|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,934 | Üyeler: 10,668 | Online: 213 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| TARİH Geçmişten Günümüze Tarihimiz. |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu :
![]() Üye No : 12
Üyelik tarihi : 04-08-2008
Nereden : Hünkar mahfili
Konuları : 416
Mesajlar : 3,359
Teşekkürleri: 845
1,299 mesajına 2,562 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 27.05.10
Durumu : Status: Offline
|
Bediüzzaman'ın İstanbul'a esas geliş maksadı olan Şark’ta Dar-ül Fünun talebini Sultan Abduhamid’e iletmek için görüşme yolları arar. Saraya talebini ihtiva eden bir dilekçe verir. Dilekçesinde doğuda ki eğitimin durumunu anlatır. Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı eğitim kurumlarına olan şiddetli ihtiyaçtan bahseder. Bunun birlik ve beraberliğimizin tesis ve devamında önemli bir rol oynayacağını ilave eder. Bütün gayretlerine rağmen Padişah ile görüşmek için yaptığı çalışmalar bir sonuç vermez. Bugünkü karşılığı olarak, Genel Sekreterlik denilebilecek olan Mabeynde, Padişah ile görüşmek için bulunduğu bir sırada, ordaki Paşaların engellemeleri üzerine şiddetli tartışmalar yaşanır. Bu tartışmadan rahatsız olan Paşalar, bu zattan kurtulmanın yollarını ararlar ve Bediüzzaman’ı Toptaşı Akıl Hastanesine kapatırlar. Sultan Abdulhamid ile görüşme teşebbüslerinden neticeye ulaşamayan Bediüzzaman, bu ısrarın neticesinde kapatıldığı Toptaşı Akıl Hastahanesinde, kendisini muayeneye gelen doktorla uzun bir konuşma yapar. Bu konuşmada, kendisinden mecnun diye şüphe duyulmasının sebebleri arasında garib kiyafeti, ulema ile olan münazaralarını gösterir. İstanbul medreselerinin talebeleri tembelliğe ve şevksizliğe sevk eden metodunu tenkit eder. Kendisinin Şark’ın dağlarında büyüdüğünü, ahvalinin o yerlerin terazisiyle tartılması gerektiğini söyler. Eğer dalkavukluk etmek ve umumi menfaatlerin şahsi menfaatlere feda edilmesi, aklın gereği gibi gösteriliyorsa, o akıldan istifa ettiğini, böyle bir durumda deliliğin bir masumiyet mertebesi olduğunu, bununla iftihar ettiğini de ilave eder. Bu uzun hitabı dinleyen doktor, ‘’eğer Bediüzzaman’da zerre kadar delilik varsa, dünyada akıllı adam yoktur’’ şeklinde bir rapor düzenler. Toptaşı Akıl Hastanesinden taburcu edilen Bediüzzaman, bu sefer de nezarete alınır. Nezarette iken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, kendisiyle bir görüşme yapar. Burada kendisine Padişah’ın bin kuruş maaş bağladığını, Şark’a dönerse bu maaşın yirmi otuz liraya çıkarılacağını ifade eder. Ayrıca hediye olarak ta Padişah’ın gönderdiği seksen altını vermek ister. Ancak O bu maaşı ve altınları ‘’ ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul etmem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem bu bana vermek istediğiniz rüşvettir ve hakk-ı sükuttur’’(3) diyerek kabul etmez. Padişah’ın ihsanını red etmesi, kendisini sevenleri telaşlandırır. Kendisine bir zarar gelmesinden endişe ederler. Ancak O ‘’ben ihsanı red ediyorum. Ta ki Padişah’ın nazar-ı dikkatini celb etsin. Beni çağırsın, Ben de gideyim. Kendisine Şark’ın halini arz edeyim ve Dar-ül Fünun taleb edeyim’’ diyerek esas maksadının peşinde olduğunu bir kez daha ifade eder. Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid ile görüştüğüne dair bazı zayıf iddialar ileri sürülmüşse de, bu konuda kendisinin bir ifadesi olmadığı gibi, herhengi bir belge de mevcut değildir. (Bediüzzaman'ın İstanbul Hayatı- Abdülkadir MENEK) Nezarette bir şey elde edemeyeceklerini anladıklarından, büyük ihtimalle serbest bırakılır. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından kaçırıldığı iddia edilmişse de, bu konuda bir delil söz konusu değildir.(4) II.Meşrutiyet’in 23 Temmuz 1908’ de ilan edilmesinden üç gün sonra çıkarılan genel af sonucu da tahliye edilmiş olması ihtimal dahilindedir. Bediüzzaman’ın, Sultan Abdülhamid’in bazı icraatlarını tenkit ettiği doğrudur. Belki şartların nezaketi gereği ortaya çıkan ‘’İstibdat Rejiminin ‘’ İslamiyette yeri olmadığını, İslamın adalet, hürriyet ve meşrutiyeti emrettiğini ısrarla ifade eder. Bu ifadelerin, ‘’Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’in şiddetle karşısında idi’’ şeklinde yorumlanması doğru değildir. Fakat Sultan hakkında kullandığı ‘’şefkatli’’ ve ‘’veli’’ tabirleri ile talebesi Mustafa Sungur’a ifade ettiği ‘’Sultan Abdülhamid’i her sabah duasına dahil ettiği ‘’ (5) sözleri, O’nun bu konudaki kanaatini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bediüzzaman, İttihat ve Terakkinin idareyi ele alması ve Anayasa’nın tekrar yürürlüğe konulmasının üçüncü gününde, Selanik’te meydanda toplanan çoşkun bir kalabalığa muhteşem bir nutuk irad etti. Selanik, İttihad ve Terakki Cemiyetinin merkezi konumundaydı. Anayasa’yı yürürlükten kaldıran Sultan Abdülhamid’e büyük bir baskı vardı. Osmanlı İmparatorluğunu otuz yıl idare eden Abdülhamid döneminde hiç toprak kaybedilmemişi, ancak şartların ağırlaşmasıyla birlikte içte de bir istibdat rejimi hüküm sürüyordu. Halkta ki huzursuzluk giderek artıyordu. Olaylar, gösteriler ve suikastlar, büyük bir sosyal patlamanın işaretiydi. Bu durumda daha büyük olayların önüne geçmek için, Sultan, Anayasa’yı yeniden ilan etmek zorunda kaldı. Bediüzzaman böyle bir ortamda nutkunu irad etti. Hürriyet, yıllardır peşinde koştuğu büyük bir hedefiydi ve Mardin’de Namık Kemal’in Meşhur Rüya’sı ile uyandığını daha önceleri ifade etmişti. Bu hitabe Said Nursi’nin hürriyet hakkındaki görüşlerini anlatan bir manifesto niteliğindeydi. (Bediüzzaman'ın İstanbul Hayatı- Abdulkadir MENEK)
__________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] mevlam için neyse değerim,ben o kadar ederim...
|
|
|
| Bu mesaj için şehzade kullanıcısına teşekkür edenler: | واويلا (31.10.08) |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu :
![]() Üye No : 12
Üyelik tarihi : 04-08-2008
Nereden : Hünkar mahfili
Konuları : 416
Mesajlar : 3,359
Teşekkürleri: 845
1,299 mesajına 2,562 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 27.05.10
Durumu : Status: Offline
|
Yeni Said'in Abdülhamid'e bakışı: 'Velî Padişah' Sultan Abdülhamid’in onun nazarında "veli" olduğuna dair bir başka belge, talebelerinden Muhsin Alev’in Necmeddin Şahiner’e aktardığı sözlerdir: Risale-i Nur’a büyük hizmetleri geçmiş talebelerinden Mustafa Sungur, Tek Parti döneminin sıkıntılarını ve istibdadını gördükten sonra Bediüzzaman Said Nursi’nin II. Abdülhamid hakkında şöyle dediğini nakleder: “Keçeli Said, sen şefkatli bir padişaha müstebit diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdadın cezasını çek bakalım.” Bir başka metin ise yine Mustafa Sungur’dan aktararak Bediüzzaman’ın Abdülhamid hakkındaki hükmünü şöyle kaydeder: “Sultan Abdülhamid, velidir. Ben onu hususi dualarımın içine almışım. Her sabah, ‘Ya Rabbi, sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan-ı Osmaniye’den razı ol’ diye dualarımda yad ederim.” Sultan Abdülhamid’in onun nazarında “veli” olduğuna dair bir başka belge, talebelerinden Muhsin Alev’in Necmeddin Şahiner’e aktardığı sözlerdir: “İstanbul’da Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. Bunu Üstad duyunca üzüldü. Bize, ‘Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslüman’ın halifesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum.’ diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti.” Bu mektuba daha sonra geleceğiz; ancak Said Nursi’nin, Meşrutiyet namına yapılan yeni istibdadı ve Tek Parti iktidarındaki baskıları yaşadıktan sonra Sultan Abdülhamid hakkındaki kanaatlerinde değişikliğe gitmek ihtiyacını duymuş olması, onun yine şahsa değil, prensiplere bağlılığını ortaya koyar. Zira şahsa dayalı bir muhalefet yürütseydi (Mehmed Akif gibi), sonradan sözlerinden dönemeyeceği bir konumda kalırdı. Yahut Rıza Tevfik gibi, yine şahsî bir özür-name kaleme alması gerekirdi. Ancak Said Nursi’nin tavrı, tam bir Hakikat-perestin tavrıdır. Duyguları değil, Kur’an’ın prensipleri yol gösterir kendisine. Nitekim Tarihçe-i Hayat’ta geçen, yıllar sonra yaptığı bir değerlendirmede istibdada karşı çıkmasının doğru, fakat “hedefin hatalı” olduğunu söyleyecektir. Lafı uzatmayalım, 1953’te talebelerinden Muhsin ve Ziya’nın bir öğretmenin sorusuna cevap olarak kaleme alınmış olan ve Abdulkadir Badıllı’nın 3 ciltlik tarihçesine aldığı şu mektup bence onun Abdülhamid konusundaki tavrını izaha kâfidir: “Evvelâ: Üstadımızın bütün hayatındaki birinci düsturu, Kur’an-ı Hakim’in bir kanun-i esasîsidir ki: “Bir adamın cinayetiyle başkası mesul olamaz” kaide-i Kur’aniyesi ile, “O padişahın zamanındaki hükümetin hataları ona verilmez” diye daima hayatında ona hüsn ü zan etmiş, onun bazı zaman mecburiyetle ettiği kusurları da, onun muarızlarına karşı da tevile çalışmış. Saniyen: Üstadımız, Hürriyet’in başında [1908] bütün kuvvetiyle şeriat dairesindeki hürriyet-i şer’iyeyi senâ etmiş, nutukları ile halkları o hürriyete davet etmiş ve hürriyet-i şer’iyeye muhalif olanlara demiş ki: “Eğer şeriat dairesinde olmazsa, istibdat namını verdiğiniz, bir şahsın mecburi, cüz’i ve hafif istibdadı, pek şiddetli bir istibdad-ı küllî olup inkısam ed[ince] herkes, bir nevi müstebit olur. İstibdad-ı mutlak çıkar. Binler istibdad hükmüne dönecek, yani hürriyet ölecek, bir istibdad-ı mutlak çıkacak.” Hatta bu meselede Üstadımız, idam için kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de demiş ki: “Eğer meşrutiyet, İttihatçıların istibdadından ibaret ise veya hilaf-ı Şeriat hareket ise, bütün dünya şahit olsun ki, ben mürteciyim.” Salisen: Üstadımız, o zamanda bir hiss-i kable’l-vuku nevinde şimdiki alem-i İslam’ın ecnebi istibdadından kurtulması[nı] ve bir Cemahir-i Müttefika-i İslamiye [Birleşik İslam Cumhuriyetleri] tarzında tezahüre başlamasını tasavvur etmiş, ümit etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış, hürriyet-i şer’iyeyi takdir etmiş. O zamanki hutbelerinde demiş ki: “Hürriyet, terbiye-i İslamiye ile olmazsa ölecek; bir istibdad-ı mutlak çıkacak.” Rabian: Üstadımızdan hem işitmiş, hem halinden anlamışız ki, ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat, hususan âlem-i İslam’ın kısm-ı azamının halifesi olmak; hem biçare vilayat-ı Şarkiyenin bedevî aşairini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye... sevk etmesi, Hamidiye Camii’nde her cuma günü bulunması, şeair-i İslamiyeye elden geldiği kadar müraat etmesi, daima Yıldız dairesinde manevi üstadı kabul ettiği bir şeyhi [Ebu’l-Huda’yı ve Şazeli Şeyhi Zafir Efendi’yi kastediyor olmalı -M.A.] var olduğu gibi, çok hasenatı için, Üstadımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevi veli hükmüne geçtiğini kanaat etmişti.” Ancak bazı basımlarda Münazarat’ın sonuna da eklenen bu mektubun bir de beşinci bendi vardır ki, bazı nüshalarda mevcut değildir. Önemine binaen aşağıya alıyorum: “İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutuklarında, bir mecburiyet altında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiçbir ehemmiyeti kalmaz. Hem Aşere-i Mübeşşere [Cennetle müjdelenen on sahabi] içinde, Hz. Ali ile Hz. Talha ve [Hz.] Zübeyr’in birbiri hakkındaki hataları, onların İslamî hakikatlere dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, 50 sene evvel Üstadımızın merhum padişah [Abdülhamid] hakkında bir hatası medar-ı itiraz olamaz.” 1908’den 1953’e kadar süren 45 yıllık depremler, Sultan Abdülhamid’in görüntüsünü etkilemiş görünmektedir. Arkasından gelen büyük boşluk ve sarsıcı travmalar, Sultan’ın nelere engel olmaya çalıştığını, görmek isteyenlere, daha iyi göstermiş olmalıdır. Ve Bediüzzaman’ın, yüzünü nasıl hakikatten ayırmadığını da ibretle görmekteyiz. Artık burada ‘hata’ da sevap anlamını yüklenmekte değil midir? Zira yol aynıdır. Fakat hakikat, peçesini yalnızca üzerinde samimiyetle yürümeye devam edenlere açmaktadır. m.armagan@zaman.com.tr Not: Bu metni okuyup değerlendirme lûtfunda bulunan Mehmed Fırıncı ağabey, Bediüzzaman’ın Zübeyir Gündüzalp’tan nakledilen bir sözüne dikkatimi çekti. Buna göre, Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’le görüştürülmeyişi konusunda, “Eğer özel kalem müdürü mani olmasaydı Sultan beni kabul edecek ve maksad hasıl olacaktı.” demiş. Benden duyurması.
__________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] mevlam için neyse değerim,ben o kadar ederim...
|
|
|
| Bu mesaj için şehzade kullanıcısına teşekkür edenler: | واويلا (31.10.08) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 209
Üyelik tarihi : 24-08-2008
Mesleği : Qari
Nereden : İSTersem :)
Konuları : 177
Mesajlar : 2,625
Teşekkürleri: 1,270
763 mesajına 1,253 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 6
![]() Son Aktivitesi : 01.08.11
Durumu : Status: Offline
|
Eyvallah abi, paylaşım için Teşekkürler.. |
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Fazilet
Üye No : 1942
Üyelik tarihi : 04-01-2009
Konuları : 143
Mesajlar : 1,284
Teşekkürleri: 357
636 mesajına 1,242 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 5
![]() Son Aktivitesi : 31.01.12
Durumu : Status: Offline
|
Yeni Said'in Abdülhamid'e bakışı: 'Velî Padişah' Sultan Abdülhamid’in onun nazarında "veli" olduğuna dair bir başka belge, talebelerinden Muhsin Alev’in Necmeddin Şahiner’e aktardığı sözlerdir: Risale-i Nur’a büyük hizmetleri geçmiş talebelerinden Mustafa Sungur, Tek Parti döneminin sıkıntılarını ve istibdadını gördükten sonra Bediüzzaman Said Nursi’nin II. Abdülhamid hakkında şöyle dediğini nakleder: “Keçeli Said, sen şefkatli bir padişaha müstebit diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdadın cezasını çek bakalım.” Bir başka metin ise yine Mustafa Sungur’dan aktararak Bediüzzaman’ın Abdülhamid hakkındaki hükmünü şöyle kaydeder: “Sultan Abdülhamid, velidir. Ben onu hususi dualarımın içine almışım. Her sabah, ‘Ya Rabbi, sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan-ı Osmaniye’den razı ol’ diye dualarımda yad ederim.” Sultan Abdülhamid’in onun nazarında “veli” olduğuna dair bir başka belge, talebelerinden Muhsin Alev’in Necmeddin Şahiner’e aktardığı sözlerdir: “İstanbul’da Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. Bunu Üstad duyunca üzüldü. Bize, ‘Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslüman’ın halifesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum.’ diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti.” Bu mektuba daha sonra geleceğiz; ancak Said Nursi’nin, Meşrutiyet namına yapılan yeni istibdadı ve Tek Parti iktidarındaki baskıları yaşadıktan sonra Sultan Abdülhamid hakkındaki kanaatlerinde değişikliğe gitmek ihtiyacını duymuş olması, onun yine şahsa değil, prensiplere bağlılığını ortaya koyar. Zira şahsa dayalı bir muhalefet yürütseydi (Mehmed Akif gibi), sonradan sözlerinden dönemeyeceği bir konumda kalırdı. Yahut Rıza Tevfik gibi, yine şahsî bir özür-name kaleme alması gerekirdi. Ancak Said Nursi’nin tavrı, tam bir Hakikat-perestin tavrıdır. Duyguları değil, Kur’an’ın prensipleri yol gösterir kendisine. Nitekim Tarihçe-i Hayat’ta geçen, yıllar sonra yaptığı bir değerlendirmede istibdada karşı çıkmasının doğru, fakat “hedefin hatalı” olduğunu söyleyecektir.
__________________
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| abdulhamid, bediüzzaman, han, sultan |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|