için Doğu Türkistanlılardır.

Özerk yönetimin idaresi, yetkiler, milliyetlerin eşitliği, azınlık hakları gibi yasalarla korunan haklar, yine bizzat bu yasaları hazırlayan Pekin yönetimince çiğnenmektedir. Tüm yetkiler Çinlilerin elindedir. Kukla olarak özerk yönetim organlarında görevlendirilen etnik unsurların siyasi, ekonomik ve askeri karar verme, denetleme yetkileri Çin Komünist Partisi kontrolü altındadır. Alman yazar Ulrich Schmid "Pekin's Campaign to Destroy Uigur Culture" (Pekin'in Uygur Kültürü'nü Yok Etme Kampanyası) adlı makalesinde bu durumu şöyle dile getirmektedir:
... Diğer bir deyişle Çin'in en kuzeybatısı olan bu topraklarda gücün gerçek yüzü, çizilen umut verici manzaradan çok daha farklı... Çin'de gerçek güç devletin organlarında değil, Komünist Parti'nin yönetici kadrolarının elinde olduğu için, asıl yöneticiler her zaman için Çinliler.63
Der Spiegel dergisi ise Doğu Türkistan'la ilgili hazırladığı bir haberde, Doğu Türkistan'ın özerk yönetim değil bir Çin sömürgesi olduğunu ve Çinli yöneticilerin, Müslüman Türk halka karşı duyarsızlıklarını şöyle anlatır:

Çin'in Sincan'daki yönetimi her yönü ile tam bir sömürge düzeni. Çinliler on yıllardır bu ülkede yaşıyor olmalarına rağmen, hiçbiri yerli halkın resmi dilini konuşmuyor. Üzerinden geçimlerini kazandıkları bu ülke ile ilgilenmiyorlar. Yerli halkın geleneklerini göz ardı ediyorlar. Kısaca Çinli yetkililer yerli halktan nefret ediyorlar.64

Doğu Türkistan'ın en önemli gölü olan Lop Nor'un çevresi genelde bataklık görünümündedir. Bu bölgelerde yaşayan halk son derece zor koşullarla mücadele etmek zorundadır.

Doğu Türkistan'ın bir özerk yönetim değil, sömürge ülkesi olduğunun bir diğer göstergesi de, bu yönetimin vatandaşlarının kendi toprakları içinde seyahat etme özgürlüğüne dahi sahip olmamalarıdır. Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Komitesi Sözleşmesi'nin 5. maddesine rağmen Çin Hükümeti, Doğu Türkistan'da seyahat hürriyetlerine kısıtlama getirmiştir. Doğu Türkistanlıların bir köyden başka bir köye, ilçeye, şehre göç etmeleri yasaktır ve izne tabidir. Bilhassa kırsal kesimden şehre göç kesinlikle yasaklanmıştır. Bu nedenledir ki, Doğu Türkistan nüfusunun yaklaşık %90'ını kırsal nüfus oluşturmaktadır. Doğu Türkistanlı vatandaşların yurt dışı seyahatlerine de kısıtlamalar getirilmiştir. Çoğu insanın, herhangi bir sabıkaları olmamasına rağmen yurt dışına çıkmaları, Çin içinde başka bölgelere seyahat etmeleri de yasaklanmıştır.

Çin'in Doğu Türkistan'a düzenli olarak Çinli göçü gerçekleştirmesi, Müslüman halkın evlerini terk edip kırsal kesimlere göç etmesi ile neticelenmektedir. Son derece kısıtlı imkanlara sahip olan Müslümanlar, çocuklarına temel eğitimi dahi çok zor koşullar altında vermek zorunda kalmaktadırlar.

Bu baskı yöntemlerinin örneklerini daha da çoğaltmak mümkündür. Örneğin Doğu Türkistan Müslümanlarının, bütün dünya Müslümanları için kutsal olan hac ibadetini yerine getirmelerine de izin verilmemektedir. 1999 yılında 1.200 Uygurlu hacca gitmek amacıyla yurt dışına çıkmak üzereyken Çin polisi tarafından pasaportlarına el konulmuş, polise itiraz eden 122 yaşlı Uygurlu tutuklanmıştır.65

DOĞU TÜRKİSTAN'A EKONOMİK BASKI
Doğu Türkistan, kitabın önceki bölümlerinde değindiğimiz tüm yer altı zenginliklerine ve bereketli topraklarına rağmen, şu anda Çin'in en fakir bölgelerinden biridir. Bu çelişki, Çin ekonomisinin temel hammadde sağlayıcısının Doğu Türkistan olduğu göz önünde bulundurulduğunda biraz daha anlaşılır bir hal almaktadır. Doğu Türkistan'ın uranyum, doğal gaz, petrol, altın gibi madenleri Çin'e transfer edilmekte ve bu doğal kaynakların kullanımı her yönüyle merkezi yönetimin denetimi altında tutulmaktadır. Bu kaynakların gerçek sahibi olan Doğu Türkistan Müslümanlarının ise "ne kadar üretim yapıldığı, kar paylarının ne olduğu" gibi konularda bilgi edinmeleri dahi mümkün değildir.

Her türlü doğal zenginliği Çin tarafından sömürülen Doğu Türkistan halkının mücadele etmesi gereken bir diğer önemli sorun da açlık ve fakirliktir.

Doğu Türkistan'ın doğal kaynaklarının Çin için ne kadar hayati bir değer taşıdığını görmek için istatistiksel rakamlara kısaca göz atmak yeterlidir. Örneğin 1989 yılının ilk çeyreğinde Doğu Türkistan, Çin'e 7.68 milyon varil ham petrol, 906 ton kömür, 444 ton da işlenmemiş tuz göndermiştir.66 1993 yılında ise Doğu Türkistan'da 10.4 milyon varil ham petrol çıkarılmış, ancak karın tamamı Çin hükümetine gitmiştir.67 Çin, kendi ekonomisi ve vatandaşları için Doğu Türkistan'ın kaynaklarını sömürmekte, Müslüman Türk halkını ise fakirliğe ve açlığa mahkum etmektedir.
Ekonomik baskı, Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı soykırımın çok önemli bir parçasıdır. Bugün Doğu Türkistan halkının büyük kısmı fakirlik içerisinde yaşamakta, %80'inden fazlası da açlık sınırının altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır.68 Bununla birlikte eğitim alanında sistemli olarak uygulanan ayrımcı politikalar nedeniyle Müslüman Türkler, kendilerini yetiştirip daha iyi iş imkanları bulmaktan mahrum edilmektedir.
Doğu Türkistan'da iş sahalarının hemen hepsinin Çinlilerin elinde bulunması nedeniyle, Müslüman halk işsizlik sorunuyla mücadele etmektedir. Buna rağmen hükümet bu bölgelerde çalışmak üzere Çin'in batısından sürekli Çinli transferi yapmaktadır. Bu şekilde, bir yandan bölgedeki nüfus dengesi Çin lehine bozulmaya çalışılırken, bir yandan da Doğu Türkistan ekonomisi denetim altında tutulmaktadır. Bu konudaki rakamlar da, Çin'in baskıcı politikasını göstermesi açısından son derece dikkat çekicidir: Urumçi'deki endüstriyel işçilerin sadece 200 bini Uygur Türk'ü, geri kalanı ise Çinlidir. Urumçi yakınında bulunan büyük bir tekstil fabrikasında çalışanların sadece %10'u Türk'tür. Kaşgar yakınlarında bulunan ve 12 bin kişi çalıştıran bir fabrikada Uygurlu işçi sayısı sadece 800'dür. Urumçi yakınındaki bir başka fabrikada 2.100 işçi çalışmaktadır, ancak bunların sadece 13 tanesi Türk'tür. 1986'da Poskam'da yeni bir petrol rafineri tesisi kurulmuştur, burada çalışan 2.200 kişinin hepsi Çinli'dir.69
ÇİNLİLER REFAH İÇİNDE YAŞARKEN, MÜSLÜMAN HALK FAKİRLİĞE MAHKUM EDİLİYOR
Doğu Türkistan'da Çinli yerleşimcilerin olduğu bölgeler ile Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler arasında yaşam standartı açısından çok büyük fark vardır. Örneğin Çinlilerin bulunduğu başkent Urumçi (üstte) tam bir modern şehir görünümündeyken, Müslüman nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı Kaşgar (sol sayfada), 19. yüzyılın başında donup kalmış gibidir. Halkın büyük çoğunluğu geçim sıkıntısı çekmekte, ulaşım toprak yollar üzerinden at arabalarıyla sağlanmaktadır. Bunun asıl nedeni ise komünist Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkı üzerinde yarım asırı aşkın bir süredir devam eden zulmüdür. Her türlü ekonomik, siyasi ve hukuksal hakları ellerinden alınan Doğu Türkistanlı Müslümanlar, sadece Komünist Parti'nin kendilerine çizdiği sınırlar içinde hayatlarını devam ettirmek zorundadırlar. Lüks otellerin, alış veriş merkezlerinin, plazaların bulunduğu, ulaşımın otobanlardan sağlandığı Urumçi'de sayıca az olan Müslümanlar ya küçük lokantaları işletmekte, ya da temizlik veya kapı görevlisi olarak çalışmaktadırlar. Herhangi bir yatırım ve ticaret hakkı bulunmayan halk, sadece bu gibi işlerde çalışabilmektedir. Bu durum, köklü bir medeniyetin beşiği olan, zengin doğal kaynaklara sahip Doğu Türkistan halkının kendi vatanlarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerinin ve tam anlamıyla esaret altında olduklarının açık bir göstergesidir.

Aynı şekilde 1989'dan itibaren, özellikle Tarım Ovası'nda petrol aramak için gelen yeni şirketlerin sayısı hızla artmış, ne var ki bu bölgede çalışan 20 bin işçinin neredeyse hepsi Çinli nüfus arasından seçilmiştir.70 Doğu Türkistan halkına karşı uygulanan bu ayrımcı politika o derece ileri gitmiştir ki, bölgenin tarihi, kültürü ve medeniyeti hakkında hiçbir bilgisi olmayan Çinliler turist rehberliği görevini üstlenmeye başlamıştır. Üstelik bu şekilde bölgeye gelen yabancılara bilgi akışı da Çin denetimi altında gerçekleştirilmekte, bir anlamda Doğu Türkistan Müslümanlarının seslerini dünyaya duyurmaları engellenmektedir.

Zamanlarının çoğunu kendi memleketlerinde bir esir gibi çalışmakla geçiren Türk çiftçiler, varlık içinde yokluk yaşamaktadırlar.

Öte yandan geçimini tarımdan sağlayan Müslüman halk, Kızıl Çin'in yeni kanunları nedeniyle daha fazla vergi ödemek zorunda bırakılmaktadır. Bazı bölgelerde çiftçiler ürünlerini yarı fiyatına devlete satmaya mecbur bırakılmakta, Çinli çiftçilerin ürünleri ise daha yüksek fiyattan alınmaktadır. Bazı Müslüman çiftçilere toprakları zorla sattırılmakta ve onlar da Doğu Türkistan'ın işsizler ve fakirler ordusuna katılmaya mahkum edilmektedir. Tüm bunların yanı sıra sadece Doğu Türkistan Müslümanlarına mahsus "haşer" olarak adlandırılan ücretsiz mecburi hizmet, zaten fakir olan çiftçileri daha da zorlamaktadır. Bu adaletsiz sisteme göre Doğu Türkistanlı her Müslüman Türk, yılın bir veya bir buçuk ayını Komünist Parti'nin kendisine vermiş olduğu mecburi bir işi, ücret almadan yerine getirmek zorundadır. Ama Çinliler, kanunda belirtilen müddete aykırı olarak, başta çiftçiler olmak üzere halkı yılda 5-6 ay arasında ücret ödemeden mecburi işlerde çalıştırmaktadırlar. Zamanlarının çoğunu kendi memleketlerinde bir esir gibi çalışmakla geçiren Türk çiftçiler, varlık içinde yokluk yaşamaktadırlar.71

ÇİN'İN NÜKLEER DENEME SAHASI: DOĞU TÜRKİSTAN

Akit, 12.10.00

Çin, 1961'den bu yana, pek çok uluslararası örgütün karşı çıkmasına rağmen, çeşitli nükleer denemelerini Doğu Türkistan'ın Lop Nor bölgesinde gerçekleştirmektedir. Bu denemeler, bölgenin doğasının tamamen tahrip olmasına, zehirli atıkların sulara karışması nedeniyle insan hayatının tehlikeye girmesine ve ekolojik dengenin bozulmasına neden olmaktadır. Binlerce hayvan bu denemeler nedeniyle telef olmuş, pek çok insan hayatını kaybetmiş ve sakat doğumların oranında büyük artış meydana gelmiştir.
Doğu Türkistan'da nükleer deneme kurbanı olanların sayısı resmi olarak belirlenememekle birlikte, yaklaşık 210 bin kişinin radyoaktif atık nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Bilindiği gibi radyoaktif atıklar aynı zamanda kansere de neden olmakta ve Doğu Türkistan'da kansere yakalananların sayısında %10'luk bir artış olduğu kaydedilmektedir.72 1993 yılında Urumçi Halk Hastanesi kayıtlarına bakılarak hazırlanan raporda, 1960'larda ölümcül kansere yakalanan vakaların sayısı birkaç kişiyi geçmezken, 1970'lerde onlarca kişi ölümcül kansere yakalanmıştır. 1998 tarihli bir hastane raporuna göre, günde ortalama 1.500 kişinin muayene edildiği bu hastanede her gün yaklaşık 70 kişinin kansere yakalandığı belirlenmiştir.73 İşin daha da kötü yanı, kanserin ve radyoaktif atıklara bağlı diğer hastalıkların oldukça yaygın olduğu bu bölgeye herhangi bir ilaç yardımı yapılmayışıdır.

Aslında Mao ve onun takipçileri, yaptıkları bu zulümlerle tarih boyunca süregelen inkarcı tavrın bir örneğini sergilemişlerdir. Bu açıdan Mao'nun uygulamaları, iman ettikleri için sahabeleri yurtlarından süren Mekkeli müşriklerle, içinde yaşadığı toplumun putlarını reddettiği için Hz. İbrahim'i ateşe atan Nemrud'la, kendisini ilah olarak kabul etmeyip Hz. Musa'ya uydukları için İsrailoğulları'nın çocuklarını katleden Firavun'la büyük benzerlikler göstermektedir.
Tüm bu inkarcı despotların ortak özelliği, kendilerine en büyük düşman olarak hak dini ve bu dini yaşayanları görmeleridir. Ve bu düşmanlıkları büyük bir öfke ve kine dönüşmekte, akıl almaz işkencelerle ve zulümlerle inananları imanlarından döndürmeye çalışmaktadırlar. Ancak tüm bunları yaparken unuttukları çok büyük bir gerçek vardır. O da herşeyin sahibinin Allah olduğu ve zaferin sonunda muhakkak Allah'ın ve inananların olacağıdır. Bu, Allah'ın kanunudur, geçmişte olduğu gibi gelecekte de üstün gelecek olanlar, Allah'ın izniyle, iman edenlerdir:
Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır." (Saffat Suresi, 172)

Eğitim Bilim Dergisi, 11.00


Akit, 12.10.00

25. The Independent, 20 Ekim 1988
26. Mainichi Daily News, Micheal Hoffman, World Forgets Beijing's Uighur Victims, 29 Haziran 2000
27. Killing By Quota, Killing for Profit: Executions and Transplants in China, www.laogai.org/reports
28. Killing by Quota, Killing for Profit: Executions anda Transplants in China, www.laogai.org/reports
29. Undisguised Killing: Public Executions in China, www.laogai.org/reports/killing.htm
30. Undisguised Killing: Public Executions in China, www.laogai.org/reports/killing.htm
31. Orlando Sentinel, Let's See Beijing's Butchers Are Reaaly Good Sports, 16 Temmuz 2001
32. Amnesty International Raporu, 01 Nisan 1999
33. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
34. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
35. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
36. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
37. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
38. Nova Magazine, Nisan 1997
39. John Chan, Prisoners Die in Chinese Mines: An Indictment of "Reform Through Labour", WSWS (World Socialist Website), 20 Haziran 2001
40. Libération, 28 Ocak 1997
41. John Chan, Prisoners Die in Chinese Mines: An Indictment of "Reform Through Labour", WSWS (World Socialist Website), 20 Haziran 2001
42. Libération, 28 Ocak1997
43. Harry Wu, La Voix du Tibet, 04.1997
44. Harry Wu, China's Gulag Suppressing Dissent Through Laogai, Harvard International Review, Kış 1997/1998
45. Jean Pasqualini, Beijing's Old Trick, www.laogai.org/commentary.htm
46. Jean Pasqualini, Beijing's Old Trick, www.laogai.org/commentary.htm
47. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
48. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
49. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
50. The Washington Post, Chinese Doctor Tells of Organ Removals After Executions, 27 Haziran 2001
51. The Washington Post, Chinese Doctor Tells of Organ Removals After Executions, 27 Haziran 2001
52. Sunday Telegraph, 14 Haziran 1998
53. The Times, 24 Ağustos 2000
54. Agence France Presse, 18 Ağustos 2000
55. Yeni Asya, 3 Şubat 2001
56. East Turkistan Information Bulletin, 6 Eylül 1999
57. Yeni Asya, 3 Şubat 2001
58. Trend, Ekim 1992
59. Dr. Paul George, Islamic Unrest In The Xinjiang Autonomous Region, Commentary No. 73, Spring 1998
60. Eastern Turkistan Information Bulletin, Münih, Aralık 1993
61. Micheal Dillon, China Go West: Laudable Development? Ethnic Provocation?, 6 Aralık 2000, www.cacaianalyst.org
62. Micheal Dillon, China Go West: Laudable Development? Ethnic Provocation?, 6 Aralık 2000, www.cacaianalyst.org
63. Götterdämmerung on the Silk Road, 9 Haziran 2001
64. Der Spiegel, 16 Ağustos 1993
65. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
66. Foreign Broadcast Information Service, 20 Nisan 1989
67. The Wall Street Journal, op.cit. 1994,
68. Der Spiegel, No 33, 1993
69. Der Spiegel, 7 Kasım 1993
70. The Wall Street Journal, 21 Ekim 1994
71. Yeni Forum, 16-30 Nisan 1988
72. Yengi Hayat, Almaty, 21 Ocak 1995
73. Eastern Turkistan Information Bulletin, 6 Eylül 1998, www.caccp.org/et/etiu1.html
__________________

HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA !

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez...
View Adige Abzakh'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Adige Abzakh kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alemdâr-ı İslâm (08.07.09), tosba (08.07.09)
Alt 08.07.09, 13:01   #5
Adige Abzakh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Adige Abzakh is on a distinguished road
Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline

Standart Komünist parti'nin zulüm politikası

Çin'deki komünizm ana hatları ile iki döneme ayrılabilir: Mao dönemi ve Deng dönemi. Mao ve Deng'in uygulamalarında ve düşüncelerinde ayrıldıkları bazı noktalar bulmak mümkündür. Ancak geniş bir perspektiften bakıldığında iki dönem önemli benzerlikler taşır. Bu değerlendirmenin temel kıstasını ise insan hakları ve demokrasi oluşturmaktadır. Her iki dönem boyunca da ülke Komünist Parti'nin mutlak kontrolü altında tutulmuştur. Ve günümüz yöneticileri de Çin halkını aynı baskıcı rejim altında ezmeye devam etmektedirler.
Mao dönemi 1949'dan 1977'ye kadar uzanır. Bu dönem, milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, milyonlarcasının katledildiği, hayatın her alanında katı bir disiplinin hakim olduğu, bireysel hiçbir özgürlüğe izin verilmediği, kitlelerin şiddetle ve baskıyla terbiye edildiği bir dönemdir. Ancak kuponla yiyecek alınabildiği, sadece tek tip kıyafete izin verildiği, halkın yalnız devletin belirlediği fabrikalarda ve tarlalarda çalışabildiği bu dönemde kimin kimle evleneceğine, nerede oturacağına, kaç çocuk sahibi olacağına da hep Komünist Parti karar vermekteydi.

Komünist Çin'in dış dünyaya sunduğu görüntü, ülke içinde yaşananlardan çok farklıdır. Gökdelenlerin, modern caddelerin ve lüks işyerlerinin; kamplarda insanlık dışı koşullar altında çalışan, yemek bulamadıkları için çöpten topladıklarıyla hayatlarını devam ettiren ve iş kuyruklarında saatlerini geçiren 100 milyona yakın insanın yaşadıklarını unutturması mümkün değildir.

Günümüzde ise belki artık kuponla yiyecek alınmamakta, isteyen istediği kıyafeti giyebilmekte, en azından komşu şehirlerde işe girebilmektedir. Ancak ekonomik ağırlıklı olan bu değişiklikler, Parti'nin siyasi zihniyetinde herhangi bir değişikliğe neden olmamıştır. Bu da Çin halkının ancak Komünist Parti'nin koyduğu sınırlar içinde özgür olduğu anlamına gelmektedir. Nitekim son dönemde yaşanan ekonomik değişiklikler de, Mao'nun uygulamaları neticesinde iflas eden Çin ekonomisini düzeltebilmek için Komünist Parti'nin zorunlu olarak özel yatırıma izin vermesi ile başlamıştır.


Ayrıca bu yenilenme ve gelişme kırsal bölgelere yansımamış, kırsal bölgelerdeki yoksulluk oranı gün geçtikçe artmıştır. Bunun yanı sıra, kitabın önceki bölümlerinde detaylı olarak ele aldığımız idamlar, çalışma kampları, mahkumların organlarının satılması, zorunlu aile planlaması gibi uygulamalar da ısrarla sürdürülmektedir. 1989'da yaşanan ünlü Tiananmen katliamından sonra Devlet Başkanı Jiang Zemin'in, "ekonomik reformların devam edeceğini, ama kimsenin demokratikleşme rüyası görmemesi gerektiğini" açıklaması, Parti siyasetini özetlemesi açısından oldukça önemlidir.
New York Times gazetesinde yer alan bir makalede ise, Çin'in demokrasi anlayışı şu şekilde tarif edilir:
Adalet Bakanlığı 2.000'den fazla siyasi tutuklu olduğunu kabul ediyor, üstelik bu, bu rakamın son yıllarda azalmış hali. Ayrıca sayısı bilinmeyen binlerce siyasi ve dini tutuklu da işçi kamplarını ve akıl hastanelerini doldurmuş durumda. Gerçek bir polis devleti olan Çin'de, 1979'da Wei Jingsheng ve Xu Wenli reform için Demokrasi Duvarını oluşturduklarından beri çok az şey değişti. Wei hapishaneye konuldu ve halen hapiste, Xu ise siyasi bir münzevi. 74
Görüldüğü gibi Çin Hükümeti, herkesin, düşüncesini belirtmekte özgür olduğunu iddia etse bile, Çin vatandaşlarının, rejimi, üst düzey parti yöneticilerini ve bu kişilerin uygulamalarını eleştirmeleri, bu eleştirilerini yazılı hale getirip yayınlamaları yasaktır. Parti'nin, kendi görüşleri dışında kalan görüşler üzerinde katı bir denetimi vardır. Devlet güvenliği kavramı çarpıtılmakta ve en ufak bir eleştiri devlet güvenliği kapsamına sokularak kişiler cezalandırılmaktadır. Böyle bir girişimde bulunanlar gözaltına alınıp tutuklanmakta ve aylarca mahkemeye çıkarılmadan, nerede tutulduğu en yakınlarına dahi haber verilmeden alıkonulmaktadır.

TİANANMEN KATLİAMI
4 Haziran 1989 tarihi, komünist Çin'in vahşetine tüm dünyanın bir kez daha tanık olduğu bir gün oldu. Pekin'in ünlü Tiananmen Meydanı'nda daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük için gösteriler yapan üniversite öğrencileri karşılarında kendi devletlerinin ordusunu buldular. Çin yönetimi, karşısındakilerin henüz 19-20 yaşlarındaki kendi vatandaşları olmasını önemsemiyordu. Komünist Çin'e göre önemli olan rejimin tehlike altında olması ihtimali idi ve politbüro bu üniversite gençlerinin rejimi tehdit ettiği kanaatine varmıştı. İşte bu kanaat binlerce insanın katledilmesine, binlercesinin yaralanmasına, on binlercesinin tutuklanıp işkence görmesine neden oldu.

4 Haziran 1989 günü Halkın Ordusu, Tiananmen'de gösteri yapan öğrencilerin üzerine yürüdü ve Çin Kızıl Haçı'nın verdiği rakamlara göre 2.600 kişiyi öldürdü (Çin Kızıl Haçı'nın verdiği rakamlara, Çin ordusu tarafından gizlice gömülenler veya akıbetleri hiçbir zaman öğrenilemeyen kişiler dahil değildi). Başka kaynaklar ise ölü sayısının 7 bin ile 20 bin arasında değiştiğini tahmin etmekteydiler. Olaylar sırasında 7 binden fazla kişi yaralandı. 40 bin kişi tutuklandı (daha sonra bunların bir çoğu da halkın gözü önünde idam edildi).75 Ve böylece komünist Çin, kendisine muhalif olanları etkisiz hale getirmekte ne kadar "başarılı" olduğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu.
Tiananmen, 1919'da da Çin halkının Batılı sömürgeci devletlere karşı başlattığı geniş katılımlı demokrasi hareketinin en önemli merkezi olmuştu. Dolayısıyla bu tarz gösteriler
için sembolik bir anlam taşıyordu. Pek çok devlet binasının bu meydanın etrafında bulunuyor olması da, zaman zaman yapılan gösterilerde hep burasının tercih edilmesine neden oluyordu. 1989'daki gösteriler ise Pekin'deki üniversite öğrencilerinin, reformist görüşleri ile tanınan ve gösterilerden kısa bir süre önce ölen Parti eski Genel Sekreteri Hu Yaobang'ı anmak istemeleri ile başladı. Aslında öğrencilerin taleplerine hep sıcak yaklaşan Hu Yaobang'ın ölümünden sonra, üniversitelerde Yaobang'ı anma toplantıları yapmak bir tür gelenek haline gelmişti. Ve bu toplantılar bir müddet sonra daha çok demokrasi, üniversitelere bağımsızlık, daha çok iş imkanı ve basın özgürlüğü isteyen toplantılara dönüşmüştü.

Ancak bu seferki anma töreni hepsinden farklıydı. Hu Yaobang'ın ölüm tarihi olan 22 Nisan'da yüz binlerce öğrenci meydanı doldurdu ve taleplerini hükümete sunmak istediler. Öğrencilerin bu hareketi ve talepleri göz ardı edildi. Bunun üzerine öğrenciler Pekin Üniversitesi Otonom Federasyonu'nu kurduklarını açıkladılar. Kısa sürede harekete, işçilerden de destek geldi ve Pekin İşçileri Otonom Federasyonu da harekete katıldı. Bu durum politbüroyu fazlası ile rahatsız etmişti. Çünkü hareket gittikçe basit bir öğrenci hareketi olmaktan çıkıyor, her kesimden insanın katıldığı, komünist rejimi tehdit eden bir harekete dönüşüyordu. Politbüro dikta rejimini kaybetmek korkusuna kapılmıştı. 26 Nisan günü hükümet tüm gösterileri yasakladığını açıkladı. Hükümetin resmi yayın organı olan People's Daily gazetesinin, "Ayrılıkçıklara Karşı Gereken Önlemlerin Alınması Şarttır" şeklindeki manşeti, politbüronun gösteriler karşısında taviz vermeyeceğini gösteriyordu. Haberde yer alan, "öğrencilerin komplocuların oyununa geldiği" şeklindeki yorumlar, öğrenciler arasında tansiyonun yükselmesine neden olmuştu. Haberden bir gün sonra, 27 Nisan günü onlarca farklı kampüsten 100 bine yakın öğrenci meydanda toplandı ve hükümet, taleplerini kabul edinceye kadar meydandan ayrılmayacaklarını açıkladılar.
4 Mayıs'ta öğrenciler Tiananmen Meydanı'nda okudukları bir bildirge ile, hükümeti yolsuzluklarla mücadele etmeye, anayasal hakların korunmasını garanti altına almaya, siyasi ve ekonomik reformlara hız vermeye, yeni bir basın kanunu çıkararak özel gazetelerin çıkarılmasına izin vermeye davet ettiler. Ülkenin dört bir yanından öğrenciler Pekinli arkadaşlarına destek vermek için Pekin'e hareket etmiş, Pekin halkı meydanın etrafına toplanıp büyük bir set oluşturmuş, ülkenin çeşitli kesimlerinden işçiler ise öğrencilere destek verdiklerini açıklamışlardı. Ancak Çin Hükümeti öğrencilerin taleplerini kabul etmenin, rejimde bir çözülme başlatacağını düşünüyorlardı. Öğrencilere tanınacak herhangi bir hakkın diğer kesimlere de tanınması gerekecekti. Bu da insanları birer üretim aracı olarak değerlendiren ve onların hak sahibi olmalarını değil sadece çalıştırılmaları gerektiğini düşünen komünist rejim için ciddi bir tehlikeydi.


Tiananmen Meydanı'nda 1989 yılında öğrencilerin başlattığı girişim, Komünist Parti tarafından acımasızca cezalandırıldı.

Öğrencilerin 13 Mayıs'ta başlattıkları açlık grevi, aydınlardan ve öğretim görevlilerinden destek gördü, onlar da greve katıldılar. Birkaç hafta içerisinde açlık grevi milyonlarca insanın desteğini almıştı. Meydanda gösteri yapanların sayısı ise yarım milyonu geçmişti. Bu, komünist Çin tarihinin en büyük gösterilerinden birisiydi. Öğrenciler ile hükümet arasında diyalog kurmaya çalışan ve ılımlı siyaseti ile tanınan Zhao Ziyang bir müddet sonra, Deng Xiaoping'in tavizsiz tutumu karşısında görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zhao'yu görevinden ayrılmak zorunda bırakan konu ise, Xiaoping'in ve yaşlı politbüro üyelerinin neredeyse tamamının savaş hali ilan edilmesi ve öğrenci hareketinin şiddet kullanılarak bastırılması gerektiği yönündeki düşünceleri idi. Bu düşünce, Kültür Devrimi günlerinde yaşanan vahşetten beri Çin'in en çok kana bulandığı operasyonlardan birinin gerçekleşmesine neden olacaktı.
Savaş hali ilan edilmesinin arefesinde Pekin'e pek çok öğrenci akın etmişti. Demiryolu Bakanlığının verilerine göre, 16 Mayıs ve 19 Mayıs'ta Pekin'e yalnız trenle giriş yapan öğrenci sayısı yaklaşık 57 bin idi. Çoğunluğunu Pekin dışından gelen öğrencilerin oluşturduğu kalabalık, 319 ayrı okulun öğrencilerini temsil ediyordu.76 Meydandaki kalabalığın artması hükümetin üzerindeki tedirginliği de artırmaktaydı. Savaş halinin ilan edilmesi ile birlikte, Haziran ayı başında 22 ayrı bölükten toplam 40 bin asker Pekin'e doğru yola koyuldular. Ancak büyük kısmı Pekin halkı tarafından şehrin girişlerinde durduruldu.
Ne var ki halkın bu direnişi uzun sürmedi. 3 Haziran sabahı askerler meydanı kuşatmaya başladılar. Öğleden sonra çatışmalar başladı, akşam olduğunda ise ordu birlikleri barikatları aşmıştı. Sadece öğrenciler değil pek çok Pekinli de çatışmalar sırasında hayatını kaybetti. Çünkü Çin ordusu insanlar üzerine rastgele ateş açıyor, tanklar önlerine geçen herşeyi ezip geçiyordu, hatta masum insanları bile. 4 Haziran sabahı Tiananmen'e gelen bütün yollar kesilmişti, bir iki gün daha süren çatışmalar 9 Haziran günü ardında binlerce ölü bırakarak sona erdi. Temizlik operasyonu meydandaki kalabalığın dağıtılması ile bitmiyordu. Aydınlar, işçiler, politikacılar, öğrenciler ve Pekin vatandaşları arasında on binlerce insan tutuklandı. Ilımlı bir çizgi izleyen politbüro üyeleri ise Partiden ihraç edilip, hapse atıldılar.

KATLİAM SONRASI MANZARALAR
1989 yılında yaşanan Tiananmen Katliamı komünizmin vahşi yüzünü unutanlar için ibret verici bir hatırlatma oldu. Komünist ideolojinin kendi iktidarını korumak uğruna ne derece vahşi, acımasız ve gaddar olabileceğine tüm dünya bir kez daha tanıklık etti. Asiaweek dergisi, katliam emrini veren Çin yöneticilerini, "Paranoya, akıl dışı, kana susamış gibi kelimeler bile Pekin liderlerini tarif etmekte yetersiz kalıyor" sözleri ile tanımlıyordu.77 Katliama bizzat tanıklık edenler ise manzarayı şöyle anlatıyorlardı:
... Bir emirle askerler silahlarını kaldırdılar ve halkın ve öğrencilerin üzerine doğru ateş etmeye başladılar. Vurulanlar yere düşüyordu. Ateşe ara verilince, diğerleri yaralananların yardımına koşuyordu. Xidan yakınında bulunan klinik adeta bir kan gölüne dönmüştü. Silahlı araçlar, barikatların üzerinden geçiyor etraftaki araba ve otobüsleri eziyordu. Silahları olmayan halkın ise sadece tuğlaları vardı... Tuğlalarına kurşunla karşılık alıyorlardı... İnsanlar oraya buraya koşuşuyor, hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Askerler de peşlerinden gidiyor ve silahlar susmak bilmiyordu. Bahçelerine ve çalılıklara saklanmış Pekinli insanlar bile bulundukları yerlerden çıkarılıyor ve askerler tarafından öldürülüyordu. 78
Katliamın detaylarını ve komünist Çin ordusunun acımasızlığını anlatan bunun gibi daha binlerce görgü tanığının ifadesi vardır. Bu katliamda hayatlarını kaybedenlerin yakınlarının ifadeleri de vahşeti dile getiren diğer deliller arasındadır. Bunlardan birisi de, katliamın 10. yıl dönümde katledilenlerin yakınlarının kurmuş olduğu "4 Haziran Kurbanları Derneği" adlı organizasyonun, 105 kişinin ifadesini biraraya getirerek yayınladığı rapordur. Raporda yer alan ifadelerin birkaçı şöyledir:
Sırtından vurulmuştu, omuzlarında, kolunda, dirseğinde kurşun yaraları vardı. Göbek deliğinin altında 7-8 cm genişliğinde bir süngü deliği izi görünüyordu. Vücuduna pek çok kurşun isabet etmiş olmasına rağmen hemen ölmediği, süngü darbesi ile öldürüldüğü anlaşılıyordu. Avuçlarında da süngü yaraları vardı. Süngüyü çıkarmaya çalışmıştı. Vücudunu gördüğümüzde, bedeninin üst kısmı tamamen kan ile kaplıydı. Berbat bir manzaraydı. (20 yaşında bir öğrenci olan Wu Guofeng'in ailesinin ifadesinden)


Tiananmen Meydanı'nda yaşanan vahşet, olaylar sona erdikten sonra da devam etti. Harekete katılanların büyük kısmı sonradan idam edilirken, pek çok kişi de tutuklanıp çalışma kamplarına gönderildi.

(Oğlumu bulabilmek için) Hastane hastane dolaştık. Her hastanenin girişinde ölülerin ve yaralıların isimlerinin yazılı olduğu uzun bir liste vardı, her liste ortalama 400 isimden oluşuyordu. Listenin başında yakınlarının izini bulmaya çalışan insanlar toplanmıştı. Oğlumuzun ismini bulmak için pek çok listeye baktık, kimliği tespit edilememiş cesetleri inceledik. Çok korkunçtu, kan içinde kalmış bedenlerin, gözlerindeki dehşet ifadesi donup kalmıştı. (Boynundan aldığı bir kurşunla hayatını kaybetmiş olan Wu Xiangdong'un ailesinin ifadesinden)
Seher vaktinden sonra birlikler cesetleri, öldükleri yer olan Chang'an Boulevard'a gömdüler. Bir kısım cesetler de 28. Lisenin batı tarafındaki çimenliğe gömüldü. 7 Haziran günü bastıran sağnak yağmurun ardından, cesetler o kadar derine gömülmemiş olduğu için, bazı kıyafetler toprak üstüne çıkmaya başladı. Üstelik kokuyorlardı da. Okul yönetimi durumu Xicheng Bölgesi Güvenlik Bürosu'na haber verdi. Sağlık ve güvenlik bürosu birlikte cesetleri çıkardılar. Ölenlerin tüm kimlikleri ve belgeleri daha önce onları gömen askerler tarafından alınmış olduğu için cesetlerin çoğunun kimliği belirlenemedi. (19 yaşında öldürülen Wang Nan'ın ailesinin ifadesinden) 79
Tüm bu ifadeler, 1989'da Tiananmen Meydanı'nda yaşanan insanlık dramının boyutlarını göstermektedir. Komünist Çin yönetimi geçmişte Büyük Atılım veya Kültür Devrimi döneminde yaptığı gibi, insan hayatına değer vermediğini, komünizmin baskıcı ve despot bir dikta rejimi olduğunu, insanların başına nasıl büyük felaketler getirdiğini bir kez daha göstermiştir. Bugün halen Çin hapishaneleri Tiananmen olayları sırasında gözaltına alınan kişilerle doludur.
Ayrıca Çin'i dev bir korku devleti haline getiren unsurlar sadece bu örneklerle sınırlı değildir. Komünist Çin yönetimi oligarşik idaresini devam ettirebilmek için her türlü baskı ve şiddeti uygularken, bir yandan da ekonomisini ayakta tutabilmek için vatandaşlarını adeta birer makine gibi kullanmaktadır. Çin'deki çalışma koşulları ve halkın içerisinde bulunduğu durum, komünist rejimlerin oluşturduğu acımasız, bencil ve ruhsuz yapıyı göstermesi açısından ibret vericidir.
İLKOKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARIN ZORLA ÇALIŞTIRILMASI
Daha önce de belirtildiği üzere komünist Çin yönetimi, Doğu Türkistan halkını zorla çalıştırıp kazancına el koyduğu gibi, kendi vatandaşlarını da sistemin muhafazasını sağlamak adına sömürmektedir. Bir yanda düşünce suçluları ve tutuklular çalışma kamplarında sürekli çalıştırılmakta, bir yanda halk zorla kamu işlerinde çalıştırılarak kazançlarına el konulmaktadır. Hatta insanların fiziksel imkanlarından olabilecek son noktaya kadar faydalanılabilmesi için henüz ilkokul çağındaki çocuklar dahi kullanılmaktadır. Ürettiği müddetçe değeri olan insanın, komünist sisteme yarar sağlaması temel nokta olduğu için, üretimi gerçekleştirecek olanın yaşı, sağlığı, içinde bulunduğu koşullar önemli değildir. Bu durumda çocukların da kullanılması makul karşılanmaktadır. Çocukların kullanılması ile ucuz işçilik sağlanmakta, bu da Çin ekonomisi için ciddi bir gelir unsuru olmaktadır.
Çin okullarında hayvan beslenmekte, çiftlik işleri yapılmakta, terzilik yapılmakta ve hatta havai fişek üretilmektedir. Hatta zaman zaman çocuklar yaptıkları işler sırasında toplu olarak hayatlarını kaybetmektedirler. Bunun nedeni ise çoğu zaman çocukların, donanma fişeklerinin doldurulması, havai fişeklerin hazırlanması gibi kendileri için son derece riskli alanlarda çalıştırılmalarıdır. Nitekim 2001 yılında bu tarz bir çalışmanın yapıldığı Çin'in doğusunda yer alan Jiangxi eyaletine bağlı Fangling kasabasında yaşanan bir patlamada 50 çocuk ölmüş, bir çoğu da ağır şekilde yaralanmıştır.80 200 çocuğun öğrenim gördüğü bu okulda öğrencilerin derslerini çalışmak ve ödevlerini yapmak gibi sorumluluklarının yanı sıra diğer bir görevleri de Çin Donanması için donanma fişekleri ve havai fişekler hazırlamaktır. Okulun 13 yaşındaki öğrencisi Gao Yun, yaptıkları işi ünlü haber ajansı Reuters'a şöyle anlatmıştır:
Okulda havai fişek yapmaya dört yıl önce başladık, haftada bir veya iki kere bu işi yapmamız gerekiyordu. Daha büyük sınıflardaki öğrenciler barut doldurmak, küçük sınıflar ise fitilleri monte etmekle sorumluydular. Eğer daha fazla üretim yaparsak öğretmenlerimiz bize kurşun kalem veya defter hediye ediyorlardı. Ama belirtilen hedefi yerine getiremezsek, okul çıkışı eve gitmemize izin verilmiyordu.81

İnsanı basit bir üretim aracı olarak gören komünist rejimde, çocuklar bile çalıştırılıp üretime katkıda bulunması gereken unsurlar olarak görülmektedir.

Öğrencileri bu derece tehlikeli bir işte çalıştırabilen komünist yöneticiler, patlamada hayatını kaybeden öğrencilerin ailelerini haberdar ederken de, "O kadar kötü bir olay değil, olayı bir tür aile planlaması gibi düşünün" 82 sözleri ile aynı duyarsızlığı sergilemişlerdir.
Çin'de insanların adeta birer makine gibi kullanıldığının, bu nedenle de sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü, şefkat ve merhamet gibi insani değerlerin bir anlam ifade etmediğinin en çarpıcı örneği, Çin vatandaşlarının çalışmak zorunda bırakıldıkları koşullardır.
Çinliler sürekli aşağılandıkları, küçük düşürüldükleri, zor şartlarda çalışmaya mecbur bırakıldıkları, cezalandırılıp korkutuldukları çalışma koşullarını "yavaş yavaş intihar etmek" olarak tanımlamaktadırlar. Bunun nedenlerinden birisi Çin'de genel olarak iş ortamlarındaki sağlık koşullarının son derece kötü olmasıdır. Genelde sabah yediden gece yarılarına kadar çalışmak zorunda kalan işçiler, sağlıkları için gerekli tedbirlerin alınmaması nedeniyle çeşitli ölümcül hastalıklara da yakalanmaktadırlar. Ancak bunun da ötesinde, psikolojik olarak aşağılanmaları ve kendilerine adeta birer hayvan muamelesi yapılması çok daha büyük bir baskı oluşturmaktadır.
1998 yılında Avustralyalı araştırmacı Anita Chan'ın yaptığı bir araştırma bu ortamı detayları ile gözler önüne sermiştir. Chan araştırmasında, Guangdong eyaletinde bulunan Zhaojie ayakkabı fabrikasında çalışan 20 işçinin bir gazeteye yazdığı mektubu konu edinmiştir. Bir devlet ve özel sektör ortaklığı olan bu fabrikadaki koşulların detaylı olarak ele alındığı çalışmada, özellikle diğer eyaletlerden bu bölgeye getirtilen işçilerin yaşadıkları olaylara yer verilmiştir. Araştırmaya göre, fabrikanın 100'den fazla sürekli devriye gezen güvenlik görevlisi vardır ve göçmen işçilerin hiçbir şekilde fabrikadan ayrılmaları mümkün değildir. İşçilerden biri fabrikada yaşadıklarını şu şekilde aktarmaktadır:
Dayak yemek ve tacize uğramak her gün karşılaşılan doğal olaylardan biriydi. Bunun yanı sıra bir iskemlenin üstünde herkesin görebileceği şekilde ayakta durmak, yüzü duvara dönük olarak hatalarını itiraf etmek, diz üstü çömelmiş pozisyonda beklemek gibi cezalar da veriliyordu. Memurlar ve işçiler sabah yediden gece yarısına kadar çalışmak zorundaydı. Pek çoğu hastalanıyordu... Çalışma saatlerinde bir bardak su içmek için bile izin almak mümkün değildi.83
Komünist sistemde insanlar ancak ürettiği müddetçe değerlidir ve herkes üretime katılmakla yükümlüdür

Unutulmamalıdır ki bu, sadece bu fabrikadaki yöneticilerin gaddarlığından kaynaklanan istisnai bir durum değildir. Başta Doğu Türkistan'da olmak üzere, Çin'in dört bir yanındaki fabrikalarda, iş yerlerinde benzer şartlar mevcuttur. Hemen herşey için kesilen para cezası da bu işyerlerinin özellikleri arasındadır. Cezaya sebep olan davranışlar arasında mesai sırasında gülmek ve konuşmak, oyalanarak yürümek, ışıkları açık bırakmak gibi maddeler vardır. Hatta işçilerin tuvalete gitme süreleri bile sıkı bir denetim altındadır. Günde iki defadan fazla tuvalete giden işçilerin iki günlük yevmiyeleri kesilmektedir. 84
Komünist düzenin ayrılmaz bir parçası olan baskı ve şiddet, hayatın pek çok alanında olduğu gibi iş ortamlarında da asker ve polis gücü ile sağlanmaktadır. Şirket kurallarına uyulmasının sağlanması için elektrikli sopalar kullanan güvenlik görevlileri, yerel polis teşkilatları ile sıkı bir işbirliği içerisindedir. Bu şekilde çalışanların, çalışma koşullarını, ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını protesto etmeleri de engellenmektedir.


O, iş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.
(Bakara Suresi, 205)

ÇİN'DE TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ
Komünizmin, Çin'i içine sürüklediği felaketler buraya kadar anlattıklarımızla sınırlı değildir. Uzun yıllar despot bir rejim altında ezilen Çin'de bugün hem ekonomik hem de sosyal alanda ciddi bir çöküş yaşanmaktadır. Hızla artan işsizlik, ödenmeyen maaşlar, suç oranlarındaki artış ve hemen her gün ülkenin çeşitli yerlerinden gelen eylem ve çatışma haberleri komünizmin bir toplumu içine sürüklediği felaketlerin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır. Bir yanda insan hakları ihlallerinin yoğun olarak devam etmesi bir yanda adaletsiz gelir dağılımı, Çin'de yaşanan çöküntüyü daha da hızlandırmaktadır. Adeta bir deney tahtası gibi kullanılan Çin halkı bir felaketten bir başka felakete sürüklenmektedir.


Komünist ideoloji ile yetişen insanlar her türlü ahlaki ve manevi değere düşman bir toplum meydana getirirler. İnsanı bir hayvan, hayatı ise bir savaş meydanı gibi gören komünist gençlik, şiddet yanlısı, acımasız, sevgisiz, dengesiz ve tahammülsüzdür.

Suç dalgasının hızla yayıldığı Çin'de son dönemlerde özellikle hırsızlık, fuhuş ve kadın ticareti, uyuşturucu kullanımı ve ticareti gibi konularda işlenen suçların sayısı hızla artmaktadır. İşsizlik ve kırsal kesimlerden şehirlere yoğun bir şekilde yaşanan göç, özellikle şehirlerde hırsızlık ve soygun olaylarının artmasına neden olmuştur. Genel olarak ülkede en çok ekonomik suçlarda bir artış görülmektedir.
Son yıllarda hızla artan suç türlerinden biri de uyuşturucu ticaretidir. Komünizmin bir neticesi olarak insanlarda oluşan manevi boşluk, uyuşturucu kullanımında ve ticaretinde yoğun bir artış meydana getirmiştir. Yapılan istatistikler, Çin'de uyuşturucu kullananların sayısının hızla artığını göstermektedir.

İnsanların da hayvanlar gibi terbiye edilebileceğini düşünen ve manevi eğitimi göz ardı eden Çin Komünist Partisi, görüldüğü gibi kendi elleri ile ortaya çıkardığı bir canavarla mücadele etmeye çalışmaktadır. Ve tüm bu manzara karşısında çözümü daha çok şiddete başvurmakta görmektedir. Oysa yaşanan maddi ve ahlaki çöküntüyü engellemenin yolu daha çok insan tutuklamak, daha çok kişiyi idam etmek, daha çok insanı cezalandırmak değildir. Çin, tüm komünist rejimlerin yaşadığı kaçınılmaz sonu yaşamaktadır ve böyle bir sorunun üstesinden gelebilmenin ilk adımı manen sağlıklı ve güçlü bir neslin yetiştirilmesidir. Çünkü ancak manen güçlü olanlar hiçbir koşulda ahlaksızlığa ve kötülüğü yanaşmazlar. Allah'ı ve dini tanımayan, Allah'tan korkmayan ve hesap vereceğini ummayan bir insanın, kötülükten uzak durması için hiçbir sebep yoktur. Onu çirkin bir hayattan uzak tutacak olan, kötü ahlak göstermesine mani olabilecek olan yalnızca din ahlakıdır. Çünkü Allah iman edenlere çirkin fiilleri yasaklamıştır:
..."Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan 'isyan ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (Araf Suresi, 33)
Allah'tan korkan insan bu emirlere kayıtsız şartsız riayet eder:
Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)

ÇİN DEVLETİ KENDİ VATANDAŞLARINA HASTALIK ŞIRINGA EDİYOR
Fuhuşun ve uyuşturucu kullanımının artması Çin'de kan yolu ile bulaşan hastalıkların da yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bunların başında AIDS gelmektedir. Resmi makamların verdiği bilgilere göre bugün Çin'de yarım milyon AIDS hastası olduğu bilinmekte, gerçek rakamın ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Çin Devleti, ahlaki çöküntü karşısında, sorunu gerçekten çözücü tedbirler almadığı gibi, AIDS hastaları için de herhangi bir tedbir almamaktadır.
Bununla birlikte, Çin'deki AIDS vakaları ile ilgili özellikle son zamanlarda dünya kamuoyuna yansıyan bilgiler Çin Hükümetinin hastalığın yayılmasını önlemeye çalışmadığını, bilakis yetkililerin hastalığın yayılmasında aracı olduğunu göstermektedir. AIDS'in artmasının sebeplerinin ilk sıralarında, halkın cüzi rakamlar karşılığında kanlarını satıyor olmaları ve bu kan alış verişinin son derece sağlıksız koşullarda gerçekleştiriliyor olması vardır. Çin makamları az bir para karşılığında vatandaşlarının kanlarını almakta, ancak steril malzemelerin kullanılmaması bir facia ile neticelenmektedir. Halka şırınga başına 5 dolar karşılığında plazma hücrelerinin alınacağı ve kanlarının tekrar kendilerine verileceği vaat edilmektedir. Ancak sürekli aynı şırıngaların kullanılması yalnız AIDS'in değil, kan yolu ile bulaşan daha pek çok hastalığın yaygınlaşmasına neden olmaktadır.
ÇİN, KOMÜNİZMİ TERK ETMİYOR
Mao'dan sonra iktidara gelen Deng Xiaoping ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için birtakım ekonomik reformlara başvurmuştur. Pazar ekonomisinin komünizme uygulanmış bir türevi olan bu reformlar kısa bir süre için de olsa Çin ekonomisinde kısmi bir düzelme sağlamıştır. Bugün de bu reformlar sayesinde Batılı şirketler Çin'de yatırım yapabilmekte ve özel şirketlerin aktivitelerine izin verilmektedir. (Aslında bu özel şirketlerin büyük çoğunluğu da PLA ortaklıdır ve yönetiminde generaller vardır).
Bu manzara ilk bakışta bazı çevrelere, Çin'in artık Mao'nun öğretilerinden iyice kopmaya başladığı ve demokratik bir anlayışın geliştiği kanaatini vermiştir. Ancak Çin'de son yirmi yıldır yaşanan süreç biraz daha kapsamlı olarak incelendiğinde, tüm bu sözde reform ve revizyonların, aslında daha köklü bir komünist rejim için bir hazırlık olduğu rahatlıkla görülecektir.
Nasıl ki Sovyetler Birliği'nin yıkılması, "Marksizm'in yanlış bir yorumunun çökmesi" olarak düşünülüyorsa, hem Çin'deki hem de dünyanın çeşitli yerlerindeki Maocular için Çin'in şu an içinde bulunduğu sosyal çöküntü "uygulama yanlışı" olarak algılanmaktadır. Komünist ideolojiye göre ideal komünist toplum belli evrelerden geçmelidir. Önce kapitalizm yaşanmalı, ardından sosyalizme, oradan da komünizme bir geçiş olmalıdır. İşte Çin'in bugünkü kapitalist görüntüsünün asıl nedeni, ideal komünist düzene ulaşılması için gösterilen bir çabadır. Üstelik Çin, çizdiği kapitalist tabloyu mümkün olduğunca ekonomik alanla sınırlı tutmakta, siyasi alanda ise Maoizm'e bağlılığını devam ettirmektedir. Ancak komünizme geçiş aşamasının önemli bir adımı olduğuna inandığı sosyalizm evresini gerçekleştirebilmek için komünist partiyi sosyalist bir parti olarak revize etmeye çalışmaktadır.

Komünizmin Çin'e getirdiği belaların izlerini, ülkenin dört bir yanında rahatlıkla görmek mümkündür.

Üstelik Çin bugün, sosyalizme geçiş için gerekli görülen vahşi kapitalist dönemi her yönü ile yaşamaktadır. Gelir tablosundaki eşitsizliğin, işsizliğin her geçen gün daha da artması, fakirlerin iyice fakirleşip, zenginlerin daha da zenginleşmesi ve tüm bunların sonucu olarak yukarıda da değindiğimiz ahlaki çöküntü adeta Çin halkının "en iyisi Mao dönemiydi" demesini sağlayabilmek içindir. Oysa insanlara alternatif olarak gösterilen Maoizm de çok büyük bir zulüm ve vahşet rejimidir. Hatta Maoizm ardında bıraktığı milyonlarca ölü ile bir kan dökme kuyusudur. Yani bu şekilde insanlar bir zulümden kaçarken, başka bir zulmün tuzağına düşecekler, gerçek huzur ve mutluluğu asla bulamayacaklardır.
Nitekim son zamanlarda Çin'de yapılan araştırmalar, Mao'ya olan ilginin halen yoğun şekilde devam ettiğini ve hatta halkın bir kısmının Mao dönemini tercih ettiğini göstermiştir. 1970'li yılların sonunda başlayan kapitalist uygulamaların neden olduğu belirsizlik ve çöküş, 1986 yılında başlayan öğrenci olayları ile doruğa tırmanmış ve 1989 yılında yaşanan Tiananmen katliamı Mao'yu tekrar Çin'in gündemine sokmuştur. Atlantic Monthly dergisinin 1992 yılında yayınlanan bir sayısında Çin'in yeniden Maoizme dönüşü şöyle aktarılmaktadır:
Maoizm'in Çin yönetimi üzerindeki etkisi, Devlet Başkanı Jiang Zemin'in propaganda amacıyla hazırlattığı posterlerde de kendini göstermektedir. soldaki posterde Mao, Deng Xiaoping ve Jiang Zemin görülüyor.

Aslında geçtiğimiz yılın sonundan itibaren Mao'ya karşı çılgınca bir ilgi tüm Çin'i sarıp kuşatmaya başladı. Mao'nun bir uçtan bir uca Çin'e ismini kazıdığı, devrim karşıtlarını öldüresiye dövdüğü ve hatta çıplak bedenlerine Mao isminin kazındığı Kültür Devrimi günlerindeki politik cinneti gibi olmasa da, Mao'nun Çin'de şu an yaygın bir etkisi var... Bu Mao sevdası karşısında devlet yayın organı olan Xinhua basımevi, Mao'nun tüm eserlerinin bulunduğu yeni bir cildi 10 milyondan fazla bastı ve devlet bütçeli film şirketleri de yeni dram belgeseller hazırlıyorlar. Hatta 1991 yapımı "Mao Zedung ve Oğlu" filmi, özellikle Mao'nun insani yönleri olduğunu vurgulayabilmek amacıyla duygusal öğelerle süslenmiş. Filmde Mao'ya oğlu Mao Arying'in Kore Savaşı'nda Amerikalılar tarafından vurulduğu haberinin verildiği an da var. Mao'yu insanileştirme çabaları bu yıl da devam etti ve propaganda içerikli "Mao Zedung'un Hikayesi" kitabı piyasaya çıktı. 85
Çin'de komünizmden pazar ekonomisine geçiş yönünde atılan adımlar hiç kimseyi yanıltmamalıdır. Komünist zihniyet devletin her uygulamasında ve Çin'in her köşesinde kendini belli etmektedir. Çünkü komünizm ölmemiştir. Çin'in dört bir yanındaki Mao resimleri bu gerçeğin en açık kanıtlarıdır.
Günümüzde Mao propagandası Çin'de büyük bir hızla devam ediyor. Bu propaganda sayesinde Mao, hala Çin halkının büyük bir kesimi tarafından kurtarıcı olarak görülüyor.

Günümüzde Çin'deki Mao propagandası hızla devam ediyor. Çin televizyonlarında, Mao'nun sözlerinin nerede ve hangi tarihte söylendiği konulu yarışmalar düzenleniyor, Mao posterlerinin sayısı artırılıyor, Mao'nun öğretileri radyo ve televizyonlardan tekrar tekrar yayınlanıyor. Üstelik Çin halkının büyük çoğunluğu yıllardır kendilerine verilen telkinler neticesinde Mao'ya bir nevi kurtarıcı misyonu yüklemiş, hatta ona mistik bir bağ ile bağlanmış durumdalar. Pek çok Çinli Mao'nun kendilerini trafik kazalarından, kötülüklerden, hastalıklardan koruduğunu düşünüyor. Ancak Çinli yazar Jie Lusheng, Sun That Never Sets (Asla Batmayan Güneş) isimli kitabında başka önemli gerçeklerin de altını çizmekte. Jia'ya göre, Çin'in Mao'ya olan bağlılığı, ülkenin daha istikrarlı gözüktüğü ilk yıllara olan özlemin bir yansıması. Jia, lider eksikliğinin, dejenere olmuş toplum hayatının ve suç oranlarının artmasının, Mao'ya duyulan özlemi de artırdığını yazıyor. Çinlilerin büyük kısmı, Mao'nun ideolojisinin hayat bulması ile, Çin'in üzerine yeniden güneş doğacağını sanıyor.
Mao, 1976 yılında öldüğünde ardında 60 milyon ölü ve on milyonlarca işkence görmüş insan bıraktı. Ancak onun izini takip eden Maoistler hala "adi ya da siyasi suçlu" olduğunu iddia ettikleri kişileri katletmeye devam ediyorlar. Sırtına dayanan tüfekten çıkan mermiyle kalbinden vurulanlar tekmelerle sırtüstü çevriliyor ve boyunlarına hayali suçların yazıldığı yaftalar asılıyor.

Bu tespitlerin de gösterdiği gibi, bugün Çin, komünizmden uzaklaşmamakta, bilakis belirlenmiş bir süreç içerisinde komünizmin belki de çok daha katı bir formuna doğru ilerlemektedir. Komünist ideolojinin bu şekilde canlı olması, Doğu Türkistan üzerindeki baskıların da süreceği anlamına gelmektedir. Çünkü komünist ideolojinin İslam'a ve Müslümanlara bakışı her zaman düşmanca olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
ÇİN'İN "TERÖRİZM" ALDATMACASI
11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı düzenlenen büyük terörist saldırı, dünyadaki pek çok dengeyi değiştirecek yeni bir stratejik düzenlemeyi de beraberinde getirdi. ABD, ülkesini hedef alan uluslararası terörizme karşı global bir mücadele başlattı. Ancak bazı ülkeler, bu mücadeleyi istismar ederek, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya niyetlendiler. Bunların başında Çin geliyordu.
ABD'nin terörizme karşı olan tepkisini, "Müslümanlara karşı bir savaş" gibi görmek ve göstermek isteyen Çin, Ekim 2001'de bir mesaj yayınladı. Mesajda, özetle, "Çin'in de Doğu Türkistan'daki İslamcı teröristlere karşı Batı dünyası ile işbirliği yapmak istediği" söyleniyordu.
Oysa Çin'in bu açıklaması apaçık bir çarpıtmadan ibarettir. Çünkü Doğu Türkistan halkı, manevi değerlerine sahip çıkmanın, kültürünü ve örfünü yaşatabilmenin, özgürce dinini yaşayıp dilini kullanabilmenin haklı mücadelesini vermektedir. Ve bu mücadele uzun yıllardır, Doğu Türkistanlı liderlerin sahip olduğu sağduyu sayesinde son derece demoktrat bir platformda yürütülmektedir. Bununla birlikte her toplumda olabileceği gibi Doğu Türkistan halkı arasında da, şiddete eğilimli kişiler veya gruplar bulunabilir. Ancak bu durum, Doğu Türkistan'ın haklı bir mücadele yürüttüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bölgedeki gerçek terörist güç, bu kitap boyunca incelediğimiz gibi, Doğu Türkistan'daki mazlum Müslümanlara karşı uzun vadeli bir soykırım yürüten Çin yönetimidir.

Yeni Şafak, 15.1.02


Radikal, 26.12.01

Bu gerçek, Batılı yorumcular tarafından da teşhis edilmekte gecikmedi. Çin'in söz konusu propaganda girişiminin ardından The Washington Times gazetesinde (10/14/2001) Beware China's Ties to the Taliban (Çin'in Taliban'la Olan İlişkilerinden Sakının) başlıklı bir makalesi yayınlanan Amerikalı eski senatör Jesse Helms bunlardan biriydi. Cumhuriyetçi Parti'den uzun yıllar Kuzey Carolina senatörlüğü ve "Senato Dış İlişkiler Komitesi" üyeliği yapan Helms, söz konusu makalesinde Çin'in ABD'yi ve Batı'yı yanına alma girişiminin ne kadar aldatıcı olduğunu anlatıyordu. Afganistan'daki Taliban yönetimi ile Çin arasında çok yakın ilişkiler olduğunu anlatan Helms, Çin'in hem İslam'a hem de Amerika'ya düşman olduğunu şöyle belirtiyordu:
... Çin ve Amerika'nın terörizme karşı savaşmakta ortak bir çıkara sahip olduklarına dair bir varsayım var. Ne kadar safça ve tehlikeli bir fantazi... Gerçekte, komünist Çin Hükümeti Ortadoğu'daki tüm teröristlerle ve terörü destekleyen ülkelerle çok yakın ilişkiler içinde...
Amerika'nın terörizm ile mücadelesinde Çin ile ortak çıkarlar paylaştığını düşünenler, büyük olasılıkla bu varsayımlarını, Çin'in Sincan bölgesindeki hayali Uygur terörizmi ile olan mücadelesine dayandırıyorlar. Böyle düşünmek ahlaki bir felaket olacaktır, çünkü Uygurları bize düşman olan zararlı fanatiklerle bir tutmanın hiçbir haklı yanı yoktur. Uygurlar, Pekin'in acımasız yönetimine karşı haklı bir özgürlük mücadelesi içindedirler ve bunu da büyük ölçüde barışçıl yollardan yürütmektedirler. Bu yüzden, büyük bir baskıya maruz kalmaktadırlar, Çin Hükümeti siyasi nedenlerle insanları tutuklamakta ve işkenceden geçirmekte, camileri yıkmakta ve barışçı gösteriler yapan insanların üzerine ateş açmaktadır.

Radikal, 12.01.02


Yeni Şafak, 15.1.02


Milliyet, 9.1.02

Hem stratejik hem de ahlaki olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Çin'i, terörizme karşı geliştirilecek bir çözümün parçası olarak kabul etmemelidir. Gerçekte, bizzat komünist Çin bu sorunun büyük bir parçasıdır."
Görüldüğü gibi, Kızıl Çin topraklarında yaşanan gerçeklerin farkında olan Amerikalılar da, Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslüman Uygur Türkleri'ne büyük bir zulüm uyguladığını ve bu nedenle "terörizmin çözüm ortağı" değil, "terörizmin bir parçası" olduğunu görmektedirler.
Bu düşünce artık pek çok Batılı tarafından paylaşılmaktadır. Bu haklı mücadeleden faydalanmak isteyen bazı ülkelerin girişimlerine karşı dikkatli olmak gerektiği farklı kişiler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin The Asian Wall Street Journal gazetesi editörlerinden Thomas Beal 5 Kasım 2001 tarihli yazısında şu gerçeklerin altını çizmektedir:
Amerika'ya karşı gerçekleştirilen saldırılar karşısında Çin'in sergilediği sahte kızgınlık, bölgenin 18 milyonluk nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Sincan'daki Müslüman Türklerin milli ve dini değerlerine yönelik on yıldır devam eden baskıyı haklı çıkarmak için dünya çapında gösterilen tepkiyi nasıl kötüye kullandığını göstermektedir. Amerika'nın Usama Bin Laden'e karşı yürüttüğü kampanyayı destekleyerek ya da en azından buna karşı çıkmayarak Başkan Jiang Zemin'in umudu Çin'in insan hakları ihlallerini eleştiren Batı'nın sempatisini kazanabilmekti.

Mao'nun militanları tarafından çocuklarıyla birlikte Daragti Çayı'nın yakınlarında öldürülen Doğu Türkistanlı Müslümanlar. (Üst sağda) Hiçbir sebep gösterilmeden tutuklanan Müslümanlar ilk önce bir kamyona bindirilip halka teşhir ediliyor, daha sonra da meçhul bir yere götürülüp idam ediliyorlar.
Özellikle de 1992 yılından beri asılsız iddialar nedeniyle tutuklanıp, "çalışma kamplarına" yollanan Doğu Türkistanlıların sayısında çok büyük bir artış gözleniyor.

Bush hükümeti, Çin'in kendi içindeki ayrılıkçı hareketleri Amerika'ya karşı düzenlenen saldırı ile eş tutması girişimini kesinlikle red etmeli. Uluslararası terörizme karşı başlatılan savaş kapsamında Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslümanlara eziyet etmesine açık veya kapalı destek olmamalı.
Yazısının devamında komünist Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkına yaptığı büyük zulme yer ayıran Beal, bu baskının hala devam ettiğini söylüyor. Beal yazısını şu sözlerle bitiriyor:
... Amerika Pekin'in Uygurlara karşı işlediği suçlara ortak olmamalı. Çünkü Uygurlar Amerika'nın neden terörizme karşı mücadele ettiğini en iyi anlayan halklardan biri..."
Türkiye olarak bizim de Çin ile olan ilişkilerimizde bu gerçeği göz önünde bulundurmamız, Doğu Türkistan'daki soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın haklı mücadelesine diplomatik kanallardan destek olmamız gerekmektedir.

ÇÖZÜM YOLU DARWINİZM'İN TEMEL DAYANAKLARININ
ORTADAN KALDIRILMASIDIR

Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde sık sık Çin vahşetinin felsefi temelinde Darwinizm ve materyalizm olduğunu vurguladık, komünizm ile Darwinizm arasındaki ittifaka değindik. Başka çalışmalarımızda incelediğimiz diğer pek çok örnek de, Darwinizm'in ortaya atıldığı günden beri tüm dünyayı bir savaş ve çatışma alanı haline getirdiğini, ırkçılığı ve etnik temizlik girişimlerini körüklediğini ortaya koymaktadır. Peki Darwinizm'le savaş arasındaki bağlantı nedir, nasıl olmaktadır da Darwinizm insanları anarşi, kaos ve çatışmanın içine çekebilmekte, insanların bunları olağan karşılamasını sağlamaktadır? Bu soruların cevabını kısaca şu şekilde maddelendirebiliriz:

Darwinizm'in çarpık görüşüne göre insan tesadüflerin eseridir ve bir tür gelişmiş hayvandır. Dolayısıyla insanın saldırganlık, acımasızlık, şiddet gibi hayvani tavırlar göstermesinde bir sakınca yoktur. Ayrıca insan tesadüflerin eseri olduğuna göre bu tavırları nedeniyle kimseye karşı da sorumlu değildir. Hiçbir bilimselliği olmamasına rağmen yazılı ve görsel basında toplumlara sürekli bu telkinin verilmesi, eğitim kurumlarında bu safsatanın adeta ispatlanmış bir gerçek gibi sunulması, insanların farkına varmadan Darwinizm'in büyüsüne kapılmalarına neden olmaktadır. Bu durumda insanları sevgiye, şefkate, merhamete ve fedakarlığa yöneltecek bir öğe kalmamakta, insanlar doğal olarak suça, şiddete ve kötülüğe yönelmektedir.

Darwinizm ve materyalizm insanlığın ilerlemesinin çatışmaya dayalı olduğunu öne sürer ve her türlü çatışmayı över. Bunun bilimsel bir gerçekmiş gibi öne sürülmesi ve tarih boyunca çeşitli devlet adamları, yöneticiler ve askeri yetkililer tarafından da dile getirilmesi, ardında milyonlarca ölü, on binlerce sakat kalmış insan, harap olmuş şehirler ve ülkeler bırakmıştır. İki dünya savaşını geride bırakan insanlık günümüzde de, Darwinizm'in çatışmayı öven ve ilerleme için bir zorunluluk gibi gösteren telkinleri nedeni ile kavgalar, çatışmalar, anarşi ve terör ile boğuşmaktadır.


Darwinizm'in temel öğretilerinden birisi de "ancak güçlü olanın ayakta kalabileceği" iddiasıdır. Bu çarpık fikre göre güçsüzler ve zayıf olanlar ezilmeye ve yok olmaya mahkumdur. Yaşamı bir mücadele sahası olarak gören ve güçlü olanın acımasız olduğu müddetçe ayakta kalabileceğini savunan Darwinizm'in bu mantığına göre her türlü haksız rekabet makul karşılanmalıdır. Eğer yaşam bir mücadeleden ibaretse, ayakta kalabilmenin tek yolu olabildiğince savaşmak ve kendini koruyabilmek için bu savaşta acımasız olmaktır.
Görüldüğü gibi Darwinizm bireyleri ve toplumları acımasızlığa ve zalimliğe yönelten, savaşı bir tür biyolojik zorunluluk olarak gören, kan dökmeyi, acı çekmeyi ve çektirmeyi gelişme olarak değerlendiren ve tüm bunların değişmez birer "doğa kanunu" olduğunu düşünen bir ideolojidir. Bu düşünce yapısının bir devletin resmi ideolojisi haline geldiğinde nasıl bir devlet terörü ortaya çıkacağı ise açıktır.

Komünizmi savunanlar kavganın, çatışmanın, terörün ve şiddetin hakim olduğu bir dünya özlemi içindedirler. İslam ahlakını yaşayan Müslümanlar ise inançları gereği kavganın yerine uzlaşının, çatışmanın yerine kardeşliğin, terörün yerine sevgi ve huzurun hakim olduğu bir dünya hedeflemektedirler.

İşte bu nedenle Darwinizm'in fikri olarak çökertilmesi ve ortadan kaldırılması, bu çatışmacı ve kan dökücü felsefenin ve çeşitli uygulamalarının da ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Bunun için bir yandan Darwinizm'in karanlık yüzü tüm insanlara deşifre edilmeli, öte yandan da insanların Allah'ı tanıyıp O'na iman etmeleri için gayret gösterilmeli ve toplumlara gerçek din ahlakı anlatılmalıdır.
Allah insanlara her koşulda adaleti ayakta tutmalarını, barış sever ve hoşgörülü olmalarını, dünyada karmaşa ve bozgunculuk çıkarmamalarını emretmektedir. Bu nedenledir ki, din ahlakının özü insanlar arasında barış, huzur ve güvenliğin sağlanmasıdır. Vahye dayanan her üç İlahi din de (Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam) çatışmaya ve şiddete karşıdır. Dolayısıyla, Darwinist felsefenin reddedilmesi ve yerine din anlakının hakim olması, insanlar arasında nefret, kin ve catışma yerine sevgi, merhamet, hoşgörü, ve affediciliğin yerleşmesi anlamına gelecektir.
SONUÇ
Bu kitap boyunca, bir yandan komünist Çin'in kendi halkına karşı uyguladığı zulmü, bir yandan da Doğu Türkistanlı Müslümanlara karşı yürüttüğü sessiz soykırımı delilleriyle inceledik.
İnsanların tesadüf eseri var olduklarını ve kimseye karşı herhangi bir sorumlulukları olmadığını öne süren Darwinizm'in neden olduğu felaketler bu derece açıkken, vicdan sahibi insanlara düşen sorumluluk, kan dökme kuyusu haline gelmiş olan bu ideoloji ile fikri alanda ciddi bir mücadele yürütmektir. Bu mücadelenin önemli bir boyutu, Çin'deki rejimin bu denli katı ve acımasız olmasının temel nedeni olan Darwinist ve komünist ideolojiye karşıdır. Çin'in serbest piyasa ekonomisini benimsemesiyle, bu ülkenin hala bir "Kızıl Tehlike" olduğu gerçeğinin değişmediğini tüm dünyaya anlatmak gerekmektedir. Pekin yönetiminin hala temel siyasi görüşü olan Maoist komünizme ve bunun fikri dayanağı olan Darwinizm'e karşı da bir kampanya yürütülmeli, bu ideolojinin Çin'de ve Kamboçya, Arnavutluk, Kuzey Kore gibi diğer ülkelerde sebep olduğu korkunç insanlık suçları gündemde tutulmalıdır. Darwinizm'in ve Maoizm'in -tüm diğer komünizm versiyonlarının- Çin halkının önemli bir kısmı tarafından hala sanıldığı gibi bir kurtuluş ideolojisi değil, insanları vahşet ve cinnete sürükleyen büyük bir aldanış ve hurafe olduğu ortaya konmalıdır. Komünizme karşı mücadele hala gereklidir ve unutmamak gerekir ki, komünizmin içyüzünü ortaya çıkarmak için yapılacak her girişim, Doğu Türkistan Müslümanları gibi komünist zulüm altındaki mazlum milletlere bir yardım hükmüne geçecektir.
Bununla birlikte sadece Müslüman oldukları için zulüm, işkence ve katliama maruz bırakılan Doğu Türkistan'da yaşayan Uygurların bu durumu, tüm dünya Müslümanlarının üzerine bir sorumluluk yüklemektedir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Bu ayette emredildiği gibi, mazlum Müslümanların kurtuluşu için fikri bir mücadele yürütmek, her Müslümanın görevidir. Bunun çağımızın gereklerine göre, yani diplomasi, medya, sivil toplum girişimleri gibi yöntemlerle yürütülmesi ve bu yolla Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslümanlara karşı yürüttüğü sistemli soykırıma karşı konulması gerekmektedir.
Çin, bu bölgeyi dünyaya unutturmak, gündeme geldiğinde ise buradaki mazlum Müslümanları "terörist" gibi göstermek çabasındadır. Buna karşı her Müslüman, elindeki her imkanı kullanarak, Doğu Türkistan'da yaşanan zulmü tüm dünyaya duyurmak, uluslararası kuruluşların dikkatini bu konuya çekmek için çalışmalıdır. Müslümanlar, gazetelerinde, dergilerinde, internet sitelerinde bu zulmü gündeme getirmeli, Doğu Türkistan'ın haklı davasına destek olmalıdır. Devlet adamları bu konuyu gündemlerine almalı, gerek Çin ile gerekse Batılı ülkelerle olan ilişkilerinde bu konuda çözüm ve adalet talep etmeli, yurttaşlar devlet adamlarını bu konuda göreve teşvik etmelidirler. Sivil toplum kuruluşları bu davaya sahip çıkmalı, Doğu Türkistan konusunda konferanslar, paneller, anma günleri düzenlemelidirler. Böylece hem konu uluslararası alanda gündeme getirilerek Çin üzerinde hukuki bir yaptırım oluşturulmalı, hem de Doğu Türkistanlı Müslümanlara, "unutulmadıkları" gösterilerek, moral ve umutları tazelenmelidir.
Bunların ötesinde, tüm dünyaya gerçek İslam'ı tanıtmak, İslam'ın, terörizmle hiçbir ilgisinin olmadığını, aksine bu gibi felaketleri yeryüzünden silmek amacı güttüğünü insanlığa göstermek gerekmektedir. İslam adına teröre başvurduklarını iddia edenleri tekzip ve tel'in etmek, İslam'ın diğer dinlere olan hoşgörülü ve barışçı yaklaşımını hem anlatarak hem de fiili olarak göstermek çağımızın önemli sorumluluklarından biridir. Böylece, zulme uğrattığı Müslümanları "terörist" gibi göstererek uluslararası camiada sempati toplama çabasında olan Çin gibi baskıcı rejimlerin elinden bu koz alınacak, gerçeklerin olduğu gibi görülmesi sağlanacaktır. Müslümanlar, bir "medeniyetler çatışması" arayışında olmadıklarını, aksine her din ve medeniyet arasında barış ve uzlaşı istediklerini, zaten bunun Kuran ahlakının bir gereği olduğunu ortaya koymalıdırlar.
Kısacası, Müslümanlar, dünyaya barış ve huzur gelmesi için çalışmalı, bu barış ve huzuru hedef alan her türlü güce -kimi zaman kendisini "İslam" maskesine büründürse bile- karşı koymalıdırlar. Unutmamak gerekir ki, barış ve huzurun yerine savaş ve kargaşanın hakim olması, Kuran'da geçen ifadeyle bir "fitne"dir ve Allah'ın lanetlediği büyük bir günahtır.

TÜRKİYE'YE DÜŞEN TARİHİ SORUMLULUK
Hem Doğu Türkistan'ın hem de İslam dünyasının durumu hakkında yukarıda ortaya koyduğumuz görüşler, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde önemli bir tarihsel sorumluluk bulunduğunu göstermektedir.
Önce Doğu Türkistan açısından konuyu ele alalım. Doğu Türkistanlı Müslümanlara yardım eli uzatması gereken bir numaralı ülke Türkiye'dir. Çünkü Doğu Türkistanlı Uygur Müslümanları Türk'tür. Konuştukları dil Türkçedir. Bizim hem din hem de soy kardeşlerimizdirler. Bu durum Türkiye'ye Doğu Türkistan'ın hukukunu savunmak için uluslararası bir avantaj sağlar. Türkiye'nin Makedonya'daki Türklerin veya Kuzey Irak'taki Türkmenlerin hukukunu savunması nasıl uluslararası toplumda makul karşılanmakta ise, Doğu Türkistan'daki Uygurların hukukunu savuması da makul karşılanacaktır.
Dahası, Doğu Türkistanlı Müslümanların hukukuna sahip çıkmak ve onu savunmak, Türkiye için aynı zamanda stratejik bir gerekliliktir. Bilindiği gibi Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetler, Türkiye, Rusya ve İran gibi farklı ülkelerin nüfuz mücadelesine sahne olmaktadırlar. Türkiye'nin bölgede diğerlerinden daha fazla etkin olmasının bir yolu, ekonomik güç ve girişiminin yanısıra, bölge halklarının sevgi ve güvenini daha fazla kazanmasını sağlayacak siyasi girişimlerden geçmektedir. Türkiye'nin Doğu Türkistan davasına sahip çıkması, Türkistan'ın genelinde, yani Orta Asya'daki tüm Türki Cumhuriyetler'de Türkiye'nin güç ve iradesine olan inancı pekiştirecektir.
Konunun ikinci yönü ise, yukarıda ifade ettiğimiz "gerçek İslam'ı dünyaya bir model olarak göstermek" misyonudur. Bunu da İslam dünyasında başarmaya aday olan en önemli ülke Türkiye'dir. Türkiye, İslam'ın özündeki sevgi, saygı ve hoşgörü prensiplerini kavramış, modern ve çağdaş bir ülkedir. Osmanlı'dan gelen büyük bir kültürel mirasın ve tarihsel vizyonun sahibidir. Batı dünyası ile en iyi entegre olmuş İslam ülkesidir. İslam dünyası ve Batı arasında körüklenmek istenen yapay "medeniyetler çatışması"na karşı en etkili çözüm, Türkiye'den gelebilir.
Umulur ki 21. yüzyılda bu çözüm gerçekleşecek ve Doğu Türkistan dahil tüm İslam dünyası, Türkiye'nin önderliğinde, barış ve huzura kavuşacaktır. Doğu Türkistan'ın geleceği tüm İslam dünyasının geleceği gibi Allah'ın izniyle aydınlık ve parlaktır. Bu aydınlığın alametleri ise bugünden belirmeye başlamıştır. Her türlü baskı ve zulme rağmen Müslümanların dinlerine ve inançlarına sahip çıkmakta kararlı olmaları, üstelik son zamanlarda tüm dünya genelinde din ahlakına yönelişin artması gelecek için çok önemli işaretlerdendir.

74. New York Times, Patrick E. Tyler, Concerning Liberties, Chinaise Free to Prosper But That's All, 30 Mayıs 1997
75. James Conachy, Victims' Families Campaign for Reassessment of Tiananmen Square Massacre, WSWS (World Socialist Website), 14 Temmuz 1999
76. Foreign Affairs, Andrew J. Nathan, The Tiananmen Papers, Ocak-Şubat 2001
77. Asiaweek, Jonathan Mirsky, Revolution's Dark Legacy, cilt 27, no 2, 19 Ocak 2001
78. James Conachy, Ten Years Since The Tiananmen Square Massacre, WSWS, 4 Haziran 1999
79. James Conachy, Victims' Families Campaign for Reassessment of Tiananmen Square Massacre, WSWS, 14 Temmuz 1999
80. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
81. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
82. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
83. Berly Maurice, A Glimpse of Working Conditions Being Created By Capitalism in China, WSWS, 11 Ekim 2000
84. Berly Maurice, A Glimpse of Working Conditions Being Created By Capitalism in China, WSWS, 11 Ekim 2000
85. Atlantic Monthly, Orville Schell, Once Again Long Live Chairman Mao, Aralık 1992
__________________

HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA !

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez...
View Adige Abzakh'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Adige Abzakh kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Abdülhamit (08.07.09), Alemdâr-ı İslâm (08.07.09), tosba (08.07.09)
Alt 08.07.09, 17:16   #6
Abdülhamit - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Sistem Yöneticisi
Üye No : 95
Üyelik tarihi : 09-08-2008
Mesleği : Proje-Tasarım
Nereden : 168.1.7
Konuları : 1110
Mesajlar : 3,488
Teşekkürleri: 4,031
2,257 mesajına 8,076 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10 Abdülhamit isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Son Aktivitesi : 24.05.12
Durumu : Status: Offline

Standart

Allah c.c Razı olsun Mükemmel bir döküman olmuş.
Böylece Tarihimizi bir kez daha gözler önüne sermiş olduk.Allah D.Türkistanlı kardeşlerimizin yar ve yardımcısı olsun.
__________________

Hani bir kelebek yakalarsın ya bakmak istersin;
elini açsan kaçacak sımsıkı tutsan ölecek işte böyle birşey seni sevmek..
bir gün mutlaka...
View Abdülhamit'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Abdülhamit kullanıcısına teşekkür edenler:
Adige Abzakh (08.07.09)
Cevapla

Etiket
çin, devleti, doğu, kanayan, kanayn, korku, medeniyetler, merkezi, türkistan, türkistankorku, yara, yüzyıllardır

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:27 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.