| Konular: 50,314 | Mesajlar: 311,934 | Üyeler: 10,668 | Online: 217 | Elhamdülillah...



Geri git   Milli Görüş Forum İSLAM-İ İLİMLER » TASAVVUF »

TASAVVUF Tasavvuf, Allah ile Olan Muamelenin Saflığıdır. Bunun Aslı da Dünyadan Yüz Çevirmedir...

Cevapla
 
Konuyu Sosyal Paylaşım sitelerinde Paylaşın LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12.12.08, 16:53   #1
Ercan Tekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Derecesi :
Grubu : Milli Nizam
Üye No : 160
Üyelik tarihi : 20-08-2008
Nereden : Kocaeli
Konuları : 76
Mesajlar : 296
Teşekkürleri: 149
128 mesajına 264 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 4 Ercan Tekin is on a distinguished road
Son Aktivitesi : 04.06.11
Durumu : Status: Offline

Standart Ii. Bin yilin işiği: “imam-i rabbani”

[CENTER]II. BİN YILIN IŞIĞI: “İMAM-I RABBANİ”


İmam-ı Ahmed Rabbani Hazretleri, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve âlim. Ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam’ın bekçisi, müslümanların baştacı, müceddid, müçtehid ve İslam âlimlerinin gözbebeğidir.

İnsanların itikad, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allah-u teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen İslam âlimlerinin yirmi üçüncüsüdür.

İsmi, Ahmed bin Abdülehad bin Zeynelabidin'dir. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü'l-Berekat'dır. 1563 (H.971) senesinde Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmâm-ı Rabbânî ismiyle tanınmıştır. İmâm-ı Rabbânî, Rabbani âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kamil, olgun âlim demektir.

Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı "Müceddid-i elf-i sani", ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, "Sıla" ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in (radıyallahu anh) soyundan olduğu için "Faruki" nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, "Serhendi" denilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi'dir.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri ilk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapça’yı öğrendi. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Bu dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri'den ilim öğrendi.

Mevlana Kemaleddin meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkuti'nin de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri'den okudu. Kadı Behlul-i Bedahşani'den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet (diploma) aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalplerindeki feyiz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

“İmam” Payesi Peygamber Varisi Alimlerindir

1400 yıllık tarihi boyunca, Ümmet-i Muhammed sayıları binleri aşan alim, veli, şeyh ve önder sıfatlarını ziyadesi ile hak eden zatlar yetiştirdi.

Elbette, bu zevat-ı kiramın her biri ümmetin tarihinde derin ve engin izler bıraktı. Ancak bu süreç zarfında ümmetin “İmam" unvanı verdiği pek az insan çıkmıştır.

Her ne kadar, günümüz Anadolu coğrafyasında ‘imam’ kelimesi, ‘cemaatin önüne geçip namaz kıldırmakla vazifeli cami hocasını’ ifade ediyorsa da İslam tarihi geleneği içerisindeki aslı, ümmetin önüne geçip ‘nebevi yolda rehberlik’ yapan, ilmiyle amel eden, Peygamber varisi alim zatlar için kullanılmıştır.

Nitekim ‘İmam’ sıfatı ile anılan zevata baktığınızda, hayatlarında şaşırtıcı bir benzerlik söz konusu olmaktadır. İmam-ı Azam'dan İmam-ı Gazali'ye, İmam-ı Şafii'den İmam-ı Ahmed bin Hanbel’e kadar, hemen hepsi ortak bir kaderi paylaşmış, ümmete sadece dini anlamda değil, siyasi anlamda da rehberlik yapmışlardır. Farklı coğrafyalarda yaşamış olsalar da metotları değişmemiş, Cadde-i Kübra olan Ehl-i Sünnetin bayraktarlığını yapan bu zatlar, hep aynı çileli yolları izlemişlerdir.

Ama özellikle ümmetin ‘imam’ sıfatına layık gördüğü, rabbani alimlerden birisi var ki onun mücadelesi, bir çok ayrı kulvarda birden olmuştur. Tasavvuftan akaide kadar vermiş olduğu hizmetlerin ve eserlerin ötesinde o; İslam'a ait her şeyin yasaklandığı bir memlekette, Müslümanların temel davranışlarının ve hizmet esaslarının nasıl olması gerektiğini bizatihi yaşarak göstermiştir.

İkinci Bin Yılın Müceddidi

Evet, İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinden bahsediyoruz. Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifinde ‘Sıla’ ismiyle müjdeleyerek haber verdiği bir zat olarak, günümüze ait dersler alabileceğimiz, orijinal bir role sahiptir.

II. Bin yılın müceddidi/yenileyicisi’ni hakkıyla anlayıp anlatabilmek, gerçekten de zor ötesi zor. Erenlerden birisine sormuşlar "Aşk nedir?" diye. Cevaben "ben ol da bil" demiş. İşte, İmâm-ı Rabbânî'yi anlamak ve anlatabilmek için İmâm-ı Rabbânî gibi olmak gereklidir ki, anlaşılabilsin ve dahi anlatılabilsin.

İmâm-ı Rabbânî (kaddesallahu sırrahu), ne kuru tasavvuf felsefesi ile uğraşan bir insandır, ne yavan siyaset peşinde koşturan bir önder. Bu ümmetin her rabbani alimi gibi ilmiyle amil olan devasa bir kamettir. İtikad ve kelam sahasında müçtehid seviyesinde tahkik ehli olduğunu alimlerimiz beyan etmektedirler.

İmâm-ı Rabbânî'nin alimliği, mutasavvıflığı veya mürşitliğinden daha ziyade, ön plana çıkarılması gereken en önemli husus II. bin yılın müceddidi oluşudur elbette. Üstelik, o her yüz yıl başında gelen bir müceddid değil, II. bin yılın müceddidir. Müslümanlardaki bozuk anlayış ve uygulamaları dinin aslına göre düzelten ve yenileyendir.

Dini ıstılahta tecdid; cahiller ve din düşmanları tarafından müslümanlar arasına sokulmuş olan hurafeleri, bid'atleri, yanlış inançları düzeltme işidir. Dine bir şey ilave etmeden eski haline döndürmek demektir. Bunları yapan büyük âlimlere ‘Müceddid’ denir. İmâm-ı Rabbânî, İmam-ı Gazali ve dört mezhebin imamları birer müceddid âlimdir. Bunlardan başka daha birçok müceddid gelmiştir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretlerine, ‘ikinci bin yılın müceddidi’ payesinin verilişi, ümmetin icmaya yakın (alimlerin ortak) kabulüyledir. Öyle ki, ilham ve keşiflerinin, şer-i şerife ve Ehl-i Sünnet akaidine uygunluğu bile müceddidliğini tasdik etmektedir.

Günümüzde İmâm-ı Rabbânî'yi değerlendirirken, bu husus maalesef özellikle göz ardı edilmektedir. İmâm-ı Rabbânî'yi başkalaştırmaya çalışmak demek, yaptığı tecdid hareketini baltalamak demektir. İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin ümmetin en uç noktasında; Hindistan'da zuhur etmesi, muhakkak ilahi iradenin ümmete muazzam bir ikramıdır.

Hint yarım kıtası, günümüzde olduğu gibi o dönemlerde de pek çok milletten ve dinden insanı barındırmaktaydı. Hindu’sundan Budist’ine, Hıristiyan’ından Müslüman’ına kadar muhtelif dinlere mensup çeşitli kavimlerin bir arada yaşamaya çalıştığı bir toplumdu. Müslümanların da kendi içlerinde akıl almaz çatışmalar yaşadıklarını görmekteyiz. “İmâm-ı Rabbânî devrinin Hindistan’ı için, İmâm-ı Âzam devrinin Basra’sından farksızdır” desek, abartmış olmayız.

İlmi birikimden yoksun, Ehl-i Sünnet akaidini bilmeyen, nafile ibadetleri farzlardan üstün tutan, şer-i şerife itibar etmeyen sufiler, o günün Hindistan’ında hayli ön plandaydılar. Felsefenin büyüsüne kapılmış kelamcılar, Şi’a’nın etkisi ve zamanın hükümdarı Ekber Şah’ın icat ettiği, sözde ‘din-i ilahi’ adlı safsataya kendini bir sebeple kaptıranlar ise diğer yandaydı.

İmâm-ı Rabbânî’nin tecdid hareketinin en önemli halkalarından birisini, muhakkak ki tasavvufta yaptığı tashihler/düzeltmeler ve tetkikler oluşturmaktadır.

İmâm-ı Rabbânî her şeyden önce, daha çocuk yaşlarda dini ilimler denizine dalmış ve zahiri/dini ilimleri tekmil etmiş bir alimdir. Babasının alim ve fazıl bir zat oluşu, zaten O’nu hayatının ilk dönemlerinden itibaren ilim ikliminde filizlendirmiştir.

En Girift Meseleleri Çözen Alim

Mutasavvıfların kendi tekkelerine kapanıp, yeni bidatler icat ettikleri, nafileleri farzların önüne geçirdikleri, Vahdet-i vücudu bir hal ve anlayış olmaktan çıkarıp amaç haline getirdikleri bir Hindistan’dan bahsediyoruz.

Vahdet-i vücud meşrebinin, maalesef günümüzde olduğu gibi o gün de kuru bir felsefe halinde bulunduğu aşikardır.

İlk kez Bayezıd-i Bestami ve Hallac-ı Mansur (ks) ile gündeme gelen ve Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücud mesleği/yolu, özellikle cahil sufilerin dilinde Ehl-i Sünnet akaidine ters bir hal almıştı.

Bayezıd-i Bestami ve Hallac-ı Mansur’un keşfen ve makamen yaşadıkları bu halleri, hiç şüphe yok ki Muhyiddin-i Arabi'de yaşamıştı. Ancak, onlardan sonra bu iş çığırından çıkmış, bu hali yaşayan ve yaşamayan her sufi, ulu orta bu meseleden konuşmaya başlamıştı.

Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin dini ilimlere vukufiyeti, ne İmâm-ı Rabbânî devrinde, ne de günümüzdeki Vahdet-i Vücudu yaşadığını iddia edenlerde mevcut değildir. Kaldı ki Muhyiddin-i Arabi’nin eserlerinin tahrif edildiği iddiası, sadece günümüzde değil, Osmanlı’nın ulu şeyhülislamı Ebus Suud Efendi tarafından da dile getirilmektedir.

İmâm-ı Rabbânî, tasavvufun büyüklerinde görülen bu hali, bir manevi sarhoşluk (sekr) hali olarak idrak ve ifade ederek, Vahdet-i Vücud halinde karar kılmanın, nakıslık (eksiklik) olduğunu izah etmiştir. Vahdet-i Vücud’un bir üst mertebesinin Vahdet-i Şühud olduğunu, kendi nefsinde ve keşiflerinde yaşayarak, ümmeti, büyük ve girift bir halden kurtarmıştır.





Vahdet-i Vücut Düğümünün Çözülmesi





Büyük İmam şöyle der: "Vahdet-i Vücut ve Zati tecelli davasının belirttiği nisbetlerle Allah arasında hiçbir münasebet olmadığı, bizce, yakinin yakini halinde sabittir. Hak ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata ve yakınlık ancak ilimdir; Ve Allah hiçbir şeyle ittihad halinde değildir. Vücudu vacib olanın vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki; Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah'a "Mutlak meçhul" derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken Zati ihata, yakınlık ve maiyet ispatına kalkarlar. Bu, büyük bir yanlıştır ve Allah'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir."

“Allah’a bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer'i inanış kaybolmasın; ve ben, en ileri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim. Duam kabul edildi. Önümde hiçbir hicab kalmadı, hakikat bana olduğu gibi göründü. Gördüm ki, alem, sıfati kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuruna yerdir. Yoksa, "Vahdet-i Vücut"cuların vehmettiği gibi, "Zahir" ile "Mahzar", "Gölge" ile "Vücut" birbirinin aynı değildir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, büyük İmam’ın ulaştığı formül şudur: "Her şey O" değil, "Her şey O’ndan"dır. Allah-u Telala Hazretleri, Zatıyla her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde, her türlü hayal, his ve idrakin fevkindedir.

Gerek Vahdet-i Vücud’u, gerekse Vahdet-i Şuhud’u öz nefsinde yaşadığını muhtelif mektuplarında izah eden İmâm-ı Rabbânî, sadece bu tecdidiyle bile, ikinci bin yılın müceddidi sıfatını hak etmiş görünmektedir.

Günümüzde de nasibi olmayan, insanları irşad selahiyetinden uzak, daha kendi nefsini terbiye edememiş zevatın, toplumun önüne geçip Vahdet-i Vücud’u anlattıklarını üzülerek müşahade etmekteyiz. Ne var ki Muhyiddin-i Arabi'nin, Hallacı Mansur’un yaşadıkları halleri, aştıkları makamları, içine düştükleri girift ve tehlikeli vartaları (tuzak/hata) bilmeden, bu çıkmaza saplananlar, İmâm-ı Rabbânî'den hiç bahsetmemektedirler.

Maalesef, üzülerek söylüyoruz ki, başta en önemli eseri “Mektubat-ı Rabbani” olmak üzere, eserleri henüz gerekli ilgiyi görememiş, ilim mahfillerinde değerlendirilememiş ve yetişmekte olan neslin hizmetine sunulamamıştır. Bu çok önemli eserin, son yıllarda (ancak üç-dört tercüme hamlesinden sonra) başarılı denilecek sevide tercüme edildiğini söylersek, onu anlamanın daha ne kadar başlarında olduğumuz, sanırım anlaşılacaktır.

Mektubat-ı Rabbani, üç cilttir ve esası Farsça'dır. İçinde birkaç Arapça mektup da vardır. Bütün İslam dillerine tercüme edilmiştir. Rahmetli Necip Fazıl şöyle der: “İmâm-ı Rabbânî'nin anlatılmaz büyüklüğünü yine eseri anlatır.”

Evet, bugün bilhassa tasavvufi tecrübeler, irfan ve iman hakikatleri sahasında bizlere rehberlik yapabilecek bu eserin, ihtisas ehli tarafından çok daha derinlikle ele alınması ve umumun istifadesine sunulması zaruri bir hal almıştır. Ehl-i bidata karşı alınması gereken tavır ve dine hizmetin usulü konularında da dikkatle incelenmesi gereken bir eser.



AHMET OZAN ÖZBEKEN
__________________
Ahir zamanda bir takım, kimseler çıkacak, evvelkilerin aleyhine konuşup dil uzatacaklar, o vakitte ilmi olan ilmini gizlemesin. Buyuran Efendimiz , bu feci hali bizlere haber vermişti. Şimdi tam içine düşdük, maalesef.Emri bil mağruf ve nehyi anil münker yapanlar şüphesiz kurtuluşa ereceklerdir. AliKaraHoca



Khattab

Konu Ercan Tekin tarafından (12.12.08 Saat 16:57 ) değiştirilmiştir..
View Ercan Tekin'in Fotoğraf Albümü  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Ercan Tekin kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Isti'sam (15.07.09), Vukuf-i Kalbi (12.12.08)
Cevapla

Etiket
“imami, bin, işiği, rabbani, rabbani”, yilin

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:04 .

SİSTEM BİLGİLERİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
www.milligorusforum.biz
Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008
Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz.

milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.