|
| Konular: 50,316 | Mesajlar: 311,938 | Üyeler: 10,668 | Online: 224 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
| ÜLKEMİZDEN HABERLER İçinde Yaşadığımız Bereketli Topraklar Üzerinde Olup Bitenler, Gündeme Takılanlar... |
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() Grubu : Saadet
Üye No : 104
Üyelik tarihi : 14-08-2008
Mesleği : GÜVENLİK GÖREVLİSİ
Nereden : İSTANBUL
Konuları : 1085
Mesajlar : 3,151
Teşekkürleri: 2,814
1,468 mesajına 2,724 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 18.05.12
Durumu : Status: Offline
|
Atatürk'ü sevmiyorum dediği için linç edilmeye çalışılan Nuray Canan Bezirgan ilk kez tüm gerçekleri anlattı. SUNUŞ: Nuray Canan Bezirgan… Başörtüsü mücadelesinin bireysel çabalardan gayrısına kapalı olduğu günler… Yasak ve zorbalığın zirvede, Türkiyeli Müslümanların birlik olma bağlamında en zayıf olduğu kara bir süreçte duymaya başladı Türkiye bu ismi… Türkiye’de sadece başörtülü olduğu için ilk kez hapis cezasına çarptırılan bir hanımefendi olarak hafızalardaki yerini koruyan Nuray Canan Bezirgan’ın bu yolda kaybettiği tek sicili olmadı elbette. Mücadele kimi zaman ter, kimi zaman mürekkep kimi zaman şehid gerektirirdi. Bir evladını karakol hücrelerinde kendisi bile göremeden rabbine yolladı… Fakat öyle zorlu bir dönemde eğitim görme sınavına tabi tutulmuştu ki Evladını kaybetmesinin de yeterli olmayacağını anlayacak, evinden ve yakınlarından mahrum kalacaktı. 7 Yıl sürecek bu ayrılığın ardından yurda döndüğünde, vazgeçmediği davası uğruna sözlerini eğip bükmeden söylediği için yıllar sonra vatan haini denilecek, Kanada’da akılalmaz insan hakkı ihlali gereçekçesi ile aldığı oturum hakkının kendisinin ajan ilan edilmesine, ve bu iftiraları atanlara alet olan Müslüman basın yayın organlarınca ne yazık ki çirkin yakıştırmalara da maruz kalacaktı. Ve elbette onun da söyleyecekleri vardı. Bezirgan, kendisini provokatör ilan edip bununla yetinmeyerek Fadime Şahin benzetmesi yapan Samanyoluhaber grubunun bu tavrının nedenini ilk kez açıkladı… İçkili ve eğlenmeyi seven bir ortamda büyüdüğünü söyleyen Bezirgan, 16 yaşında şehadet getirmiş… Zorlu yasak dönemlerinde Telefonlarına giren üçüncü sesler ona ne diyordu? Kendisini etkileyen isimler kimler oldu? Başörtüsüz Müslüman bir bayan olabilmeyi neden kendine yakıştıramadı? İşte bu soruların cevapları... 1 KISIM ![]() (...) Bir çok kez yazıldı, yayınlandı, okundu veya söylendi. Röportajın içerisinde daha detaylı olarak da gireceğiz ama bir kere daha sizin ağzınızdan okurlarımıza duyurarak başlayalım isterseniz… Nuray Canan Bezirgan kimdir? Nuray Canan Bezirgan: 1977 yılında İstanbul’da doğmuşum. İlköğretimi tamamladıktan sonra liseyi dışarıdan dereceyle bitirdim ve o yıl kendimi denemek için üniversite sınavlarına girdim. Niyetim bir sonraki yıl dershaneye başlayarak sınava daha sıkı bir şekilde hazırlanmak ve idealim olan bölümlerden birine kaydımı yaptırabilmekti. Ancak sınav sonuçları geldiğinde iki yıl önlisans bitirmenin de hayalini kurduğum akademik kariyer için olumlu bir adım olacağını düşünerek İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokuluna kaydımı yaptırdım. Aynı zamanda da tekrar sınavlara hazırlanmaya başladım. Öğrenciliğimin ikinci yılının sonlarına doğru evlendim ve yaşları 10-5-4 olmak üzere iki erkek bir kız evlat emanet edildi bizlere. EĞLENCE ORTAMLARINDAN BAŞÖRTÜSÜNE… Çocukluğunuz nasıldı? Başörtüsü Hayatınıza ne zaman girdi? Nuray Canan Bezirgan: Çocukluğumda okullar tatil olur olmaz Trakya’ya annemin köyüne giderdik. Dedeler Yugoslavya’dan göç edip oralara yerleştirilmişler. Kendilerine ait dilleri, gelenek ve görenekleri olan, eğlence düşkünü bir toplumda yetiştim diyebilirim. Bizim için neredeyse herşey eğlenmeye bir vesileydi. Kadınlı erkekli dansların edildiği, alkollü içkilerin su gibi tüketildiği düğünler ve yılbaşı için günler öncesinden hazırlıkların yapıldığı bir toplum. Ben bu gidişatı anneannemin ölümüyle beraber sorgulamaya başladım. Şöyleki, ölüm vardı yani hayat bu dünyayla sınırlı değildi. O zaman bütün varlıklara bir hükmeden vardı ve bizi başıboş bırakmış olamazdı. Düşünebilen, akledebilen bir varlık olarak diğer canlılardan farklı olmamın bir hikmeti, benim mutlaka bir Rabbim ve onunla iletişim kurabileceğim bir vasıta olmalıydı diye düşünüyordum. Yaptığım araştırmalar, çektiğim sancılar sonucu Kuran’ın beni ve hayatımı inşa etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş hayat rehberi, kulluğunda en aziz mertebe olduğunun idrakine vardım. Ruhumu kölesi olduğu dünyadan azad edip, Onun kulluğuyla şereflendim. 16 yaşındaydım. Şehadet getirdim, namaz kılmaya, Kuran meali ve tefsiri okumaya ve üzerinde düşünmeye başladım. Gelenek görenek ve töreleri, insan ürünü ideolojileri, eğitim sisteminin amacını, insanı ve eşyayı, neredeyse her şeyi sorgulayan bir kafa taşıyordum artık, ağır olsa da. Bu sıralarda tanıştığım benden iki yaş büyük tesettürlü bir bayan kafamda dindar insanlara ait ne kadar önyargı ve tabu varsa yıkılmasına vesile oluyordu. Önceleri örtünmeden dindar olabilmenin yollarını aradım ve bazı gerekçelere sığınarak örtünmeyi kısa bir süre de olsa erteledim. Ama her namaza durduğumda, mümin kadınlara tesettürü farz kılan Ayeti Kerimeler gözümün önüne geliyor ve tesettürsüzlük; Rabbime hakkıyla yakınlaşmama engel oluyordu. Kendimi tam teslim olmuş, tam tevekkül etmiş, tam kusanmış ve tam “la” diyebilmiş hissedemiyordum. Bu doğruydu da, ben “Onun razı olduğuna; insanlar ne der ve hayatımda bu yüzden ne gibi engellerle karşılaşırım”a tercih ediyordum. İnancımı dışa vuran her hareketten tepki alacağımı biliyordum çünkü. Öncelikle kadınlı erkekli bir arada eğlenilen merasimlere iştiraki terk ederek başladım. Akabinde 17 yaşında örtündüm ve bir mücadele süreci başladı. Beni gören akrabalarım “aaaa bu da nerden çıktı şimdi” der başlardı nasihate. “Biz Müslüman değil miyiz yani?” terennümlerine. Ama ben ilkeli, kararlı ve kul olmak yolunda kınanmaktan aldırmadan yürüdüm hamdolsun. ![]() "İNSAN GİBİ GİYİNİN" KÜSTAHLIĞI Hepimizin hafızalarında yer edinmiş olan fotoğraflarınız malumunuz… Bu fotoğrafların anılarını sizden dinleyebilir miyiz? Yani yaşadığınız bu birbirinden üzücü olaylar, hangi üniversitede ne zaman yaşandı? Polis zoru ile evladınızı kaybettiniz. Bu olayın öncesi ve sonrasında yaşadıklarınız? Nuray Canan Bezirgan: Bir çok kez dile getirdiğim gibi bilmeyenler için kısaca şöyle anlatayım. Öncelikle bu despotik uygulamalar karşısında direnmeyi seçenlerin başına bilinmeyen, anlatılmayan o kadar çok şey geldi ki benim bu anlattıklarım denizden bir katre hükmünde. Bu fotoğraflara ve görüntülere yansıyanlar aslında yaşadıklarımızın çok küçük bir kısmını teşkil ediyor. Zira 28 Şubat sürecinde başlatılan bu yasak ve akabinde omuzladığımız bu kutlu mücadele sürecinde öyle olaylar yaşandı ki ben, yaşadığım topraklar beni ve benim gibi inananları düşman ilan edip inancımızdan dolayı bize savaş açmış birileri tarafından işgal edilmiş gibi hissediyordum. Akıllarda kalan ilk kareden başlayayım isterseniz. O polislerin beni öğrencisi olduğum okulun merdivenlerinden zorla indirdikleri görüntü. Başörtüsü yasağının uygulanmaya başlandığı ilk haftalardı. Bizim de mezun olmamıza iki hafta kalmıştı. O gün yine bir final sınavımız vardı ve herkes dersin hocasının gelmesini bekler vaziyette sınıftaydı. Hoca geldi, başörtülü on kişinin de sınıfta olduğunu görünce “Sizler açılacak mısınız” diye sordu, kızlar “Hocam dün diğer hocamız kabul etti, idare etseniz” diye kendisine rica bulunuyorlardı. “Yok, yok imkânsız, kanun neyse o” diyordu hoca. Ayağa kalktım “Hangi kanun?” diye sordum. “T.C Anayasası kişinin inancını yaşama hakkını teminat altına almış ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yok” dedim. “Yönetmelik var” dedi. “İşte kanunla çelişiyor, bu yüzden bütün üniversitelerde de uygulanamıyor” dediğimde, “Açanlar açsın, açmayanlar çıksın, sınav başlıyor!” cevabını aldım Açanlar açtı, çıkanlar çıktı. Ben ve bir arkadaşım oturuyorduk. Herkese dağıtılan test kâğıdı bize verilmemişti. Ben itirazlarımı sürdürürken, hoca bana “Ya insan gibi giyin ya da çık” dedi. Sonra sınıftan hışımla çıktı fakat kapıyı kapatmadı. 10 dakika geçmedi ki sınıfı 8–10 tane robocop polis ve beraberinde medya mensupları kameralarla bastılar. Şok olmuştum. Hoca ısrarla “İşte orada, bu bu” diye beni işaret ediyordu. Ben de refleks olarak yakınımda açık olan cama yöneldim. Kaçmak istiyordum ama imkânsızdı. Aşağıya baktığımda iki otobüs dolusu polisin geldiğini gördüm. Bu esnada polisler beni yakaladı ve kapının önünde hazır bulundurdukları minibüse bindirerek gözaltına aldılar. Okuldan Aksaray Emniyet Müdürlüğüne, oradan da ifadem alınmak üzere Terörle Mücadeleye götürüldüm. Neden başörtüsü kullandığımı, yasak başladığı halde neden açmadığımı, İmam-Hatipli olup olmadığımı, Kuran kursu eğitimi alıp almadığımı, ailemin dindar olup olmadığı ve hangi yurtta kaldığım gibi bir sürü soru soruyorlardı. İmam-Hatipli değildim, hayatımda hiç Kuran Kursuna gitmemiştim, 17 yaşında örtünmüştüm, ailem benim anladığım anlamda dindar değildi ve Kredi ve Yurtlar Kurumuna ait bir devlet yurdunda kalıyordum. Başörtüsünü Allah’ın Kuranda benim için sunduğu haklardan biri ve emri olduğu için kullanıyordum. Yasaklanıyorsa bu da benim ve diğer müminlerin bu yasak karşısında takınacağımız tavır mukabilinden bir imtihandı. O gün önüme numaralar konularak yandan önden resimlerim çekildi, parmak izlerim alındı. Aksaray’da bir başka karakola götürüldüm. Karakolun bodrum katındaki bir hücreye konularak üzerime demir parmaklıklar çekildi ve yaklaşık sekiz saat hücrede bekletildim. Bu arada refekatçı olmak için peşimden gelen eşimi ve bir başka arkadaşı da başka bir hücreye atmışlardı. Arkadaşlarım polis minibüsünü takip ederek yerimi tespit etmiş ve bir avukat yollamışlar. Bana o zamanın Emniyet Müdürünün söylediği “Ya bu iddianameyi imzalar, suçlamaları kabul edersin, seni salarız ya da illa avukatımla görüşeceğim dersen geceyi burada geçirirsin” idi. Sınıfta bağırdım, çağırdım, arkadaşlarımın sınavına engel oldum gibi ifadelerin yer aldığı tutanağı okudum ve imzaladım. Beni bırakacaklarını ancak öncesinde nöbetçi savcılığa götüreceklerini söylediler. Savcılığa gittik, bana kapının önünde beklemem söylendi. Polis memurları içeri girip çıktı ve bana “Serbestsiniz, gidebilirsiniz” dediler. Meğerse “Eğitim Öğretimi Engellemek suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle tutuksuz olarak yargılanma” kararı verilmiş. Bu gözaltı neticesinde başlayan mahkemede dersin hocası hariç, polis memurları, sınıf arkadaşlarım okulumuzun genel sekreteri lehimde şahitlik yapmalarına rağmen eğitim öğretimi engellenen ben olduğum halde, “Eğitim öğretimi engellemek sucundan” 6 ay hapis cezasına çarptırıldım. Verilen ceza her ne kadar paraya çevrilmiş olsa da sistemin örtüme ve değerlerime karşı olan savaşının boyutlarını ve Allah’ın bir ayetine kesilmiş bir cezanın tezahür etmesi açısından önemliydi. Hemen ertesi gün öğleden sonra bir sınavımız daha vardı ve polislerce çevrilmiş okulun kapısının önünde bekliyorduk. Zira bir hocanın almadığı sınava başka bir hoca alabiliyordu. Bu yüzden bazı derslerin sınavlarını verebilmiştik. Sınavın başlamasına beş dakika kala okulumuzun sekreteri kapıda göründü. “Ancak adını okuduklarım içeri girebilirler” dedi. Kapıda yığılan öğrenciler, medya mensupları ve polisler arasında bir sessizlik. Okunan isimler bir bir içeri alınıyor ve sıra bize geldiğinde ismimiz atlanıyordu. İtirazımız üzerine bir kargaşa yaşandı. İçeri girmek isteyenler, itişenler, bağrışanlar olunca polis müdahale etti ve bir polis memurunun müdahalesiyle yere düşmüştüm. Yerde iken kolumun birkaç memur tarafından ezercesine çiğnenmesiyle yaralandım. Hastaneye götürüldüğümde kolum sargı altına alındı. Ayrıca Adli Tip Kurumu tarafından kolumdaki lifler kopma derecesinde ezildiği için 10 günlük işgörmezlik raporu verilmişti. Bu da bir kargaşa fotoğrafı ve kolumun sargılı olduğu o kareye ait. O polis memurları hakkında suç duyurusunda bulundum ancak memurların tesbit edilmesi aşamasında Emniyet o gün görev yapan memurların değil başka memurların resimlerini gösteriyordu velhasıl dava açılamadı. İkinci kez gözaltına alınmam ise Veznecilerde, eylem alanından kovalanan öğrencilerin beklediğim alana doğru gelmesi ve polislerin beni de hamile olduğum halde onlarla birlikte otobüs durağından gözaltına almasıydı. 17 kişiyle beraber gözaltına alınmıştım ve bizi attıkları hücrede 6–7 saat sonra bayılmışım. Gözlerimi açtığımda Haseki Hastanesinde idim. Doktor polislere ikiz bebeklerimden birinin kalp atışlarını alamadığını söylüyordu. Oradan başka bir hastaneye götürüldüm, hastane odasının kapısında iki polis memuru nöbet tuttu sabaha kadar. Sabah olunca beni zorla ve kolumdaki serumu söktürterek Sultanahmet Adliyesine duruşmaya yetiştirdiler. Bu davada ben Kanada da iken sonuçlandı. İzinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma kanuna muhalefetten yargılandık ve beraat ettik. Ancak ben bu haberi aldığımda bebeklerimden sadece biri benimleydi. Bense dünyanın bir ucuna savrulmuş, ülkesine 4 yıl hiç gelememiş, sürgün edilmenin burukluğuyla yaşamaktaydım. Birinde kolumun liflerini kopma derecesinde darp edip elimi ezen, diğerinde hamile olduğumu bile bile beni koşmaya zorlayan, hücrede uzun süre tutan ve nezarethanede birlikte gözaltına alındığımız erkek öğrencileri bayan polislerin tekme tokat dövmesi. Bir diğerinde yanımıza gelen Mazlumder avukatlarının Emniyet Müdürü tarafından odaya alınarak dövdürülmesine şahit oldum. Faşizan düşünceye sahip polis memurlarının “Biz müslüman değimliyiz ha? Sizi gidi vatan millet düşmanları sizi” diye arkadaşları tekmelemeleri. Tek başıma alındığım gözaltılarındaysa psikolojik olarak işkence gördüm. Bağırıp çağırmalar, tehditler aşağılamalar, tekrar tekrar parmak izi alımları, önüme numaralar koyularak resim çekmeler, Laleli’den tuhaf kadınların yanıma koyulması… Üçüncü kez gözaltına alınmam da başörtüsü yasağının artık İlahiyat Fakültelerindeki kız öğrenciler içinde uygulamaya koyulmasıyla alakalı bir eylemdi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine alınmayan arkadaşlarımızın ve bazı STK’larca da desteklenen bir oturma eylemi için arkadaslarımıza destek olmak için gitmiştik. Bir kutu içerisinde hazır ettiğimiz beyaz güvercinleri uçururken polis birdenbire müdahale etti ve Hasanpaşa Karakolu‘na götürülerek gözaltına alındık. Bu olayda da parmak izlerimiz alındı, önümüze numaralar konularak resimlerimiz çekildi ve nezarethanede bekletildik bütün gün. Mazlumder’in bizim için gönderdiği bir avukat bizzat Kadıköy Emniyet Müdürü tarafından özel bir odaya alınarak acımasızca dövdürülmesi de o günden aklımda kalan unutulmazlardan birisi. İzinsiz Gösteri ve Yürüyüş yapmaktan dolayı hakkımızda açılan davadan berat ettiğimi öğrendiğimde de Kanada da yüksek tahsil gördüğüm okulumda öğrenciydim. Polis gözaltılarında işkence gördünüz mü? Nuray Canan Bezirgan: En başta kendisini yetiştirip, insanlara hizmet etmek amacıyla eğitim almak için oturduğu sıralardan, sınıftan, bir öğrencinin başörtülü olduğu gerekçesiyle polis zoruyla çıkartılması işkencenin belgeli olanı. İtilip kakılmalar, gözaltına alınırken darp edilmeler, faşist bir takım polis memurlarının galiz hakaretleri de cabası. Ve en ürkütücü olanı ise telefonuma giren 3. bir sesin o zaman bir yaşındaki oğlum Abdüsselam ile beni tehdit etmesiydi ki, bu bardağı taşıran son damla olmuştu Türkiyeden ayrılma olayına. TELEFONUMDAKİ ÜÇÜNCÜ KİŞİ VE KANADA MACERASI Birçok medya organının ağzına sakız edindiği KANADA maceranızı bir de sizden dinleyelim. Bir kısım medya tarafından Neredeyse AJAN ilan edildiğiniz bu yurtdışı serüveni nasıl başladı? Gidişiniz, uzun süre konuşulan ani vatandaşlık kabulu vs. bunlar nasıl gelişti? Nuray Canan Bezirgan: Çok zor günler geçiriyordum. Neredeyse her on günde bir mahkemeye çıkıyordum. Gözaltına alınıyordum, bir yandan röportajlarımda yaşadığım herşeyi olduğu gibi anlatıyordum. Ancak evlenmiştim ve bir çocuğum olmuştu. O zamanlar CNN Türk’te yayınlanan bir program için AKDER’den (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği) katılmam için ricada bulunulmuştu. Kabul ettim ve çekim sonrası olanı biteni arkadaşıma telefonda anlatırken üçüncü bir sesin araya girmesi bardağı taşıran son damla oldu bizim için. Telefondaki ses “Senin dilini keseceğiz” ettiği küfürler arasında da oğlum Abdusselam’ı ağzına dolamıştı ve adresimi tekrarlıyordu. Eşimi aradım ve oturduk, konuşup danıştık ve en kısa sürede bu ülkeyi terk etmeliyiz kararı aldık. Kurulu düzenimizi, işlerimizi bırakacaktık ama nereye ve nasıl? O dönemde binlerce başörtülü öğrenci okumak için yurtdışına çıkmaya başlamıştı. İşte bu konuda fikir teatisinde bulunabileceğimiz birkaç büyüğümüzü aradık. Bir de Türkiye’deki insan hakları ihlallerini takip eden Human Rights Watch (İsna Hakları İzleme Komitesi) Türkiye temsilciliği aklımıza gelmişti. Bu örgüt, 2000 yılı Türkiyede ki insan hakları ihlalleri raporuna benim 6 aylık hapis cezamı da yazıp bütün dünyaya duyurmuştu. Kanada, Amerika veya İsveç olabilir denildiğini hatırlıyorum. Neticede eşim ve ben işlerimizden ayrıldık, üç gün içinde tüm evimizin eşyasını haraç-mezat sattık ve ABD’ye aldığımız turist vizesi ile uçtuk. Birkaç hafta sonra Amerikadan Kanada sınırına giderek sığınma talebinde bulunduk. Sebep bir ilk; “Dini inancından dolayı ayrımcılığa tabi tutulmak, İslami kurallara göre giyinmeyi istemek ve bu süreçte maruz kaldığım haksızlıklar”. Bundan sonrası çok uzunca bir süreç ancak özetlemeye gayret edeyim. O gün sınırda yaklaşık 7 saat bekletildikten sonra Kanadaya girdik ve 1,5 ay boyunca sığınmacıların konaklatıldığı küçük bir motel odasında kaldık. Dünyanın dört bir yanından mültecilerle birlikteydik. Kimisi ırkından, kimisi siyasi görüşünden, dilinden, dininden dolayı ayrımcılığa uğramış birçok insan. Kış mevsimi idi ve aşırı soğuktu. Ramazan ayıydı ve motel odasında sahur yapip iftar ediyorduk ve yine motelin yakınlarında Faslılara ait bir camide dünyanın birçok yerinden gelmiş ve oralı olmuş Müslüman kardeşlerimle o yıl Bayram etmiştik. Sonrasında Kanadadaki Türkiyeli Müslüman kardeşlerin yardımıyla bir ev kiralandı ve yerleştik. Bu sürede Amnesty International’dan yetkililerle görüşüp bize avukat bulma noktasında yardım istedik. İsmimin o yılki insan hakları ihlalleri raporlarında yer alması bize bir avukat bulma da yardım etmelerine vesile oldu. Avukatla görüştük ve olayları anlattık. Kendisi aslen Kanadalıydı ve tercüman vasıtasıyla elinden geleni yapacağını söylüyordu. Birkaç hafta sonra tercümanımız telefon etti ve bizi mahkeme etmeden önce bir öngörüşmeye çağırdıklarını söyledi. Bayan bir hakim hanım, avukatım, ben, eşim ve küçük oğlumuz bir masa etrafına oturduk. Hakime hanım olanı biteni dinledi. Dokümanlarımızı, mahkeme dosyalarını inceledi ve “Bu ailenin muhakeme edilmesine gerek yok, size mahkeme olmaksızın oturum veriyoruz. Kanada’ya hoş geldiniz, özgürce okuyabilir, inanabilir, inandığınızı ifade edebilir ve yaşayabilirsiniz” dediğinde buruk bir sevinç yaşamıştık. Ama “Neden buradayım neden?” diye içimdeki ben isyan ediyordu bir diğer yandan. İşte o üzerinde çok polemik yapılan “iki buçuk saatte vatandaş oldu”nun özeti bu. Yani bu diğer sığınmacılara uygulanan ve iki yıldan 7-8 yıla kadar uzayabilen mahkeme süreci bana uygulanmaksızın oturum verilmiş oldu. Bunun sebebi başörtüsü yasağının ciddi bir hak ihlali olarak tanınması ve bu yasak sonucunda yargılanmam ve diğer yaşadığım mağduriyetlerin belgeleriyle başvurmuş olmamdı. Kısa bir süre sonra bu olay Türkiyede de duyuldu ve Kanada’ya çok sayıda başörtüsü yasağı yüzünden iltica talebinde bulunulmaya başlandı. Türkiyeden bu konuda bir ilk olması ve durum hakkında mağduriyetimden şüphe etmedikleri için benden Ontario Eyaleti Mülteci Hakimlerine bir brifing vermemi rica ettiler. Görüntülü bir sunum ile yasağı ve bu yasak yüzünden yaşanan mağduriyetleri onlara anlattım. Sonrasında her oturum alan kişi gibi orada geçirmemiz gereken gün sayısı dolunca da vatandaş olduk. Bu süre içerisinde eğitiminizi aldığınız dersliklerde arkadaşlarınızla çekilmiş fotoğraflarınızı gördük. Orada Müslümanlara, örtüye yaklaşım nasıl? Nasıl bir ‘7’ yıl geçirdiğiniz orada? Nuray Canan Bezirgan : 7 yıl Kanada’da yaşamak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum zira kendi rızamla değil. Doğduğum topraklarda maruz kaldığım baskılar, gözaltılar, yargılanmalar ve hakkımı savunduğum için aldığım tehditler neticesinde Kanada’ya göçmek zorunda bırakıldığım için. Bu süre içerisinde Kanada Devleti tarafından hiçbir ayrımcı muameleye maruz kalmadım. Tesettürlü bir şekilde üniversiteye gittim, devlete ait bir ilköğretim okulunda yardımcı öğretmen olarak çalıştım. Okulumda benim gibi ibadetini yapmak isteyen Müslümanlar için tahsis edilen bir odada namazlarımı kıldım. Ramazan aylarında diğer Müslüman öğrencilerle beraber iftar programları düzenleyebiliyorduk. Birçok toplantı, protesto ve yürüyüşe katıldım. Fikirlerimi düşüncelerimi özgür bir şekilde dile getirebiliyordum. Bu saydıklarımın hiçbirisini Türkiye’de yapma hakkım yok. Dini simgeleri kullanmada Kanada müthiş özgürlükçü bir yapıya sahip. Sarıklı polislerden tutun, kippalı hakimlere, başörtülü ilköğretim hatta anaokulu öğrencilerinden tutun, türbanlı Yahudi kadınlara kadar insanlar özgürler ve istedikleri gibi istedikleri yerde okuyabiliyor, çalışabiliyorlardı. Laikliğin de elden falan gittiği yoktu. Bu arada size etkilendiginiz bir isim sorsak? Nuray Canan Bezirgan : İslamı tanımama vesile olan yazarlardan Emine Şenlikoğlu, Abdurrahman Dilipak, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu aklıma ilk gelen isimler. Bunun dışında İslam alemi üzerinde oynanan oyunları bütün engellemelere rağmen yılmadan anlatan Sayın Erbakan da bilinçlenmemde önemli rol oynayan bir lider. Üzerimde emeği olan öğrencilik yıllarında düzenli olarak tefsir derslerini takib ettiğim Prof.Dr Osman Öztürk Hocam çok değerli bir insan ve âlim. Benim kendisine büyük hayranlık beslediğim ve hayatta olmadığı için çok özlediğim canım ablam Merhum Molla Sadrettin Yüksel Hocaefendinin kızı, Şehit Metin Yüksel’in ablası Merhume Süreyya Yüksel Hocahanım. Kendisi ile eylemlerde tanışmıştım. Bir süre Risale-i Nurlarla süslediği derslerinde talebesi olma şerefine eriştim. Samimiyeti, içtenliği, masumiyeti, azmi, cesareti, ilmi ve mücadeleci kişiliğiyle tanıdığım insanlar arasında beni en çok etkileyen şahsiyet olmuştur. Bir keresinde bir başörtüsü eyleminde onun coplandığına şahit olduğumda çektiğim ızdırabı anlatamam. Ve keşke bana vursalardı da ona dokunmasalardı diye çok ağlamıştım. Ayrıca bütün duruşmalarımı bizzat gelerek takib etmesi, bana her zaman moral vermesi benim için onur vesilesiydi. Allah ondan razı olsun, onu anlatmaya satırlar ve kitaplar kâfi gelmez. Allah rahmet eylesin. haber 5 ![]()
__________________
![]() H~ala izindeyiz.. A~dımlar kaybolurken karanlıkta.. M~enzile ramak var ey dünya! A~şk'a birkaç dakika.. S~eninleyiz ey cennet kokan sevda..! [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] MGF Sanal Takip Ekibi |
|
|
| Bu mesaj için sevgiliye sevdalı kullanıcısına teşekkür edenler: | canali (19.09.08) |
![]() |
| Etiket |
| erbakan, gelişimimde, oynadı, rol, önemli |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|