|
| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,933 | Üyeler: 10,668 | Online: 216 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| TASAVVUF Tasavvuf, Allah ile Olan Muamelenin Saflığıdır. Bunun Aslı da Dünyadan Yüz Çevirmedir... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Saadet
Üye No : 622
Üyelik tarihi : 27-09-2008
Mesleği : Öğrenci
Nereden : Bileyim:)
Konuları : 1172
Mesajlar : 7,948
Teşekkürleri: 1,802
2,630 mesajına 4,405 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 11
![]() Son Aktivitesi : 18.05.12
Durumu : Status: Offline
|
Gazetemiz yazarlarından ve bu sayfayı benimle paylaşanlardan Osman Toprak arkadaşımız, gönül sultanlarımızdan Süleyman Hilmi Tunahan, Es’ad Erbili, Sami Efendi’yi misafir etti. Tasavvufta bir söz vardır: Vusulsüzlük usulsüzlüktendir. İnsanımızın elinden tutup usulü öğreterek vuslata götüren bu üstatlarımızdan biri de Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’dir. Bendeniz de bu silsilenin halkalarından biri olan Hacı Hasan Efendi üzerinde durmak istiyorum. 1980 Temmuz’u idi. Aydın’dan bir grup arkadaşla Konya’ya doğru yola çıktık. Maksadımız; zamanın Konya vaizi Abdullah Büyük Hoca’yı, Konya denilince akla gelen müftümüz Tahir Büyükkörükçü Hoca’mızı dinlemek, ziyaret etmek... Belviranlı ile tanışma Yol üzerindeki dostlara selam vere vere belde-i muhayyereye geldik ve Konya’da Kokucu İsmail amcanın evine demir attık. Rehberimizle birlikte Dişçi Mehmet Efendi’yi beş altı kişiyi sıkış tepiş zor alan küçük mahallinde ziyaret ettik. Kokucu İsmail amca, Dişçi Mehmet Efendi gibi artık aramızda olmayan, dünyasını değiştiren Dr. Ali Kemal Belviranlı ile muayenehanesinde o zaman tanıştık. Hâzık bir doktor olduğu kadar manevi bir tabip idi Belviranlı. Osmanlı Türkçesini öğretmek için rehberler hazırlamıştı, hat sanatı ile ilgileniyordu, İslam’ın estetik boyutuna özel bir ilgisi vardı. Bu konuda hazırladığı Arûz ve Ahenk adlı kitabının yanında merhum üstadımız Ali Ulvi Kurucu’nun Parlayan Nur, Gümüş Tül ve Alevler adlı kitaplarını o zaman aldık ve istifade ettik. Abdullah Büyük Hoca’yı dinledik. Sadece dinlemekle kalmadık, hatmihacegan’a da katıldık. Vecde gark olunan ne büyük ve güzel bir gece idi. Şimdi düşünüyorum da 12 Eylül öncesinde bazı faaliyetler daha serbest imiş. Ancak ne mani çıktı ise Tahir Büyükkörükçü Hoca’yı ziyaret edemedik. Ne yapalım, nereye gidelim derken, içimizden biri Kayseri-Yahyalı’ya Hacı Hasan Efendi’ye gidebileceğimizi söyledi. Kısa bir istişareden sonra niyet edip çıktık yola. Akşama doğru Yahyalı’ya vardık. Bizi, Üstad’ın yakınlarından ve dostlarından Mehmet Efendi’nin bir bahçe içindeki evine aldılar. Yemeğimizi yedikten sonra içi kiraz ve diğer meyve ağaçları ile dolu bahçede küçük geziler yaptık. Ağaçların dallarından seçtiğimiz kirazları toplaya yiye akşamı ettik. Akşam da cacık, pilav, domates salatası ile desteklenmiş yemekler yedik, çaylarımızı içtik sohbet eşliğinde. O geceyi Mehmet Efendi’nin evinde geçirdik. “Allah, diye diye öleyim” Ertesi sabah saat dokuza doğru Hacı Hasan Efendi’nin evindeyiz. Bizi, o zamanlar İlahiyat Fakültesinde talebe olan mahdumu Ali Ramazan Dinç Hocaefendi karşıladı. Kütüphaneli bir odaya dizildik. Biraz sonra beyaz sarığı, cüppesi içinde Hacı Hasan Efendi teşrif ettiler. Üstadımız, bir not defterine bakarak sohbetine başladı. Biz de sohbeti kaydetmek için teybin düğmesini bastık. Sohbetin bir yerine geldik ki Üstadımız, önceki akşam Mehmet Efendi’nin bağ evinde yediğimiz yemekten bahsetmeye başladı : “Hani akşam yediğiniz pilavla cacık var ya, ben de yanına biraz mantı, biraz kiraz koyayım.” Böyle dedi ve marifet âleminden bahsetmeye başladı. Onun mantısı, kirazı bilinmeyen âlemlerin manevi lezzetlerin idi. Gayet hasta idi, şekeri, tansiyonu vardı. Doktorlar kendisini fazla yormaması gerektiğini söylemişlerdi ama o “Rabbime kavuşursam ihvana sohbet ederken, Allah diye diye öleyim” diyerek bizi kabul etmişti. Bunu da Sami Efendi Hazretlerinden istifade etmek için onun yanına yerleşen Alemdar’ın, bir akşam namazı sonrası herkes murakabe halinde iken “Allah” diyerek ruhunu teslim edişini delil gösterdi. Herkesin gözü kapalı olduğu için herhalde bir vecd hali demiş ancak sonra bakmışlar ki Alemdar dünyasını değiştirmiş meğer. Namaz sonrasında durumu izah etmeye çalışan bir ihvan ne diyeceğini bilememiş, lafı ağzında dolaştırırken: “Ne diyorsun Hüseyin Efendi, Alemdar böyle bir yerde can vermeye layık idi.” diye mukabelede bulunmuş Sami Efendi Hazretleri. Hacı Hasan Efendi’nin bu olayı anlatırken kullandığı cümle şu idi : “Büyüklere keşfoluyormuş, Efendimizin keşif yolu ile haberi varmış.” Hakk’tan hakikatten ayrılmayanlarla beraber olun Bunu diyen zat, önceki akşam bizim yemekte yediklerimizi haber veren zat idi. Onun da vardı bazı keşifleri. Ancak o kendini gizliyordu ve keşfi de kendinden bilmiyordu. Tasavvuf, evrat ezkar, ölüm, şeriat ve sünnete bağlanmanın önemi derken söz döndü, dolaştı memleketin haline geldi. Hacı Hasan Efendi’yi bir sıkıntı bastı. Biraz durdu. Nasıl diyeceğini düşünüyordu. “Şimdi….diyemeyeceğim ama…” dedi. Tekrar bir hamle daha yaptı yutkundu : “Bir de parti çıktı şimdi ya…. Onlardan bahsetmek istemem ben, malayani olur onlar. Bu konuda üstadımız, sultanımız Sami Efendimize de gelmiş ihvan, efendim, ne yapalım demişler o da, ‘Hakk’tan, hakikatten ayrılmayan insanlarla birlikte olun’ demiş. Ben de onun çizdiği çizginin dışına çıkmam, çıkmak istemem. Rey vermeye girdiğiniz zaman Allah’la baş başasınız. Elinizi vicdanınıza koyun, mason ile, komünist ile dinsiz ile, imansız ile olmayın. Senin gibi namazında, niyazında olan, senin gibi inanan… işte onlarla, ben derken sen anladın zaten, işte öyle insanlarla beraber olun.” dedi ve biz mesajı zaten almıştık. “... Gönülsüzler vardı aralarında” Cezbesi herkesi kaplamıştı üstadın. Bu arada bazı arkadaşlar içinden ders almayı da geçirmiş olmalılar ki onlar da sohbet esnasında aldı cevabını: “Herkesten ders almayın, her maya iyi tutmaz.” Bu sözü iki kere tekrar etti ve içimizden kimseye ders vermedi. Sohbetimiz bitti, biz hane-i saadetten ayrılacağımız esnada, Hacı Hasan Efendi rehberimizi çağırdı, birkaç dakika özel olarak onunla görüştü. Dönüşte arabanın içinde rehberimize sorduk, ne oldu diye. O da bize şöyle dedi. “ Bu kardeşleri buraya gelmelerini zorladın mı, gönülsüzler vardı aralarında.” demiş Hacı Hasan Efendi. (R.aleyh.) İçimizden biri o zaman “evet, dedi, ben evden ayrılırken Konya’ya diye çıktım yola, ama önümüze Kayseri çıkınca biraz gönülsüzlük gösterdim.” Üstadın kerameti biz oradan ayrıldıktan sonra da devam ediyordu. Ama bizim böyle bir beklentimiz yoktu üstada giderken. Biz bir Allah dostunu ziyaret etmek, ondan istifade etmek istiyorduk o kadar. O da biz misafirlerine ikramda bulunuyordu böylelikle. Muhabbetimizi, bağlılığımızı artırmak istiyordu. Hemen hatırlayalım ki peygamberlerden ve Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’den mucize isteyenler Müslümanlar değildi. Bütün peygamberlerden ve Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’den mucize isteyenler münkirler ve müşriklerdi. Amaçları da inanmak, peygamberin getirdiği dini doğrulamak değildi. Onlar, peygamberlik “iddia eden” kişiyi zor duruma düşürmek istiyordu. Bakalım ne yapacak, isteğimiz karşısında nasıl aciz kalacak ve çaresizlik içinde kıvranacak. Bu idi beklentileri. Çünkü onlar mucizeyi insanın işi sanıyorlardı. Peygamberler ve Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selem de onların istedikleri mucizeyi dua ile Allah’a havale ediyordu, Allah, celle celalüh da hem insanlardan bazıları benim kudretimi görerek Peygamberime ve Peygamberimin tebliğine inanırlar, hem de elçisinin yüzünü kara çıkartmamak için daha önce kendi koyduğu fizik kanunlarını alt üst ediyor, taşları konuşturuyor, ayı ikiye parçalıyor, akıl ve iz’anın duracağı olmazları “olur” kılıyordu. Buna rağmen müşrikler ve münkirler inanmamıştır ve mucizeyle birlikte Peygamberi yalanlamışlardır. “Bu ne büyük sihir böyle” demişlerdir. Çünkü onların derdi inanmak, teslim olmak, doğrulamak değildi. Siyer kitaplarından öğreniyoruz ki Peygamberlerinden mucize isteyen birçok müşrik ve münkir toplum o istedikleri mucizeden sonra iman etmemiştir. Ama Mü’minler öyle değildi. İlk Müslümanlara bakalım. Hiçbiri bir mucize gördüğü için değil; inandıkları, itimat ettikleri, o kişinin ahlakını bildikleri için Peygamberimize inandı. Hz. Hatice ve Hz. Ebubekir’in imanı böyle idi işte. “O söylüyorsa doğrudur.” dediler. Çünkü o, El-Emin idi. Efendimiz de tebliğini yaparken mucizeyi değil; Allah’ın kelamını ve kendi üstün ahlakını öne çıkarmıştır. Bir gün Ebu Kubeys dağına çıktı ve “Ey Mekkeliler, dedi. Size şu dağın ardında bir düşman ordusu var desem bana inanır mısınız?” Bütün Mekkeliler “Evet, inanırız; çünkü sen doğru sözlüsün.” dedi. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem: “O zaman ben söylüyorum ki Allah vardır ve birdir, O’ndan başka ilah yoktur ve ben Allah’ın elçisiyim.” Kalbini imana açan için bu kadar söz kafi geldi. Burada merhum Hamidullah Hoca’yı hatırlamamız gerekiyor: Merhum Üstat, İslam Peygamberi’nde mucize bahsinde diyor ki: “ Allah için namaz kılmak ve oruç tutmak lazım geldiğine dair İslami öğretim ile “ben bir ağaca seslenip onu çağırırsam, o yerinden sökülür, koşar gelir.” ifadesi arasında bir ilişki görmüyorum. Bir ağacın yer değiştirmesi hiç şüphesiz bir mucizedir fakat hareketsiz bir cismin hareket eden cisim haline gelmesiyle sırf Allah emrettiği için namaz kılmak, oruç tutmak şeklinde, yaratılanların yerine getirme durumunda oldukları vazife arasında hiçbir münasebet ve bağ bulunmamaktadır.” Günümüzün “fenomen”leri Üstat mucize bahsinde bu yaklaşımından dolayı eleştirilmişti ama bugün anlıyoruz ki merhum üstadımız haklı imiş. Nerden anladık bunun doğru olduğunu? Öncelikle bir televizyonda izlediğimiz Fenomen adlı programdan…Geçtiğimiz yayın döneminde bir özel televizyonda bazı insanlar yarıştılar. Aynı programa çıkan kişiler “muhafazakar” kanallara da davet edildi ve bazıları buralarda da “marifet”lerini sergiledi. Evet, bu bir yarışma programı. Ne demek bu? Ben çok yetenekliyim, benim bazı farklılıklarım ve üstünlüklerim var, bunları istediğim gibi tasarruf edebiliyorum, gelin size marifetlerimi göstereyim, demek. Peki gösterilen marifetler neler? (Görünüşte) mucize veya kerametle eşitlenebilecek olaylar. Geçmiş dönemde peygamberler ve ermişlerle bağlantılı olarak anlatılan olağan dışılıklar: madeni bir kaşığın yoğun bakışla eğilip bükülmesi, kırılması; insanın zihninden geçenlerin okunması, saklanan bir nesnenin bulunması, tehlikenin önceden sezilmesi ve atlatılması, az bir güç kullanarak –parmaklarla- ağır bir kişiyi koltuğundan birkaç metre havaya kaldırmak, gözü kapalı kılıç oyunları yapmak, bir kez gördüğü sayfayı, yazıyı bir daha unutmamak, vs. Evet, hepsi de insanı şaşırtan, vay be dedirten olaylar bunlar. Ancak Merhum Hamidullah Hocamızın dediğini kabul etmezsek; bu durumda aralarında gayrimüslimlerin de bulunduğu bu programdaki bazı kişileri mukaddes kişiler olarak görmek tehlikesi kapıda bekliyor. Eğer öncelikle kişilerin sözlerine, itikatlarına, ahlaklarına değil de yaptıkları işlere, gösterdikleri olağanüstülüklere hatta gösterdikleri bile değil kulaktan kulağa abartılarak aktarılanlara bakılırsa ve bunlarla din ve ermişlik arasında bir bağ kurulursa toplum tehlikede demektir. Görülüyor ki olağandışılığa pirim vermek, kendini mucizelere, kerametlere odaklamak; bu kişilerin kendilerini ermiş veya peygamber (!) ilan etmelerinin yollarını açtığı gibi; insanları da büyük bir tuzakla karşı karşıya getirmektedir. Bu kişilerin başka bazı hayret verici olaylar göstermeleri ile dinimiz İslam ne güç kazanır ne de onların bu özelliklerini öne çıkararak söyleyecekleri vahiy ve İslam aleyhine sözleri ve davranışları doğru kabul edilebilir. Çünkü bu gibi işlerle vahiy, din, Kur’an ve Allah Rasülü sallallahü aleyhi ve selem arasında bir illiyet söz konusu değildir. Biz, kişilerin olağanüstü haller gösterip göstermemelerine değil; merhum üstadımız Sami Efendi Hazretlerinin dediği gibi “istikametlerine” bakarız. “İstikamet keramettir” Öyle demişler bir gün Üstadımız Sami Efendi Hazretlerine. “Bir keramet lutfetseniz efendim.” “İstikamete bakın siz demiş Üstaz, istikamet, keramettir.” Şu kadar yıl bütün olumsuzluklara rağmen ayaktayız; bundan büyük keramet mi olur ?” demişler bir başka zaman. Madem yazının girişinde Hacı Hasan Efendi’den bahsettik. Bu mevzu ile ilgili olarak Hazret’e tekrar dönmeliyiz. Mezkur sohbetinde üstadımız bu istikamet bahsinde buyurdular ki: “Ahlakınıza, ticaretinize, cebinizdeki paranın helal olup olmadığına, istikametinize çok dikkat ediniz. Bir kişinin velayetinden mi bahsettiler; bakınız ona; sehaveti var mı kerameti var; yok cömert değil de cimri ise, sıka sıka malının suyunu çıkarıyorsa, zekatını, sadakasını tam vermiyorsa; sünnetten kılın ucu kadar ayrılıyorsa; havada, boşlukta duruyor görseniz; kanatlarını kesin, sihirdir o, keramet değil.” Kerameti kendinden bilmeyen, zahir olunca bulunduğu yeri değiştiren, bu halden utanan ve asıl meselenin istikamet olduğunu ifade eden üstatlar nerede, kerametini bir bayan gazeteciye bizzat anlatanlar nerede? İstikametini modernizmin açtığı yeni ufuklara, ve değerlere göre belirleyenler, mesele, İslami siyaset veya İslamcılık olduğunda alabildiğine reelpolitikçi, rasyonel ve pozitivist iken; söz kendilerine geldiğinde bu kez olabildiğince mistik oluyor. Anlamak mümkün değil doğrusu. İki yönlü keskin kılıç Müslümanlar, modernizmin tehlikesiyle karşı karşıya. Bu hem Müslüman kanaat önderlerinin eliyle içten; hem de her şeyi akıl ve bilimsel bilgi ile izah etmeye çalışan modernistler eliyle dıştan yürütülüyor. İki yönlü keskin bir kılıç bu. Örneğin, bir kişiyi ateşin yakmadığı, suyun üstünde yürürken batmadığı mı konuşuluyor; bu, ya tamamen inkar ediliyor ya da o kişi hemen kutsanıyor. Kerameti kendinden menkul kanaat önderlerinin pirim yaptığı bir ortamda; insanların marifet göstermek için televizyonlarda yarışma programına katılmaları son derece normal artık. Oysa Müslüman’ın bazı kişilerle ilgili yayılan kerametlere, olağanüstülüklere, rüyalara, rastlantılara, açlıkla, meditasyonla, yogalarla elde edilen sonuçlara karnı toktur ve tok olmalıdır. Çünkü Allah dostları kendilerine verilen bu gibi durumları gizlemiştir, bir. İkincisi, bu bir emanettir. Kişi bunu kendinden bilmez. Bu zamana kadar “gelin size keramet göstereyim” diyen bir tek Allah dostu yoktur. Ama artık var mı diyorsunuz, o zaman onların istikametine bakın derim size. İslam’ı ve son peygamber Hz.Muhammed aleyhisselamı Hıristiyanlıkla, Yahudilikle, Budizmle, rasyonalizmle, bilimsellikle, Amerikancılıkla eşitleyen adamlarda görülen olağanüstülükler keramet değil, istidraçtır. Artık insanlar bir karar versin diyoruz: Taraftar oylaması şeklinde de olsa entelektüel mi olacaklar; şair veya yazar mı? Kanaat önderi mi olacaklar, olağanüstü yetenekli eğitimci statüsü alan yeşil bir kart sahibi mi? Modernizm her şeyi tüketime sundu ve bitirdi. Şimdi sıranın olağanüstülüklere geldiği anlaşılıyor. Yarın bir gün bazı yeteneklerini geliştiren bazı kişilerin peygamberlik(!), mehdilik, ermişlik, şeyhlik gibi iddialarını, bu işleriyle ilgili skandallarını gördüğünüzde sakın şaşırmayınız. Unutmayalım ki Hızır aleyhisselam, yaşadığı müddetçe Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e mülaki olmamıştır. Oysa İslami kaynaklar Hızır aleyhisselam’ın Hz. Musa’dan beri yaşadığını bildirir. “İlm-i ledün sultanı” olan Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in Hızır aleyhisselamdan öğreneceği bir şey yoktu. Sahabelere bakalım. (Radıyallahü anhüm.) Keramet cinsinden çok az olay anlatılır kendileriyle ilgili olarak. Bunlar da Efendimiz’in vefatından yıllar sonrasına aittir. Aralarında Allah’ın son elçisi, habibi, İnsan-ı Kâmil ve Kur’an-ı Kerim varken kimin haddine keramet göstermek veya keramet konuşmak? Biz, güzel ahlakın, Kur’an’ın ve sünnetin kısacası istikametin peşindeyiz vesselam. Kamil Yeşil Kaynak: Milli Gazete
__________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Konu el-Kevserî tarafından (01.10.08 Saat 09:58 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
![]() |
| Etiket |
| efendi, hacı, hasan, keramet, yahyalılı, İstikamet |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|