|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,931 | Üyeler: 10,668 | Online: 215 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| TARTIŞ-YORUM Usul ve Kaideler Çerçevesinde HODRİ MEYDAN Dediğiniz Konuları Paylaşalım... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Azimli Üye
Üye No : 118
Üyelik tarihi : 16-08-2008
Konuları : 13
Mesajlar : 70
Teşekkürleri: 122
29 mesajına 46 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4
![]() Son Aktivitesi : 13.03.11
Durumu : Status: Offline
|
Ateş sadece düştüğü yeri yakmasın Taraf - Istanbul - 20.08.2008 ROJBİN TUGAN* / Evet, ben yabancıyım. Acıma yabancılaşamayan bir yabancıyım. Her ölümle yas tutan bir yabancıyım. Yası tutulmayan ölümlerle parçalanan bir yabancıyım. Ben bu gece ve her gece yas evlerine hapsolan ve oradan çıkamayan biriyim. Size inanamıyorum; nasıl çalarsınız müzik, nasıl insanları halaya çağırırsınız ve keyif satarsınız? Evde duramıyorum. Kaçmak, uzaklaşmak istiyorum, ama ayaklarım mıhlanmış yerlerine. Yüreğimin üzerindeki ağırlıktan, bir an nefes almaktan yorulur hale geliyorum. Kollarımdan tutup dışarı çıkarıyorlar. Biraz temiz hava iyi gelir, diye. Yüzümde acının ağrısı, gözlerim doluyor. Kendimi dışarı atabiliyorum, acıdan kaçmak için gayret gösteriyorum. Utanıyorum. Çekmece Gölü’nün kıyısına iniyoruz. Işıklı lambaları ve yüksek sesli müziği ile lunaparkı gördüğümde, oradan hızla uzaklaşmak istiyorum. Yürüyoruz, karşımda göl ve ağaçlıklı bir yol, içimde bir ferahlık. Çay bahçelerine yaklaşıyoruz. Yükselen şarkıların sesinde sesimiz kayboluyor. Yürüdükçe yeni bir çay bahçesi ve yeni bir şarkı. Şarkılar canlı söyleniyor. En sessizini bulduk. Oturuyoruz. Birden yandaki kafedeki şarkıcı, herkesi halaya çağırıyor. Halay tutuluyor. Masalardakiler birer-ikişer katılıyorlar. Kalanlar coşkuyla izliyorlar. Ankara misketi, Trakya damadı, Roman havası... Derken, şimdi de Kürtçe Şemamê ile neredeyse kafenin yarısı halayda... GERÇEKTEN BEN BİR YABANCIYIM Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama ben ve masamdakiler yerimizde donmuş durumda yandaki kafeye bakıyoruz. İnsanların coşkusuna, keyfine bakıyoruz. İmrenerek mi, hayretle mi bilmiyorum, ama çok uzun süre kendi masamıza döndürmedi hem halay, hem de müzik. Aklıma, kanımı donduran cenaze görüntüleri geliyor. Bu bir rüya olmalı, gerçek olamaz diyorum, kendi kendime. Burası neresi, diyorum. Bu benim ülkem mi, bir tarafı kan, bir tarafı başka bir âlem. Bu olmaz, ben rüyadayım ya... Soruyorum kafenin sahibine: “Her gece böyle mi burası?” “Elbette, daha da keyifli. Eh malum, hafta içi bugün, biraz durgun, ama her gece müzik ve dans saat bire kadar sürer”. Sadece burada değil ki. Fetihye’de –orada da bir kafem var, Beyoğlu’nda, Silivri’de, Çeşme’de, Bodrum’da, Kapadokya’da... bu ülkenin belki yarısında her gece eğlence var. Ülkemiz çok güzel bir yer. “Neden soruyorsunuz,” diyor. “Yabancı mısınız?” “Hayır, yabancı değilim,” diyeceğim ama, ‘hayır’ kelimesi içimdeki acıya değdi ve orada kaldı... Diyemedim. Evet, ben yabancıyım. Acıma yabancılaşamayan bir yabancıyım. Her ölümle yas tutan bir yabancıyım. Yası tutulmayan ölümlerle parçalanan bir yabancıyım. Ben bu gece ve her gece yas evlerine hapsolan ve oradan çıkamayan biriyim. Size inanamıyorum; nasıl çalarsınız müzik, nasıl insanları halaya çağırırsınız ve keyif satarsınız? “Siz yabancı mısınız?” demek istedim kafenin sahibine, ama konuşacak durumda değildim. Ben şimdi yastayım. Yüreğim yasta. Ben bir yabancıyım. Çocukluğum geliyor aklıma. Ne uzun yaslardı, biz çocukları ölümden nefret eder duruma getiren. Ölüm bize çok ağır gelirdi. Çünkü ölümün yası, çok ağır tutulurdu. Ölüm çok ağır karşılanır, hayat ise çok zor uğurlanırdı. Hayat durup yasını tutardı kendinden eksilenin... Günlerce, haftalarca bütün şehir yas tutardı. TV-radyo açılmaz, çamaşır yıkanmaz, yıkansa bile dışarı asılmaz, traş olunmaz, yıkanılmaz, yeni giysi giyilmez, dikilmez, pikniğe gidilmez, müzik asla olmaz, düğünler, eğlenceler aylarca ertelenir, hatta güzel yemekler dahi yapılmaz, Qirîs, Doxeba unutulurdu yas boyunca... YAS KİMİN İÇİN TUTULUR Yas hayatın kutsanmasıydı tekrardan ve hep beraber. Yas çok ağır bir vedaydı hayata. “Behî ji bo saxan e, ne ji bo mirîyan e” (Yas hayattakilere –hayata- tutulur, ölüme değil), denirdi bizde. “Behî” idi adı yasın. Solmak, kurumak anlamına gelirdi, behî. Solan, kuruyan bir yaşama yas tutulurdu. Daha hayata yeni başlayan biz çocuklar anlam veremezdik, ölümü çok da iyi bilmediğimizden veya ölümün bizlere, ailemize ve sevdiklerimize de dokunması ihtimalini hiç düşünmediğimizdendi, kim bilir. Bayram da olmazdı, düğün de, şölen de olmazdı çocukluğumun yaslarında. Bütün şehrindi yas, sadece ölü evinin değil; ölü evinde ise daha bir ağırdı. Biri anlatmıştı: Ölü evinin üstüne, ölüm ile beraber bir dağ devrilir. Gidip ölümün acısına ortak olan herkes, o dağdan bir parça alır ve ölüm acısının ağırlığını paylaşarak, hafifletir arkada kalanların üzerine yığılan yükü. Kulağım göl kenarındaki müziğe ve halaya gidiyor, aklım daha birkaç gün önce uğurlanan dokuz insana. Düşününce, eh bu ülkede nefes alınacak yerler de var, huzurlu anne-babalar da var, çocukları için kaygılanmayan, güvende olanlar da var, diyorum. Daralan yüreğimi ferahlatmaya çalışıyorum. ACI BİZİ KAÇ PARÇAYA BÖLDÜ Ama bir tarafta da yaşanan bu kadar ölümün yasını tutmadığımız, hayatı bu kadar ucuz ve bu kadar hafif bir biçimde uğurladığımız için utanıyorum. Bu ülkenin çocukları denilen ve ölümleri kutsananların yasını tutmadığı için her gün ölümün uğrağı haline getirdiği yurduma karşı başım eğik düşüyor. Yas, ölümün evinde kalıyor o renkli törenler bitince, yas orada kaldıkça onların yası büyüyor, bizlerin yası ise hiç tutulmuyor. Biz hayatı kaybetmenin yasını tutmayanlar, hayatı ucuz bir hikâyeye dönüştürüyoruz. Öldük mü, ne. Hey, bu ülkedeki herkes: Hiçbirimiz yabancı değiliz, hepimiz buralıyız. Açın kulaklarınızı ve gözlerinizi. Ülkem çocukluğumun yaslarına dönmeli hemen. Çörek de olmasın, baklava da. Müzik olmasın. Bayram, düğün olmasın. Birazcık dursun hayat. Çünkü ölüm var, ölüm... Bu ülke evlerinin üzerine dağların devrildiği bir harabeye döndü, görmüyor musunuz? O üzerine dağların devrildiği evlerin çocuklarını, kadınlarını ve onların acılarını sahipsiz bıraktı bu ülke... Acıya yabancılaşarak, yası erteleyerek, yası tutulmayan ölümlerle kuşatıldık. Yas tutmadıkça ölümü olağanlaştı. Sıradanlaştı. Her gün yarım kalan bir hayatı uğurlayan kentimde, bir tabela gördüm geçenlerde: “Yas için sandalye masa-çay ocağı-çadır kiralanır.” Peki, o koca dağ ya bir gün ansızın evinizin üstüne yıkılıverse? Sizin yasınızı da kimse paylaşmasa? O ağır, yakıcı acı yüreğinizi dağlasa? O hep aynı dirilikte içinizde kalsa? Birbirimizin acısına ve yasına ortak olmayarak yabancılaşıyoruz. Baksanıza, acı bizi kaç parçaya bölmüş. * Avukat / rtugan@yahoo.com |
|
|
![]() |
| Etiket |
| mgf, rojbin tugardan, öfs |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 www.milligorusforum.biz Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|