|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,933 | Üyeler: 10,668 | Online: 210 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| TASAVVUF Tasavvuf, Allah ile Olan Muamelenin Saflığıdır. Bunun Aslı da Dünyadan Yüz Çevirmedir... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline
|
TASAVVUF; İSLAM AHLAKINI YAŞAMAK, MANEN VE İMANEN OLGUNLAŞMAKTIR Tasavvuf ehli “Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından ve Ehli Beyt arasından), Sûfiler meydana çıktı. Bunlar felsefeye bulaşmadı. Kur’an-ı Kerimi tam anlayabilmek ve hakiki Müslüman olmak için Peygamberimizin yalnız emr ve yasaklarına değil, her haline ve ahlakına da uymalıdır” dediler.Sûfilerin yollarının esası şunlardır: 1) Fakirlik (Yani kendini fani ve aciz bilmek): Yani her işte, her şeyde Allahu Tealaya muhtaç olduğunu bilmektir. Hiç kimse ve hiçbir şey, asla yaratıcı değildir. Her şey Allahu Tealanın yaratmasıyla meydana gelir. Her şeyi yaratan Allahu Tealadır” dediler. 2) Zühd ve takva: Her işde İslamiyete uymaktır. Dinin bütün ahkamına ve tamamen İslam ahlakına uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibadet ile geçirmektir. Bugün de sûfi kelimesi, (sofu) şekilde, dine çok bağlı olan kimseler için kullanılmaktadır. 3) Tefekkür, sükut ve zikr: Yani hep allahu Tealanın varlığını, vahdaniyetini ve nimetlerini düşünmek, lüzumsuz konuşmamak, hiç kimse ile münakaşa etmemek, mümkün olduğu kadar az ve daima doğru konuşmak ve daima Allahu Tealanın ismini zikretmektir. 4) Hal ve makam: Yani kalbe gelen nurlarda ve ilhamlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak ve kendi haddini bilmektir. En meşhur ve ilk sûfi Hasan-ı Basri’dir (ra). 21 (m.624) de tevellüd ve 100 (m.727) tarihinde vefat etti. Hasan-ı Basri, öyle büyük bir din alimidir ki, bütün Müslümanlar büyük bir imam (müctehid) olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhurdur. Va’zlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkin etmeğe çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis alimidir. Mu’tezile felsefesinin kurucusu (Vasıl bin Ata), önce Hasan-ı Basri’nin talebesi idi. Sonra, onun dersinden ayrıldı. “Mu’tezil”, ayrılan demektir. Mu’tezilenin ikinci bir ismi, “Kaderiye”dir. Çünkü bunlar, kaderi inkar ederler. “Kul kendi yaptıklarının yaratıcısıdır. Allah hiçbir zaman fenalık yaratmaz. İnsanın irade ve yaratmak kudreti vardır. O halde bir fenalık yapmışsa, bütün mesuliyet ondadır. Bunu kader veya mukadderat ile tevil etmek imkanı yoktur” demektedirler. Hasan-ı Basri’nin talebesi olan ve daima onun meclisinde bulunan, Vasıl bin Ata, kaderiye düşüncesini ortaya çıkardı. Onun için, hasan-ı Basri, onu yanından uzaklaştırdı. Tasavvuf ehline yani Sûfilere göre Hakiki var olan ancak Allahu Teala’dır. Allahu Teala, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sahibidir. O, gizli bir hazine iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyayı ve dünyada yaşayanları yaratmasının sebebi budur. Allahu Teala, hiçbir mahluka hulul etmemiştir (Yani onların içinde değildir). Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahu Teala insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benzeyen bir surette yaratmıştır. Fakat, bu benzeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sıfatları ancak onun köpüğü olur. Cenabı Hakkın Zatı Akdeni münezzehtir, tecellisi caizdir. Tasavvufun gayesi, insanı (Ma’rifet-i İlahiyye)ye kavuşturmaktır. Yani Allahu Tealanın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zatını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz , “Allahu Tealanın zatını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz” buyurmuştur. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetlerini ve tecellisini düşünmelidir. Bir kere de, “Allahu Tealanın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri Allah değildir” buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, kabiliyeti sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakikate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilginlerine felsefe karıştıranlar, İslam dininin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, Bidat ehli veya Mürted olmuşlardır. Bidat ehli olanlar, kafir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kuran-ı Kerim’den anladıkları yanlış akideler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. “İslam felsefesi diye bir şey yoktur. İslamiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur” dememiz lazımdır. Ehli sünnet alimlerine (rahime humullahu teala) göre, İslami hükümlerin ölçüsü, insan aklı, insanın mantığı değil, muhkem olan (manaları açık olan) ayeti kerimeler ve hadisi şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zavallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvi) aşk mesleği üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir. Tasavvuf yolunda ilerlerden, kalbte, birçok haller hasıl olur. Bu hallerden biri, ‘vahdet-i vücud’ yani “Varlık birdir. Mahluklar, Hâlıkın tecellisidir” halidir. Evet Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu gibi, Allahu Teala, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahu Tealanın sıfatlarının tecellisidir. Akl ile alakası yoktur. Tasavvuf ehli, Allah’ın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allah’a dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesilesidir. Büyük mutasavvuf, Mevlana Celalüddin-i Rumi (ra)* ölüme, “Şeb-i Aruz = Düğün Gecesi” adını vermektedir. Tasavvufta, keder ve ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecelli vardır. Mevlana (ks), “Bizim dergahımız ümitsizlerin dergahı değildir” diyor. Sözleri aynen şöyledir: (Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), “Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, Mecusilerden, puta tapanlardan da olsan gel Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel” Bu sözler, onüçüncü asırda yaşamış, Baba Efdal Kâşi’ye de nisbet edilmektedir. Tasavvuf ahli arasında, İmam-ı Rabbani, Cüneyd-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylani, Mevlana Celalüddin-i Rumi gibi büyük veliler, Sultan Veled, Yunus Emre, Bağdadlı Mevlana Halid gibi Hak Dostları vardır. Yukarıda bildirilen ‘Vahdet-i Vücud’, tasavvufun gayesi ve neticesi değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hasıl olan ve akl ile, fikr ile, madde ile ilgisi olmayan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünürler. Onun için, vahdet-i vücud yerine ‘Vahdet-i şühud’ demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahu Teala’nın zatı değildir. Hatta sıfatları da değildir. Sıfatlarının tecelli ve suretleridir. Allahu Teala kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının suretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Ancak bu verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelidir, ebedidir. Her zaman, her şeyi görür. Vasıtasız, aletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakiki görmektir. İnsanın görmesi, o görmenin sureti, zıllidir, diyoruz. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecelli ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecelli eder, hasıl olur. Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lazım olduğu gibi, kalbin de, bu tecelliye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lazımdır.Kalbi manevi hastalıktan kurtaran ilaç, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i Sünnet alimlerinin ve Ehli Beyte bağlı Tasavvuf büyüklerinin bildirdikleri gibi iman etmek, ilahi emirleri yerine getirmek ve insanlığa hizmet etmektir. İslamiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet ediyorlar. Bu yobazlar, tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak, bozuk ve batılı adetler sokmuşlardır. İmam-ı Gazali (ra) hem kelam alimi, hem de hakiki tasavvufun mütehassıslarından idi. Kanuni Sultan Süleyman’ın (ra) şeyhulislamı büyük din alimi Ebussuud Efendi, tasavvuf ehli için değil, bunların içine karışan sapık tarikatçılar için ve tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, “din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur” diyenler için sert davranmış ve bunların fitne çıkardığı, İslamiyyeti yozlaştırdığı yolunda fetva vermiştir. İslam ilimlerine felsefe karıştıranları red edenlerin başında, Peygamberimiz bulunmaktadır. Meşhur olan bir hadis-i şerifinde, ”Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Yetmiş ikisi Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim, Ehli Beytimin ve ashabımın yolunda olanlardır” buyurdu. Gelecekten haber veren bu hadis-i şerif, büyük bir mucizedir. ‘Fırka-i Naciye’nin Türkçesi ‘selamet ve kurtuluş taifesi’ demektir. Resulüllah’ın haber verdiği gibi oldu. İslam’ın içine felsefeyi ve batıl şeyleri karıştırarak, hakikat yolundan ayrılan yetmiş iki fırkayı ve bunların felsefelerini, Ehli Sünnet alimleri uzun uzun bildirmişler, yukarıdaki hadis-i şerifin ışığı altında, bunları vesikalarla red etmişlerdir. Bu büyük alimlerden biri, Seyyid Şerif Cürcani’dir (ra). Tasavvufta vilayet derecesine yükselmiş olan bu derin alim, 816 (m.1413) da Şiraz’da vefat etmiştir. Şerh-i Mevafık kitabının çok yeri bu vesikalarla doludur. Kelam ilminin en yüksek derecesinde bulunan Sadettin-i Teftazani de (ra) çok kıymetli Şerhi akaid kitabında, bidat felsefesini kökünden yıkmıştır. 792 (m.1389) da Semerkand’da vefat etmiştir. 548 (m. 1153) de Bağdat’ta vefat etmiş olan Muhammed Şihristani’nin (ra) El-milel ven-nihal kitabı ise, başından sonuna kadar, bu reddiyelerle doludur. Bu Arabi kitab ve Türkçe tercümesi, tekrar tekrar bastırılmıştır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine tercüme ve neşr edilmiş, İslamiyyetin aslında felsefe bulunmadığını ve İslam felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünya anlamıştır. İslam Tasavvufu’nun: Kur’an, sünnet, Ehli Beyt ve seçkin sahabe yolu olduğu kesinlik kazanmıştır.İmam-ı Muhammed Gazali (ra) hem tasavvufu, hem de metafiziği, incelemiş, El-münkız ve Et-tehafütül-felasife kitaplarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tasavvufcuların ise, yalnız ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere tabi olarak hakiki imana ve ebedi saadete kavuştuklarını bildirmiştir. Yukarıda Müslüman olduklarını bildirdiğimiz, yetmiş iki bid’at ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının tesirleri altında kaldıklarını söylemiştir. Bid’at ehli denilen Müslümanların akidelerinin hakikate, yani Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun olmadığı bellidir. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 20. asırda artık itibar edilmemektedir. Bidat sahibi Müslümanların akideleri birbiri ile kıyas edilecek olursa, görülür ki, Allahu Tealanın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, onun her şeye hakim, kadir olması, İslam dinini en hakiki ve en son din olması, Kur’an-ı Kerimin Allah kelamı oluşu ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi bulunması hususunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmektedirler. İnsanı, Hıristiyanlar gibi, ‘doğuştan’ günahkar değil, kudsi bir varlık sayarlar. Bunun için, yetmiş iki bid’at fırkasının hepsi mümindir, müslümandır. Böyle olmakla beraber, akl ile dini ve felsefeyi bir tutmakta yanılmaktadır. Bunun için, imanlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında manasız ayrılıklar, mücadeleler baş göstermiştir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilm ile ve hadisi şerifler ile karşılaştırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil İslam alimlerine göre, İslamiyet şu beş temel insan hakkına tecavüzü yasaklamıştır. Bunlar: 1) Can 2) Mal 3) Akl 4) Nesl 5) Dindir. O halde, sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye başkasının canına kıyan, hiçbir kural tanımayan bid’at sahibi bir kimsenin, ya dini, ya da aklı noksandır. Şimdi bid’at sahiplerinin iman bilgilerine karıştırdıkları felsefelerini bir tarafa bırakarak, Kur’an-ı Kerimden seçtiğimiz ayetlerle, Allahu Tealanın hakiki Müslümandan ne istediğini ve ona ne emirler verdiğine bir kere daha dikkat edelim. Çünkü, İslamiyet’in aslında felsefe yoktur. Yetmiş iki bid’at fırkası, felsefeyi İslam dinine karıştırmış, İslamiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesinin din bilgilerine aldanmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşüncelerine göre din ahkamını ve İslam ahlakını bozmuşlardır. Muhammed aleyhisselamın Cennete gideceklerini müjdelediği ‘Ehl-i sünnet vel cemaat’ fırkasıise, din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan (ra) işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Kuran ve sünnet ölçülerini başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi tahminlerinden üstün tutmuşlardır. Çünkü İslamiyet, akl-ı selimin kabul edeceği bilgilerdir. İslam bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir kimsenin aklı selim değil, sakim, bozuk olduğu anlaşılır. İslam dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu açıktır. Bir kafir, akl-ı selimi ile hareket ederse, ahlakı ve işleri, Allahu Tealanın emirlerine uygun olur. Allahu Tealanın ona iman ihsan edeceği, İsmail Hakkı Bursevi’nin* Ruh-ul-beyân tefsiri altıncı cüz sonunda yazılır. Ehl-i sünnet alimleri Yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid’at ve dalalet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O halde, İslam dinini doğru olarak öğrenmek ve kelam-ı ilahiden murad-ı ilahiyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarını okuması lazımdır. Yunus suresi 44. ayetinde mealen, “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. İnsanlar nefislerinde zulmediyorlar” buyurulmuştur. Ra’d suresinin 11. ayetinde mealen, “Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez” buyurulmuştur. Yunus suresi 108. ayetinde mealen, “Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır” buyurulmuştur. O halde, nasıl bir insan olmalıyız? Allahu Teala, Kur’an-ı Kerimde, kendine inananları tarif etmektedir. Furkan suresinin 63-73. ayetlerinde mealen, “Rahim olan Allahu Tealanın kulları, yer yüzünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller, onlara sataşacak olursa, bunlara (sağlık ve selamet sizin üzerinize olsun gibi) güzel sözler söylerler (yani büyük bir yumuşaklık gösterirler.) Onlar geceleri secde yapar ve kıyamda dururlar (yani namaz kılarlar.) Onlar, Ya Rabbi, Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Cehennem azabı devamlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır derler. Bir şey verdikleri zaman israf etmezler. Cimrilik de yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yemezler. Allah’a şerik koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allah’ın dokunulmasını haram ettiği cana kıyıp, haksız olarak kimseyi öldürmezler (ancak suçları cezalandırırlar.) Zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günah işlemiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Orada zelil ve hakir olarak ebedi bırakılır. Ancak, Allah, tevbe eden ve doğru iman eden ve ibadet yapan, faydalı iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, afv ve merhamet sahibidir. Kim tevbe eder, amel-i Salih işlerse Allahu Tealaya (tevbesi makbul ve Onun rızasına kavuşmuş olarak) döner. Onlar yalan yere şahitlik yapmazlar. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine ayetler okunduğu zaman, kör ve sağır davranmazlar (dikkat ile dinlerler. Bu ayetlerle kendilerine yapılması emredilen şeyleri yaparlar.)” buyurulmuştur. Maide suresinin 8. ayetinde mealen, “Ey iman edenler Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz” buyurulmuştur. Maide suresinin 89. ayetinde mealen, “Allah rasgele ettiğiniz yeminlerden değil, bile bile (yalan olarak) ettiğiniz yeminlerden hesap sorar” buyurulmuştur. Nahl suresi, bakara suresi ve daha birçok surelerde mealen, “Allah, sabır edenlerle beraberdir. Sabır ediniz. Sabret, sabır Allah içindir ve Allah’ın yardımı iledir” buyurulmuştur. Bakara suresinin 217. ayetinde mealen, “Fitne çıkarmak, öldürmekten daha kötüdür ve şiddetli (bir afettir.)” buyurulmuştur. Bakara suresinin 262. ayetinde mealen, “Verdiğin malı başa kalkma” buyurulmuştur. En’am suresi 151. ve Furkan suresi 68. ayetlerinde mealen, “Cana kıymayın” buyurulmuştur. A’raf suresinin 31. ayetinde mealen, “Allah mallarını israf edenleri sevmez” buyurulmuştur. A’raf suresinin 56. ayetinde mealen, “Bozgunculuk yapmayın” buyurulmuştur. Tevbe suresinin 7. ayetinde mealen, “Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever” buyurulmuştur. İbrahim suresinin 26. ayetinde mealen, “(Küfre sebep olan çirkin söz söylemeyiniz) Çirkin kelam, rüzgarın yerden kopardığı, kökü olmayan çirkin bir ağaca benzer” buyurulmuştur. Nahl suresi 90. ayetinde mealen, “Allah, adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddini aşmayı men eder.” (İhsan, tasavvuf demektir. Allahu Tealaya, görür gibi ibadet etmektir.) buyurulmuştur. İsra suresinin 23-24. ayetlerinde (ve Ahkaf 15) mealen, “Anana, babana öf deme, onları azarlama Onlara tatlı söyle, onlara acıyarak alçak gönüllülük göster. Rabbim, onlar beni küçükken yetiştirdikleri gibi, sen de, onlara merhamet et diye dua et” buyurulmuştur. İsra suresi 26. ayetinde mealen, “Akrabana, yolcuya, düşküne hakkını ver Elindekini israf etme” buyurulmuştur. İsra suresi 28. ayetinde ise mealen, “(Eğer fakirlere verecek şeyin yoksa, onlara bir şey veremeyeceksen) “hiç olmazsa onlara tatlı söz söyle” buyurulmuştur. Taha suresinin 131. ayetinde mealen, “O kafirlerden, kendilerini imtihan etmek için bol bol rızk verdiğimiz kimselere bakma (Dünyalıkları onları azaba götüreceklerdir) Rabbinin sana verdiği rızk, daha iyi ve daha devamlıdır” buyurulmuştur. Rum suresi 31. ve 32. ayetlerinde mealen, “Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp her fırka, kendisini doğru yolda sanarak sevindiği (ve diğer fırkalara düşman olduğu) kimselerden ve müşriklerden olmayınız” buyurulmuştur. Şura suresi 13. ayetinde mealen, “Dine bağlı kalın Tevhid ve imanda ayrılığa düşmeyin” buyurulmuştur. Casiyte suresinin 18-19. ayetinde mealen, “(Şehvetlerine uyan) cahillere tabi olma Onlar, seni Allah’ın azabından kurtaramazlar. Zalimler İslama olan düşmanlıklarından birbirinin dostudur. Allah’tan korkanların dostu ise Allah’tır” buyurulmuştur. |
|
|
| Bu mesaj için alirıza kullanıcısına teşekkür edenler: | Elimder_enes (27.08.08) |
|
|
#2 |
|
Grubu : ALLÂH Bu Üyemizi ISLÂH Etsin..
Üye No : 191
Üyelik tarihi : 23-08-2008
Konuları : 128
Mesajlar : 235
Tecrübe Puanı: 0
![]() Son Aktivitesi : 19.11.10
Durumu : Status: Offline
|
Fetih suresinin 29. ayetinde mealen, “Allah, inanıp emirlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecr v’ad etmiştir” buyurulmuştur. Hucurat suresinin 9. ayetinde mealen, “Eğer müminlerden iki fırka birbiri ile harb ederse, aralarını düzeltiniz” buyurulmuştur. Şura suresi 40. ayetinde mealen, “Kötülüğün karşılığı, yine aynı şekilde kötülüktür. Ama, kim afv eder ve barışırsa, Allah ona büyük mükafat verir” buyurulmuştur. Hucurat suresi 6. ayetinde mealen, “Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, (araştırmadan karar vermeyin) Yoksa bilmeden bir millete (veya kimseye) fenalık edersiniz ve sonra ettiğinize pişman olursunuz” buyurulmuştur. Hucurat suresinin 10. ayetinde mealen, “Ey Müslümanlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. İki kardeşinizi barıştırın. Allah’tan korkarsanız, size merhamet eder” buyurulmuştur. Hadid suresinin 23. ayetinde mealen, “Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız Gayb ettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz Allah, kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez” buyurulmuştur. İsra surusinin 35. ayetinde mealen, “Bir şeyi ölçerken, tartarken ölçüyü tam tut (haksızlık ve aldatmaktan sakın)” buyurulmuştur. Mutaffifin suresinin 1-5. ayetlerinde mealen, “İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fakat onlara kendileri bir şey ölçüp tartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline Onlar, büyük bir gün için tekrar dirileceklerini zan etmiyorlar mı?” buyurulmuştur. Bu meal-i şerifler yanında, Allahu Teala, kulun ne kadar dikkat ederse etsin, insan olarak, yine kusurlar yapabileceğini bilmekte, bunlara karşı adalet ve merhamet ile muamele edeceğinizi Kur’an-ı Kerimde beyan buyurmaktadır. Nahl suresinin 61. ayetinde mealen, “Eğer Allahu Teala insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde bir canlı kalmazdı” buyurulmuştur. Ankebut suresinin 7. ayetinde mealen, “İnanıp hayırlı iş işleyenlerin kötülüklerini, and olsun, örteriz, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırırız” buyurulmuştur. Zümer suresinin 35. ayetinde mealen, “Allah, iman edenlerin kötülüklerini örter, onlara işledikleri şeylerin en güzellerinin karşılığını verir” buyurulmuştur. Şura suresinin 25-26. ayetlerinde mealen, “Allah kullarının tevbesini kabul eder. Günahlarını afv eder. İnanıp hayırlı iş işleyenlerin duasını kabul eder. Ama inkar edenler için, çetin azap vardır” buyurulmuştur. Muhammed suresinin 2. ayetinde mealen, “Allah, iman edip hayırlı iş işleyenlerin ve Muhammed aleyhisselama gönderdiği Kur’ana inananların günahlarını örter ve hallerini düzeltir” buyurulmuştur. Necm suresinin 32. ayetinde mealen, “Allah, Salih amel işleyenlere, Cennetini verecektir. Onlar, küçük günahlarından ve büyük günahlardan ve fuhuşlardan sakınanlardır. Senin Rabbinin affı boldur” buyurulmuştur. Naziat suresinin 40. ayetinde mealen, “Kim Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men ederse, varacağı yer şüphesiz Cennet’tir” buyurulmuştur. Sebe suresinin 17. ayetinde mealen, “Biz nankörlerden başkasına ceza mı veririz?” buyurulmuştur. İşte, İslam dininin esası ve amacı: insanların kalbine büyük bir ferahlık veren, ruhunu temizleyen ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılıp yerine getirilen Allahu Tealanın bu yüksek emirlerini tatbik etmektir. Felsefe esasları ise: ancak insan düşüncelerinden ibarettir. Bunları sadece kendilerini red etmek için okumalı, ancak Kur’an-ı Kerimde ve hadis-i şeriflerde ve İslam alimlerinin kitaplarında zikr edilen Allahu Tealanın emirlerini kabul edip, onları yerine getirmelidir. Hakiki Müslümanlık böyledir. Allahu teala, Müslümanların farklı inanışında olmaları, ayrı fırkalar kurmalarını, kendi aralarında çatışıp siyonist ve emperyalist güçlerle çalışmalarını haram etmiştir. Hele, Müslümanların masonluk gibi gizli toplantılar yapmasını, gizli cemiyetler kurmasını, iftira, gıybet gibi haram olan şeylerle meşgul olmalarını yasaklamıştır. Bu husustaki ayet-i kerimelerin meal-i alileri şöyledir: Mücadele suresinin 9-10. ayetlerinde mealen, “Ey iman edenler Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeği, düşmanlık etmeyi ve Peygamber (ve dolayısıyla Müslümanları idare eden makamlara) karşı gelmeği fısıldaşmayın Ancak iyilik yapmayı ve Allah’a karşı gelmekten sakınmayı konuşun. Öyle gizli toplantılar, Müslümanları üzmek için şeytanın istediği şeydir” buyurulmuştur. Casiye suresinin 17. ayetinde mealen, “Din hususunda onlara açık alametler verdik. Onlar ise, kendilerine ilim geldikten sonra, birbirini çekememezlikten ötürü tefrikaya (ayrılığa) düştüler. Rabbin bunların birbirinden ayrı düşündükleri hususlar hakkında, kıyamet günü, şüphesiz aralarında hüküm edecektir” buyurulmuştur. Rum suresinin 32. ayetinde mealen, “Dinlerinde tefrikaya (ayrılığa) düşüp, fırka fırka olan ve her fırkasının da kendi inançlarını beğenip sevindiği müşriklerden olmayın” buyurulmuştur. Hadid suresinin 20. ayetinde mealen, “Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebatlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Ardından çer çöp olur. Ahirette ise, (dünyaya düşkün olanlara) çetin ve sonsuz azap vardır. (Dünyalıkları Allah’ın emirlerine uygun olarak kazananlara ise) orada Allah’ın rızası ve afv etmesi vardır. Dünya hayatı, sadece aldatıcı, geçici bir devredir” buyurulmuştur. Dünyanın, ahireti kazanmak için bir vasıta olduğunu, bu ayetten daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dinimizin emirlerine iki elle sarılalım. İmanı ve din anlayışı doğru olan sapıklara ve masonlara aldanmamış bulunan bir Müslüman: dürüst bir insan, devletine sadık bir vatandaş, hakiki bir mümin, vatansever bir mücahit olur. Kendine de, millerine de faydası dokunur. İslamiyyet, insana kıymet ve ehemmiyet verir. Allahu Teala, Tin suresinin 4. ayetinde mealen, “Ben insanı en güzel şekilde yarattım” buyurmakta, insan hayatına çok önem vermekte ve “Cana kıymayım” diye emr etmektedir. Hıristiyanların insanı, “günahla kirlenmiş bir çirkef” olarak tarif etmesini, İslam dini şiddetle red etmiştir. Bütün insanlar, müsülman olmaya elverişli olarak dünyaya gelirler. Saf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer suresi 41. ve Yunus suresi 108. ayetlerinde mealen, “Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur” buyurulmuştur. Çünkü Allahu Teala, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselamı Peygamber ve en büyük kitabı olan Kur’an-ı Kerimi de rehber olarak göndermiştir. Kur’an-ı Kerimin ve Peygamberimizin çok açık olarak gösterdiği haklı yoldan gitmeyenler, bunun neticesinde şüphesiz cezalarını görecekledir. Sad suresinin 87. ayetinde mealen, “Kur’an ancak, bütün insanlar için bir nasihattir” buyurulmuştur. İsra suresinin 15. ayetinde mealen, “Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, (kendi aklına uyarsa) sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe (ve bir topluma hak ve hakikatı tebliğ edip öğretmedikçe) azab etmeyiz” buyurulmuştur. Biz, Allahu Tealanın bizi makbul olan imana kavuşturması için dua etmeliyiz. Buna da, ancak en hakiki en son din olan Müslümanlık dinine ve bu dini doğru olarak açıklayan (Ehl-i sünnet) alimlerinin bildirdiklerine sarılmakla erişebiliriz. Allahu Teala, insanları mümin, Müslüman yapmağa mecbur değildir. Mümin ve müstakim olabilecek yetenek ve yetkileri verip, kendi iradesiyle imtihan etmektedir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azabı da sonsuzdur. Adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, iman ihsan eder, verir. Kendi akl-ı selimine uyarak, ahlakı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbul olan imanı vereceği yukarıda bildirilmiştir. Bir insanın imanlı ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü iman ile geçip, son günlerinde imanı yitiren imansız ölen kimse, kıyamette imansızlar arasında olur. İman ile ölmek için, her gün dua etmek lazımdır. Allahu Teala, sonsuz merhametinden dolayı, peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lazım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Hz. Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmeyen, inkar eden, kafir olur. Kafirler, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Hz. Peygamberi işitmeyen kimse, Allahu Tealanın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi (aleyhissalevatü vetteslimat) işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi (as) işitip de, Kur’ani gerçekleri ve İslami gerekleri bile bile inkar etmenin cezasıdır. Aklı olan kimse, Kur’anı Kerimi ve Hz.Peygamberi inkar etmez. Hemen iman eder. Ama aklına uymayıp nefsine, şehvetlerine kapılır, başkasına aldanır ise, inkar eder. Zamana ve modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefislerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, cennetlerden mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadis-i kudside, Allahu Teala, “Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar” buyurdu. Hıristiyan doğmuş, Hıristiyan terbiyesi almış (daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış) bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahis konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda Müslümanların kendi kutsi ve mantıki dinlerini bilmemeleridir. Bazı din cahillerinin ve yetmiş iki bid’at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, İslamiyet hakkında yanlış verdiği bilgilerin bozuk tefsirlerin ve devrim yobazlarının, ilim perdesi altındaki, inkarcı yazıları ve iftiraları, Müslüman olmayanlar üzerinde çok fena tesir yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıki ve insan, hak dinden soğutmaktadır. İslam dinini yanlış tanıtmak hususunda, Ehl-i sünnet olmayan bazı İslam devletlerinin, büyük zararları olmaktadır. Dünyada bugün adedi 40’ı bulan İslam devletlerinin bir kısmında bulunan sapık din adamları, bütün dünyada, İslam dini hakkında yanlış bilgi ve kanaat meydana gelmesine sebep olmaktadırlar. Ehl-i sünnet olmayan memleketlerde, Kur’an-ı Kerim yanlış tefsir edilmekte, hatta bazı Peygamberler (mesela adem aleyhisselam) inkar edilmektedir. İnşallah zamanla bu memleketlerin idarecileri doğruyu öğrenecek ve bu yanlış hareketlerden vazgeçerek, Ehl-i sünnet alimlerinin yazmış oldukları milyonlarca kıymetli kitabın gösterdikleri doğru yolu bulacaklardır. İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber Efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahu Tealanın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazımdır. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. “Allahu Tealanın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. Bir kimse, ‘ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum. Bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum’ derse, buna deriz ki: Eh sen bilirsin. Çünkü inandığın gibi yaşayacak, yaşadığın gibi ölümün olacak, ve öldüğündeki halinle diriltilip kalkacaksın ve yaptıklarının, inandıklarının sonucuna katlanacaksın Sen sadece bir zan ve ihtimal peşinde koşmaktasın. Milyonda, milyarda bir ihtimal bile olsa “sonsuz olarak ateşte yanmak” korkunç felaketinden sakınman lazım gelmez mi? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketi düşünmez mi? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini dert edinmez mi? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da olsa bir ihtimal vermesi, zan etmesi akıl icabıdır, insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kati çaresi olan İMAN nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?“Hukuk-ul İslam” kitabında buyuruyor ki, Allahu Tealanın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin ‘aleyhimüsselam’ bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselam bildirdi. Hulefa-i raşidinin çaılşmaları ile, her tarafa yayıldı. Eshab-ı kiramdan bazıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshab-ı kiramın ve Ehli Beyti Resulüllahın bu hususta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emr olundu (rıdvanullahi teala aleyhim ecmein). Nefsim beni harab etti, Ümitlerim türab etti, Hayatımı serab etti, Nefs elinde kurtar Rabbim İçimde bir doymaz ejder, Beni her an yutmak ister, Hep ömrümü etti heder, Nefs elinden kurtar Rabbim Gerçek bana oldu hayal, İman kemalidir bu hal, Sahi değil dünya sanal, Nefs elinden kurtar Rabbim |
|
|
| Bu mesaj için alirıza kullanıcısına teşekkür edenler: | Elimder_enes (27.08.08) |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Fazilet
Üye No : 1503
Üyelik tarihi : 29-11-2008
Konuları : 210
Mesajlar : 1,020
Teşekkürleri: 333
548 mesajına 926 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 5
![]() Son Aktivitesi : 28.08.10
Durumu : Status: Offline
|
Tasavvuf aşk ve edepdir sorgusuz sualsiz teslimiyettir...
__________________
“Rabbiğfirli” |
|
|
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Saadet
Üye No : 622
Üyelik tarihi : 27-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Bileyim:)
Konuları : 1172
Mesajlar : 7,948
Teşekkürleri: 1,802
2,630 mesajına 4,405 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 11
![]() Son Aktivitesi : 18.05.12
Durumu : Status: Offline
|
"Tasavvuf Hicrettir..." (Nefy-ü İsbat )
__________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| ahlakini, imanen, islam, manen, olgunlaşmaktir, tasavvuf, yaşamak |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 www.milligorusforum.biz Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|