|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,932 | Üyeler: 10,668 | Online: 216 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| TASAVVUF Tasavvuf, Allah ile Olan Muamelenin Saflığıdır. Bunun Aslı da Dünyadan Yüz Çevirmedir... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
GİRİŞ Bu derlemede nazara verilen âhirzaman fitnesinin iç*timaî, hukukî, iktisadî ve siyasî sahalardaki muhtelif ifsada*tından birkaç nümunelerdir. Evet yaşanan hayat sahasında İslâmiyete aykırı düşen fakat medenî hayat diye tel*kin edilen kötülüklerin ekserisi bu fitnenin eseridir. Derlemedeki bahislere ve ikazlara bu nazarla bakılmalıdır. Tâ ki fitneyi tanıyamamak gafletine düşülmesin. Evet moda, fantaziye, asrîlik, medenîlik ve Avrupalılaşmak gibi şa’şaalı kelimelerle hevesatı uyandırıp nazarları kendine çeken bid’alar, âhirzaman fitnesi olan Süfyaniyetin mahiyetidir. Evet âhirzaman fitnesi ile Süfyaniyet, aynı mânâyı ifade eder. Yoksa hayalde Süfyan denen bir şahıs düşünülüp onun başlattığı bozuk hayat şek*linin Süfyaniyet olduğu bilinmezse, Süfyan hakkındaki riva*yetlerin mânâ, gereği kadar anlaşılmış olmaz. Ve kişi yaşa*dığı Süfyaniyet hayatının çirkinliğini vicdanında hissetmede gerileme gösterir. Evet hadîste geçen: «Deccal’ın haya*tını ve işlerini beğenmeyenler onu tanıyabilir.» (Tirmizi, Fiten 56) mealindeki ifadenin mânâ-yı muhalifinden anlaşılıyor ki, Süfyaniyetin tarz-ı hayatını beğenip yaşayan*lar, onun mahiyetini gereği kadar sezip anlayamazlar ve ne*tice olarak da Süfyanın tuzağına düşerler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir hadisi izah ederken aynı zamanda Süfyan’ın en mühim vasfından birini de nazara verir ve şöyle der: «Rivayette var ki, “Âhirzamanın eşhas-ı mühim*mesinden olan Süfyanın eli delinecek.” Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, “Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir. İşte, “Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama’ı uyandırarak insanların o zayıf da*marlarını tutup kendine musahhar eder” diye bu hadîs ihtar ediyor; “İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer” diye haber verir.» (Şualar sh: 583) İşte bu rivayet ümmeti, mezkur Süfyaniyet hayatın*dan, yani âhirzaman fitnesi bid’alarından uzak durmak ge*rektiğini bildirir. "Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları" eserinde nakledilen iki hadîsin meali de aynen şöyledir: «Deccal’ın çıktığını işittiğinizde ondan firar edip kaçınız. Çünki bir adam ona gelir, onu reddetmek üzere niyetlenip yanına gelir, fakat ona tabi’ olup kalır. Çünki Deccal’la beraber kalpleri vesvese*lendiren çok şeyler vardır.» (Hadis no: 808) «Deccalın çıktığını duyduğunuzda, mümkün mer*tebe ona yaklaşmayın. Çünki, adam onu mü’min zannederek yanına gider, beraberinde biraz ka*lır, sonra ondaki şüphelerle ona tabi‘ olup tuza*ğına düşer.» (Hadis no: 811) Yani Deccal ve Deccaliyet, nifak perdesiyle mas*keli gizli din düşmanı ve cereyanıdır. Hadiste geçen "Deccala yanaşmayın" ikazı, Deccalın şahsına yanaşmamaktan daha çok onun Süfyaniyet denen cereyanına ve medeniyet namı altındaki yaşayış tarı*zına girmeyiniz demektir. Bu bahsin de esas gayesi bu haki*katı göstermektir. Evet Süfyaniyetin esiri olan bozuk cemiyetin moda, sosyete ve fantaziyelerine bulaştığı halde, Süfyan’a karşı olduğunu söylemekle onun şerrinden kurtulmuş olunmaz. Konu Asr-ı_Saadet tarafından (27.09.08 Saat 22:19 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
#2 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
>HAZRETİ ÜSTAD’DAN ÖRNEK TAVIR Mimsiz medeniyet denen Süfyaniyetten uzak duran Hazreti Üstad diyor ki: «Herbir hükûmette muhalifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar, elbette bin üç yüz elli senede, ecdadımızın mesleğinde ve Kur’ân’ımızın daire-i terbiyesinde ve her zamanda üç yüz elli milyon mü’minlerin takdis ettiği düsturlarının müsaade ettiği tarzda hayat-ı bâkiyesine çalışmayı terk edip, gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desiseleriyle, fâni ve kısacık hayat-ı dünyeviyesi için, sefihâne bir medeniyetin ahlâksızcasına, belki bir nevi bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdar olup onları meslek kabul etmekliğimiz hiç mümkün müdür? Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre miktar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabul ettirmeye cebretmez. Yalnız o muhaliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz. İşte bu hakikate binaendir ki; Ayasofya’yı puthane ve Meşîhatı kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz. Ve şahsımız itibarıyla amel etmiyoruz.» (Şualar sh: 394) «Şeair-i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberut devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeairden fedakârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhalif fetvalara ve bid’alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında, Bediüzzaman, ne lisan-ı halinde, ne lisan-ı kalinde ve ne de fiiliyatında o kadar zulümler çektiği ve idamlarla tehdit edildiği halde, en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır. Bilâkis, “Ecel birdir, tagayyür etmez. Ölüm, bu âlem-i fenadan âlem-i bekaya ve âlem-i nura gitmek için bir terhistir” deyip mücadeleye atılmış; bid’aları tanıtan ve durduran ve şeair-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve sünnet-i seniyeyi ihyâ eden eserleri perde altında otuz seneden beri neşretmiş ve muhitinde, âdeta Devr-i Saadetin bir cilvesini yaşatmıştır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 694) «Ey uykuda iken kendini ayık zannedenler! Sakın mimsiz medenîlere müsamaha-yı diniye([1])ile ve kendinizi onlara benzeterek yanaşmayınız. Güya zannedersiniz ki, bizim ile onların arasında bir köprü vazifesini görüp de muvasalayı([2]) temin edecekmişsiniz ve aramızdaki pek derin dereyi dolduracakmışsınız, kellâ!.. Yanlış düşünüyorsunuz. Çünki mü'minler ile kâfirler arasında olan mesafe hadsizdir. Ve mabeynimizdeki dere nihayet derindir. Bu nihayet uzun mesafeyi ve şu pek derin dereyi dolduramazsınız. Belki ya onlara iltihak edersiniz veyahut dalaletin en uzak derekesine düşüp İslâmiyetten uzaklaşırsınız.» (Mesnevî-i Nuriye Tercüme A. Badıllı sh: 252) Konu Esedullah tarafından (25.08.08 Saat 13:29 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
#3 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
“FİİLEN, İLTİZAMEN, İLTİHAKEN” NE DEMEKTİR? Bediüzzaman Hazretleri umumi musibetlerin, umumi hatalar sebebiyle geldiğini anlatırken diyor ki: «Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.» (Sözler sh: 172) Bu parçada geçen “fiilen, iltizamen, iltihaken” kelimelerinden birincisi olan: “fiilen” den maksad âhirzaman fitnesini ve Süfyaniyeti düşünmeden ve alışkanlık gafletiyle bid’atkâr hayatı, medenîlik zannedip yaşamak ve böylece bid’atın yayılmasına şuursuz yardım etmek.. “iltizamen” ifadesi ise bid’aları medenî hayat zannıyla ve heva ve hevese uyarak yaşamaktan başka fikren ve lüzumlu görüp taraftar olmak.. “iltihaken” ise, Süfyaniyet cereyanına dahil olup orada çalışmaktır. Yine Bediüzzaman Hazretleri aynı mes‘eleye bakan ikazlarından biri de şudur: «Bu asrın acip bir hassasıdır.HAŞİYE Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25) Evet «Binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75) SEFAHETE KARŞI ÖLÜM HAKİKATI Âhirzaman fitnesi olan cereyan, şeairi kaldırıp mimsiz medeniyetin bid’atlarını yaymak ister. Bunlara karşı Hazret-i Üstad şöyle hitab eder: «Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 219) «Şu dalâlet-âlûd ve sefahetperver medeniyetin şakirtleri ve idlâl edici sakîm felsefenin talebeleri, acip ihrasat ve pek garip tefer’unlukla sarhoş olmuşlar. Sonra gelip, desiselerle, Müslümanları, ecnebîlerin âdâtına davet ve terk-i şeair-i İslâmiyeye teşvik ediyorlar. Halbuki, her şeairde nur-u İslâma bir şuur ve bir iş’ar vardır. Kur’ân-ı Hakîmin tilmizleri ise, bunlara mukabele edip derler ki: “Ey dalâlete dalmış gafiller! Dünyadan mevti, insandan acz ve fakrı kaldırmak çaresi varsa, dinden ve dinin şeairlerinden istiğna edebilirsiniz. Yoksa susunuz! Zira, ölüm, acz, zeval, fakr, sefer gibi âyât-ı tekviniye, yüksek sadalarıyla, dinin lüzumuna ve şeairin iltizamına davet ediyorlar.» (Nur‘un İlk Kapısı sh: 26) Bu ifsad edici daveti Hazret-i Üstad şöyle tasvir eder: «Şeytan gibi dessas;, ayyaş, aldatıcı bir adam, çok ziynetler, süslü suretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi, karşısında durdu. Ona dedi: “Hey, arkadaş! Gel, gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.” Sual: “Ha, ha, nedir ağzında gizli okuyorsun?” Cevap: “Bir tılsım.” “Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.” S: “Ha, şu ellerindeki nedir?” C: “Bir ilâç.” “At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır.” S: “Ha, şu beş nişanlı kâğıt nedir?” C: “Bir bilet. Bir tayınat senedi.” “Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?” der. Herbir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım. Birden, sağ cihetinden ra’d gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma. Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def edip, peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de, ‘Gel, keyfedelim.’ Yoksa sus, ey sersem! Ta Hızır gibi bu zat-ı semâvî dediğini desin.”» (Sözler sh: 30) İşte bu parağrafta olan tasvirat, âhirzaman fitnesi olan Süfyan cereyanının bir aldatma tarzıdır. |
|
|
|
|
#4 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
DANS, TİYATRO VE BALO TUZAKLARI Bin yıl İslâmî hayat yaşayan bu milleti sefahat hayatına alıştırmak kolay olmamıştır. Zoraki balolar ve eğlencelerle müslüman aileler sefih hayata çekilmek istenmiştir. Üstad Hazretleri bu zamanın bu fitnelerine bakan bir hadîsi açıklarken şöyle diyor: «Rivayette var ki, “Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.”([3]) Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden sonra ‘min fitnetid deccali ve min fitneti ahirizzaman’([4]) vird-i ümmet olmuş. Allahu a’lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler. Meselâ, Rusya’da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid’aları, birer câzibedarlıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.» (Şualar sh: 584) Yukarıda anlatılan dans ve tiyatro gibi günahlar, televizyon vasıtasıyla evlere girip çok geniş bir sahada âhirzaman fitnesinin bir mânâsı ve bir şekli olarak ifsadı görülüyor. Hattâ radyo ile yapılan ifsaddan Hazret-i Üstad ikaz ederken diyor ki: «Âhirzamanda bir şahsın hatiat ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. Eskide acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi ve o âhirzamanda bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki kâinatın hey’et-i mecmuasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına harab olmasına sebebiyet verir, diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddid esbabını gördük. Ezcümle müteaddid vücuhundan radyomla anlaşıldı ki: O bir tek adam bir tek kelime ile, bir milyon kebairi birden işler ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günaha sokar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 71) Yine Hazret-i Üstad aynı mes’eleyi te’yiden ve bilhassa o günkü tatbikatların ileri tarihlerde nasıl dehşetli neticeleri vereceğini de şöyle nazara verir. «Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesâili, basit fikirli ve idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve mânen öldürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesâil-i siyasiyeyi radyoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 38) Aynı mektubun sonunda deniliyor ki: «Hattâ çokları meraklarından, cemaati, belki de namazı terk eder derecede ifratla, tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinleyip, mimsiz medeniyetin sefahat ve dalâlet ve İslâma ettiği ihanet cezası olarak mütemadiyen başına gelen tokatlarına ve boğuşmalarına ve geniş siyaset dâirelerine alâkadârâne dikkat etmekle ve nefsi, zehirli ve başı sarhoş şahıslardan, radyodan ders almak, kudsî ve mühim vazifelerine de tam zarar ediyorlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 39) Yukarıda geçen “zehirli ve başı sarhoş şahıslardan ders almak” ifadesini izah eden şu ikaz dikkat çekicidir: FELAK SURESİNİN BU ZAMANA İŞARETİ «Hem meselâ ‘enneffesati fî’l ukad’ cümlesi (şeddeler sayılmaz) bin üç yüz yirmi sekiz (1328),([5]) eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (1358)([6]) adediyle bu umumî harpleri yapan ecnebî gaddarların, hırs ve hasetle bizdeki Hürriyet inkılâbının Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak fikriyle; tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla maddî ve mânevî şerlerini, siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek ‘enneffesati fî’l ukad’ ’in tam mânasına tetâbuk eder.» (Şualar sh: 267) Böyle Süfyaniyet ifsadı hesabına çalışan şerli insanları dinleme ve dinletmenin akıbeti hakkında şöyle beyanlar var: «Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre‑i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevî bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, mânevî bir ecnebî olur. Evet, ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken âmi bir adam, biri de ilme mensubiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beytten seyyidler cemaatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesruriyetini gördüm.» (Kastamonu Lâhikası sh: 37) Yukarıdaki parçalarda bahsedilen siyasî ve geniş sahadaki Süfyaniyetin ifsadatından birer nümune olup ümmet o ifsadata karşı ikaz edilmektedir. Hele asrımızda yaygınlaşan televizyon ve emsali neşriyat imkânları bu ifsad sahasında daha dehşetli rol oynamaktadırlar. Yine radyo ve televizyon gibi neşriyat vasıtalarıyla yapılan ifsadata dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: «Bu medeniyet-i hâzıranın harikaları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve menfaat-i beşerde istimali iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tembelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için, sa’yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisatsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevk ediyor.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 99) «Ey kardeş bil ki! Şu medeniyet-i sefihe, küre-i arzı bir tek şehir hükmüne getirip ahalisi birbiriyle tanışmakta, her sabah ve akşam gazetelerle günahları ve malayaniyatı birbirine nakledip öğretmektedirler. İşte bu sefih medeniyet sebebiyle, gaflet perdesi o kadar kalınlaşmış ve onun süs ve fantaziyeleriyle hicab o kadar kesafet peyda etmiştir ki; âdeta yırtılmaz bir hale gelmiş. Çok büyük bir himmetin sarfı lâzımdır, tâ yırtılsın. Hem dahi o medeniyet-i habise, beşerin ruhuna dünyaya bakan hadsiz menfez ve ihtiyacat deliklerini açmıştır. Cenab-ı Hakk'ın hususî lütfuna mazhar olmuş olanlardan başka, bu delikleri kapamak, gayet çetin ve müşkil olmuştur.» (Mesnevî-i Nuriye Tercüme A. Badıllı sh: 246) |
|
|
|
|
#5 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
DİNE, AÇIK-ŞAÇIKLIKLA YAPILAN HÜCUMLAR Süfyaniyetin nefse en cazib gelen ve kalbdeki imanı öldürmek gibi korkunç neticeler veren tarafı, açık-şaçık kız ve kadınlar fitnesi olduğunu nazara veren Üstad diyor ki: «Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu hadisin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasılki tarihlerde, eski zamanlarda “amazonlar” namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkep bir tâife-i askeriye olarak hârika harpler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.» (Gençlik Rehberi sh: 23) Milletin ehl-i takva, musibetzede, hastalar, ihtiyarlar, çocuklar, fakirler ve gençler olarak altı tabaka olduğunu ve bu taifelere göre onlara uygun ders, teselli ve terbiye gerektiğini beyan eden risalelerin çocuklara ait kısmında, âhirzaman fitnesine sebeb olan mimsiz medeniyetçilere hitaben şöyle denilmektedir: «Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da, zaaf ve acz ve iktidarsızlık noktasında, merhametkâr, kudretli bir Hâlıkı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidatları mes’udâne inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki müthiş ehval ve ahvâle karşı gelebilecek bir tevekkül-ü imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler. Acaba, alâkaları pek az olduğu terakkiyât-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i mâneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz, sırf maddî, felsefî düsturların taliminde midir? Eğer insan bir cesed-i hayvânîden ibaret olsaydı ve kafasında akıl olmasaydı, belki bu masum çocukları muvakkaten eğlendirecek terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu firengî usul, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaati verebilirdi. Madem ki o masumlar hayatın dağdağalarına atılacaklar, madem ki insandırlar. Elbette küçük kalblerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında büyük maksatlar tevellüt edecek. Madem hakikat böyledir; onlara şefkatin muktezası, gayet derecede fakr ve aczinde, gayet kuvvetli bir nokta-i istinadı ve tükenmez bir nokta-i istimdadı, kalblerinde iman-ı billâh ve iman-ı bil’âhiret suretiyle yerleştirmek lâzımdır. Onlara şefkat ve merhamet bununla olur. Yoksa, divane bir validenin, veledini bıçakla kesmesi gibi, hamiyet-i milliye sarhoşluğuyla, o biçare masumları mânen boğazlamaktır. Cesedini beslemek için beynini ve kalbini çıkarıp ona yedirmek nev’inden, vahşiyâne bir gadirdir, bir zulümdür. » (Mektubat sh: 421) Yukarıdaki parçada âhirzaman fitnesinin tesirindeki eğitim sisteminin çocuk terbiyesindeki ifsadın felaketine dikkat çekilmektedir. Bu Süfyaniyetin ifsadından ikaz bahsi şöyle devam ediyor: «Sual: Rivayetlerde([7]) gelmiş ki, “Deccalın bir yalancı cenneti var; kendine tâbi olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var; tâbi olmayanları ona atar. Hattâ o kendi merkebinin de bir kulağını cennet gibi, bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır” diye tarifat var. Elcevap: Deccalın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan, surî, cebbârâne olan hâkimiyetine ulûhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan‑ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccala ait tavsifât-ı müthişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya’nın Başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Arthur Kalesinde tasvir edilmiş; o küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş. Amma Deccalın yalancı cenneti ise, medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir.» (Mektubat sh:58) KÖTÜ İSTİDADLARI İNKİŞAF ETTİRMEK Şeair-i İslâmiyeye dayanan İslâm cem’iyetinde gelişme imkânı bulamayan çekirdek-misal kötü istidadları inkişaf ettirmek için bid’atları getirerek o nefsanî istidadları fena geliştirip âhirzaman fitnesinin gerçekleşmesine zemin hazırlanmıştır. «S – Neden bu kadar İ.g.z.’den nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun? C – Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.» (Sünuhat Tuluat İşarat sh: 81) İnsanı hayvanlığa çeviren medeniyetin beş menfi esasını beyan edip ondan uzak durulmasını bildiren Hazret-i Üstad’a şu sual soruluyor: «”Neden şeriat şu Medeniyeti(*) reddeder?” Dedim: “Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni tecavüzdür. Hedef-i kastı menfaattır. O ise, şe’ni tezahumdur. Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe’ni tenazudur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âhari yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe’ni böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i mânevîsine sebep olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 131) Kur’an ve hadîste haber verilen “mesh-i manevî” ifadesi Süfyaniyetin geniş bir sahada getirdiği felaketli bir neticedir. (Bak: İslâm Prensipleri Ansiklopedisi, Mesh Maddesi) Yukarıda nazara verilen bozuk cemiyetin en sefih derekesi, âhirzaman fitnesi olup Deccaliyet ve Süfyaniyetin eseri olur. Bu bozuk hayatı medenîlik zannederek içine girenler, Süfyaniyetin ifsadına maruz kalırlar. |
|
|
|
|
#6 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 168
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Mesleği : Aksiyoner Edebiyatçı
Nereden : Hünkar Mahfili (Elazığ)
Konuları : 316
Mesajlar : 1,528
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 02.11.09
Durumu : Status: Offline
|
HAKİKÎ BEDEVÎ VE HAKİKÎ MÜRTECİLER İslâmiyete sinsî düşmanlık yapan Süfyanî cereyan, ilericilik, çağdaşlık, hürriyetçilik ve vatanseverlik gibi isim ve perdeler altında, dine hizmet etmek için faaliyet yapan cemaatlere hulûl edip aldatmak isterler. İşte bu sebebledir ki, Bediüzzaman Hazretleri gerçek hürriyet ve medeniyeti doğudaki aşiretlere ders veren Münazarat Risalesinde asıl muhatabları, şimdi millî ahlâkı bozmaya çalışan ve medeniyet maskesinde gizlenip ifsad eden münafık cereyan olduğunu anlatırken diyor ki: «Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said’in sünuhatıyla dikkatle mütalâa ettim. Anladım ki, Eski Said acip bir hiss-i kablelvuku ile, otuz kırk sene sonra şimdi vukua gelen vukuat-ı maddiye ve mâneviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrad aşâiri perdesi arkasında, bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve hakikî bedevî ve hakikî mürteci, yani, bu milleti, İslâmiyetten evvelki âdetlerine sevk eden hainleri görmüş gibi, onlarla konuşup başlarına vuruyor.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 110) Evet gizli ifsad cereyanı resmî bazı makam sahiplerini aldatarak Bediüzzaman Hazretlerinin dinî hizmetine mani olmak için mahkemelere verdirmişlerdir. GİZLİ KOMİTENİN ANA YAPISI İşte müslüman milleti ifsada çalışan gizli cereyana karşı, bilhassa resmî makamda bulunanların aldanmamalarını isteyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri mahkemeye şu ihtarda bulunur: «Sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka “cumhuriyet” nâmı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka “medeniyet” ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.» (Şualar sh: 287) Bediüzzaman Hazretleri bu gizli cereyanın sebebiyet verdiği âhirzaman fitnesinden müslümanları ikaz eden derslerini suç diye gösteren mahkeme heyeti, «Suçlarından diye: “Tekke ve zaviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabulü, İslâmiyet yerine milliyet esaslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, Lâtin harflerinin huruf-u Kur’âniye yerinde cebren kabulü, Türkçe ezan ve kamet okunması, mekteplerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hak tanınması ve teaddüd‑ü zevcatın kaldırılması gibi inkılâp hareketlerini bid’at, dalâlet, ilhaddır diyen, irtica ile suçludur” diye yazmışlar. Ey insafsız hey’et! Eğer her asırda üç yüz elli milyonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saadetlerinin programı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tesettür ve irsiyet ve teaddüd-ü zevcat ve zikrullah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i diniyenin muhafazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sarih çok âyât-ı Kur’âniyeyi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini ve umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkünse ve mürûr-u zamanı ve müteaddit mahkemelerin beraatlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem veçhini ve hürriyet-i vicdan ve hürriyet‑i fikri ve fikren ve ilmen muhalefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz.» (Şualar sh: 431) Din, vicdan ve söz, yani tebliğ hürriyetlerini değişmez ve dokunulmaz prensipler olduklarını ilân edip muhafaza eden hakiki hürriyet rejiminde mezkûr tarzdaki suçlamalar asla yapılamaz. Aksi halde hür rejimi ihlâl etmek mes’uliyeti doğar. Âhirzaman fitnesinin istinadı olan ve millî ahlâkımızı bozmaya çalışan bozuk Avrupa’nın çirkinliğini göstermekle milleti ikaz den Bediüzzaman Hazretleri diyor: «Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!» (Lem’alar sh: 116) |
|
|
![]() |
| Etiket |
| bediüzzaman, deccalıbedİÜzzaman, nursi, nursİ, saİd, İslâm |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 www.milligorusforum.biz Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|