|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,931 | Üyeler: 10,668 | Online: 213 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] ![]() Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya’da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır. Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur. Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım. GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir. SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir. SOYKIRIM (Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir. İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı. Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya’yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım’ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556’da tahta geçen Çar 4. İvan’dan başlayan ve I.Petro’yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya’nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya’dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır. İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556’larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabardey topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA’yı Çar İVAN’a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder. Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma…” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır. ÇAR I.PETRO-1722 : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız…” PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.” GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.” KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim…” M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.” KONT YERDOKÜMOV’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz…” (Devlet Tarih Arşivinden) Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı…” Rus Tarihçi ZAHARYAN: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi…” Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü.” KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi…” Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın…” Çar II. ALEXANDRE’nin Kont Yerdokümov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz…” JAN KAROL: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti…” HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. “Adegeya isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler…” Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir: GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.” Y. ABRAMOV – Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı…” Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.” Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek…” Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.” Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.” Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı… Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.” Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar…” İng.Elçi LORD NAPİYER: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.” İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici…” İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz…” Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık…” Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir : PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır…” Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır. Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor…” NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır. Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler. ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi. SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor. Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi. Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır. Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür. Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor. 1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür. FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ’nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır. Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek, Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek, Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman) OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi. Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler) Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı. Balkanlarda, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı. Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı. Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı. Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Kaynak: Nart Dergisi Mayıs – Haziran 2001 Detaylı Bilgiler : http://www.circassianworld.com/Kemal_Karpat.html http://www.circassianworld.com/genocide.html http://www.circassianworld.com/raporlar.html http://www.circassianworld.com/exilemap.html http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87e...g%C3%BCn%C3%BC
__________________
HAKKA HİZMET YOLUNDA İNANÇLI KADROLAR OMUZ OMUZA ! Girmeden tefrika bir millete düşman giremez Toplu attıkça sineler, onu top sindiremez... Konu Adige Abzakh tarafından (21.05.10 Saat 12:37 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
![]() Göç mü, yoksa sürgün mü?Göç, iç ve dış göç şeklinde ele alınabilir. Göç coğrafi hareketlilik halindeki bir topluluğun bir bölgeden veya bir ülkeden diğerine hareket etmesidir. Tabii afetler, harpler, tarımda makineleşme, kitle haberleşme araçları, genç nüfus, ekonomik sebepler ve terör göçlere sebep olabilmektedir (Erkal-Baloğlu, 1997: 123-124).
Coğrafya başta olmak üzere, iktisat, sosyal psikoloji ve sosyoloji gibi göç olgusunu inceleyen disiplinler arasında konuya en geniş açıdan bakan bilim dalı sosyolojidir. 'Çünkü sosyolojik tahliller coğrafi değişmelerden ziyade sosyolojik boyut ve çerçevedeki değişmeleri dikkate alır. Örneğin, göçün ortaya çıkaracağı sosyal hareketlilik, göç sebepleri, uyum, göçe neden olan kararların oluşumu, göç sürecindeki ayıklama safhaları ve sonuçları ile göç edilen ülke ve göçe kaynak olan ülke halkları üzerindeki etkileri sosyolojinin ilgi alanı kapsamındadır (Gezgin, 1994: 14 ). Göç türleri incelenirken ele alınan "mesafe" kavramı genellikle kıta içi ve kıtalararası göçlerle ilgilidir. Bir ülkenin milli sınırları içerisindeki nüfus hareketlerine iç göç, nüfusun ülke sınırları dışına yönelik yer değiştirmesine ise dış göç denir. Mahiyetleri itibariyle bu tür göçlerde fiziksel mesafe kavramının hiç bir önemi yoktur (Gezgin, 22). Mecburi göçlerde, göç kararı göç edenin iradesini dikkate almamaktadır. Zorunlu iskân politikaları yahut bir savaş veya doğal afet nedeniyle ortaya çıkan göçler mecburi göçlerdir. 'Göç edenin iradesine dayalı olmayan yer değiştirmeleri klasik anlamıyla göç saymama eğilimi de mevcuttur. Bu eğilimin nedeni "sürgün" kavramının göç kavramından ayrı bir kriterle incelemeye tabi tutulması gereğine dikkat çekmek olmalıdır' (Uysal, 1996: 141). Yukarıdaki tanımlardan açıkça anlaşılacağı üzere, Çerkeslerin Kafkasya'dan Anadolu'ya gelişi bir sürgün olup, bu kütlesel nüfus hareketinin göç olarak isimlendirilmesi doğru değildir. Çerkeslerin sürülme sebebi Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan göç sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya'dan Anadolu'ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de -siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber- en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır. Sürgün güzergâhı1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya'da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti'nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki göçler de kara yoluyla yapılmıştır (Berzec, 1986: 114). |
|
|
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
Sürgün yolunda çekilen çileler Yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529).
Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (Berkok, 526). İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" (Berkok, 524). Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecrî tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor: 'Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim... Rus Generali Loris'e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi… Bu şekilde 25 Mayıs 1865'te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa'dullah'a tevdi etmiştik.' (Kundukov, 1978: 67-70). ![]() Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu...' (Avksentev, 1984: 61-62). Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi. Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed'e şu teklifi sunmuştu: 'Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti'ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya'ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.' Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan'ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu (Kundukov, 12). Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım: '… İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; 'Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah'tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti'ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.' (Kundukov, 62-63). |
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
Tehcir sürecinde geri dönme eğilimi 21 Mayıs 1864'te dört asırlık Rus - Kafkas savaşının batı kesimde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti'nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paçe Beçmırza'nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey'den göçün devam etmesini engellemiştir (Berzec, 134). Tehcir büyük bir hızla devam ederken, bir taraftan da geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Türkiye'deki Rus Elçisi İgnatiev'in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı'na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye'ye göçmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor şartlardan şikayetle Kafkasya'ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir (Berzec, 198). İskân edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kânûn-ı sâni 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de 'gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları' resmi yazıyla bildirilmiştir (BOA, Hariciye Nezareti, 122/64). Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150'si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür. 1911'de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahit olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911'de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez (Berzec, 130). İstanbul'daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri hukukçu Tsağo Nuri 1913'te anavatana dönerek Kabardey bölgesinde değişik okullarda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı (Berzeg, 1995: 247). 1991'de kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu'nun (KHK) fahri başkanı Musa Şenıbe anlatıyor: 'Annem anlatırdı; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk'e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından dönüp geri gelmiş...' (Şenıbe, 1996). Osmanlı Devleti'nin tehcir ve iskân politikası Osmanlı Devleti'nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve bir kısmı vezirlik yapmış 300 paşa vardı. Osmanlı Devleti Kafkasya'yı hakimiyeti altına almak için bu üst düzey insanlardan yararlanmıştır. Musa Kunduk Paşa şöyle anlatır: 'Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşanın yanına gittim. Wubıkh Ali Paşa da (Hafız Paşanın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti'nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek 'önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim' demişti. Hüseyin Berzec Paşa 1866'da idam edilmiştir (Berkok, 517). Kuruluşundan beri iç problemlerini çözmede tehcir ve iskân metoduna sıkça başvuran Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857'de tehcir kanununu çıkarmıştır. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vaat edilmişti. Anadolu'ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında İskân-ı Muhacirîn Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti'nce planlanmış, sonraları gelişen fiili durumdan çok daha önce programlanmış bir iştir.' (Karpat'tan naklen Berzec, 47). Nefy ve iskân, yönetim politikalarından en barizleri olan Osmanlı Devleti (Barkan, 1949-50: 524 vd.) bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi de düşünmüştü (Berzec, 120). Rusya'nın iskâna müdahalesi Yurdundan zulüm ve kanla sürdüğü milyonlarca insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya'nın 2 Mart 1878'de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzec, 126). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli'den Anadolu'ya göçürülmüştür. Tehcir edilen Çerkes sayısı Büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerinin tamamına sahip değiliz. Ancak muttali olunabilen Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866'da muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir (Nartların Sesi, 1980: 15). Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülen Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti'ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat, 1995: 69). Kafkasya'nın hürriyet mücadelesi konusunda değerli bir eser yazmış olan Hızal da tehcirin 1.500.000 Kafkasyalının yurdundan sürülmesiyle sonuçlandığını belirtir (Hızal, 1961: 49). Ancak; Kafkasya'da yaşanan iç tehcirleri, Sibirya ve Orta Asya'ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu'ya, Bandırma civarından Güneydoğuya göçürülenleri, Yahudi - Arap savaşında Golan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra'dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Çerkes diyasporası Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna'da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp'a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır. Mısır'da üç asırdan fazla hüküm süren Çerkes Memlükleri ayrı bir bahis konusudur. Sürgünün açtığı derin yaralar 'Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.' (Berzec, 129). Aynı kanaati paylaşan ve 1864 büyük sürgününün Çerkes toplum yapısında son derece büyük tahribatlara yol açtığını belirten din bilgini Meretowkoe Nuh, Çerkes Tarihi adlı eserinde, gerek 1864'te, gerekse daha sonra devam ederek 1878, 1888, 1890 ve nihayet 1900 yıllarında Osmanlı Devleti'ne vuku bulan göç hareketlerini tenkit etmekte ve vatanın toplu şekilde terk edilmesinin meşru bir gerekçesi olmadığı görüşünü savunmaktadır (Mertûkî, 1912: 34, 61). Büyük Çerkes sürgününün Adıge toplumunun sosyal yapısını derinden etkileyen sonuçlarından biri de, çok sayıda Adıge insanının köle ve cariye olarak satılması olmuştur ki bu olgunun yansımalarını, Ahmet Midhat, Abdülhak Hamit, Sami Paşa-zâde Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan bir çok Osmanlı aydınının eserlerinde açıkça görmek mümkündür (Bkz. Parlatır, 1987: 31 vd.). KAYNAKÇA
- Avksentev, A., İslam na Severnom Kavkaza, Stavropol 1984. - Barkan, Ö. L., 'Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler', İ.Ü.İ.F. Mecmuası, c.11, s.1-4, İstanbul 1949-50, s.524 vd. - Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958. - Berzec, N., Tehcîru'ş - Şerâkise, (Arapçaya çev. İsamu'l - Hasen), Amman, 1986. - Berzeg, S. E., Kafkas Diyasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun 1995. - BOA, Hariciye Nezareti, c.122, dosya no: 64. - Erkal, M. E.-Baloğlu, B. ve F., Ansiklopedik Sosyoloji Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul, 1997. - Gezgin, M. F., İşgücü Göçü ve Avusturya'daki Türk İşçileri, İ.Ü. Yayınları, İstanbul, 1994. - Henze, P., 1986, s.247'den nak. Edris Abzakh,'Circassian Home Page', İnternet, (http.//www.geocities.com./CollegePark/2341/). - Hızal, A. H., Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası, Orkun Yayınları No: 4, Ankara 1961. - Karpat, K. H., Ottoman Population 1830-1914, Wisconsin, 1995. - Kundukov, M., Anılar, çev. M. Yağan, İstanbul 1978. - Mertûkî, N., Nûru'l-Mekâbis fî Tevârîhi'l-Çerâkis, Kerimiyye Matbaası, Kazan, 1912. - Nartların Sesi Dergisi, Sayı: 16, Ankara, Şubat 1980, s.15. - Şenıbe Musa ile Röportaj, Nalçik, 01.10.1996. - Parlatır, İ., Tanzimat Edebiyatında Kölelik, TTK Yayınları, Ankara, 1987. - Uysal, H., İnsan ve Toplum Bilimleri Sözlüğü, Uysal Kitabevi, Konya, 1996. |
|
|
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
![]() ![]() Uluslararası Hukuk Belgelerine Göre Kafkas Halklarına Uygulanan Soykırım ve İnsanlık Suçları Erol Karayel Bu makale, 21 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Geçmişten Günümüze Kafkasların Tradejisi” Başlıklı Uluslararası Konferansta tebliğ olarak sunulmuştur. Kafkasya, jeostratejik konumu ve doğal zenginlikleri ile tarihin bilinen bütün dönemlerinde emperyal güçlerin iştahını kabartmıştır. Kafkasya, tarih boyunca en kötü günlerini Rusya’nın bu bölgeye yönelik işgal girişimleri ile birlikte yaşamıştır. O topraklar üzerinde binlerce yıllık geçmişi olan yerli halklar, uğradıkları saldırılar ve uygulanan gayri insani politikalar sonucu bugün yok oluşun eşiğine gelmiştir. Bir zamanlar Moskova çevresinde dağınık vaziyette yaşayan küçük Rus hanlıklarının birleşerek Kazan’ı işgal ettikleri 1552 senesi Rusların bir devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları yıldır aynı zamanda. Sonrasında kurulan Rus devletleri, takip eden 400 yıl zarfında hükmü altında bulundurdukları toprakları tam 36 kat genişletmiştir. O tarihten bu yana görev alan tüm Rus yönetimleri hep aynı istikamette çalışmış, Rusya topraklarını daha da büyütmeyi hedef seçmişlerdir; ki bunlara bugünkü yönetim de dahildir. Rus yönetimleri bu süreçte işgal edilen toprakların sakinlerine telafisi mümkün olmayan zayiatlar verdirmiştir. Kafkas halkları da bundan payını almış, özellikle 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren emsali görülmedik ağır saldırılara uğramıştır. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı…ayırmadan tüm insanlar ile yaşam koşullarını ortadan kaldırmak maksadıyla yerleşim birimlerini hedef alan saldırılarda sivil halk katledilmiş, aşağıda hukuki boyutu ortaya konulduğunda görüleceği üzere soykırım suçu açık bir şekilde irtikap edilmiştir. Saldırılardan yenilgiyle çıkan Kafkasyalıların hayatta kalanları da yurtlarından sürülerek ikinci bir soykırıma tabi tutulmuştur. Hakikat bu iken, Kafkasyalılar’ın uğradıkları muamele uluslararası literatürde hala doğru bir şekilde isimlendirilmemiş, sürekli görmezlikten gelinmiştir. Kafkas halklarının geçmişte uğradıkları ve hala muhatap tutuldukları musibetin mer’i uluslararası hukuktaki adı “Soykırım” ve “İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suç”tur. Biz bu tebliğimizde, geçtiğimiz yüzyıllarda Kafkas halklarının tümüne karşı işlenen suçun uluslararası hukuktaki vasfının “soykırım suçu” “insanlığa karşı işlenmiş suç” olduğuna ve bu suçların bugün de en kaba şekliyle sürdürülüyor olmasına dikkat çekecek; kavramların doğru ve yerinde kullanılmasının önemine işaret edeceğiz. Çünkü, yıllar geçmiş, soykırımının açtığı yaralar kabuk bağlamak yerine daha da derinleşmiştir. Anayurdumuzda buna bağlı olarak ortaya çıkan ve bugün artık patlama noktasına gelen ulusal sorunlar realist ve köklü çözümler beklemektedir. Bu yolda mesafe alabilmek için de özellikle terminolojiyi doğru oluşturmamız gerekiyor. Bu kısa girişten sonra, önce “soykırımı”; sonra da “insanlık suçu” kavramlarını irdelemeye geçebiliriz. 1. SOYKIRIM Yunanca’da kavim manasına gelen genos ve Latince’de öldürmek manasına gelen “Cid”(caedere) köklerinden türetilen genocide (:soykırım) teriminin etimolojik anlamı “kavim öldürmek”tir. Ruanda Uluslararası Mahkemesi Statüsü Savcısının deyimiyle soykırım “suçların suçu” dur. Kavramı kristalize eden uluslararası sözleşmeler ve ceza mahkemelerinin statülerine baktığımızda, ilk kez 1930’lu yılların ortasında Prof. Raphael Lemkin tarafından kullanılan genocide tabirinin sadece öldürme fiillerini kapsamadığını görürüz. “Soykırım” kavramı uluslararası hukuk metinlerinde başlıca iki yerde tanımlanmış ve düzenlenmiştir. 1. Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme 2. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü Soykırımın bir devletler hukuku suçu olarak kabulünde, 2. Dünya Savaşı’nda Almanların işgal altında tuttukları ülkelerde giriştikleri eylemler ve Yahudilerle, Çingeneleri toplama kamplarına gönderip, bunların birçoğunu yok etmelerinin dünya kamuoyunda yarattığı tepkinin büyüklüğü rol oynamıştır. Bu tepkiler ilk meyvesini Nüremberg Ceza Mahkemesi’nde vermiş ve mahkeme statüsünde insanlığa karşı suçlar cezalandırılmıştır. Nüremberg mahkemelerinde spesifik olarak savaş suçlularının yargılanması ve cezalandırılması, bu tarihten önce yazılmış bir metne istinad etmediği için, suçların ve bilhassa cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğine dair bazı itirazlara yol açmıştır. Bu yargılamaların ardından, daha 1930’lu yıllarda bu konuyu kitabında işlemiş olan Prof. Raphael Lemkin’in de çabalarıyla “soykırım” kavramının içerik ve sınırlarının belirlenmesi konusu gündeme gelmiştir. Ve bütün bu çalışmalar 9 Aralık 1948 tarihinde uluslararası katılımlı “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeyi” doğurmuştur. Sözleşme 12 Ocak 1951′de de yürürlüğe girmiştir. (EK-1) 1.A SOYKIRIMIN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME Uluslararası bir hukuk metni haline gelen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”, her şeyden önce soykırımı, B.M. ruhuna ve amaçlarına aykırı, ister savaş zamanında ister barış zamanında işlenmiş olsun bir devletler hukuku suçu olarak kabul etmiş ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmiştir (md.1). Bunun yanında, insanlığın böyle bir musibetten kurtulması için uluslararası bir işbirliğinin gerektiği konusunda da mutabakat olduğu bildirilmiştir. Sözleşmenin 2. maddesinde soykırım sayılacak eylemler şu şekilde sıralanmıştır: “ İşbu Sözleşmede jenosit, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun, kısmen veya tamamen imha edilmesi maksadıyla, aşağıdaki fiillerden herhangi birinin irtikap olunması demektir: a) Grup üyelerinin katli; b) Grup üyelerinin bedeni ve akli melekelerine ciddi surette zarar verilmesi; c) Grubun, bedeni varlığının kısmen veya tamamen imhası sonucunu doğuracak hayat şartlarına kasten tabi tutulması; d) Grup içinde doğumları sekteye uğratacak tedbirler alınması; e) Bir grup çocuklarının, diğer bir gruba zorla nakledilmesi”. Sözleşmenin 3. maddesiyle ise cezalandırılacak fiiller sayılmıştır. Bunlar: “ a) Jenosit; b) Jenositi irtikap için anlaşma; c) Jenositi irtikap için doğrudan doğruya ve alenen tahrik; d) Jenosite teşebbüs; e) Jenosit suçunda ortaklık”. Sözleşmenin 4. maddesinde ise faillere ilişkin düzenleme vardır. Buna göre, soykırım suçunda, faillerin, hükümet ricalinden olması, memur veya sivil olması ayırımı yapılmadan cezalandırılma yoluna gidilecektir. Sözleşme 5. Maddesiyle taraf devletlere bir yükümlülük getirmektedir. Buna göre, taraf devletler, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere, kendi anayasalarına uygun olarak gerekli yasal tedbirleri almayı ve bilhassa soykırım ve 3. maddede ifadesini bulan fiilleri işlemekten suçlu bulunacak kişilere uygulanacak etkili cezai yaptırımları yasalaştırmayı taahhüt etmektedirler. … Soykırım suçunu tanımlayan ikinci uluslararası hukuki belge Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’dür. |
|
|
|
|
#6 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : İnadına ERBAKAN.....
Üye No : 2406
Üyelik tarihi : 05-02-2009
Nereden : kafkasya
Konuları : 3010
Mesajlar : 10,206
Teşekkürleri: 8,632
5,430 mesajına 10,723 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 10
![]() Son Aktivitesi : Bugün
Durumu : Status: Offline
|
1.B ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ STATÜSÜ17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü (U.C.M.S.)’nün 5. maddesiyle soykırım suçu mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmiştir. Statü’nün 6. maddesi soykırım suçunu düzenlemektedir. Buna göre: “Soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal, dinsel veya bunlara benzer bir grubu yok etmek amacıyla işlenen fiillerdir. Bu fiiller: a) Grup üyelerinin öldürülmesi b) Grup üyelerine bedenen veya manen ciddi şekilde zarar verilmesi c) Grubun yaşam koşullarını kasten, onun kısmen veya tamamen fiziksel imhasına sebep olacak şekillerde zorlaştırma. (Ki 13-31 Mart 2000 ve 12-30 Haziran 2000 tarihlerinde New York’ta yapılan toplantılarda Statü’de yer alan suçların unsurlarını içeren bir metin hazırlanmıştır. Bu metinlerde “yaşam koşulları” ibaresinin, bununla sınırlı olmamak kaydıyla, yaşamak için zorunlu olan kaynaklardan, örneğin beslenme, tıbbi servislerden mahrum bırakılmak veya kişinin ya da kişilerin evlerinden kovulmalarını içerebileceği belirtilmektedir.) d) Grup içinde doğumları önlemek için tedbirler almak e) Bir grupta yer alan çocukların başka bir gruba nakli Uluslararası Ceza Mahkemesi Statünün 25 (3) (b) maddesine göre soykırım suçu işleyen ya da işlemeye yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden, suça teşvik veya tahrik eden herkes soykırım suçlusudur. Ayrıca 23 (3) (e) maddesi uyarınca da bir kimsenin doğrudan ve alenen diğerlerini soykırım suçu işlemeye kışkırtmasıda soykırım suçunu oluşturur. Statünün 25 (3) (c ) maddesine göre bir başkasının soykırım suçu işlemesine veya işlemeyeteşebbüs etmesine yardım eden, cesaret verenherkes soykırım suçlusudur. 25 (3) (f) maddesi soykırım suçu işlemeye yeltenen herkesin soykırım suçlusu olduğunu belirtir. 2. İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR “İnsanlığa karşı işlenen suç” kavramının ilk kez bir uluslararası metinde bütün unsurlarıyla yer almasına, yine 8 Ağustos 1945 tarihinde Londra Anlaşmasına taraf olan A.B.D., Fransa, İngiltere ve S.S.C.B. tarafından kurulan Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsü’nde rastlamaktayız. Nuremberg Statüsüne, “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın eklenmesinde amaç, savaş suçlarına ilişkin geleneksel formulasyonun Naziler’in gerçekleştirdiği birçok eylemi cezasız bırakmasıydı. Sonraki yıllarda Yugoslavya ve Ruanda’da kurulan ceza mahkemelerinde insanlığa karşı işlenen suçların vasfı daha da genişletilmiştir. 17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesi, insanlığa karşı işlenen suçun işlendiği zaman konusunda savaş zamanı-barış zamanı ayrımı yapmadan şöyle bir tanımlamaya gitmiştir: “Bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara1 bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen aşağıdaki fiiller insanlık suçudur: a) Adam öldürme b) Toplu yok etme2 c) Köleleştirme3 d) Halkın sürülmesi veya zorla nakli4 e) Uluslararası hukukun temel ilkelerine aykırı olarak hapsetme veya fiziki özgürlükten başka şekillerde ağır bir biçimde yoksun bırakmak f) İşkence5 g) Irza geçme, cinsel köleleştirme, fuhşa zorlama, hamileliğe zorlama, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta diğer cinsel zorlamalar h) Siyasi, ırkçı, ulusal, etnik, kültürel, dinsel ya da cinsel sebeplerle, ya da uluslararası hukukta kabul edilemez olarak benimsenen evrensel başka ölçütlere bağlı olarak herhangi bir gruba veya belirlenebilir bir topluluğa zulmetme6 i) Kişilerin zorla kaybettirilmesi7 j) Ayırımcılık suçu8 k) Fiziki bütünlüğe ya da fizik ya da ruh sağlığına ağır kayıplara ya da büyük acılara bilinçli olarak sebep olacak diğer insanlık dışı eylemler” 3. KAFKAS HALKLARINA YAPILANLAR? Uluslararası hukuk metinlerinde yer alan bu tanımlamalara göz attıktan sonra her maddenin altına o günlerin şahitlerinin ağzından -ki çoğunluğu Rus’tur- aktarılan onlarca örnek yazabilir, üzerlerinde tek tek tek yorum yapabiliriz. Bu da yazımızı kitap hacmine çıkarmamızı gerektirir. Biz bu yola girmeden Kafkas halklarına reva görülen muamelelerden bazı örnekler vererek yukarıda sıraladığımız suçların hangileriyle örtüştüğünü bulmayı ise sizlere bırakacağız. * 1848 yılında yayınlanan “Kavkaz” isimli Rusça gazetenin 23 sayılı nüshasında şunlar yazıyor: “Çar generalleri, dağlık arazilerde gerçekleştirdikleri ceza operasyonlarında,önüne gelen her şeyi imha ediyor, yakıyor, yıkıyor, yağma ediyorlardı. Hayvanlarına el koyuyor, sivil halkı esir ediyorlardı. Yerlilerden birinin hayvan çalması gibi her hangi bir küçük hırsızlık suçu yüzünden, hiçbir suçu olmayan köylerin tüm halkı imha ediliyordu.” * Aynı ideallere hizmet eden ve 1812-1826 yılları arasında Karadeniz Bölgesi Birlikleri Komutanlığı’nı yapanGeneral Volosof sadece 1822 yılında 17 büyük, 119 küçük Çerkes köyünü yeryüzünden silmiştir. Operasyonların hedefi, bölgeyi yerli halktan arındırmaktır. Nitekim bir Rus şovenisti olan P.P. Korolenko 1874’de yayınlanan “Çernomortsi” isimli kitabında Vlasov’u överken şunları yazmaktadır: “1825 yılı boyunca bizim müfrezeler Kuban ötesini ezip geçiyorlardı ve dağlıların köylerini yok ediyorlardı. Yangın ve baskınlarda binlerce Çerkes hayatını kaybettiği gibi,yiyecek ve yakacak rezervleri de imha edildiği için sağ kalanlar da açlık ve hastalıktan ölüyorlardı…” * Rus Tarihçi Y.D. Felisin ise Kafkasyalılara yapılanları “Kubanskiy Sbornik” Dergisi (cilt 10, sayı 164)’nde şöyle tasvir ediyor: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı.Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü.” * Yine 16 Ekim 1833 tarihinde Kafkasya’da savaşan Baron Rozen’in, Harbiye Vekili A.İ.Çernişev’e yazdığı, ”Natuhaçlar, Şapsığlar ve Abzehler, bizimle ticaret yapmamaya yemin etmiş bulunuyorlar… Onlarla dostane ilişkiler kurmak imkansız bir şeydir… bu ırkı yok etmek zorundayız” sözleri pek yorum yapmaya gerek bırakmıyor. * Tarihçi, yazar ve Kafkasya Uzmanı olan Platon Zubov, “1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yoluhepsini toptan imha etmektir”. * Asker olarak Kafkasya’da bulunan ünlü yazar Kont Lev Tolstoy ise şunları yazıyor:“Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin, ikişer üçer evlere girmesini izleyendehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...” * Rus Tarihçi Zaharyan ise işledikleri soykırım suçunu açıkça itiraf etmektedir: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Köylerini yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi…” Özellikle Sisianov, Bulgakof, Yermolov, Kosarev, Velyaminov, Emmanuel, Vlasov ve Zass gibi Çar generalleri yerli halka karşı işlenen soykırım suçunun o dönemdeki icracılarıdır vezulümlerini devlet politikası olarak gerçekleştirmişlerdir. *Çar döneminin şoven tarihçilerinden R. A. Fedayev “Kafkasya Mektupları” (1865) adlı kitabında açıkça şöyle yazmaktaydı. “Kuban ötesi dağlılarınıntoprakları devlete lazımdır, kendilerine ise hiç gerek yoktur. “ * Dağlılara karşı savaşan M.İ. Benyukov hatıralarında (Russkiy Arkhiv, S.Petersburg, Kitap, Sayı:1-2, sayfa 435) , “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdomükov’un Kafkasya’daki savaşın bitiminin bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulmasıyla mümkün olacağın inandığını, boyun eğseler dahi zararlı ve tehlikeli olduklarını düşündüğünü, bu yüzden onların sayıca azaltılmaları ve yaşama şartlarından yoksun kalmaları için her yola başvurduğunu” yazmaktadır. * Çar temsilcisi Grandük Mişel’in 1864 Ağustos’unda Batı Kafkasya’nın bütün halklarına yaptığı“Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde bütün yerleşik halk harp esiri olarak Rusya’nın muhtelif bölgelerine sürülecektir” duyurusunun ardından Kafkas toplumları Karadeniz kıyılarına sürüldü. Bütün bu dönemde Rus şovenizmi tarafından vatanlarından atılan Kafkasyalıların sayısı 2 milyon civarındadır ve bu nüfusun çoğunluğunu Kuzeybatı Kafkasya’nın sakinleri oluşturmaktadır; yani Adigeler, Abazalar, Ubıhlar v.d. * Yine bilinmektedir ki bu nüfusun en az yarısı elverişsiz şartlar sebebiyle ilk bir kaç yıl içinde yollarda veya vardıkları yerlerde ölmüştür. * 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı… 1858-1865 yıllarında 493 bin 124 insanın gittiği Trabzon’da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığıoluyordu…’ * İngiltere’nin Trabzon Konsolosu Stevens ise, 24 Eylül 1864 tarihinde gönderdiği bir raporda Trabzon’dan karaya çıkan yaklaşık220 bin kişiden 100 bin kadarınınsalgın ve hastalıklardan öldüğünü bildiriyordu. (Yani Trabzon Rus konsolosunun Mayıs ayında 30 bin kişi olarak bildirdiği ölü sayısı Eylül ayında 100 bine çıkmıştır.) .* ..Ve nüfusundan arındırılmış Kafkasya’nın milli servetleri de emperyalist Ruslar tarafından hoyratça yağmalanmış,gasp edilen topraklara Kazak ve Rus kolonyolistler yerleştirilmiştir. … Yönetimler ve sistemler değişse de Rusya’nın Kafkasya’ya yönelik şövenist, soykırımcı politikaları hiç değişmemiştir. Sovyetler döneminde tüm halkların aydınları ve milliyetperverleri gibi Kafkas halklarının aydınları ve milliyetperverleri de sudan sebeplerle yok edilmiş, soykırım cürümünün işlenmesi sürdürülmüştür. * Yine 1943-1944 yıllarında Çeçen-İnguşlar, Karaçay-Balkarlar, Kırım ve Ahıska Türkleri topluca Orta Asya ve Sibirya steplerine sürülmüş, berbat yaşam şartlarında nüfuslarının büyük bir bölümünü kaybetmişlerdir. … * Yine, Federasyon döneminde, Çeçenistan’a 1994’ten buyana bütün acımasızlığıyla devam eden saldırılar günümüzün somut soykırım suçlarıdır. Son dönemde Çeçenistan’a yönelik Rus saldırıları sonucu 42 bini daha ilkokul çağındaki çocuklar olmak üzere nüfusun dörtte birini oluşturan 250 bin sivil en barbarca yöntemlerle öldürülmüştür. 20 bin kişi Rus askerleri tarafından evlerinden alınıp götürülerek yargısız infaza tabi tutulmuştur. Çeçenistan’daki 424 köyden Rusların yaşadığı 3 tanesi hariç 421′i havadan bombardımanla enkaz haline getirilmiştir. 400 bin insan komşu cumhuriyet ve bölgelere sığınmıştır. … 19. yüzyılda, Orta Doğu’nun fethedilmesi, hristiyan koloniler oluşturulması ve müslümanların Avrupa’dan atılması hususları birçok Avrupalı tarafından tarihi bir zorunluluk olarak görülüyordu. Rusya, Kırım ve Kafkasya’da yaptığı katliamlar ve sınır dışı etmeleriyle özellikle 1862-1864 yılları arasında arzulanan “Etnik temizliği” sağlıyordu. Bu dönemde, Mikhail Katkov gibi Slav milliyetçileri, “üçüncü Roma” gibi imparatorluk hırsları ve “sıcak denizlere ulaşma isteği” gibi stratejik çıkarlara vurgu yapan “milli” mazaretler üretmiş, yönetimlere akıl hocalığı yaparken Rus Halkını da bu katliamlara hazırlamışlardır. Günümüzde ise Putin’in yine aynı paraleldeki “Büyük Rusya” hayalleri bu eylemleri güdülemektedir. 4. SONUÇYukarıda saydığımız bütün örnek olay ve ifadeler “Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”nin 2’nci ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 6 ncı maddesinde “soykırımı sayılacak eylemler” olarak nitelendirilmiştir. Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesinde bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen fiiller” bölümünde sıralanan insanlık suçlarının tamamı Kafkasyalılara karşı icra edilmiş ve hala da edilmektedir. Diğer belgeler bir tarafa, sadece Rus arşiv ve kütüphanelerinde bunların yüzlerce, binlerce belgesi vardır. …. |
|
|
![]() |
| Etiket |
| büyük, Çerkes, sürgünüunutma, unutturma |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| ADİGA- Çerkes yemekleri............. | Adige Abzakh | RESİMLER | 11 | 26.07.09 07:50 |
| BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ-Göç mü, yoksa sürgün mü? | Vukuf-i Kalbi | TARİH | 3 | 16.05.09 15:47 |
| 21 mayıs Büyük Kafkas Sürgünü ..Unutma Unutturma.... | Adige Abzakh | SERBEST KÜRSÜ | 8 | 15.05.09 14:11 |
| Biz mi kimiz? (Unutma Unutturma ey müslüman!) | gazikentli | GAZZE - Filistin - HAMAS | 5 | 04.05.09 17:11 |
| Unutma | Muhammed | SERBEST KÜRSÜ | 0 | 26.12.08 21:51 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|