|
| Konular: 50,316 | Mesajlar: 311,938 | Üyeler: 10,668 | Online: 225 | Elhamdülillah...
|
|
|||||||
![]() |
|
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
“Bir Sedanın yükselmesi ile başlar hayat. Bir hareketlenme sarar ortalığı, tatlı bir telaş, tertemiz kalpler ve arınmış ruhlar eşliğinde. Bir buluşmadır aslında tüm yaşananlar, terbiye edilmeye hasret nefislerin ortaklığında. “ diyor Mehmet Mirza… Tatlı bir seda olmasını dileyerek başladı cümlelerimiz… Anlatılması güç heyecanları katarak yazdık her satırı… MGF Akademi Röportaj ekibi Ebubekir Sifil ile üçüncü röportajına yüreklendi… İçimizden geçenleri, muştusuna değdirdiğimiz bağımızdan damlayan güzellikler, içinde bulunanları bile şaşırtacak büyüklükteydi… Şüphesiz ki bundan çıkarılacak ders bereket’ti… Bereketli kıl işlerimizi Rabbim Bereketli kıl işlerimizi Bereketli kıl ... ![]()
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 26 üyemiz: | Abdülhamit (08.11.09), Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), ETEM (01.12.09), Fâris (09.11.09), hadid (14.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kaf-Kef (08.11.09), Kara Kalem (09.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (08.11.09), MillîGenclik (10.11.09), muallim (14.11.09), Muhammed (09.11.09), |
|
|
#2 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
![]() Dr. Ebubekir Sifil 25.12.1960 tarihinde Kars'ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve Ortaokulu Sarıkamış'ta, Lise'yi Kars İmam-Hatip Lisesi'nde okudu. 1978 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü'ne (şimdiki adıyla Eğitim Fakültesi) girdi. 1980 yılında bu okuldan ayrıldı ve aynı yıl Ankara Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'na (şimdiki adıyla İletişim Fakültesi) girdi. 1984-85 öğretim yılında bu okulun Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. 1986 yılına kadar serbest çalıştı. Bu arada kısa bir süre bir özel şirkette Arapça mütercimlik yaptı. Aralık-1986 – Nisan-1987 tarihlerini kapsayan askerlik döneminin ardından bir süre yine serbest çalıştıktan sonra 1989 yılından 1993 yılı sonuna kadar Türkiye Diyanet Vakfı'nda yayın editörlüğü yaptı. 1993-1996 arası Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde (Van) ve 1998-1999 arası Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde (Eskişehir) Araştırma Görevlisi olarak çalıştı; her iki görevinden de kendi isteğiyle ayrıldı. Hadis Bilim Dalı'nda (Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde) yaptığı Yüksek Lisansını 1996, Doktorasını 2006 yılında bitirdi. 1999-2000 arası Yeni Mesaj gazetesinde günlük yazılar yazdı. 2000 yılından beri günlük yazılarını Millî Gazete'de devam ettirmektedir. Evli ve 3 çocuk babasıdır. Arapça ve İngilizce bilmektedir.
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 21 üyemiz: | Abdülhamit (08.11.09), Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), Fâris (09.11.09), hadid (14.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kaf-Kef (08.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (08.11.09), muallim (14.11.09), Muhammed (09.11.09), |
|
|
#3 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
Öncelikle röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için size müteşekkir olduğumuzu belirtmek isteriz. Bizim açımızdan faydalı, sizin açınızdan hayatınızda hoş bir seda olmasını dileyerek başladık işimize. Forumumuz adına sevdiğimiz isimlerle yapmayı düşlediğimiz röportaj serimizin ilki oldunuz. Köşelerine önemle yer verdiğimiz Dr. Ebubekir Sifil hocamız karşımızda. Bu sebeple heyecanımız, sevincimiz doruk noktada. Söyleşimizin amacı gazete ve dergi makalelerinden ve kitaplarından tanıdığımız Ebubekir hocamızı biraz daha yakından tanımak. Kusurlarımızı önce Allah’ın sonra sizin örtücülüğünüze sunuyoruz... Biz bu röportajla birlikte kısa bir özgeçmişinizi de arkadaşlara sunacağız, fakat bir de sizin dilinizden kısaca kendinizi tanıtmanızı rica ederiz. Bismillâhirrahmânirrahîm. Öncelikle hüsn-ü zannınızın ve teveccühünüzün dua makamında kabul edilmesini dilerim. Kendimden bahsetmekten fazla hoşlanmıyorum. Bunu bir tevazu göstergesi olarak almayın lütfen. Bu bana sıkıntı veriyor nedense. Onun için izin verirseniz bu faslı geçelim. Bilgi, fikir ve duygularınızı kaleminizle anlatmaya nasıl karar verdiniz? Lise yıllarından itibaren şiir yazardım. Hece ölçüsüyle yazılmış basit şeylerdi… Yine o yıllardan itibaren kendimi okuma faaliyetinin içinde buldum, o yaşlardaki çoğu delikanlı gibi. Sonrasında üniversite hayatı ve Gazetecilik tahsili. İster istemez yazı faaliyetiyle iç içeliğimiz devam etti. Şu anki mecraya da o yıllarda girmiş oldum. O yıllarda İslamî çevrelerde Cuma namazı, Daru'l-Harp - Daru'l-İslam tartışmaları yaşanırdı yoğun olarak. Biz de kendimizi bu tartışmaların içinde, hatta "ortasında" bulduk. Siyasî faaliyetin meşruiyeti meselesi de gündem maddelerinden biriydi. Bu konuda küçük bir risale yazdığımı hatırlıyorum. 1983 veya 84 yılıydı… Sonra Hadisle amel (Selefîlik) akımı ile karşılaştık. Bu akım, okumalarımızın bir başka mecra/boyut kazanmasına vesile oldu. İmam Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin (rh.a) eserleriyle ilk tanışıklığım o yıllara rastlar. Cemâluddîn ez-Zeyla'î isimli Hadis ve Fıkıh alimi, Hanefî mezhebinin temel "metin"lerinden el-Hidâye'nin hadislerini tahriç ettiği Nasbu'r-Râye isimli bir eser kaleme almıştır. Mezhebin Hadis tarafının ortaya konulduğu mühim eserlerden birisidir. İmam el-Kevserî bu esere Fıkhu Ehli'l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla bir takdim yazmıştır. Bu takdimi bilahare öğrencisi allame Abdülfettâh Ebû Gudde merhum, kıymetli notlar ekleyerek müstakil bir risale hüviyetinde neşretti. İşte bu neşrin çevirisini okumuştum. Hiç unutamam; kaldığım öğrenci evine giderken bindiğim belediye otobüsünde okumuştum bu risaleyi ilk olarak. Okumuş ve kelimenin tam anlamıyla "çarpılmıştım." Müthiş bir özgüven, derin bir vukufiyet, şayan-ı hayret bir tahkik… Eve vardığımda bir daha, bir daha okudum ve kendi kendime "bu risalenin müellifini mutlaka tanımalıyım" dedim. O zamanlar Hacıbayram'da (Ankara) derme-çatma kulübelerde barınırdı kitapçılar. Orada Arapça kitap satan bir tanıdık vardı. Ona gittim ve Kevserî diye birini tanıyıp tanımadığını sordum. "Bende Makâlât'ı var" demez mi! O zaman Türkiye'de bu eseri bulmak imkânsız gibi bir şey. Yalvar-yakar fotokopisini çekmek için eseri kendisinden aldım. Fotokopisini çektirip ciltlettim. Makâlât deyip geçmeyin; bilenler bilir, demir leblebidir… O gün bugündür el-Kevserî merhumun eserleri benim ayrılmaz yoldaşlarımdır. Döner döner okurum ve her okuduğumda gözümden kaçan, fark edemediğim paragraflar, konular, değiniler fark ederim. Allah Teala manevî hocamız Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye, ebeveynine ve hocalarına rahmet eylesin. Yine o yollarda, kendilerini "Selefî" olarak isimlendiren bir kısım arkadaşlarımızın Fıkıh mezheplerine bakışındaki kimi arızaları nasıl ortadan kaldırırız diye düşünürken, Suriyeli alim Ebu'l-Feth el-Beyânûnî'nin Dirâsât fî İhtilâfâti'l-Fıkhiyye isimli eseriyle karşılaştım. İlk çeviri denememdir. Üzerinde hayli çalışmıştım. Askerlik dönüşü, sanıyorum 1987 yılıydı, İlk eserim olarak bu çeviri yayımlandı. Mavera, Dergâh, Yedi İklim, İslâmî Edebiyat dergilerinde şiirleriniz yayımlandı, şiire olan ilginiz nasıl başladı? Yukarıda da söylediğim gibi lise yıllarımdan itibaren şiire merakım vardı. Zaman zaman kendimle baş başa kalmak ve şiir yazmak için kuytu köşelere çekilirdim. Üniversitede de şiir macerası devam etti tabii. 80'li yılların başıydı; rahmetli Erdem Bayazıt ağabey bir vesileyle birkaç şiirimi görmüş ve "Hangi dergide yazıyorsun?" diye sormuştu. Ben utana-sıkıla herhangi bir yerde yazmadığımı söylediğimde "Olur mu öyle şey! Bu şiirler mutlaka yayımlanmalı" diye tepki göstermişti. Alim Kahraman ağabeyle mektup arkadaşlığımı temin eden de o olmuştu. O mektupların şiir hayatım üzerinde derin etkileri oldu. İlk şiirlerim Mavera dergisinde çıktığında hissettiğim heyecanı tarif edemem. Mavera gerçekten farklı bir fasıldı. Emeği geçen herkese şükran ve minnet borçluyuz. İlk ne zaman şiire Bismillah dediniz? Halen şiir yazıyor musunuz? Lise yıllarımdan öncesini hatırlamıyorum. Ama lise yıllarımda yazdığım şiirler kırık-dökük de olsa hafızamda. Aktif olarak şiir yazdığım dönemlerde şiiri zor yazan biriydim. Bir şiirin son halini alması haftalar, hatta kimi zaman aylar alırdı. Bu elbette zihni de bedeni de yoran bir mesai. Şiirle araştırma hayatını birlikte götüremedim. Araştırma faaliyeti baskım çıktı ve şiir (yazmak anlamında) yavaş yavaş sahneden çekildi. Şu anda şiir yazmıyorum desem yalan olmaz. Milli Gazete'deki köşemde kendimi tutamayıp bir şeyler yazdığım oluyor nadir de olsa. Ama onlara "şiirimsi şeyler" desek daha doğru olur. 1989 yılından itibaren dergilere yazı yazıyorsunuz. Dergi yazarlığının sizin için önemi nedir? Dergiler gündemle ilgili kalıcı sözler söylemenin biricik vasatıdır. Okuyucuyla buluşma periyodu günlük gazetelerinkinden daha seyrek olduğundan, dergilerin muhtevası daha kalıcı oluyor. Bir de dergi yazıları daha geniş periyotlarda ylapılmış araştırmalara dayandığı için gazete yazılarına oranla daha yüksek bir ilmî seviye tutturmanız mümkün oluyor. 1999-2000 arası Yeni Mesaj gazetesinde 2000 yılından beri Millî Gazete'de günlük yazılarınızı devam ettiriyorsunuz. Bu denli sıklıkta yazı hazırlamak zor olmuyor mu, ya da bazen bugün yazmasam hissine kapılıyor musunuz? : ) Gazete yazılarının sıklığından değil, ama meramımı daha kısa anlatma becerisini bir türlü gösterememiş olmaktan şikâyetçi olduğumu söylesem daha doğru olur. Gazete'de "günlük fıkra" ya da "deneme" tarzı yazılardan ziyade, tefekküre dayalı, ilmî yanı ağır basan yazılar yazmaya gayret ediyorum. Bunun iki sebebi var: Birincisi, diğer türde yazı yazan bol miktarda isim var; yani bana ihtiyaç yok, ikincisi de açıkçası öyle yazmayı beceremiyorum. O tarz yazılar yazdığımda sanki bana emanet edilmiş bir şeyi zayi edecekmişim gibi geliyor. Gazete yazıları için genellikle bir gecemi harcıyorum. Dışarıdan bakanlar arasında bu işi biraz fazla ciddiye aldığımı düşünenler olabilir; ama ben bu işi hakkını ancak böyle verebileceğimi düşünüyorum. Önce dergi sonra gazeteden bahsettik. Gazete ve dergi yazarlığı arasında fark var mıdır? Birini tercih etme durumu olsaydı hangisini seçerdiniz? Seçim yapmak hayli zor. İsterseniz gelin böyle bir mecburiyet olmamasını dileyelim. Okuyucunuzla muhabbetiniz nasıl? Muhakkak ki size dönüşüm oluyordur. Hafızanızda kalan bir anınızı sakıncası yoksa bizimle paylaşır mısınız? Her türden okuyucudan geri dönüşüm alıyorum. Takdir eden, tenkit eden, aşırı öven, cehaletle tavsif eden, paylaşan, içini döken, kişisel sıkıntı ve problemlerini aktarıp yardım isteyen… Her biri benim özelime yazdığı için paylaşmayı doğru bulmuyorum. Evli ve 3 çocuk babası olarak aileye dair neler söylemek istersiniz gençlere? Günümüz evliliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bize neleri tavsiye edersiniz? Zor ve fakat önemli bir soru. Evlenmek üzere olanlar, herşeyden önce "niçin elveriyorum?" sorusunu sormalı. Evlenmiş olanlar da "niçin evlenmeliydim?" demeli; sonra da farklı bir zemin söz konusu ise, zemini doğrultmalı. Nikâhın bir "ibadet" olduğunu hatırlarsak, evliliğin sadece cinsel dürtüler sebebiyle ya da adet yerini bulsun kabilinden yapılan bir iş olmadığını anlamamız kolaylaşır. Şunu da vurgulayalım: İnsan "rahat etmek" için evlenmez. Tam aksine evlilik insana hem ağır sorumluluklar yükler, hem de hayatınıza giren herkes için (önce eşiniz, sonra çocuklarınız, torunlarınız) kendinizden bir şeyler vermek zorunda bırakır sizi. Bütün bunları gönüllü bir kabullenişle yapmayı becerenler evliliği layıkı veçhiyle götürebiliyor. Evlilikten farklı beklentileri olanlar, ya da niyet ve maksat planında arızalı başlangıçlar yapanlar genellikle gürültülü-patırtılı evlilikler yaşıyor ve nihayetinde de o arzu edilmeyen son kendisini dayatıyor. Ekonomik olumsuzluklar, tecrübesizlik, bazen ailelerin yersiz ve yıkıcı müdahaleleri ve daha birçok sebep, ailenin sağlam bir zeminde kurulup olgunlaşmasına mani teşkil ediyor. Modern hayat ailenin işlevsizleştirilmesi üzerine kurulmuş adeta. Türkiye gibi "gelişme yolunda" bulunan ülkelerde boşanma oranlarının her geçen gün artması bundan. Modernleştikçe toplumsal kimyamız bozuluyor. Aile kurumu da bundan payını alıyor elbette. Modern hayatın tahrip ettiği insan ve varlık anlayışı aslına irca edildiğinde birey de aile de ıslah sürecine girecek. Bu bir süreçtir. Biliyorsunuz ki forum kullanıcıları gençlerden oluşuyor. Bizlere örnek olması açısından bu sorunun gerekliliğini hissediyoruz. Gençlik yıllarınızı nasıl geçirdiniz? Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Gençlik yıllarımı genel olarak akıntıya kapılmamaya gayret ederek geçirdim diyebilirim. Hatta bu beni zaman zaman hiza-istikameti bilerek bozmak anlamına gelen davranışlar göstermeye de sevk etti. Üniversiteye ilk başladığımda (Erzurum'da) öğrenci yurdunda kalmamak için bütün imkânlarımı zorluyordum mesela. Gidip köhne otellerde kalıyordum. Herkes gibi olmak, herkesin yaptığını yapmak bende "sürüleşme" çağrışımları yapardı. Birilerinin benim üzerime kurallar koymasına tahammül edemezdim. Bu sebeple çok fazla arkadaşım olmadı. Semimi olduğum arkadaşlarımla uyum problemi yaşamadım. Belki onlar da benim gibi hayata "aykırı" bakan kimselerdi, bilemiyorum. Daha sonra düşündüğümde bu kaçışların, aradığını bulamayan birinin kaçışı olduğunu fark ettim. İslamî söylemleri benimseyen gruplar arasında kalıyordum ve fakat onlardan, havlusunu, terliğini, harçlığını… arkadaşıyla paylaşan kimse görmüyordum. İslamî söylemleri benimsemek, İslam'ın bir anlamda ideolojieştirilmesi demekti. Şahsiyete etki etmeyen bir eideoloji!... Moda olan her şeye teenni ile yaklaşmaya çalıştım hayatım boyunca. Bu belki biraz da fıtrî bir şeydir, bilemiyorum. Herkesin yaptığını yapmak bana her zaman giran gelmiştir. Mesela devlet dairelerine girişte verilen kartları yakama takmak bana hayli ağır gelmiştir hep. Kemiyet olarak görülmeyi değil, keyfiyet ifade etmeyi aradım her zaman. Gençlere gelice; ilk söylemem gereken şey, ahir zamanda yaşadığımızı unutmamalarıdır. Dünyanın sonuna doğru hızla yaklaşıyoruz ve Efendimiz (s.a.v) bizi bu dönemde yaşanacak fitne ve imtihanların ağırlığı konusunda ısrarla uyarmıştır. Hadislerde mesela kişinin mü'min olarak sabahlayıp, kâfir olarak akşamlayacağı haber verilmiştir. İlk bakışta bu insana biraz garip geliyor değil mi? Nasıl olur da bir insan sabah mü'min iken akşama kâfir olur! Elbette bu, kişinin, kâfir olduğunu fark etmemesiyle açıklanabilecek bir durumdur ancak. O, hayatı normal seyrinde yaşadığını düşünürken, moda söylemlerden birine paçasını kaptırmasıyla dinden çıkmıştır, ancak farkında değildir. Söz gelimi Kur'an'ın tarihsel olduğunu ya da Efendimiz (s.a.v)'in sünnetinin bağlayıcı olmadığını savunan bir akademisyenin konferansını dinlemiş, kitabını okumuş ve bu yaklaşımın haklı olabileceğini düşünmüştür. İşte ayakların kaydığı an o andır. "Meğer bu konuda yüzyıllardır Ümmet'e öğretilenler yanlışmış. Doğrusu falanca kişinin araştırıp bulduğu gibiymiş" dedirten ruh ve zihin durumunu dünyalarına asla misafir etmesinler. Hakikat ve tarih, özellikle de Ümmet-i Muhammed'in mensubu olduğu hakikat ve tarih, bir kişinin keşfiyle mahiyet değiştirecek kadar naif ve köksüz değildir. Bütün ümmetin itham altına sokulmasındansa, bir kişinin ya da zümrenin hatalı olduğunu düşündürmeyen mantık mantık değildir ve derhal terk edilip atılmalıdır. Selef-i salihiinimizden bize kadar intikal etmiş düşünce ve davranış kodlarından birisi "ibtida değil, ittiba" düsturudur. Yani yeni/bid'at peşinde koşmak değil, Selef'e ittiba etmek, onların gittiği yoldan gitmek. Ahiretimiz için en güvenli yol budur. Son olarak her şeyin hızla sekülerleştiği bir dünyada ve zamanda yaşıyoruz. Din anlayışları da bu cereyandan payını alıyor. "Her şey insan içindir; din de" diyenler bize dinin bizim dünya konforumuzu temin etmek için gönderilmiş bir mekanizma olduğunu düşünmemizi isterler. Şunu unutmayalım: İnsanın dünya imtihanı, bütün evrenin en çetin meselesidir. İnsan, –Kur'an'ın tabiriyle– dağların-taşların yüklenmekten kaçındığı "emanet"i yüklenmiştir. Bu nasıl bir "emaneti kabulleniş"tir ki, tırnağımızın çizilmesine bile tahammül edemeyiz? Sahabe'nin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. O koca koca işleri yapan büyük sahabîlerin pek çoğunun 20'li yaşlardaki gençler olduğunu düşündüğümüzde onlarla aramızdaki fark daha net anlaşılacaktır. Makalelerinizi takip edenler bilir ki son yıllarda özellikle modernite ve modernitenin müslümanlar üzerindeki etkisinden bahsediyorsunuz. Modernite diye adlandırdığınız yapi nedir? Kökü nerden gelmekte? Müslümanlara nasıl musallat oldu? Bu durum müslümanların yaşamlarının hangi alanında nasıl zuhur etmekte? Modernite bir "fıtrata baş kaldırı"dır.Tarih boyunca insanın bu derece azgınlaştığı, bu derece tuğyan içinde olduğu bir başka dönem olmuş mudur, doğrusu araştırmaya değer. Batılı insanın, bir dizi tarihsel-kültürel etkenin belirlediği bir dizi sürecin ardından ulaştığı nokta, "her şey insan için, insan tarafından ve insanla sınırlı" noktasına ulaştı. Bu, insan üzerinde bir değer ve otorite, insan dışında dikkate alınması gereken varlık tasavvurunun bulunmadığı, insan merkezli bir dünya tasarımıdır. Hemen belirteyim ki, bütün bu cümlelerdeki "insan", münhasıran "Batılı insan"dır. Başa dönüp, bu cümlelerdeki "insan" yerine "Batılı insan" terkibini koyarak tekrar okuduğumuzda söylemek istediğim daha net anlaşılacaktır. Bu virüsün Müslümanlara musallat oluşu, modernitenin kurguladığı dünyanın, yenilgiyi kabul eden, daha doğrusu "içine sindiren" Müslüman "aydın"ların gözünü kamaştırmasıyla olmuştur. Önce varlık tasavvurları değişti, sonra dünya algıları, ardından da din tasavvurları. Sırat-ı müstakim üzere bulunanların zaman içinde yoldan çıkmaları moderniteyle birlikte ortaya çıkmış bir durum değil elbette. İnsanlık tarihi boyunca birbiri peşi sıra peygamberler gönderilmiş olması, insanoğlunun yoldan çıkmaya meyyal bir varlık olduğunun en açık göstergesi. Modern durumu öncesinden farklı kılansa "Ahir zaman"ın anlamıyla mütenasip bir "varoluşsal kırılma"yı ifade ediyor oluşu. Bu öyle korkunç bir sapma ki, insanı hem ruhundan hem bedeninden, hem yüreğinden hem beyninden yakalıyor, sarıp sarmalıyor. İnsanoğlu hiç bu kadar "tüketim çılgını", hiç bu kadar "dünya merkezli", hiç bu kadar "hemcinslerine ve diğer varlıklara karşı duyarsız", hiç bu kadar "azgın", hiç bu kadar "doyumsuz", hiç bu kadar "acımasız" olmadı! Sadece geçtiğimiz yüzyıldaki iki "dünya savaşı"nda hayatını kaybeden insan sayısı en az 80 milyon! İnsanoğlunun nükleer silah üretip gerek gördüğünde kullanması, içinde yaşadığı çevreyi canavarca tahrip edip, pek çok canlının göz göre göre yok olmasına yol açması, yeryüzünün kuzeyinin güneyini ve batısının doğusunu vahşice sömürmesi, dünya nimetlerinin % 80'ini dünya nüfusunun % 20'sinin tekel altına almış olması, geri kalan % 80'in de % 20 ile yetinmek zorunda bırakılması, açlığın kitlesel ölümlere sebep olacak dereceye ulaşması… tarih içinde eşi benzeri görülmüş şeyler değil. Müslümanlar bu "küresel cürümler"e niçin ortak oluyor? Modernleşme olgusu kendisini öyle bir dayatıyor ki, Müslümanların en temel zihin kodları tarumar olmuş durumda. Birkaç sene önce kullandığı eşyayı (ev eşyası, şahsî eşyalar, giyim-kuşam vs.) kullanmaya devam edenlerimizin sayısı ne kadardır? Sahabe'nin ya da daha sonraki kuşakların eşyayla ilişkisi bizimki gibi miydi? Geçmiş nesillerle aramızdaki sadece "gelişmişlik" ?! farkı mıdır; onların Müslümanlığı, zühdü, takvası, cehdi ve cihadı, istiğnası ve diğergâmlığı ile bizimki arasındaki fark modernitenin sonucu değilse neyin nesidir?
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 25 üyemiz: | Abdülhamit (08.11.09), Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), ceset (09.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), ETEM (01.12.09), Fâris (09.11.09), hadid (14.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kara Kalem (09.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (09.11.09), muallim (14.11.09), Muhammed (09.11.09), |
|
|
#4 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
![]() Efendimiz bir keresinde Müslümanların Ehli Kitaba benzemesi ile ilgili söyle buyurmuşturlar: "Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar siz de aynı şeyi yapacaksınız." (Müslim, İlim, 6; Buhârî, Enbiya, 50) Modernitenin etkisi altındaki müslümanın modernite ile birlikte başına gelmiş olan durumu, bu Hadis-i Şerif ile gerekçelendirmek mümkün mü? Elbette, kanaat-i acizele göre bu hadis tam da modernite içinde debelenen Müslümanların durumunu resmediyor. Bizler moderniteyi öylesine benimseyip içselleştirdik ki, artık Ehl-i Kitab'ın kendi kitapları ve dinleri hakkında geliştirdikleri telakkilerin neredeyse tamamını ithal etmiş durumdayız. Yahudi din adamları Tevrat'ı ve Musa (a.s) şeriatını hangi gerekçelerle ve nasıl tahrif ettiyse, modernist Müslümanlar da tamamen aynı gerekçelerle Kur'an'ı ve İslam şeriatını tahrif için gayret gösteriyor. Hristiyanlık, Hz. İsa (a.s)'ın mesajını nasıl içi boş bir "sevgi" retoriğine indirgediyse, İslam modernistleri de aynı çizgide tutkuyla ilerlemeye devam ediyor. Tahrif ameliyesinin nasıl cereyan ettiğine dikkat edilirse bu söylediğim husus daha net anlaşılacaktır. Onlar dinlerini "yaşadıkları hayat" ve "benimsedikleri değer yargıları" merkezinde dönüştürdüler. Kitaplarını bu doğrultuda operasyonlara tabi tuttular. Bakıldığında tahrif operasyonlarının şu şekillerde yapıldığı görülüyor: 1. Metinden çıkarmalar yapmak. 2. Metne ilaveler yapmak. 3. Kelimelerin/cümlelerin yerlerini değiştirmek. 4. Yorumda çarpıtmalar yapmak. Kur'an üzerinde ilk üç tarzda operasyon yapılamaz; zira bu fiilen mümkün değildir. Geriye son şık kalıyor. Onu elhak "layıkı veçhiyle" yaptıklarını söylemek zorundayız. Anlambilim, yorumbilim gibi "bilimsel" kılıflar eşliğinde "tarihsellik", "hermenötik", "metnin yeniden inşası"… gibi kavramların dilimize iyiden iyiye yerleşmiş olması, Kur'an'ın günümüzde yeniden yorumlanması gerektiği tarzındaki söylemlerin ayyuka çıkmış olması, Sünnet-i seniyye'nin fütursuzca hedef-i münakaşa yapılması, ulemanın ise "defteri çoktan dürülmüşler diyarına" sürülmesi bu dinin tahrifi yolunda modernistlerin Ehl-i Kitab'ı karış karış, arşın arşın izlediğinin en açık delilidir. Bize „diğerleri“ arasında Ehli Kitabın ve Ehli Kitap içinde de hristiyanların daha anlayışlı olacak olduğunu belirten bir İslam dini. Ama ayni zamanda giyim kuşamımızdan sakal traşımıza kadar onlara benzemememizi bize öğütleyen bir İslam dini. Bir yandan Ehli Kitabın başına gelmiş olanlardan bu ümmeti uyaran ve araya mesafe koydurtan bir İslam dini, diğer tarafta bize en güzel bir sekilde teblig yapma görevini yükleyen ve örnek yaşantımızı gayri müslimlere yansıtmamızı söyleyen bir Islam dini. Müslümanların gayri müslümlerle tebliğ münasebeti nasıl olmalı? Dengeyi nasıl kuracağız? Su son derece önemli bir noktadır. Tebliğ Ümmet-i Muhammed'in en temel görevlerinden biridir. Tebliğ, münferit gayretlere ya da birtakım cemaatlerin sınırlı çabalarına terk edilemeyecek kadar mühim bir görevdir. Müslümanların bu dinin tebliği için gerekli kadroları eğitecek kurumları, ortamları, güçleri, niyetleri ve iradeleri olmalıdır. Koordineli, planlı-programlı ekip çalışmaları hakkı verilmiş bir tebliğin olmazsa olmaz vasıflarıdır. İletişim vasıtalarının ve propaganda tekniklerinin bu kadar öne çıktığı bir vasatta bunlardan ne ölçüde istifade ettiğimiz sorusu elbette anlamlıdır. Buna ilaveten, elbette tebliği yapılan mevzuun önce gereği gibi bilinmesi, sonra da gereği gibi pratize edilmesi gerekir. Günümüzde hem İslam'ı, hem tabiri caizse "tebliğ tekniklerini", hem mevcut dinleri ve fikir akımlarını, hem tebsliğ sürecinde karşılaşabileceği karşı argümanları layıkı veçhile bilen dirayetli, kabiliyetli, donanımlı kadrolar yetiştiren kurumlardan söz edebiliyor muyuz? Bütün bunlar "olması gerekenler"in özeti. Bu olmuyor diye elbette meseleyi tamamen askıya alma lüksümüz ve yetkimiz yok. "Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye tamamı terk edilmez" kaidesi gereğince, bunları oluşturma yolunda gayret sarf etmek durumundayız. Konuyu bireylerin ve kimi cemaatlerin inisiyatifine terk ettiğimizde, hem pek çok alanda ortaya çıkan yetersizliklerle, hem de herkesin kendi şablonunun tebliğini yapması gibi arızalarla karşılaşmamız kaçınılmaz oluyor. Dünya’ya müslümanların konumunu okumak için baktığımızda devletlerin haricinde birçok ayrı ayrı grupların, cemaatlerin, anlayışların var olduğunu görürüz. Tarihe baktığımızda bunların bazıları bazıları ile kanlı bıçaklıdır; kimisi dini gerekçelerle kimisi de siyasi gerekçelerle veya menfaatlerinden dolayı. Ayni zamanda özellikle 2001’den bu yana savaşlar ve ülkelerin istila edilmesi açısından müslümanların yaşadıkları bölgeler (Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan, kısmen de Suriye ve Iran) dünyanın merkezinde adeta. Zulmün mazlumlara yansıması normalde birleştirici etki yaparken bu tür birleştirici hareketlerin cereyan etmemesi, etse bile vakıf olamamasını neye bağlamalıyız? Müslümanların kendi kardeşlerine yapılan bariz zulümler de bile eylem ve söylem birliğine ulaşamamasının sebebi nedir? Tesbihi tesbih yapan, taneleri bir arada tutan imamedir. Türkiye’deki İslami İlimler alanındaki çalışmalara baktığımız zaman, son yıllarda söyle bir resim önümüze çıkmakta: Farklı anlayışlar her zaman mevcuttu, fakat bugüne kadar Müslüman Türk toplumunun genel olarak algıladığı, yaşaya geldiği İslam tasavvuruyla ilgili bir takım değişiklik talepleri dile getirilmekte. Bir yandan bunu açıktan yapan ve yapılması gerektiğini ortaya koyan bir kısım akademik çevreler (Ankara Okulu Ekolü) ve kısmen de olsa Diyanet İsleri Başkanlığı. Diğer yandan halkın temeline direkt nufüz eden, son dönemlerde yıldızları parlayan ve kendilerini halk nezdinde kabul ettiren cemaatler, gruplar, hocalar ve dini otoriteler ve onların açıktan olmayan değişiklik talepleri ve hatta fetva ve uygulamaları. Yapılan veya talep edilen şeyleri su şekilde sıralayabiliriz: + Tefsir ve meal çalışmaları üzerinden Kuran’ı yeniden yorumlama, + Hadislerin tasnifi üzerinden Sünnet’i tekrardan oluşturma, + İslam dinine girmiş olan gereksiz fazlalıkları bu şekilde ayıklama, + İslam dinini günümüz şartlarına göre elverişli hale getirme ve bugünün aklıyla tekrardan anlama, + bugüne kadar gelmiş olan fıkhi metodolojiyi bu yeni anlayış ve yorumlamalarla tekrardan gözden geçirme vs. Ve görüyoruz ki, gündelik hayatımızda bu kurumlar ve cemaatler üzerinden gün yok ki yeni bir söylem, yeni bir yorum, bir açılım çıkmamış olsun. Bu resme bakarak şu tür sorular akla geliyor: Bunlar gerekli mi? Ne denli gerekli? Bu tür çalışmaların gerekliliği varsa, hangi çerçeve dahilinde yapılmalı? Bunlar "gerekli" olmaları şöyle dursun, acilen etkisiz hale getirilmesi gereken arızalardır. Bu ümmetin kaderi, beyni modernize olmuş şu veya bu şahsın yahut yapının inisiyatifine bırakılamaz. Bu, tarih içinde görülmüş bir durum olmadığı gibi, bugün için de normal kabul edilemeyecek bir yozlaşmanın, bir çözülmenin ifadesidir. Bu ümmetin hicrî 1.asrın sonlarından itibaren baş gösteren bid'at oluşumların dağdağasına yeniden itilmesi, üstelik de fikren, fiilen ve kalben böylesine darmadağın olmuş bir haldeyken böyle bir maceraya sürüklenmesi intihardan başka birşey değildir. Bu ümmetin ihtiyaç duyduğu şey "dinin yenilenmesi" değil, izzet ve itibardır. Kendi kimliğinden, değerlerinden ve geçmişinden böylesine uzaklaşmış, böylesine köksüzleşmiş bir yapı neyi nasıl ihya edecek, neyi nasıl yenileyecek Allah aşkına?! Bugüne kadar ki yaşanmış olan İslam’da bir eksiklik, bir hata mi vardı? Ortada bir eksiklik ve bir hata olduğu muhakkak. Ama bu İslam'da değil, onun müntesibi durumundaki bir kısım insanlardadır. Hayata ve ölüme, dine ve dünyaya, imana ve inkâra zilletten başka karşılığı bulunmayan anlamlar yüklemeye çalışmanın adı modern terminolojide ne olursa olsun, İslam ıstılahında "dalalet"tir! Sizinle yapacağımız röportajın anlam ve ehemmiyeti bizim için çok büyük. Bu yüzden forum kullanıcısı arkadaşlarımızı bu işin dışında tutmak istemedik. Güzel bir katılım oldu. Bu vesile ile arkadaşlarımıza ilgilerinden dolayı teşekkür ediyoruz. Sorulardan bir kısmı aşağıda. Seyrimiz onların sorularıyla devam etsin, inşaallah... Kur'an neden kategorik değil de analitik bir kitaptır, söz gelimi namaz suresi adi altında namaz ile ilgili meseleler, cihad adi altında cihad ile ilgili meselelerin anlatılmamasının bilinen hikmetleri var midir? Bu tarz tasnifler her zaman yanıltıcı olabilir. Bu sebeple onları esas alarak temel kaynaklarımıza yaklaşmak doğru değildir. Kaldı ki Kur'an'ın kategorik bir kitap olmadığı tezi de doğru değildir. O, en temelde "iman-küfür", "hak-batıl", "güzel-çirkin", "dünya-ahiret" gibi kategorik ayrımlar üzerinden mesajını iletmektedir. Kur'an'da, soruda belirtilen tarzda bir tasnife rastlanmıyor oluşu birkaç şekilde açıklanabilir. Ayet ve surelerin 23 senede nazil olması, dil'in yapısı gereği ayetler arasında ıtlak-takyid, umum-husus, icmal-tafsil… gibi ilişkilerin bulunması, ayetlerin yaşanan canlı hayat içinde nazil olması… birkaç açıklama şeklidir. Ancak en temelde Kur'an'ın tertibinin "tevkîfî", yani vahiyle belirlenmiş olması bütün bu açıklamaları izafîleştirmektedir. Her sınıftan insanin anlayarak okuyacağı 3-4 ciltlik bir tefsir var mi? Eğer yoksa bu alanda neden ciddi çalışmalar yapılmıyor? Elbette var. Hatta daha küçük çaplı tefsirler dahi var. Celaleyn tefsiri böyledir mesela. Hatta Hasan Basri Çantay merhumun meali aslında küçük çaplı bir tefsirdir. Merhum Davudoğlu hocanın sadeleştirdiği 4 ciltli Tıbyan Tefsiri böyledir. Daha başka çalışmalar da var. Temel kitaplarımızın çoğunun çeviri olduğunu göz önüne alırsak, çevirilerine ne kadar güvenebiliriz? Şuan çeviri yaptığınız bir kitap var mı? Çeviri meselesi ülkemizde ciddi bir problem olmaya devam ediyor maalesef. Bu işin ciddi olarak yapılmasını sağlayacak bir "öz denetim mekanizması" oluşmadığı sürece de bu arıza devam eder. Şu anda Kevserî Külliyatı'nın çevirisi üzerinde çalışıyorum. Dualarınızı esirgemeyin. Düzenli konferanslara katılıyor musunuz? Katılıyor iseniz halka açık olanları köşenizden duyurmanız mümkün müdür? Katıldığım programların duyurusu www.ebubekirsifil.com ile www.darulhikme.org.tr adreslerinde yapılıyor.
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 24 üyemiz: | Abdülhamit (09.11.09), Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), ETEM (01.12.09), Fâris (09.11.09), hadid (14.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kara Kalem (09.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (09.11.09), muallim (14.11.09), Muhammed (09.11.09), |
|
|
#5 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
Ülke ve dünya gündemini doğru anlamak adına bizlere ne önerirsiniz? Süslü ambalaj ile sunulanların aslına ulaşmanın yollarından bahseder misiniz?
Ülke ve dünya gündemi ile hangi seviyede anlamak durumunda olduğunuza bağlı olarak buu sorunun cevabı değişir. Bir üniversite talebesi ile gazetecinin, ilim adamıyla siyasetçinin takip edeceği gündem de, gündemi takip erdiş biçim ve seviyesi de farklı olacaktır. Ancak benim size tavsiyem, geçici gündemlerle paçanızı fazla kaptırmayın. Onlar gelir geçer ve her zaman yerlerini yenileri işgal eder. Bu bakımdan, dikkatimizi kalıcı gündeme vermek elbette daha gerekli ve anlamlıdır. Kalıcı gündemin ne olduğunu sorarsanız, birincisi kendi nefsimizle hesaplaşmamız, ikincisi sorumlu olduğumuz aile fertlerine karşı görevlerimiz, üçüncüsü ümmetin felahı için birey, grup ve cemaat olarak olarak kavlî ve fiili dua. Sabrı tanımlar mısınız? Dertleşmek, iç dökmek sabrı küçültür mü? Sabır birkaç türlüdür: 1. Taatlere devamda sabır. 2. Günahlardan kaçınmakta sabır. 3. İlahî takdirin getirdiklerine sabır. Doğru bildiğinden şaşmamak,yılmamak, çözülmemek… Dertleşmek sabrı değil, gamı azaltır. Hatta dertleşmenin içinde birbirine sabrı tavsiye de vardır. Hiç milli görüş foruma girdiniz mi? Sınırlı sayıda. Çok aktif bir internet kullanıcısı değilim. Eğer girdiyseniz, sitemizi ve çalışmalarımızı beğeniyor musunuz? Rabbim sa'yinizi ve sayınızı artırsın. Yalnız "milligörüş" başlıklı forum sitelerinin sayısının arttığını, bunun, aralarında çıkan birtakım anlaşmazlıklar sebebiyle meydana gelen bölünmelerin sonucu olduğunu duyuyorum. Bunlar üzücü şeyler tabii. İnternette yapılan tebliğ çalışmaları hakkında görüşleriniz nelerdir veyahûd bu sahada kullanılması gereken metodlar/usuller nelerdir? Bize biraz tavsiyeler de bulunur musunuz? Her şeyden önce sitelerin tam bir profesyonellikle tasarlanması, belli başlı dünya dillerinde kaliteli yayın yapması, içerdikleri bilgilerin hem doğru olması hem de hikmete dayalı bir dil ve üslupla sunulması, düzenli biçimde güncellenmesi, ziyaretçilerden alınan iletilerin kemal-i ciddiyetle izlenmesi ve geri dönüşlerin –benim yaptığı gibi– aksatılmaması… Elbette bütün bunlar imkân ve kadro ister. Rabbim yar ve yardımcınız olsun. Yakin dönemde yazılarınızda da belirttiğiniz üzere, internet ortamında dini mevzular çokça ve kişilerin kendi kurdukları mantık üzerine cevap veriliyor/tartışılıyor.Bunu da çoğunlukla gençlerin yaptığı aşikâr. Forumumuzda da çok kere rastlanılan olaylar olduğundan, dini mevzuların böyle laçkalaştırılmasından bizler de muzdaribiz. Sizin bu konuda, site sahiplerine veya üyelere tavsiyeleriniz nelerdir? Ciddiyet gerektiren İslamî konuların, bu konuma düşürülmeye çalışılmasında toplumda münevverlik davasında olanların da payı yok mudur? Böyle durumlar için dilimizde "çivisi çıkmış" tabiri kullanılır. Denetleme imkânı bulunmayan bir alandan söz ediyoruz. En azından bu mesajın ulaştığı kardeşlerimiz bir ilke olarak dinî meseleleri forumlarda tartışma konusu yapmaktan uzak durmalıdırlar. Forumlar, faydalı paylaşımların, hayrı çoğaltmanın ve münkeri engellemenin vasatı olmalıdır. Peygamberimizin Rum cübbesi giydiği biliniyor. "Kim bir kavme benzerse o ondandır." Hadisine göre bu olayı nasıl değerlendirmeliyiz? Misal, bir kişi "Dış görünüşte kafire benzemek haram olsaydı Peygamber Rum cübbesi giymezdi" dese nasıl cevap verebiliriz? 1. Efendimiz (s.a.v)'in –sizin tabirinizle– "Rum cübbesi" giymesi mutat bir durum olmayıp, teek bir olaya mahsustur. Tebük seferi esnasında üzerinde "Rum işi" bir cübbe bulunduğu rivayet edilmiştir. 2. İlgili rivayetlerin bir kısmında bu cübbe "Rum işi" olarak değil, "Şam işi" olarak tavsif edilmiştir. O dönemde Şam bölgesinin Roma'ya bağlı olduğu düşünüldüğünde hadisler arasında herhangi bir çelişki bulunmadığı anlaşılır. 3. Bu durum sadece ilgili hadisler arasında çelişki bulunmadığını değil, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)'in giydiği cübbenin, Romalılar'a ait bir giysi olmayıp, Şam bölgesindeki Araplara ait bir kıyafet olduğu anlaşılır. Zaten normalde de Efendimiz (s.a.v), Arapların giydiği kıyafeti giyerdi. Cahiliye döneminden beri Araplar'ın cübbe giydiği bilinen bir husustur. Dolayısıyla buradaki tek farklılık, Efendimiz (s.a.v)'in "Medine işi" bir cübbe değil de, "Şam işi" bir cübbe giymiş olmasıdır. 4. Esasen bu da kesin değildir. Zira "Şam işi" veya "Rum işi" diye çevirdiğimiz ifadenin aslı "Çübbe Şâmiyye" veya "Cübbe Rûmiyye"dir ve bu ifadeden, cübbenin şekl, dikimi anlaşılabileceği gibi, kumaşının türü veya deseni de anlaşılabilir. 5. Nihayet sefer gibi olağan dışı bir durumda soğuktan ve olumsuz şartlardan korunmak için başka bir şey bulamayan kimsenin öyle bir cübbe giymesinde garipsenecek bir durum yoktur. 6. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v)'in o cübbeyi giymiş olmasıyla, "Kim kendisini bir kavme benzetirse, onlardandır" hadisi arasında bir çelişki yoktur. Bu rivayetin doğru çevirisi benim zikrettiğim gibidir. Bu önemli bir noktadır. Zira "Kim bir kavme benzerse" ile "Kim kendisini bir kavme benzetirse" arasında –rivayetin orijinal ifadeleri bakımından da– fark vardır. Bu ifadelerden ikincisi, bir kimsenin kendisini başkalarına benzetmek için özel bir gayret sarf ettiğini anlatınken, ilkinde böyle bir durum yoktur. Dolayısıyla hadis, kendisini başkalarına benzetmek için özel bir gayret gösterenleri kapsamına alırken, tesadüfen veya bilinçli olmaksızın yahut bir zaruret/özür sonucunda başkalarına benzemiş bulunan kimseyi kapsam dışında bırakır. “Kadının cihadı evde oturmaktır.” hadisi şerif'ini nasıl anlamalıyız? Kadının cihadının eşiyle güzel geçinme veya hacc olduğunu ifade eden hadisler biliyorum, ama burada zikredilen lafızlarda bir rivayet bilmiyorum. Kadtının cihad farizası ile mükellef bulunmadığına delalet eden rivayetlerdir bunlar.Kadın, aslında -sizin zikrettiğiniz ifadeyle- "evinde oturmakla" hayatı inşa etmektedir. Zira çocuk yetiştirmek hayatın en temel ve kritik işidir ve o işi kadın yapmaktadır. Bu görev ihmal edildiğinde ne yazık ki hem birey hem de toplum hayatında telafisi mümkün olmayan arızalar ortaya çıkmaktadır. Batı'da yaşanan bunalımlar, cinnet geçirip okulları tarayan çocuklar, kişisel hırsı veya psikolojik problemleri sebebiyle en yakınlarını bile doğramaktan çekinmeyen tipler, hırsızlar, gangsterler, bunalımlı insanlar, hapishaneleri dolduran suçlular neyin sonucudur? Sağlıklı bir aile ortamı çocuğun ruh ve beden sağlığı bakımından yeri doydurulamayacak önemi haizdir. Kadını bu krutuk görevinden ayırıp sokağa, dışarıya açtığınızda ev ve çocuk ihmale uğramakta, bunun olumsuz sonuçlarına da bütün toplum, hatta bütün dünya katlanmak zorunda bıdakılmaktadır. Kadınların sosyal hayati var mıdır/olmalı mıdır? Varsa nasıl olmalıdır bunun bir ölçüsü var mi? Ölçü kişiden kişiye göre değişir mi? Ölçü ayni olmasına rağmen bir kadının eşiyle dışarı çıkması (örneğin alışveriş için) farklı arkadaşıyla çıkması farklı mıdır? Ortada sosyal hayatin içinde olmaktan kaynaklanan bir olumsuzluk varsa esiyle olması bu olumsuzluğu olumlu kılar mı? Elbette kadının da sosyal hayatı vardır. Ancak bunun meşru sınırları zorlamaması, özellikle modern anlayışlara özenti izlenimini veren durumlardan uzak durulması gerekir. Ortada sosyal hayata katılmaktan kaynaklanan bir olumsuzluk varsa, eşiyle ya da bir başkasıyla çıkmış olması bu olumsuzluğu -belki oranını değiştirir, ama tamamen- ortadan kaldırmaz. Burada Müslümanların "kendilerine ait" bir dünya inşa etmelerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Biz şu anda başkalarına ait bir dünyada yaşıyor olmanın sıkıntısını hissediyoruz. Şehirlerinin, sosyal hayatının, aile düzeninin, ev dizaynının, eğlenme ve dinlenme tarzının İslam tarafından inşa edilmediği bir dünya bu. Mümkün olduğunca az bulaşmakta fayda var… Bazı müslüman yazarların baskı ve zorlamanın her türlüsüne karşı çıktıklarını söyleyerek bir İslam devletinin örnek olarak müslüman kadınlara tesettürlü olma zorunluluğu getirmesine karşı çıkan tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Misal bir tanesinin ifadeleri aynen şöyle: "Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir “insan”i geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanin. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek isteyenlere dogru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla “İslamî” değildir. “Müslüman” laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir lâiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam’dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağrıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum." "Özgürlük", "insan hakları" gibi kavramları dünyamıza öylesine sorgusuz-sualsiz buyur etmenin getirdiği tabii neticelerden birisidir bu çarpılma. "Emr-i ma'ruf ve nehy-i münker"i müslüman müslümana karşı yapmayacaksa bu ümmetin kime karşı ne vazifesi var? İslam'a bilerek-istiyerek girmiş ve kendisini "Müslüman" olarak tanımlamış bir insanın, "Ama,. En bu dinin emirlerinin şu kadarını/mıslını yapar, bu kadarını/kısmını sallamam" demesi mümkün ve normal değildir. Onun Müslümanlığında bir arıza var demektir. Bu mantık doğru kabul edildiğinde suç işleyenlere verilen cezaları da izah edemeyiz. "Ama başını örtmemek suç değil ki" denecek olursa, "Bu suç anlayışının İslamî olmadığını" söyleyerek mukabele edin. "Ben namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum" demekle, "Ben başımı örtmüyorum" demek arasında İslamî hükümler karşısındaki kayıtsızlık nokta-i nazarından hiçbir fark yoktur. Peygamberimizin (s.a) "Başınızda Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!)” Hadisi şerifi ile, "En büyük cihad, zalim idareciye karşı hakki haykırmaktır."[Buhari] Hadisi şeriflerini nasıl tefsir etmemiz gerekir? Bu iki rivayet arasında bir çelişki yoktur. Habeşli siyah köle metaforu, halifenin evvelki hayatındaki sosyal statüsünün, etnik kökeninin, ekonomik durumunun vs. herhangi bir öneminin bulunmadığını anlatır. O siyahi köle de haksızlık yapacak olursa, ona karşı hakkı söylemek de cihad olur. Zira ma'siyet emrine itaat edilmez. İtaat ancak ma'ruftadır. Yapılan haksızlıkları yapılan zulmü elimizle, dilimizle düzeltemiyorsak kalbimizle buğz edip bulunduğumuz ortamı terk etmemiz gerekir mi? Elbette. bir önceki soruya bakarak, Başımıza getirilen idarecilerin yaptığı adaletsizliklere ve zulme sessiz kalmanın İslam’daki hükmü nedir? Zulme sessiz kalmak dilsiz şeytanlıktır. İdarecilerin haksızlık ve zulümlerini onaylamamak, eleştirmek, insanları ve hatta bizzat idarecileri bu konuda uyarmak en tabii bir iman borcudur. Aksi takdirde onların vebaline ortaklık edilmiş olur. Elbette uyardı ve eleştiriyi yapacak insanlar da belli vasıflarda olmalıdır ki yapılan işin tesiri olsun. Son olarak, Milligorusforum.biz üyesi genç kardeşlerimiz için nasıl bir dua etmek istersiniz? Rabbim sizi de bizi de sırat-ı müstakiminden ayırmasın, Kendisine layık kul, Habibine layık ümmet eylesin. Röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz ve zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Muvaffakiyetiniz daim olsun.
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 26 üyemiz: | Abdülhamit (09.11.09), Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), Ercan Tekin (28.11.09), ETEM (01.12.09), Fâris (09.11.09), hadid (14.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kara Kalem (09.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (09.11.09), muallim (14.11.09), Muhammed (09.11.09), |
|
|
#6 |
|
Derecesi :
![]() ![]() Grubu : MG ViP Üye
Üye No : 1650
Üyelik tarihi : 13-12-2008
Mesleği : Pokemon Usta Öğreticisi
Nereden : Ankara
Konuları : 168
Mesajlar : 3,681
Teşekkürleri: 3,913
2,026 mesajına 4,296 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı: 7
![]() Son Aktivitesi : 25.11.10
Durumu : Status: Offline
|
Röportajı Hazırlayıp Sunan
Akademi Röportaj Ekibi Müsellem Şems GENELKURMAY mervaa Mevedde HaticeKübra ![]()
__________________
HAZRET-İ ALİ (K.V.) BUYURDULAR Kİ/ "Yanında; Allah'ın sünneti, Rasûlullâh'ın sünneti ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok, demektir. Kendisine, Allah'ın sünneti nedir? diye suâl edilince, buyurdu ki: - Sırrı gizlemektir. Rasûlullâh'ın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanları idare etmektir. Evliyanın sünneti nedir? diye suâl edilince buyurdu ki: - İnsanların verdiği sıkıntıya katlanmaktır." |
|
|
| Bu mesaj için Lâ kullanıcısına teşekkür eden 23 üyemiz: | Alemdâr-ı İslâm (09.11.09), BAKLACI (29.11.09), Durr-û Meknûn (12.11.09), el Büğdüzi (09.11.09), Ercan Tekin (28.11.09), ETEM (01.12.09), hadid (09.11.09), Isti'sam (15.11.09), Kara Kalem (09.11.09), leyya (10.11.09), mavi (09.11.09), Medine Sevdalisi (09.11.09), muallim (14.11.09), |
![]() |
| Etiket |
| bir, ebubekir, hoş, röportaj, röportajı, seda, sifil, İkliminden |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Konuğumuz Ebubekir Sifil olunca | Lâ | Akademi Röportajları | 36 | 22.09.09 20:09 |
| Rabıta-Ebubekir Sifil | Vukuf-i Kalbi | Ebubekir Sifil | 2 | 06.08.09 19:34 |
| Ebubekir Sifil | el-Kevserî | BİYOGRAFİ VE BİLGİ DAĞARCIĞI | 0 | 28.07.09 19:53 |
| Dr.Ebubekir Sifil Radyomuzda | Vukuf-i Kalbi | Milli Görüş Forum Radyo | 27 | 27.07.09 19:48 |
| Bugünün Cihadı - Ebubekir Sifil | Fâris | Ebubekir Sifil | 0 | 23.06.09 22:40 |
| SİSTEM BİLGİLERİ | ÖNEMLİ BİLGİLENDİRME |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.6 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC2 Kuruluş Tarihi : 10 Ağustos 2008 Site içerisindeki materyaller kaynak gösterilmeden kullanılamaz,dağıtılamaz. |
milligorusforum.net/biz/org sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay
almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanız
iletisim@milligorusforum.biz e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa
sürede gereken yapılacaktır.
|